zaman tüneli

isrâ suresi 35. ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın.
devamını gör...

içiniz ne kadar fesat lan, belki de sadece kelime oyunu yapmıştır. tekrar düşündüm de benim de için fesat düpedüz ölçü belirteci bu
devamını gör...

#4079948 gelir gelmez yazarlar senin yüzünden küstü diyorsa eski yazar fake’idir tatava yapmayın.
devamını gör...

tavanda biriken yüz

dolabın içindeki şey öne eğildi ve selin'in gördüğü, nemli bir paltonun askıdan kayması oldu. kumaş, kendi ağırlığıyla döşemeye yığıldı. bir hışırtı, sonra sessizlik. yukarıdan gelen ışık dolabın içine düştüğünde orada bir yüz değil, boş bir askı ve yere yığılmış koyu renk bir giysi vardı. hepsi bu.
selin merdivene tutundu. parmaklarını boyasız tahtaya öyle bir kenetledi ki kıymık battı, hissetmedi.
«ne oldu?»
doruk aşağıda, elinde bir fenerle duruyordu. yüzü yarı aydınlık, yarı karanlıktı. merdivenin dibinden ona bakıyordu, bir çocuğun gece korkusuna bakan yorgun bir baba gibi.
«hiç» dedi selin. «dolaptan bir şey düştü. palto.»
«palto mu? burada palto mu varmış?»
inanmamıştı ama tırmanıp bakmaya da niyeti yoktu. feneri indirdi. ışık taşların üstünde salındı, köşelere kaçtı.
«yemek soğuyor» dedi. «in artık.»
selin indi. her basamakta arkasına bakmamak için kendini zorladı ve bir kez, sadece bir kez, en üstteki boşluğa göz attığında dolabın kapağının kendiliğinden, yavaşça kapandığını gördü. menteşe gıcırdamadı. rüzgâr yoktu. kapak yerine oturdu, o kadar.
bunu doruk'a söylemedi.
mutfakta mercimek çorması vardı, doruk'un yapabildiği üç yemekten biri. masa, önceki sahiplerden kalma, meşe, üstü leke içindeydi. oturdular. kaşık sesleri odayı doldurdu. pencerenin ardında deniz, görünmeyen bir yerde, taşlara vuruyordu; yalının altındaki eski rıhtımı dövüp duran bir ritim, kalp gibi değil, daha yorgun, daha isteksiz bir şey.
«yarın ustalar gelecek» dedi doruk. «elektrikçi ve bir de şu, duvarları bilen adam. nem meselesini çözeriz.»
«nem meselesi çözülür mü?»
«her şey çözülür. para ve zaman meselesi.»
çorbasını karıştırdı. buharın içinden selin'e baktı.
«üç gün oldu selin. üç gün. hep gergin dolaşıyorsun. istanbul'daki daireyi özledin biliyorum ama buraya niye geldiğimizi hatırla. bu yalı bize iki daire eder, bitince.»
«biliyorum.»
«biliyorsan gülümse biraz.»
gülümsedi. dudakları gerildi ve bu, doruk'u tatmin etti; başını eğip çorbasına döndü. selin ona bakarken kocasının ne kadar kolay ikna olduğunu düşündü. dünyayı olduğu gibi görürdü doruk. bir lekeyi leke, bir sesi rüzgâr, bir korkuyu yorgunluk olarak. bu, onu seven bir yanıydı. aynı zamanda onu yapayalnız bırakan yanı.
o gece yatak odasında, tavana baktı.
yatak odası yalının üst katındaydı, denize bakan köşede. tavan yüksekti, eski evlerin o gösterişli yüksekliği, ve köşelerden birinde, pencereye yakın yerde, bir nem lekesi vardı. taşındıkları gün fark etmişti onu. o zaman solgun bir kahverengiydi, kenarları dağınık, bir harita gibi. deniz kıyısındaki her evde olurdu böyle lekeler. normaldi.
doruk yanında uyuyordu, derin, ağır, sırtüstü. soluğu düzenliydi.
selin lekeye baktı. karanlıkta zor seçiliyordu ama ay ışığı pencereden içeri girdiğinde lekenin kenarları belirginleşti. dün gece olduğundan farklıydı. dün daha yuvarlaktı. şimdi aşağı doğru bir uzantısı vardı, ince, akan bir çizgi, sanki leke yavaş yavaş eriyip tavandan aşağı sarkıyordu.
gözlerini kapattı. açtı. aynıydı.
sabah olunca unuturum, diye düşündü. sabah her şey normale döner.
uyudu sayılır. rüyasında su vardı, yeşilimsi, durgun, ve suyun altında birisi yüzünü yukarı çevirmiş yatıyordu, ağzı hafif aralık, saçları yosun gibi dalgalanıyordu. yüzü seçilmiyordu. selin suya eğildikçe yüz netleşiyor ama tam görecekken su bulanıyor, çamur kalkıyordu.
uyandığında yastığı ıslaktı. ter, dedi kendine. terdir.
doruk çoktan kalkmıştı. aşağıdan sesler geliyordu, ustalar gelmiş olmalıydı. selin yatakta doğruldu, saçını topladı ve yukarı, tavana baktı.
durdu.
leke değişmişti.
gece sarkan o ince çizgi şimdi yoktu. yerine, lekenin ortasında iki koyu nokta oluşmuştu, birbirine yakın, simetrik. altlarında daha geniş, yatay bir karartı. uzaktan bakınca anlamsızdı. ama selin bir süre baktıktan sonra, istemeden, iki noktayı göz, altındaki karartıyı ağız olarak gördü. bir yüz. kabaca, biçimsiz, ama bir yüz.
tesadüf, dedi kendine. insan beyni her şeyde yüz görür. bulutlarda, duvarlarda, fincanın dibinde. buna bir adı bile vardı, hatırlayamadı.
kalktı. yatağın ucuna oturdu, lekeye sırtını dönmek için kendini zorladı. terlikleri soğuktu. pencereden deniz griydi, gökyüzü de. alt kattan bir matkabın sesi geldi, sonra kesildi, sonra bir erkeğin güldüğü duyuldu.
aşağı indi.
salonda iki adam vardı. biri genç, elektrikçi olmalıydı, duvardaki prizle uğraşıyordu. diğeri yaşlıca, geniş omuzlu, elinde bir tür metal çubukla duvarlara vuruyor, sesi dinliyordu. doruk yanlarında, elinde iki fincan kahveyle duruyordu.
«selin, günaydın. bu rıfat usta, nemi çözecek olan.»
rıfat usta başını çevirdi. yaşlı bir yüz, derin kırışıklar, ama gözleri keskin. selin'e baktı, bir an fazla uzun baktı.
«hayırlı olsun» dedi. «yeni ev.»
«teşekkürler.»
rıfat usta çubuğunu tekrar duvara vurdu. boğuk bir ses. bir adım yürüdü, tekrar vurdu. ses değişti, daha çınlayan, daha boş bir ses.
«burası boşluklu» dedi, kimseye değil kendine. «çift duvar. araları boşluk.»
«deniz kenarı eviydi» dedi doruk. «yalıtım için yapmışlardır.»
«belki.»
rıfat usta çömeldi, duvarın dibinde, süpürgeliğin yakınında parmağını gezdirdi. parmağının ucu ıslandı. kaldırdı, ışığa tuttu, kokladı.
«bu nem» dedi, «yukarıdan gelmiyor. çatıdan değil.»
«nereden geliyor?»
«aşağıdan. içeriden.» ayağa kalktı, dizleri çatırdadı. «bu duvarların içinde su var. durgun su. yıllardır orada.»
selin salonun kapısında durmuş dinliyordu. rıfat usta'nın bu son cümlesinde bir şey vardı, bir ağırlık, sanki adam söylediğinden fazlasını biliyor ama söylemiyordu.
«iyi de» dedi doruk, biraz sabırsız, «suyu nasıl çıkaracağız? duvarları mı yıkacağız?»
«yıkarsanız» dedi rıfat usta, «bakalım içinden ne çıkar.»
güldü, ama gülüşü gözüne yansımadı. kahvesini aldı, bir yudum içti, yüzünü buruşturdu.
selin mutfağa geçti, kendine çay koydu. ellerinin titrediğini fark etti ve bileklerini tezgâha dayadı, durana kadar bekledi. pencereden bahçeyi gördü, bakımsız, otlar belini bükmüş, eski bir incir ağacı, dalları kurumuş. ağacın altında bir kuyu ağzı vardı, taşla örülü, ağzı tahta bir kapakla kapatılmış. ilk gün görmemişti onu. ya da görmüştü de önemsememişti.
«rıfat usta» diye seslendi, salona dönerek. «bahçedeki kuyu. kullanılıyor mu?»
rıfat usta durdu. çubuğu havada kaldı.
«hangi kuyu?»
«incir ağacının altındaki. taştan.»
yaşlı adam yavaşça selin'e döndü. yüzündeki o keskinlik bir an için başka bir şeye dönüştü, selin bunu dikkat diye adlandırdı ama altında başka bir şey vardı.
«o kuyu kapalı» dedi. «yıllardır kapalı. açmayın.»
«niye?»
«içi çökmüş. tehlikeli.» çubuğunu duvara vurdu, konuyu kapatmak ister gibi. «deniz kenarında kuyu olmaz zaten. su tuzlu olur. o kuyu başka iş için kazılmış.»
«ne işi için?»
ama rıfat usta cevap vermedi. elektrikçiye döndü, bir şey söyledi, konuşma başka tarafa kaydı. selin bir süre durdu, sonra geri çekildi.
öğleden sonra ustalar gitti. rıfat usta çıkarken selin'i kapıda buldu. alçak sesle konuştu, doruk duymasın diye.
«kızım» dedi. «bu evde oturan son aile vardı. adlarını söylemem. ama onlar gittikten sonra bu yalı uzun süre boş kaldı. kimse almadı. ucuz olmasına rağmen.»
«niye almadı?»
«çünkü buradan çıkanlar» dedi rıfat usta, «iyi çıkmadılar.»
sonra gitti. taşlı yoldan aşağı, bahçe kapısına doğru yürüdü, bir kez bile arkasına bakmadı.
selin o akşam doruk'a kuyuyu ve rıfat usta'nın söylediklerini anlattı. doruk mutfakta, duvara bir şeyler çiziyordu, nereye raf koyacağını hesaplıyordu.
«yaşlı adamlar böyledir» dedi, kalemi ağzına götürüp düşünerek. «her eve bir hikâye uydururlar. köy kahvesinde anlatacak malzeme toplarlar.»
«burası köy değil doruk. kasaba.»
«fark etmez. insanlar aynı.»
«tavandaki lekeyi gördün mü?»
doruk döndü. «hangi leke?»
«yatak odasında. tavanda. nem lekesi.»
«vardır tabii, her yerde nem var bu evde. rıfat usta ne dedi, duvarların içi su dolu.»
«o leke değişiyor.»
doruk kalemini masaya bıraktı. selin'e baktı, bu sefer gülümseyerek değil.
«nasıl değişiyor?»
«her sabah başka bir şekilde. dün bir çizgi vardı. bugün sabah kalktığımda bir yüz gibiydi. iki göz, bir ağız.»
doruk uzun uzun baktı ona. sonra yavaşça yürüdü, selin'in yanına geldi, omzuna elini koydu.
«selin» dedi, yumuşak, çok yumuşak, ve bu yumuşaklık selin'in içinde bir şeyi daraltı. «taşınmak zor. yeni bir yer, eski bir ev, deniz sesi, yalnızlık. insan böyle yerlerde her şeyi büyütür. sen son bir yılda çok şey yaşadın. kaybettiğimiz şey...»
«konuyu oraya getirme.»
