zaman tüneli
adalet ve kalkınma partisi
haramzade ve çöküş partisi olarak yeniden isimlendirilmiştir.
devamını gör...
erkeklerin şerefsiz olması
%80 - %20
devamını gör...
aziz yıldırım
kendisinden bir küçük kardeşi acar yıldırım galatasaray kongre üyesidir. ali yıldırım ise zaten biliniyor. bir de 1999 doğumlu, babasının sonradan evlendiği genç bir kadından şevki tahir isminde bir erkek kardeşi vardır. aziz yıldırım'ın babası, genç eşini av tüfeğiyle öldürdükten sonra 3 yaşında olan şevki tahir anne tarafınca büyütülmüş. ancak aziz yıldırım'ın küçük kardeşinin bir takım masraflarını karşıladığı ancak onu aileye sokmadığı biliniyor. bazı kaynaklarda da şevki tahir'in özel eğitime muhtaç bir genç olduğu ancak kaynaştırma eğitimiyle, kolejde normal çocuklarla okutulduğu geçiyor. zaten ailede baba tarafından gelen bir mental problem de olduğu görülmekte. zira baba şefik şevki de genç karısını öldürmekten bu sebep dolayısıyla hapis cezasına çarptırılmamıştı.
devamını gör...
dexter: resurrection
2. sezon trailer'ı çıkmıştır.
devamını gör...
parfüm
parfüm meselesinde marka kadar nasıl kokular sevdiğin de önemli.
çok popüler bir koku, sırf popüler diye herkese hitap etmiyor.
parfumkokusu.com'da farklı markalarla birlikte unisex seçenekler de bulunuyor.
hep aynı isimler arasında gidip gelenler için başka kokulara bakma imkânı var.
(bkz: parfüm ararken seçenekler arasında kaybolmak)
çok popüler bir koku, sırf popüler diye herkese hitap etmiyor.
parfumkokusu.com'da farklı markalarla birlikte unisex seçenekler de bulunuyor.
hep aynı isimler arasında gidip gelenler için başka kokulara bakma imkânı var.
(bkz: parfüm ararken seçenekler arasında kaybolmak)
devamını gör...
donanımlı erkek bulmanın imkansız olması
e aramayın o zaman.
devamını gör...
erkeklerin şerefsiz olması
100 erkekten 99' u efendi, eli yüzü düzgün biri olsun, 1 ide tam bir piç olsun. gidip o piçi seçersiniz. sonra da gelip burada erkekler şerefsiz diye ağlıyorsunuz mk. nası bi kafa yapınız var anlamıyom ki.
(bkz: hatunların efendi adam yerine piç tercihi)
(bkz: hatunların efendi adam yerine piç tercihi)
devamını gör...
donanımlı erkek bulmanın imkansız olması
arabanın yüksek maliyetli donanımından bahsediyor hanımefendi.
devamını gör...
erkeklerin şerefsiz olması
devamını gör...
z kuşağı bir kanser türüdür
sen 4 yaşında atari oynarken o sosyal medyada takılıyor. senle aynı olmasını nasıl bekliyorsun?
devamını gör...
pasif yazar sayısının artması
kimsenin özel hayatı beni ilgilendirmez, bu başlığı kınıyorum*
devamını gör...
erkeklerin meriç'siz olması
devamını gör...
sözlüğün talat aydemir’i
40 yaşını aşmış, memeleri yerçekimine yenik düşmüş olduğu halde, öyle sarkık sarkık dekolte atan bir teyze vardı. o değilse de artık, kimse olamaz.
bu sarkık kezo teyze bile cinselliğin afrikasında nice abazaya hitap etmesini bilmiş, iyi piyasa yapmış ve palazlanmıştı. üstelik bazıları gibi iki meriç'in gazıyla vaktinden önce harekete geçmeyecek kadar akıllıydı. ilmek ilmek dokumuştu kezo. 27'lik aburcuburculardan iyi iş çıkarıyordu yani.
etrafına bayağ bir meriç dizmiş, kadınlarla kankacılık yapan, kendisiyle kanki olmayı reddeden kadınların üstüne abaza meriçlerini salarak yıldıran tam bir kezoydu.
erkek modlarla flörtleşir, eli şeyinde gezen abaza modlara istediği yazara anında silik çektirirdi. tırt radyo programları ile piyasa yapmaya, palazlanmaya devam ediyordu. o saksoyu çekmeyi reddetti de, darbesi başarısız oldu.
o kezo darbe yapamadıysa kimse yapamaz. yatın uyuyun.
bu sarkık kezo teyze bile cinselliğin afrikasında nice abazaya hitap etmesini bilmiş, iyi piyasa yapmış ve palazlanmıştı. üstelik bazıları gibi iki meriç'in gazıyla vaktinden önce harekete geçmeyecek kadar akıllıydı. ilmek ilmek dokumuştu kezo. 27'lik aburcuburculardan iyi iş çıkarıyordu yani.