«getirmiyorum. sadece diyorum ki...»
«bir leke gördüm doruk. değişen bir leke. bununla kayıpların bir ilgisi yok.»
elini çekti omzundan. doruk ellerini kaldırdı, tamam, tamam der gibi.
«yarın birlikte bakarız» dedi. «sabah, ilk iş. olur mu?»
«olur.»
ama ertesi sabah erken kalkan sel
in değil, doruk oldu.
selin uyandığında yatağın öteki yarısı boştu. çarşaf soğumuştu bile. mutfaktan ne bir su sesi geliyordu ne de kahve makinesinin o boğuk homurtusu. örtüyü itti, çıplak ayağıyla tahta zemine bastı. zemin, dün gece olduğundan daha nemliydi; parmaklarının altında ince bir yapışkanlık.
«doruk?»
cevap gelmedi.
koridora çıktı. perdeler çekiliydi ama aralıklardan giren ışık, duvarlardaki o eski kâğıdın desenini sarıya boyamıştı. salonun kapısı yarı açıktı. içeride birinin durduğunu, nefes alıp verdiğini duydu; çok yavaş, sayar gibi bir nefes.
kapıyı itti.
doruk, dün tartıştıkları duvarın önünde duruyordu. sabahlığının kuşağı çözülmüş, yere sarkmıştı. burnu neredeyse sıvaya değecek kadar yakındı duvara.
«ne yapıyorsun?»
dönmedi.
«doruk.»
«bir dakika» dedi, sesinde gece yarısı uyandırılmış birinin tonu. «bir dakika bekle.»
selin yaklaştı. lekenin olduğu yere baktı, doruk'un omzunun üstünden. dün gördüğü şey, o iki göz ve bir ağız dediği şekil, yoktu. yerinde düzgün, kirli sarı bir duvar vardı. sadece duvar.
«gördün mü» dedi selin, sesi inceldi. «değişmiş. dün buradaydı.»
«buraya dokun.»
«ne?»
«dokun» dedi doruk, hâlâ duvara bakarak. «şuraya. elini koy.»
selin tereddüt etti. sonra avucunu sıvaya dayadı. soğuktu, bekliyordu bunu. ama soğukluğun altında bir şey daha vardı. belli belirsiz bir titreşim, su borusunun uzaktaki sarsıntısı gibi, ya da daha kötüsü, bir göğsün içinde dönen bir şey gibi.
elini çekti.
«hissettin, değil mi» dedi doruk. şimdi ona dönmüştü. yüzünde garip bir sakinlik vardı, dün geceki o sabırlı, yatıştırıcı adamdan eser yoktu. gözlerinin altı morarmıştı. «ben saat dörtte uyandım. niye bilmiyorum. buraya geldim. o zamandan beri buradayım.»
«üç saat mi?»
«daha uzun olabilir.» saatine bakmadı. «zaman burada tuhaf akıyor selin. sanki.»
durdu. kelimeyi bulmaya çalışıyordu, bulamayınca bıraktı.
dışarıda bir martı bağırdı, sonra iki tane daha. deniz, kayalıklara sabahın bu saatinde ağırdan vuruyordu. evin içindeki sessizlik o kadar yoğundu ki selin kendi yutkunmasını duydu.
«kahvaltı yapalım» dedi. başka bir şey söylemek istemedi. «dışarı çıkalım. kasabaya inelim.»
doruk bir an ona baktı, sonra sanki bir yerden geri çağrılmış gibi omuzları düştü, yüzüne o bildik ifade geri geldi.
«olur» dedi. «evet. çıkalım.»
kasaba, evden aşağı inen taş bir yolun ucundaydı. yol o kadar dik ve o kadar bakımsızdı ki selin iki kez tökezledi, bir keresinde doruk kolundan tutmasa düşecekti. yolun iki yanında kurumuş funda çalıları, aralarına sıkışmış soluk mor çiçekler. bir tanesini kopardı selin, kokladı. kokusu yoktu. avucunda ezdi, sonra attı.
kasaba dedikleri yer, on beş yirmi evden, bir bakkaldan, kepengi yarı inik bir kahveden ve limanın kenarındaki küçük bir lokantadan ibaretti. bakkalın önünde iki yaşlı adam oturuyordu, plastik sandalyelerde. ikisi de konuşmuyordu. selin ile doruk geçerken ikisi de başlarını kaldırdı, aynı anda, aynı yavaşlıkta.
«günaydın» dedi doruk, alışkanlıkla.
adamlardan biri, şapkalı olan, başını eğdi. öteki hiç kıpırdamadı. gözleri selin'in üstündeydi, ama selin'e değil, sanki arkasındaki bir şeye bakıyordu. dönüp baktı selin; arkasında sadece taş yol ve tepedeki ev vardı.
lokantaya girdiler. içerisi boştu. dört masa, mavi muşambalı. bir radyo, cızırtılı bir müzik çalıyordu, istasyonu tam tutturamamış gibi. tezgâhın arkasından bir kadın çıktı, kurulanmamış elleriyle, önlüğüne silerek.
«iki kişi mi?»
«evet» dedi selin. «kahvaltı var mı?»
«peynir var, zeytin var, yumurta yaparım. bal yok, kardeşim getirecekti, gelmedi.»
«olur, o zaman peynir zeytin.»
kadın başını salladı, mutfağa döndü. dönerken bir an durdu, geriye baktı.
«yukarıdaki eve mi çıktınız?»
selin ile doruk birbirine baktı.
«evet» dedi doruk. «kiraladık. bir aylığına. belki daha uzun.»
kadın bir şey demedi. bakışını onlardan birinin yüzüne değil, ikisinin ortasındaki boşluğa dikmişti.
«deniz manzarası güzeldir orada» dedi sonunda, ama sesinde güzel bir şeyi anlatan birinin tonu yoktu. mutfağa girdi.
selin, muşambanın kenarındaki bir lekeyi tırnağıyla kazıdı. kuru bir çay lekesi. ya da öyle olduğunu düşündü.
«duydun mu?» dedi alçak sesle.
«neyi?»
«nasıl sordu. yukarıdaki ev.»
«köylüler böyledir selin. her yabancıya aynı soruyu sorarlar. konu bulamazlar da.»
«yüzümüze bakmadı. fark ettin mi? ikimizin de yüzüne bakmadı.»
doruk bir şey söyleyecekti, radyo o an büsbütün cızırdadı, sonra kesildi. bir an tam bir sessizlik oldu lokantada. mutfaktan tabak sesleri bile gelmiyordu. sonra radyo yeniden açıldı, bu sefer başka bir şey çalıyordu, yavaş, eski, sözleri anlaşılmayan bir türkü.
kahvaltı geldi. peynir sertti, zeytinler fazla tuzlu. yumurtayı istememişlerdi ama kadın yine de getirmişti, tabağın kenarında, sarısı dağılmış. selin dokunmadı ona. doruk iştahla yedi, sonra çay istedi.
kadın çayı getirdiğinde selin dayanamadı.
«ev eskiymiş» dedi. «çok eski. içinde kimler oturdu, biliyor musunuz?»
kadın çay bardağını masaya bıraktı. elini önlüğüne sildi, gerek yokken.
«eski aile» dedi. «deniz hanım, çocukları. çoktan gittiler.»
«nereye gittiler?»
kadın gözünü selin'den kaçırdı. pencereden dışarı, limana baktı.
«giderler işte» dedi. «herkes gider. o ev insanı tutmaz.»
«niye tutmaz?»
«çayınız soğuyor.»
döndü, tezgâhın arkasına geçti. konuşma bitmişti, selin bunu anladı. doruk masanın altından dizine dokundu, bırak der gibi. selin bıraktı.
çayını içti. soğumaya başlamıştı bile.
dönüş yolunda doruk konuşmadı. yokuşu tırmanırken ikisinin de nefesi daralmıştı. ev, tepenin üstünde, gri taşıyla ve karanlık pencereleriyle onları bekliyordu. selin yürürken gözünü üst kattaki pencereye dikti, dün odaları gezerken girmedikleri o oda, kilitli olan oda. perdesi çekiliydi. ama bir an, sadece bir an, perdenin bir köşesinin kıpırdadığını gördü. ya da rüzgâr.
«rüzgâr yok» dedi kendi kendine, farkında olmadan sesli.
«ne?»
«hiç. yürü.»
eve girdiklerinde öğle olmuştu. güneş tam tepedeydi ama evin içi hâlâ serin, hâlâ loştu. doruk mutfağa geçti, bir bardak su içti. selin salona gitti. ayakları kendiliğinden o duvara götürdü onu.
leke geri gelmişti.
dün gece gördüğü şekil değildi bu. daha büyüktü. daha koyu. ve sınırları, kenarları, sanki ıslak kâğıt gibi dışarı doğru yürümüştü. iki göz, demişti dün. şimdi ortada, iki göz olması gereken yerin altında, uzun, aşağı doğru sarkan bir iz vardı. bir ağız gibi. açık bir ağız gibi.
«doruk» diye seslendi. sesi istediğinden ince çıktı. «doruk, gel.»
ayak sesleri. doruk salona girdi, elinde su bardağı.
«ne old...»
durdu. bardak elinde kaldı. bir damla su, bardağın kenarından taştı, yere düştü. ikisi de o damlanın sesini duydu.
«dün böyle değildi» dedi doruk. çok sakin söyledi, ama bardağı tutan eli hafifçe titriyordu, suyun yüzeyinde minik halkalar oluşuyordu. «dün sadece bir ıslaklıktı. şimdi.»
«şimdi bir yüz» dedi selin.
yaklaştılar. birlikte, yan yana. lekenin önünde durdular. yakından bakınca, koyu olan yerin kenarlarında ince ince çatlaklar vardı, sıva kabarmıştı, altından bir şey itiyormuş gibi. selin burnunu yaklaştırdı. bir koku vardı. küf değil, nem değil. tatlımsı, ağır, dibinde bozulmuş bir şeyin bulunduğu bir koku. tanıdık geldi ama nereden geldiğini çıkaramadı.
«duvarın arkasında bir şey var» dedi doruk. «boru patlamış olabilir. su sızıyor. bu koku da ondan. küflenen bir şeyden.»
«o zaman niye yüze benziyor?»
«benzemiyor selin. sen benzetiyorsun. beyin böyle çalışır, bilirsin, rastgele şekillerde yüz arar. bulutlarda, duvarlarda.»
«sen de gördün. az önce sen de durdun.»
doruk cevap vermedi. bardağı yere, pencere pervazına bıraktı. elini uzattı, lekenin tam ortasına, o ağıza benzeyen izin üstüne dokundu.
«dokunma» dedi selin ama geç kalmıştı.
parmak ucu sıvaya değdiği an doruk elini hızla geri çekti, sanki sıcağa dokunmuş gibi. ama orada sıcak yoktu, selin biliyordu, az önce kendi dokunmuştu, buz gibiydi.
«ne oldu?»
doruk parmağına baktı. parmak ucunda koyu bir leke vardı, kahverengiye çalan, kurumuş kan rengi bir şey. kokladı, yüzünü buruşturdu.
«pas» dedi. «boru pası işte. dedim ya.»
ama sesinde o kesinlik yoktu artık. mendil arayarak ceplerini yokladı, bulamadı, parmağını pantolonuna sildi. iz çıkmadı. bir kez daha sildi, daha sert. yine çıkmadı.
«yıkayayım» dedi, mutfağa doğru yürüdü.
selin duvarla yalnız kaldı.
durdu, baktı. leke, az önce doruk'un dokunduğu yerde, parmağın değdiği noktada, bir şey yapmıştı. küçük bir çukur oluşmuştu orada. sıva içeri çökmüştü. ve o çukurun etrafında, ışık belli bir açıdan vurduğunda, kabartılar beliriyordu. yanaklar gibi. bir alın gibi.
mutfaktan suyun açıldığını duydu. doruk'un sesini duydu, alçak, kendi kendine söyleniyordu, ne dediği anlaşılmıyordu.
selin, lekeye baktığı yerden gözünü ayıramadı. çünkü o ağza benzeyen iz,
kımıldamış gibiydi. daha önce yatay, hafif eğri bir çizgiyken, şimdi uçları aşağıya dönmüştü. bir çatık. bir küskünlük.
hayır, dedi kendine. suyun açılmasıyla buharlanan bir camın hayal kurdurması gibi bir şeydi bu. göz, bir yüz görmek istediğinde, çatlakta bile göz bulurdu. bunu biliyordu. okumuştu bir yerde. insan beyni, kayalarda, bulutlarda, duvar lekelerinde yüzler ararmış; çünkü bir yüzü fark etmek, binlerce yıl önce hayatta kalmak demekmiş.
kendini bununla rahatlatmaya çalıştı.
rahatlamadı.
yaklaştı. topuklarının üstünde değil, sanki zemin ıslakmış da kaymaktan korkuyormuş gibi, tabanlarını kaydırarak. burnunu duvara on santim kadar yaklaştırdı. sıvanın kokusu vardı. kireç, nem, bir de altında başka bir şey. tatlımsı. çürüyen bir şeyin başlangıcı değil de, çürümüş bir şeyin çok eski, kurumuş hatırası gibi.
parmağını kaldırdı.
doruk'un yaptığını yapacaktı. dokunacaktı. sadece emin olmak için. çukur gerçekten çukur muydu, yoksa ışık mı oyun oynuyordu.
parmak ucu lekeden bir karış ötedeyken mutfaktan gelen ses kesildi.
su durmuştu.
«selin» diye seslendi doruk. «gelir misin.»
sesinde bir tuhaflık vardı. çağırıyordu ama çağırır gibi değil, bir şeyi göstermek istiyor da gösterecek cesareti bulamıyormuş gibi.
elini geri çekti. mutfağa yürüdü.
doruk lavabonun başında duruyordu, musluğu kapatmış, iki eli de kenara dayalı. sırtı ona dönüktü. omuzları yukarı çekilmişti.
«ne oldu.»
dönmedi. başıyla lavaboyu işaret etti.
selin yanına geldi.
beyaz porselenin dibinde, suyun aktığı deliğin çevresinde, ince bir halka vardı. kahverengi. lekenin rengiyle aynı. doruk parmağını yıkamıştı ya, iz suya karışıp gitmişti herhalde. gitmemişti. delikten akmak yerine, kenara tutunmuştu. yapışmıştı.
«ovaladım» dedi doruk. sesi düzdü, fazla düz. «deterjan döktüm. çıkmıyor.»
«kurumuştur.»
«daha yeni bulaştı.»
selin musluğu açtı. suyu halkanın üstüne tuttu. su aktı, aktı, köpük yaptı, köpük gitti. halka durdu. hatta, bakarken, belli belirsiz, kalınlaştı sanki.
musluğu kapattı.
ikisi de porselene baktılar.
«ev sahibini arayalım» dedi selin, çok geç, sesi kendine bile zorlama geldi. «tesisatta bir sorun olabilir. borulardan geliyordur. pas falan.»
«pas kırmızı olur.»
«bu da kırmızımsı.»
«hayır» dedi doruk. döndü sonunda. yüzünde bir şey vardı, selin'in daha önce görmediği bir şey. ilk tanıştıkları kış, doruk'un her şeye hazır, her şeyi çözebilecek bir adam havası vardı; musluk tamir ederdi, arıza yapan arabayı yolun kenarına çeker, kaputu açar, bir şeylere dokunurdu ve çoğu zaman çalışırdı. şimdi o adam yoktu karşısında. «bu pas değil.»
konuşmadılar bir süre.
buzdolabının motoru devreye girdi, titredi, sustu. dışarıda, apartmanın arka cephesine bakan pencereden, birinin halı silktiği duyuldu. toz, pat, toz, pat. gündelik bir ses. dünyanın hâlâ döndüğünün sesi.
«bak» dedi selin. ellerini doruk'un koluna koydu. kol gergindi. «dün taşındık. iki gündür kutu açıyoruz, doğru dürüst uyumadık. ikimiz de yorgunuz. bir duvar lekesi var, tamam. yarın boyacı çağırırız, üstünü kapatırız, olur biter. şimdi oturalım, bir şeyler yiyelim.»
doruk ona baktı. bakışında minnet vardı, bu kadar makul konuştuğu için; ama minnetin altında başka bir şey, inanmak istiyor ama inanamıyor gibi bir şey.
«tamam» dedi. «yiyelim.»
mercimek çorbası vardı, öğleden kalma. selin tenceyi ocağa koydu, altını açtı. doruk masayı kurdu, iki tabak, iki kaşık, dilimlenmiş ekmek. her hareketleri abartılı bir normallikle, sanki biri onları izliyor da normal bir çift olduklarını kanıtlamaları gerekiyormuş gibi.
çorba ısınırken selin salona geçmedi. bilerek geçmedi. mutfakta durdu, kaşıkla tencerenin dibini kazıdı, dibe yapışmasın diye.
«şeker kavanozunu gördün mü» diye seslendi doruk salondan.
«hangi kutuda bilmiyorum.»
«buraya koymuştum.»
«nereye.»
cevap gelmedi.
«doruk.»
yine gelmedi.
selin ocağın altını kıstı, salona yürüdü. doruk duvarın önünde duruyordu. yine duvarın önünde. elinde bir şey, cam bir kavanoz, içinde şeker değil, çay bardağının içinde unuttukları bozuk paralar. kavanozu tutuyordu ama bakışı kavanozda değildi.
leke büyümüştü.
bu sefer selin kendini kandıramadı. öğleden sonra avuç içi kadardı. şimdi bir tabak genişliğindeydi. ve şekli netleşmişti. o yanaklar, o alın, o aşağı dönük ağız. gözler yoktu henüz; gözlerin olması gereken yerde iki sığ oyuk vardı, kapalı göz kapakları gibi, uyuyan birinin ya da yeni ölmüş birinin.
«büyüyor» dedi doruk. fısıltıyla. sanki duvar onu duyacak da gücenecekmiş gibi.
«nemden» dedi selin. söyledi ama kendi de duymadı kendini.
«nem böyle büyümez. nem günlerde büyür. bu saatlerde.»
kavanozu yere koydu, dikkatle, çıkarmadan. sonra doğruldu, duvara yaklaştı. selin kolunu tutmak istedi, geç kaldı.
«doruk, dokunma.»
dokundu.
bu sefer parmağını çekmedi hemen. avucunu açtı, lekenin ortasına, o kapalı gözlerin arasına bastırdı. bekledi.
«ne yapıyorsun.»
«soğuk» dedi doruk. «duvarın gerisi soğuk. buz gibi. burası, tam burası.» elini biraz kaydırdı. «burası sıcak.»
«duvar sıcak olamaz.»
«gel, dokun.»
«istemiyorum.»
«selin.» döndü, ona baktı, elini hâlâ duvarda tutuyordu. «gel, dokun. delirmediğimi söyle.»
istemedi. her zerresiyle istemedi. ama doruk'un sesindeki o şey, o yalvarış, onu çekti. iki adım attı. elini kaldırdı. doruk elini çekti, yer açtı.
parmak uçlarını duvara değdirdi.
önce bir şey hissetmedi. soğuk sıva. pürüzlü boya. sonra, avucunu düzleştirip bastırınca, altta, derinde, bir sıcaklık. çıplak değil. battaniyenin altındaki bir beden gibi. örtülü bir sıcaklık. yaşayan bir şeyin sıcaklığı.
elini çekti. hızlı.
parmaklarını baktı. temizdiler. iz yoktu. ama avcunun ortasında, o sıcaklığın değdiği yerde, bir karıncalanma kaldı. bir uyuşma. sanki el yarım saat üstüne yatılmış gibi.
«gördün mü» dedi doruk.
«hissettim» dedi selin. «görmedim. hissettim.»
geri geri gittiler. ikisi birden, konuşmadan, aynı anda, kanepeye kadar. kanepenin arkasına değil, önüne, duvarla aralarına kanepe girsin diye değil; sadece oturacak bir yer, bir şey, bacaklarının altından çekildiğini hisseden iki insanın tutunabileceği bir şey.
oturdular. yan yana. duvara bakarak.
«sabah» dedi selin bir süre sonra. sesi titriyordu, bunu gizlemeye çalışmadı artık. «sabah ev sahibini ararız. sorarız. bu evde daha önce ne olmuş. kim oturmuş. sorarız.»
«sabaha kadar burada mı oturacağız.»
«çıkabiliriz.»
«nereye.»
haklıydı. saat gecenin on biriydi. yeni bir şehirdeler, tanıdıkları kimse yok, parayla girilen bir yer bulsalar bile, iki kutu arasında, pasaport ve cüzdanları hangi kutuda belli değil. ve bir his vardı, ikisinin de dillendirmediği: çıksalar bile, bir şey onlarla gelecekti. kapı eşiğinde durup arkalarından bakacaktı.
«perde çekelim» dedi doruk.
«pencereye mi.»
«duvara. üstüne bir şey atalım. örtelim.»
mantıksızdı. örtmek görünmez yapmazdı, var olmasını engellemezdi. ama selin itiraz etmedi. ikisi de kalktı. kutulardan birini açtılar, yatak örtüsünü buldular, kalın, çiçekli, selin'in annesinin verdiği. duvara çekiçle çivi çakacak halleri yoktu, cesaretleri yoktu; o duvara çivi çakmak, bir şeyi uyandırmak gibi gelmişti ikisine de, söylemeseler de. bunun yerine örtüyü kitaplıkla duvar arasına sıkıştırdılar, bir ucunu tablonun çengeline astılar, aşağı sarkıttılar. leke kapandı. çiçekli kumaşın altında kaldı.
geri çekildiler. baktılar.
kumaş düzdü. birkaç saniye düz kaldı. sonra, ortasında, tam lekenin olduğu yüksekliğe denk gelen yerde, usulca kabardı. içeriden bir şey ittirir gibi. bir avuç gibi. kumaş gerildi, çiçeklerin deseni bir yüzün hatlarına yayıldı, burun çıkıntısı, çene, o aşağı dönük ağız; şimdi örtünün üstünden, soluk soluğa belirmişti.
selin'in boğazından ses çıkmadı. çıkmasını istedi, çıkmadı.
kumaş bir kez daha kabardı, sonra indi. kalktı, indi. düzenli. bir ritimle.
«nefes alıyor» dedi doruk.
televizyonun üstündeki dijital saat, kırmızı rakamlarıyla 23.14'ten 23.15'e döndü. dışarıda halı silken durmuştu. apartman sessizdi. üst kattan ne ayak sesi, ne su, ne bir konuşma. sanki bütün bina onları dinliyordu. sanki bu dört duvarın içindekini başkaları da biliyordu ve bekliyorlardı, sıralarını.
selin, doruk'un elini buldu. soğuktu. kendininki de.
«taşınmamalıydık» dedi.
«beğenmiştin.»
«ucuzdu. çok ucuzdu. neden hiç sormadık.»
doruk cevap vermedi. örtüye bakıyordu, kabarıp inen çiçeklere.
«doruk. neden bu kadar ucuzdu.»
«sabah soracağız» dedi doruk, biraz önce selin'in söylediğini, aynı tonla, aynı boş inançla geri vererek. ikisi de bunun sabaha kadar çok uzun olduğunu biliyordu.
örtünün bir ucu, kitaplıktan kurtuldu. kayarak düştü. lekenin üst kısmı açığa çıktı; o iki kapalı göz, o uyuyan yüz.
devamını gör...