etrafına bayağ bir meriç dizmiş, kadınlarla kankacılık yapan, kendisiyle kanki olmayı reddeden kadınların üstüne abaza meriçlerini salarak yıldıran tam bir kezoydu.
erkek modlarla flörtleşir, eli şeyinde gezen abaza modlara istediği yazara anında silik çektirirdi. tırt radyo programları ile piyasa yapmaya, palazlanmaya devam ediyordu. o saksoyu çekmeyi reddetti de, darbesi başarısız oldu.
o kezo darbe yapamadıysa kimse yapamaz. yatın uyuyun.
devamını gör...
erkeklerin meriç'siz olması
belki amerika'da filan vardır ama türkiye'de erkeğe meriçlik yapan kadın hiç görmedim, zaten böyle bir şey yapmaya kalksa daha ilk günden amacına ulaşıp meriçlik yaptığı erkeğin götüne ikinci günden tekmeyi basar. türkiye böyle bir ülke ne yazık ki.
devamını gör...
erkeklerin meriç'siz olması
satılmış’a talibim.
devamını gör...
erkeklerin meriç'siz olması
bir durum tespiti.
ismi meriç olan bir adet arkadaşa sahip olamamaktan kaynaklı bir durumdur. bazıları da şeref isimli arkadaştan yoksundur. adalet diye bir kız arkadaşımız vardı mesela, ölünce adaletsiz kaldık. kahraman'ı da kansere kaybettik. satılmış vardı bir tane, onu da satamadık, öyle duruyor. ilgilenenler dm.
tengri iyi isimli arkadaşlarla karşılaştırsın. isimlere çok anlam yükleniyor malum.
ismi meriç olan bir adet arkadaşa sahip olamamaktan kaynaklı bir durumdur. bazıları da şeref isimli arkadaştan yoksundur. adalet diye bir kız arkadaşımız vardı mesela, ölünce adaletsiz kaldık. kahraman'ı da kansere kaybettik. satılmış vardı bir tane, onu da satamadık, öyle duruyor. ilgilenenler dm.
tengri iyi isimli arkadaşlarla karşılaştırsın. isimlere çok anlam yükleniyor malum.
devamını gör...
erkeklerin şerefsiz olması
şeref isimli bir arkadaşımız vardı. ismimin hakkını vereceğim lan, verin şerefinizi diye ağlayınca, kıyamadık, hepsini ona bıraktık. şeref'te mesela hepimize yetecek kadar var. isteyen adres verirse, kargoyla yollarım yani.
şeref'i yollayınca şerefsiz kalacağız ama sizden değerli mi canım?
şeref'i yollayınca şerefsiz kalacağız ama sizden değerli mi canım?
devamını gör...
sevmek zor mu kolay mu sorusu
buse varol ile gelinevi izlerken boşnak geline sulanmak kadar kolay olmasa gerek. olum o senin yengen, yengen diyen bir adnan bey de yoksa ortalıkta, tadından yenmez.
devamını gör...
nemli duvarlar hatırlar (roman)
fısıltılar bir isim söylüyor
sabah geldi ama ısıtmadı.
mutfak penceresinden sızan ışık grinin bütün tonlarını denedi, hiçbirinde karar kılamadı. selin çaydanlığı ocağa koydu, sonra koyduğunu unuttu, bir daha koydu. elleri işe yaramaz gibi duruyordu avucunun içinde. defteri doruk almış, oturma odasının en uzak rafına, iki eski ansiklopedi cildinin arasına sokmuştu. oraya koyarken yüzünde, bir çocuğu uyutur gibi dikkatli bir ifade vardı, selin bunu fark etti ama bir şey demedi.
«rutubet» dedi doruk, kahvesine şeker atarken. «her şeyin cevabı rutubet. mürekkep eski kâğıtta nem çeker, harfler yayılır, sen de dün gece yokmuş sanırsın.»
«harfler yayılmamıştı. yazılmıştı.»
«selin.»
«ne?»
cevap vermedi. kaşığı fincanın kenarına üç kez vurdu, bir tık, iki tık, üç tık, hep aynı ritimde. çocukluğundan kalma bir alışkanlıktı bu, gerildiğinde yapardı. selin bunu da fark etti.
kahvaltıdan sonra işe döndüler çünkü yapacak başka bir şey yoktu, çünkü çekiç sesi düşünceden daha iyiydi. doruk üst kattaki pencere pervazlarını sökmeye başladı, selin aşağıda, girişteki lambrinin çürümüş tahtalarını kaldırıyordu. maymuncukla bir çiviyi gevşetirken tahta parçası elinde kaldı, arkasından toz ve küf kokusu geldi, bir de başka bir koku. tuzlu. deniz gibi değil, durgun su gibi. göl dibi gibi.
burnunu çekti. çalışmaya devam etti.