geri dönün eoo. * görende…

nickimi yazmadığınız da ben de bişey demiyorum. başak eleştirisel kişiliğimi kullanmıyorum bakın. tutuyorum, bir anda patlıyorum biriktirdiklerimle. siz beni anmazsanız bir sorunumuz yok. bu kadar basit. hayatınızı çalmışım gibi rollenmeyin.

ayrıca giden yazarlar sırf karalama için fake hesapla geri döndüğüne göre ben bu sözlüğe bir şey kaybettirmiyorum.
devamını gör...

suyun kokusuyla gelenler

araba taş döşeli yolun son virajını aldığında, selin ilk önce kokuyu duydu.
ıslak taş. çürüyen yosun. bir de altında, daha derinden gelen başka bir şey, durgun suyun dibine çökmüş bir ağırlık gibi.
«pencereyi kapatsana» dedi doruk, direksiyonda öne eğilmiş, ağaçların arasından yalıyı seçmeye çalışıyordu. «içerisi buz gibi oldu.»
selin cam düğmesine bastı ama koku içeride kaldı. sanki arabaya onlarla birlikte binmiş, arka koltukta sessizce oturuyordu.
yalı, çamların arkasından usul usul sıyrıldı. üç katlı, cumbaları denize bakan, ahşabı yer yer kavlamış koyu bir gövde. boyası bir zamanlar belki beyazdı. şimdi tuzun ve yılların altında kül rengine dönmüştü, bazı tahtalar siyaha çalıyordu, sanki içeriden bir şey sızıp dışarı vurmuş gibi.
«işte bu» dedi doruk. sesinde çocuksu bir sevinç vardı, selin'in aylardır duymadığı türden. «fotoğraflardan büyük görünüyor. değil mi?»
«büyük» dedi selin. başka bir şey eklemedi.
arabayı eski bir incir ağacının altına çektiler. doruk daha motoru kapatmadan kapıyı açmış, dışarı atlamıştı bile. selin bir an öylece oturdu. ön camdan yalıya baktı. üst kattaki pencerelerden biri aralıktı, perde yoktu, içerisi karanlıktı, ve o karanlıkta bir hareket olduğuna yemin edebilirdi. bir salınım. rüzgâr belki.
rüzgâr yoktu.
«selin!» doruk bahçe kapısının orada ona el sallıyordu. «gel, anahtarı emlakçı saksının altına bırakmış.»
indi. ayağının altında çakıl değil, ıslak bir yosun tabakası vardı, oysa üç gündür yağmur yağmamıştı. bahçe demir parmaklıkla çevriliydi, parmaklıkların çoğu pas içinde eğilmiş, bazıları kopmuştu. kapının üstünde kabartma bir yazı okunuyordu, harfler birbirine girmişti: belki bir isim, belki sadece süs.
«ne yazıyor sence?» diye sordu.
doruk omuz silkti. «eski osmanlıca falandır. önemli değil. hadi.»
saksının altındaki anahtar paslanmıştı ama kilide girdi. doruk omzuyla kapıya yüklendi, kapı inleyerek açıldı, ve o an koku onları karşıladı. dışarıdakinden kat kat ağırı. bodrumdan yukarı doğru yükselen, boğaza oturan bir ıslaklık.
«tanrım» dedi selin, ağzını eliyle kapatarak. «bu koku ne böyle.»
«kapalı kalmış, o kadar. bir havalanınca geçer.» doruk içeri adım attı, ayakkabısının altında tahta gıcırdadı. «düşün bir, kaç yıldır kimse girmemiş.»
«kaç yılmış?»
durakladı. «emlakçı tam söylemedi aslında. on yıl falan dedi önce, sonra bilmiyorum dedi. tapuda karışıklık varmış.»
selin eşikte kaldı. içeride, holün sonunda geniş bir merdiven yukarı kıvrılıyordu, tırabzanların oyması hâlâ zarifti. duvarlarda soluk bir kâğıt vardı, üstünde tekrarlanan bir desen, belki gül, belki başka bir çiçek, artık seçilmiyordu. ve duvarların alt kısmı. selin oraya baktı.
nemliydi. yerden yarım metre yüksekliğe kadar, kâğıt koyulaşmış, kabarmış, bazı yerlerde çatlamıştı. sanki ev tabanından su çekiyordu, bir fitil gibi.
«doruk» dedi. «şu duvarlara bak.»
«gördüm. rutubet. her eski evde olur.» elini duvara bastırdı, sonra geri çekti, parmaklarına bakarak. «hı. yaş.»
«çok yaş.»
«nem alma makinesi alırız. bir de iki üç tane soba. birkaç haftaya burayı tanıyamazsın.» döndü, selin'e baktı, gözlerindeki ışık biraz sönmüştü. «pişman olma şimdi. daha yeni geldik.»
«pişman olmadım.» yalandı ve ikisi de biliyordu.
içeri girdi.
istanbul'daki daireyi altı ay önce satmışlardı. doruk'un işten çıkarılması, selin'in matbaadaki yarı zamanlı işi, biriken faturalar. hepsi üst üste gelmişti. sonra doruk bir gece, mutfak masasında dizüstü bilgisayarının ışığında, bu ilanı bulmuştu. «restorasyon karşılığı uzun vadeli kiralama.» deniz kıyısında koca bir yalı, neredeyse bedavaya. doruk mimardı, eli işe yatkındı, selin de düzeni severdi. «bir yıl veririz kendimize» demişti o gece. «toparlarız burayı, belki pansiyon yaparız. sıfırdan başlarız.»
o zaman kulağa kurtuluş gibi gelmişti.
şimdi holde durmuş, tavandaki su lekesine bakıyordu.
«yukarı çıkalım mı?» doruk çoktan merdivene yönelmişti. «yatak odasını seçelim.»
çıktılar. basamaklar her adımda farklı bir sesle inledi, kimi tiz, kimi boğuk, sanki ev her birini ayrı ayrı tanıyordu. ikinci kat sahanlığında üç kapı vardı. doruk ilkini açtı: boş bir oda, yerde eski bir gazete, pencere denize bakıyor. ikincisi kilitliydi.
«bu neden kilitli?»
doruk kolu zorladı. «bilmiyorum. anahtarı yoktur herhalde. boş ver, zaten üç odamız var.»
üçüncü oda en büyüğüydü. tavanı yüksek, iki penceresi vardı, birinden deniz, diğerinden arka bahçedeki çamlar görünüyordu. içeride bir karyola iskeleti duruyordu, şiltesi çoktan çürümüş. köşede bir gardırop, kapağı aralık.
«burası» dedi doruk, kollarını açarak. «burayı toparlarız, bizim oda olur.»
selin pencereye yürüdü. dışarıda deniz kurşun rengindeydi, dalgasız, neredeyse kıpırtısız. kıyıda eski bir iskelenin kalıntıları vardı, direkleri suyun içinden siyah parmaklar gibi çıkıyordu. bir an orada bir şey gördü. iskelenin ucunda, suya bakan bir siluet.
gözlerini kırptı.
iskele boştu.
«ne oldu?» doruk yanına gelmişti.
«hiç. yorgunum galiba.» camın soğuk yüzeyine parmağını değdirdi. «doruk, bu odanın duvarı da yaş.»
«her yer yaş, selin.» sesinde ilk kez bir sabırsızlık vardı. «bak, birlikte halledeceğiz bunu. ama önce eşyaları indirelim, akşam oluyor.»
indirdiler. kartonları, iki valizi, mutfak kutusunu, doruk'un alet çantasını. her sefer kapıdan girip çıktıkça koku selin'in genzine daha derin yerleşiyordu. son kutuyu bırakırken fark etti: üstündeki tişörtü hafifçe nemliydi. oysa ter değildi bu. daha soğuk bir şeydi, dışarıdan içine işlemiş gibi.
akşam çökerken elektrikle uğraştılar. sigorta kutusu bodrum merdiveninin başındaydı. doruk kolları birer birer kaldırdı, çoğu işlemedi, sadece holdeki ve yatak odasındaki ampuller yandı. sarı, titrek bir ışık.
«yarın elektrikçi çağırırız» dedi doruk, ellerini pantolonuna silerek. «bu gecelik idare eder.»
bodruma inen merdivenin ağzında karanlık, katı bir madde gibi duruyordu. selin oraya doğru bir adım attı, aşağıdan gelen hava yüzüne çarptı. ıslak toprak. durgun su. ve çok hafif, neredeyse duyulmayacak bir şey: suyun damlama sesi. düzenli. tik. tik. tik.
«aşağıda su mu var?»
doruk omzunun üstünden baktı. «olabilir. su basmış olabilir bir ara. yarın bakarız. kapat şu kapıyı, soğuk geliyor.»
selin kapıyı kapattı. ama kapıyı iterken, kapının öbür yüzünden, yani karanlığın içinden, bir basınç hissetti. sanki aşağıda bir şey de aynı anda kapıyı kendine doğru çekiyordu. bir saniye. sonra kapı yerine oturdu.
elini koldan çekti, avucu ıslanmıştı.
ilk yemeklerini mutfakta, tek bir mumun ışığında yediler, çünkü mutfağın ampulü de yanmıyordu. yolda aldıkları ekmek, peynir, bir kavanoz zeytin. doruk termostan çay doldurdu, çay çoktan ılımıştı.
«garip, değil mi» dedi doruk, ekmeği bölerek. «bu kadar büyük bir ev, bu kadar ucuza. niye kimse almamış şimdiye kadar?»
«belki almışlardır. belki hep gitmişlerdir.»
doruk güldü ama gülüşü kısaydı. «sen de amma karamsarsın.» bir an sustu, çayından bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu. «bu suyun tadı da tuhaf. boru paslıdır herhalde.»
selin bardağını kaldırdı, dudağına değdirdi, geri koydu. içmedi. suyun tadında metal vardı, bir de altında başka bir şey, mide bulandırıcı bir yumuşaklık.
«yarın şişe su alalım» dedi.
«alırız.»
yemekten sonra yatak odasına çıktılar. yere yeni aldıkları bir şilteyi sermişlerdi, çürük karyolayı dışarı çıkarmışlardı. battaniyelerin arasına girdiklerinde doruk neredeyse anında uyudu, her zaman öyle olurdu, başı yastığa değer değmez. selin sırtüstü yattı, tavana baktı.
mum sönmüştü. perdesiz pencereden ay ışığı giriyordu, soluk ve gümüşi. tavanda bir leke vardı. küçük, yuvarlak, kenarları dağınık. daha önce fark etmemişti. belki ışık yoktu, belki bakmamıştı.
lekeye baktı. göz kapakları ağırlaştı.
tam uykuya dalacakken bir ses duydu.
gözlerini açtı. oda sessizdi. doruk'un düzenli nefesi. dışarıda, çok uzakta, denizin usul çekilişi. sonra tekrar. duvarın içinden geliyordu, başucundaki duvardan.
bir damlama değildi bu. bir akıştı. ince, sürekli bir su sesi, sanki duvarın içinde, iki tabakanın arasında bir dere akıyordu. selin elini uzattı, avucunu duvara dayadı.
duvar soğuktu ama bu normaldi. garip olan, duvarın titreşmesiydi. çok hafif, parmak uçlarıyla ancak hissedilen bir titreşim. su akarken borunun titremesi gibi. ama burada boru yoktu. bu yatak odasının dış duvarıydı, ardında sadece gece ve deniz vardı.
«doruk» diye fısıldadı.
kıpırdamadı.
«doruk.» onu dürttü.
«hı. ne oldu?»
«dinle. duvardan su sesi geliyor.»
doruk bir an dinledi, ya da dinler gibi yaptı. «rüzgâr o. ya da deniz. uyu hadi.»
«rüzgâr değil. elini koy şuraya.»
iç çekti, elini uzattı, duvara dokundu, hemen çekti. «nemliymiş. yarın bakarız dedim ya. olabilir bir sızıntı. sabah olsun.» yüzünü öbür yana çevirdi, battaniyeyi omzuna çekti.
selin elini duvardan çekmedi.
su sesi devam ediyordu. ama şimdi, dinledikçe, bir ritmi olduğunu fark etti. düzenli yükselip alçalıyordu. bir nefes gibi. bir soluk. içe
çekiliş, dışa veriliş. avucunun altında duvar ılıktı, sonra soğudu, sonra yeniden ılıdı.
parmaklarını kaldırdı. lambaya uzandı, düğmeye bastı. tık sesi geldi, ama oda karanlık kaldı.
«doruk.»
«uyu.»
«lamba yanmıyor.»
homurdandı, ama bu sefer doğruldu. başucundaki telefonunu yokladı. ekranın mavi ışığı yüzünü aydınlattı, çenesindeki iki günlük sakalı, uykudan şişmiş göz altlarını. telefonu duvara doğru tuttu.
boyanın üstünde ince bir çizgi vardı. tavandan aşağı inen, parmak genişliğinde koyu bir hat. kenarları ıslak parladı.
«tamam» dedi doruk. «bir çatlak var. yarın ustayı ararız. deniz kenarı ev işte, rutubet yapar.»
«bu akşam kuruydu. yatmadan önce buraya yaslanmıştım.»
«emin misin?»
«yaslanmıştım.»
doruk telefonu bir süre daha tuttu, sonra indirdi. karanlık yeniden kapandı üstlerine. «selin, saat üç. sabah ne olduğunu görürüz. şimdi iki saat daha uyusak fena olmaz.»
yattı. battaniyeyi çekti. birkaç dakika içinde soluması ağırlaştı, düzene girdi.
selin tavana baktı. göremiyordu, ama bakıyordu. duvardaki ses sürüyordu, ama artık yalnız değildi. doruğun soluğuyla aynı anda yükselip alçalıyordu. ikisi birbirine denk düşüyordu. önce doruk nefes alıyor, sonra duvar. önce duvar, sonra doruk.
hangisinin önce geldiğini ayırt edemedi.
sabaha kadar uyumadı.
ışık perdenin kenarından sızmaya başladığında ayağa kalktı, yatağın ucundan hırkasını aldı, omzuna attı. zemin soğuktu. taş döşemenin üstüne serdikleri kilim bu köşeye kadar ulaşmıyordu. çıplak tabanıyla duvara yaklaştı.
gece gördüğü çizgi oradaydı. gün ışığında daha uysal görünüyordu, sıradan bir rutubet lekesi, boyadan koyu bir iz. parmağını dokundurdu. kuruydu.
eğildi, kulağını duvara dayadı.
hiçbir şey yoktu. ne su, ne nefes. kendi kalbinin sesini duydu sadece, kulağının içinde boğuk boğuk vuran.
«gördün mü» dedi doruk arkasından. yatakta doğrulmuş, saçları bir yana yatmış, gözlerini ovuşturuyordu. «gündüz hiçbir şey yok. gece kafan çalışıyor senin. yeni ev, yabancı sesler. alışırsın.»
«dün akşam kuruydu, demiştim.»
«belki geceleyin nemlendi, gündüz kurudu. güneş vuruyor bu duvara öğleden sonra.»
selin doğruldu. duvara bir kez daha baktı, sonra doruğa. bir şey söyleyecekti, vazgeçti. mutfağa gitti.
ocağı yakmaya çalıştı. çakmak üç kez boşa döndü, dördüncüde tutuştu. cezveye su koydu, kahveyi attı. pencereden deniz görünüyordu, kurşun rengi, dalgasız. köyün iskelesi suya uzanıyordu, tahtaları yer yer eksik. bir balıkçı teknesi iskeleye bağlıydı, ama içinde kimse yoktu, günlerdir yoktu.
evi üç hafta önce almışlardı. daha doğrusu, çok ucuza kiralamışlardı, sahibinin adını bile görmedikleri bir ilanla. emlakçı yoktu. anahtarı köy kahvesindeki adam vermişti, parayı da ona bırakıyorlardı. doruk için bu bir ayrıntıydı, hatta avantajdı. selin için tuhaftı, ama şehirdeki o daireden, komşu gürültüsünden, doruğun kapanan atölyesinden sonra buraya gelmek bir çıkış gibi görünmüştü. deniz vardı. sessizlik vardı.
fazla sessizlik.
kahve taştı. ocağı kıstı, cezveyi çekti. iki fincana döktü. birini doruğa götürdü.
«bugün kahvaltıdan sonra köye inelim» dedi doruk, fincanı alırken. «şu kahveci rıfat amcaya ustayı sorarız. bir de market lazım, un bitti.»
«rıfat mı, adı?»
«öyle dedi. ya da ben öyle anladım.»
indiler. köy, evden aşağı doğru, zeytinliklerin arasından kıvrılan dar bir yolun ucundaydı. on, on beş hane. çoğunun kepenkleri kapalı, bahçeleri otlanmış. bir evin önünde yaşlı bir kadın ip eğiriyordu, onlar geçerken başını kaldırdı, bakışını selin'in üstünde bir an fazla tuttu, sonra işine döndü.
«gördün mü nasıl baktı?» diye fısıldadı selin.
«nasıl bakacak, yabancıyız. küçük köy.»
kahve, meydanın kenarındaydı. içeride üç masa, bir soba, duvarda sararmış bir takvim. rıfat tezgâhın arkasında bulaşık yıkıyordu, kolları dirseğine kadar sıvalı.
«günaydın» dedi doruk.
rıfat başını kaldırdı. yüzü, yıllarca güneşe çalışmış bir deri gibiydi, derin oluklu. «gelenler sizsiniz demek. yukarıdaki ev.»
«evet, taşındık. üç hafta oldu.»
«biliyorum.» bulaşık bezini omzuna attı. «ne alırsınız?»
iki çay söylediler. rıfat çayları getirdiğinde doruk duvardaki çatlaktan, sızıntıdan, ustadan bahsetti. rıfat dinledi, yüzünü bozmadan. çay bardağını masaya bıraktığında eli bir an havada kaldı.
«hangi oda?» diye sordu.
«yatak odası. denize bakan. üst kat.»
rıfat bir şey demedi. tezgâha döndü, bir sigara yaktı, pencereden dışarı baktı.
«usta var mı köyde?» diye tekrarladı doruk.
«yok.»
«kasabadan çağırsak?»
«çağırın.» sigarasından bir nefes çekti. «ama o duvar kurur gider. uğraşmayın. o ev öyledir.»
«nasıl yani, öyle?»
rıfat omuzlarını kaldırdı. «eski ev. nemli. deniz işte.» ama söylerken selin'e bakmadı, doruğa da bakmadı, pencereden dışarıya, iskeleye baktı.
selin çayını karıştırdı. kaşık bardağın kenarına değdi, çıngırdadı.
«bu evde daha önce kim oturuyordu?» diye sordu.
rıfat'ın elindeki sigara durdu. «niye sordun?»
«sorusuna soruyla cevap veriyordu bu adam» diye düşündü selin. «merak ettim. eşyalar duruyor içeride. dolapta giysiler var. bir kadının giysileri.»
«onları atın» dedi rıfat. sesi değişmişti, inceldi. «yakın gitsin.»
«kimindi?»
«çok oldu.» sigarayı tablaya bastırdı, yarısını söndürdü. «çay sizden olsun. alacağınız bir şey varsa karşıdaki bakkal açar birazdan. un, şeker, ne lazımsa.» bezini aldı, tezgâhın arkasına geçti, bulaşığa döndü. sohbet bitmişti.
dışarı çıktıklarında doruk kolunu selin'in beline doladı. «köylü işte. lafı sevmezler.»
«giysileri atın, dedi. duymadın mı nasıl söylediğini?»
«rutubetten küflenmiştir, onu demek istedi.»
«öyle demedi.»
doruk cevap vermedi. bakkala yürüdüler. bakkal henüz açılmamıştı. camın ardından rafları gördüler, yarı boş, tozlu. beklerken selin meydanın öbür ucundaki çeşmeye baktı. suyu akmıyordu. taş yalağın içinde, dibinde, yosun tutmuş karanlık bir su birikintisi vardı.
eve döndüklerinde öğle olmuştu. doruk bilgisayarını açtı, şehirdeki birkaç işi halledecekti, yarım kalan çizimler. selin yukarı çıktı.
yatak odasının kapısında durdu. içeri girmeden önce bir an bekledi, neyi beklediğini bilmeden. sonra girdi.
dolaba yürüdü. gömme dolap, kapakları şişmiş, menteşeleri paslı. dün akşam açmış, içindeki giysileri görünce kapatmıştı. şimdi yeniden açtı.
beş, altı parça asılıydı. bir kadının. ince kumaşlı iki entari, yakası dantelli bir gömlek, koyu renkli bir hırka. askıların üstünde toz vardı, ama giysiler fazla eskimemişti. en uçtaki entariye dokundu. kumaş serindi, hafif nemliydi.
hırkanın cebine elini soktu. parmakları bir şeye değdi. kâğıt. katlanmış, nemden kabarmış bir kâğıt parçası çıkardı. açtı. mürekkep dağılmıştı, ama birkaç satır okunuyordu, eğik, aceleyle yazılmış bir el yazısı.
«su yükseliyor. her gece biraz daha. duvarı dinliyorum ve o beni dinliyor. doruk bana inanmıyor.»
kâğıt parmaklarının arasında titredi.
doruk.
aynı ad. aynı cümle. ona inanmıyor.
kâğıdı okuduğu yerden aşağı, satırın altına baktı. bir isim vardı, imza gibi. mürekkep en çok orada dağılmıştı, ama ilk harf okunuyordu. bir s.
dışarıdan doruğun sesi geldi, aşağıdan, merdiven boşluğundan.
«selin? iyi misin yukarıda?»
ağzını açtı, cevap verecekti. sesi çıkmadı. kâğıdı elinde tuttu, dolabın karanlığına baktı, en arkada, giysilerin ardında, duvarın alt köşesinde bir şey parladı. ıslak bir iz. tavandan gelen o çizgi, aşağı inmiş, buraya kadar ulaşmış, dolabın tabanında küçük bir birikinti yapmıştı.
dün akşam kuruydu.
eğildi. parmağını suya değdirdi, kokladı. tuzluydu. deniz suyu.
ama ev denizin kenarındaydı, evet, oysa yukarıdaydı, yamaçta, sudan yirmi metre yukarıda. deniz buraya nasıl çıkardı?
«selin!» bu sefer daha yakından, merdivenleri çıkıyordu.
kâğıdı aceleyle hırkanın cebine geri soktu. dolabı kapattı. kapandı, ama tam oturmadı, bir parmak aralık kaldı. itti, yine açıldı. üçüncüde bıraktı.
doruk kapıda belirdi. «seslendim, duymadın mı?»