öğleye doğru yağmur başladı. ince, kararsız bir yağmur, camlara çarpmaktan çok onları yalayan türden. yalının içi hemen koyulaştı. selin ampulü yaktı, filaman titredi, sarardı, sonra toparladı. duvara dayalı durup bir an gözlerini kapattı. sırtını verdiği sıvanın soğukluğu gömleğinin içinden geçti.
ve o zaman duydu.
ilk başta su sesi sandı. borularda dolaşan, sıkışan bir uğultu. ama uğultunun bir ritmi vardı, inişi çıkışı, bir nefes gibi. kulağını duvara yaklaştırdı. sıva serindi, nemli, yanağına değince ürperdi. ses büyümedi ama netleşti. sözcükler değildi tam olarak. sözcük olmaya çalışan bir şeydi. bir hece belki, yuvarlanıp duran, bir türlü tam oturmayan.
«doruk?» diye seslendi. sesi çıkmadı. boğazını temizledi, bir daha. «doruk, aşağı gelir misin?»
yukarıdan çekicin durduğunu duydu. ayak sesleri, merdivenin gıcırtısı.
«ne oldu?»
«şşş. kulağını buraya koy.»
doruk ona baktı, sonra duvara baktı, sonra tekrar ona. isteksizce eğildi, yanağını sıvaya değdirdi. bir süre öyle kaldı. yağmur dışarıda sayı sayıyordu.
«su sesi» dedi doğrulurken. «boru.»
«dinle. gerçekten dinle.»
«dinledim. su.»
«bir ritmi var. nefes gibi.»
«selin.» elini omzuna koydu. elinin ağırlığı yatıştırıcı olmalıydı, olmadı. «iki gecedir doğru dürüst uyumadın. ben de uyumadım. kulak, uykusuzken insana oyun oynar. beynin boşlukları dolduruyor. örüntü görmek istiyor, görüyor.»
haklı olabilirdi. selin bunu düşünmek istedi, düşünmeye çalıştı. ama yanağında hâlâ o nefesin ısısı vardı, duvarın serin yüzeyinde beklenmedik, ince bir sıcaklık, sanki arkasında bir şey soluyormuş gibi.
«peki» dedi. «tamam.»
doruk rahatladı, bunu yüzünden okudu. yukarı çıktı. çekiç yeniden başladı.
selin duvarın önünde kaldı.
akşamüstü yağmur hızlandı. dereye dönüştü oluklar, saçaktan düzensiz bir şırıltı iniyordu. selin yemek yapmaya çalıştı, soğan doğradı, elini kesti, kanı akan parmağını ağzına götürüp durdu, acıya değil kendi dalgınlığına kızarak. doruk gelip yarayı sardı. yakınlığı iyi geldi. birbirlerine dokunmak, bu evde, giderek daha önemli bir şey oluyordu, bunu ikisi de söylemeden biliyordu.
«yarın kasabaya ineyim» dedi doruk, pansumanı bağlarken. «nem ölçer alırım. rutubet seviyesini ölçeriz, sana kara kara sayı gösteririm, sen de rahatlarsın. olur mu?»
«olur.»
«söz veriyorum, bu ev normal bir eski ev. sadece çok ihmal edilmiş.»
selin başını salladı. parmağındaki sargıya baktı. beyazdı, temizdi, bu evdeki tek temiz beyaz şey gibiydi.
o gece erken yattılar. yorgunluk uykuyu getirdi, derin, kara bir uyku, rüyasız. selin'i uyandıran yağmurun kesilmesi oldu. sessizlik, yağmurdan sonra, bir çığlık kadar keskindi. gözlerini açtı. oda karanlıktı. doruk yanında, sırtı ona dönük, düzenli soluyordu.
duvardan ses geliyordu.
bu sefer su değildi. bu sefer selin bunu ilk anda anladı, çünkü bir ritim değil bir niyet vardı seste. yatağın başucundaki duvardan, sıvanın hemen ardından, biri fısıldıyordu. alçak, kadınsı belki, ya da çok yaşlı, cinsiyeti silinmiş bir ses. tek bir sözcüğü tekrarlıyordu, art arda, sabırla, bir ninni gibi.
selin kımıldamadı. kımıldayamadı. yorganı çenesine kadar çekti, bu çocuksu hareketin saçmalığını bilerek. ses durmadı. yaklaşmadı, uzaklaşmadı. duvarın içindeydi, duvar kadar yakındı, duvar kadar ulaşılmazdı.
«reyhan» diyordu ses.
hayır. emin değildi. dinledi.
«...han. reyhan.»
bir isim. isim olduğu kesindi şimdi. iki hece, ikincisi daha uzun, ilki yumuşak. fısıltı onu heceliyordu, sanki selin'in duymasını, öğrenmesini, akılda tutmasını istiyordu.
elini uzattı, yavaş, doruk'un omzuna dokundu. doruk irkildi.
«ne» dedi uykuyla.
«dinle. lütfen. hiçbir şey deme, sadece dinle.»
ikisi de kıpırdamadan yattı. karanlıkta, nefesleri bile birbirine karıştı. fısıltı devam etti. bir kez. iki kez. reyhan. reyhan.
doruk'un bütün bedeni gerildi, selin bunu değen koluyla hissetti. demek ki o da