«duymadım. dolaba bakıyordum.»
gözü dolaba kaydı, aralık duran kapağa. «hâlâ mı bu giysiler? atalım şunları, haklısın. akşam yakarız, bahçede.»
«dur» dedi selin. nedenini bilmeden. «dursun şimdilik.»
«niye? hani rahatsız oluyordun.»
«dursun dedim.» sesi sertti, kendi kulağına bile. yumuşatmaya çalıştı. «yani, bir bakayım önce. içlerinde bir şey var mı diye.»
doruk ona baktı, tuhaf bir bakış, sonra omuz silkti. «nasıl istersen. ben çalışıyorum aşağıda. akşam yemeğe ne yapalım?»
«ne olsa.»
çıktı. ayak sesleri merdivende uzaklaştı.
selin yatağın kenarına oturdu. dolabın aralığından içerideki karanlık ona bakıyordu. hırkanın cebindeki kâğıt orada duruyordu, bekliyordu, okunmayı. ya da yeniden okunmayı.
pencereye döndü. deniz, kurşun rengi, dalgasız, az önceki gibi. ama iskeleye baktığında bir şey fark etti. sabah boş olan balık
tutma sehpasında şimdi biri oturuyordu.
uzaktaydı, yüzü seçilmiyordu. sırtı eve dönük, bacakları suya sarkmış, kıpırtısız. üstünde koyu bir şey vardı, yağmurluk belki, ya da sadece ıslak kumaş. oltası yoktu. hiçbir şeyi yoktu elinde. öylece oturuyor, denize bakıyordu.
selin camı açmadan, sadece baktı. on saniye. yirmi. figür kıpırdamadı. nefes alıp vermeyen bir şeyin durgunluğuyla duruyordu orada.
«doruk» diye seslendi. alçak sesle. kimse duymadı tabii, adam aşağıda, duvarları eski taş bu evin. yine de tekrar etti, bu kez kendine. «doruk, aşağıda biri var.»
camı araladı. iskeleden deniz kokusu değil, başka bir şey geldi içeri. çürümüş yosun. diş etine yapışan o tuzlu, tatlımsı koku. rüzgâr yoktu oysa.
figür başını çevirdi.
yavaşça, bir kapı menteşesinin gıcırtısı kadar yavaş, yüzünü eve doğru döndürdü. selin yüzünü hâlâ seçemiyordu, mesafe çok, ışık az. ama başın dönüşünde bir yanlışlık vardı. boyun fazla döndü. insan boynunun durduğu yerde durmadı.
selin camı kapattı. sert. parmakları sürgüye gitti, çevirdi.
aşağı indi, iki basamağı birden. mutfakta doruk tezgâhın üstüne eğilmiş, telefonuna bakıyordu, yanında açılmış bir kutu konserve.
«iskelede biri var» dedi selin.
«ne?»
«iskelede. balık sehpasında. oturuyor biri.»
doruk telefonu bıraktı, pencereye yürüdü. mutfağın penceresinden iskele görünüyordu, selin'in yukarıdan gördüğü aynı ahşap, aynı kurşun deniz.
«nerede?» dedi.
selin yanına gitti. sehpa boştu.
ıslak ahşap, yosun lekeleri, bir martının bıraktığı beyaz iz. insan yoktu. oturan hiçbir şey yoktu.
«oradaydı» dedi selin. «az önce. bana baktı.»
«belki balıkçıydı, gitmiştir.»
«tekne yoktu. nasıl gitsin, yüzerek mi?»
doruk ona döndü, o tuhaf bakışla yine, sabırla karışık bir şey. «selin, iki gündür doğru dürüst uyumadın. taşınma stresi, yeni ev, her şey yeni. insan böyle zamanlarda yorgun gözle bir şeyler görebilir.»
«yorgun göz boyun çevirmez.»
«ne?»
«hiç.» vazgeçti. anlatması, anlatmaya çalışması bile şu an taşıyamayacağı bir yüktü. «boş ver.»
doruk su ısıtıcısını doldurdu, fişe taktı. aletin uğultusu mutfağı doldurdu, sıradan, güven veren bir ses, ve selin bir an için her şeyin olağan olabileceğine inanmak istedi. konserve kutusuna baktı. ton balığı. etiket yarı sökülmüştü, altındaki tenekede pas lekeleri vardı.
«bunu nereden aldın?» diye sordu.
«kilerdeydi. bir sürü var aşağıda, önceki sahipler bırakmış herhalde. son kullanma tarihi geçmemiş, baktım.»
«yeme.»
«niye yemeyeyim?»
cevabı yoktu. sadece istemiyordu doruk'un o kutudan bir şey yemesini, bu evden çıkan hiçbir şeyi ağzına koymasını, ve bu isteğin altında yatan şeyi kendine bile açıklayamıyordu.
«taze bir şey alırız kasabadan» dedi sonunda. «daha iyi.»
doruk kutuyu geri koymadı. tezgâhta bıraktı, açık, içindeki balık havayla temas eden yüzeyinde grileşmeye başlamış. selin bakışını kaçırdı.
öğleden sonra ev sessizdi. doruk bodrumdaki elektrik panosuyla uğraşıyordu, arada bir çıkan metalik tıkırtılar duvarların içinden geliyordu. selin yukarı çıkmadı. oturma odasındaki eski koltuğa oturdu, dizlerini karnına çekti, telefonundan çekmeye çalıştı. çekmiyordu. tek çubuk bile yoktu.
ev, kasabanın asıl kümelendiği yerden iki kilometre uzaktaydı, bir burnun ucunda, yalnız. emlakçı buna «mahremiyet» demişti. «tam size göre, şehrin gürültüsünden kaçanlara.» fiyatın neden bu kadar düşük olduğunu sorduklarında kadın gülümsemiş, denizin aşındırdığı yapıların bakımının pahalı olduğunu söylemişti. başka bir şey söylememişti.
selin o konuşmayı şimdi hatırladı. kadının gülümsemesini. dişlerini gösteren ama gözlere ulaşmayan türden.
kalktı, kilere gitti. doruk ton balığını oradan aldığına göre bir yerde bir dolap, bir raf vardı. mutfağın arkasındaki dar koridordan geçti, basık tavanlı bir kapı, arkasında taş basamaklar. aşağıdan doruk'un sesi geliyordu, kendi kendine mırıldandığı bir şey.
kiler mutfağın hemen altındaydı, bodrumdan ayrı. loş. tek bir ampul, tavandan sarkan, çıplak. selin ipi çekti. ışık titredi, tutundu.
raflar doluydu. ton balığı kutuları, sıra sıra, hepsi aynı marka, etiketleri aynı şekilde yarı sökülmüş. yanlarında cam kavanozlar, içlerinde bulanık bir sıvı ve sıvının içinde yüzen koyu şeyler. turşu belki. belki değil. birinde dibe çökmüş bir şey vardı, parmak büyüklüğünde, soluk.
rafın en altında bir kutu duruyordu. teneke değil, ahşap. üstünde toz yoktu, oysa her şey tozluydu burada. biri yakın zamanda dokunmuştu ona.
selin diz çöktü. kutuyu çekti. ağırdı. kapağı sürgülüydü, kaydırdı.
içinde kâğıtlar vardı. yukarıdaki hırkanın cebindekiyle aynı el yazısı, aynı sararmış kâğıt. bir deste, iple bağlanmış. en üsttekine bir fotoğraf iliştirilmişti, kenarları kıvrılmış, siyah beyaz. bir aile, evin önünde duruyorlardı, şu an selin'in üstünde durduğu evin. anne, baba, iki çocuk. hepsi gülümsüyordu. hepsi doğru şekilde gülümsüyordu, gözlere ulaşan türden.
fotoğrafın arkasına bir tarih yazılmıştı. ve bir cümle.
«deniz geri istiyor.»
selin iki buçuk saattir çözemediği bir şeyi o an çözdü, kelimelerle değil, mide boşluğunda büyüyen bir ağırlıkla. kâğıtları açmadı. açamadı. ipi çözmeye başladı ama parmakları beceriksizdi, düğüm sıkıydı, ve çözülürken en alttaki kâğıt kaydı, yere düştü, açıldı.
üstünde tek bir çizim vardı. bir ev. bu ev. pencerelerinden birinde bir yüz çizilmişti, üst kattaki pencerede, yatak odasının penceresinde. ve iskelede, balık sehpasında, oturan bir figür. sırtı eve dönük. bacakları suya sarkmış.
çizimin altında, çocuk eliyle yazılmış gibi düzensiz harflerle, bir not:
«o oturunca içeri girmek istiyor. pencereyi açmayın.»
yukarıda bir ses oldu.
cam. sürgü. selin yatak odasının penceresini kapatıp sürgülemişti, emindi bundan, parmaklarının sürgüyü çevirdiğini hatırlıyordu. ama şimdi yukarıdan gelen ses, o sürgünün geri çekildiği, metalin metal üstünde kaydığı sesti. ardından menteşenin gıcırtısı. pencere açılıyordu.
«doruk?» diye seslendi. sesi kilerin taş duvarlarında boğuldu.
bodrumdan cevap geldi, uzak. «efendim?»
doruk aşağıdaydı. hâlâ aşağıdaydı.
o zaman yukarıyı kim açıyordu.
selin kâğıtları olduğu gibi bıraktı, yerde, açık. basamakları çıktı, nefesi düzensiz, kiler ampulünü söndürmeyi unuttu, arkasında titreyen bir ışık bıraktı. mutfaktan geçti. tezgâhta açık duran ton balığı kutusu şimdi tamamen grileşmişti, üstüne ince bir zar çökmüştü sanki.
merdivene vardı. yukarısı karanlıktı, oysa öğleden sonra güneşi yatak odasını dolduruyor olmalıydı. perde çekilmiş gibi. ama perde yoktu o odada, henüz asmamışlardı.
ilk basamağa bastı.
yosun kokusu merdiven boşluğunu doldurdu, aşağı akıyordu, suya düşen bir şeyin üstüne yürümek gibi. üst kattan bir ses geldi. ıslak bir ses. bir şeyin tahta zeminde sürüklenmesi, ağır, ıslak, ve her hareketin ardından bir damlama.
«selin» dedi aşağıdan doruk. bu kez daha yakın, bodrum kapısından çıkmış olmalıydı. «içeride su mu var? zeminden geliyor galiba, tavanda leke oluşmuş.»
selin cevap vermedi. gözünü yukarıdaki karanlıktan alamıyordu. ikinci basamak. üçüncü. her adımda koku ağırlaştı.
yatak odasının kapısı aralıktı. içerisi kurşun rengiydi, denizin rengi, ve açık pencereden içeri dolan hava perdesiz camda bir şeyi dalgalandırıyordu. yatağın üstünde bir ıslaklık vardı, çarşafa yayılmış koyu bir şekil, iskeledeki sehpanın üstünde gördüğü figürün oturduğu yerde bırakacağı türden bir iz.
ve dolap. sabah araladığı dolap. kapağı şimdi ardına kadar açıktı. içerisi, az önceki karanlık, artık boş değildi.
selin geri geri bir adım attı. topuğu basamağın kenarına değdi.
aşağıdan doruk'un ayak sesleri geldi, merdivene yaklaşıyordu, sakin, habersiz, akşam yemeğini düşünen bir adamın adımlarıyla.
«çıkma yukarı» demek istedi selin. ağzı açıldı. ses çıkmadı.
dolabın içindeki şey öne eğildi.
devamını gör...

game of thrones'un yaklaşık 100 yıl öncesini anlatan dizi, game of thrones serisinin üçüncü televizyon dizisi.. house of the dragonda, game of thrones’tan birkaç yüzyıl öncesini anlatılıyordu. bu dizi ise robert baratheon’un tahta çıkmasından ve daenerys targaryen’in ailesinden çalınan tacı geri alma yolculuğuna başlamasından 100 yıl önce geçiyor.
r.r.martin'in kurduğu got evrenini seviyorum. bu dizi de game of thrones’tan önceki westeros’u, genç bir şövalye ile gizli kimliğe sahip targaryen prensinin maceraları üzerinden anlatıyor. genç şövalye duncan “dunk” the tall, yanında egg adında küçük bir çocukla westeros’ta dolaşıyor. egg aslında sıradan bir çocuk değil ama, o prens aegon targaryen. yani daenerys ve rhaegar targaryen’in büyükbabası.. egg, sonradan kral oluyor. dunk ise ileride ser duncan the tall olarak efsaneleşir ve kral muhafızları’nın lord kumandanı olur.
yani dizideki iki ana karakter, game of thrones dönemindeki targaryen ailesinin geçmişinde çok önemli kişiler.
dizide dunk, egg’in gerçek kimliğini öğrendikten sonra onunla birlikte çeşitli turnuvalara ve siyasi olaylara sürükleniyor. game of thrones kadar büyük bir savaş ve taht mücadelesinden ziyade iki karakterin yolculuğuna odaklanılmış.
izleyecek bişey aradığım şu günlerde keyif aldığım bir yapım oldu. henüz 1. sezon yayınlandı ve dizinin 2. sezonunun 2027 yılının başında yayınlanması planlanıyormuş. merakla beklerim sanıyorum.
devamını gör...

fon olaylarındaki kılıbık tavırlarından ötürü ismini pembe parti olarak değiştireceklerini tahmin ediyorum. logolarındaki ampül artık pembe ışık saçabilir. ekose sıçtın mavisi ceket yerine de leopar desenli fuşya saten gömlek öneren çıkabilir. badem bıyık zaten banko, onda değişecek bişey yok.
devamını gör...

güney kore'nin turistik jeju adası'nda yer alan ve adadaki müslüman topluluğa hizmet veren aktif bir camidir.
devamını gör...

canlı yayın yapıyor, arada denk geliyorum.
faydalı bir şey anlattığı filan yok.
hasta hallerini kimseden saklamadan, odasından yayın yapıyor.
iyi olduğunu daha görmedim...
iyileştim, artık bir şeyler yapabilirim, dediğini görmüş değiliz. allah yardımcısı olsun,
ama sanki kendisi bu hayatından memnunmuş gibi geliyor bana, bu düzenine alışmış, kendini zahmete sokmak istemez gibi. çok iyi olsa bile kılını kıpırdatacağını zannetmiyorum bu arkadaşın.
devamını gör...

uykummm varrrr
belim tutuk
açım
işten geldim ama yapacak bir sürü işim var ağlıycammmm
devamını gör...

sen söylediğinde sallanmayan şeyi, en saçma haliyle söylediğinde bile koca koca adamların kafa patlattığı kişi.
adam şu duvardaki çizgilerdeki illüzyonu görüyor musun diyor, o kadar daire başkanı müfettiş vs çizgi üstüne fikir üretiyor.
beyin fırtınası resmen.
devamını gör...

sevmek kalp işi, sevdigini söylemek yürek işi.

uzaktan sevmek bir masal, hülya, hayal, sevgiyi yaşamak ve yaşatmak ise cesaret.
biri hayali, biri gerçek.
devamını gör...

hatırlıyorum da deprem olduktan sonra sayın bakanlarımızın tamamı, kendilerinin sorumluluğunda olan her görev için "sayın cumhurbaşkanımızın emriyle" cümlesini kurmuşlardı.
bugün hangi gazeteyi açarsanız açın, eğer bir akp'li herhangi bir işten bahsediyorsa "sayın cumhurbaşkanımızın emriyle ve himayesinde" diye cümleye başlıyordur.
herhangi bir televizyon kanalındaki herhangi bir dizinin 10 saniyelik bir bölümünü bile bilen ve o sahne nedeniyle miting meydanlarında saatlerce insan yuhalatan "sayın cumhurbaşkanımız" tamamı maliye bakanlığının, spk'nın ve bddk'nın denetiminde olan milyarlarca doların hesaplar arası hareketlerinden habersizmiş ve yüz binlerce insanın parasını çalanların en ağır şekilde cezalandırılmasını istemiş. bunlardan bir tanesi, parası olmadığı için ibb'den 100 bin dolar burs alıp amerika'ya giden, bakanlığı döneminde aile fertleri milyarlarca liralık taşınmaza kavuşan ve hesabında biriken paranın 63 milyon lirasıyla 2 milyar liralık vurgun yapan dini bütün fatma bacımız.
fatma bacımız işlediği bu suçtan dolayı en ağır şekilde cezalandırılmış ve akp'nin whatsapp grubundan çıkarılmış.
devamını gör...

evet, nasıl geçiyor, bi anlatsanıza,
ben de tebessümle hayal edeyim, mutluluklarınıza ortak olayım gönülden dostlar...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


köhne bir yalıyı restore etmeye gelen bir çift, duvarların ardında hapsolmuş bir geçmişin yavaş yavaş kendilerini çağırdığını fark eder.


ıssız odalarda kendi sesini arayan herkese.

«evler insanları değil, insanlar evleri terk eder; ama bazı duvarlar gidene izin vermez.»

bölüm 1/4: suyun kokusuyla gelenler
bölüm 2/4: tavanda biriken yüz
bölüm 3/4: bodrumun hiç çekilmeyen suyu
bölüm 4/4: fısıltılar bir isim söylüyor
devamını gör...

kocaman derken sanki mesaj veriyor sözlük ahalisine. allah korusun sözlüğümüzü.
devamını gör...

gezmek tozmak gibi şeylerde gözü olmayan tiptir. ayrıca istanbul gibi insan kirliliği olan bir şehirden keyif almak demek ki bu tipler için zordur.
aynı ben de böyle düşünüyorum.
evden çıkmasam da olur yani.
devamını gör...

durum tespiti;)

benim bi kanka vardı lise universitede.
yakısıklı, fırlama bi cocuk.
bi de mitoman;)
cocugun uc kız arkadası vardı. o kadar profesyonel organize olmustu ki yakalanmamak icin her birine farklı dogumgunu soylemis.
yalancılıkta master degree.

napıyo deli simdi acaba? ihih.
devamını gör...

yazılım tabii ki de önemlidir. ip ban açısından. gelse de kurtulsak vıttırı cızzık’lardan.

yönetime ulaşınca başınız göğe mi erecek? mod’lar burada devreye girer mesela. ay görende ekşide yönetimle her saniye konuşuyor sözlük analizi yapıyor sanar. *
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim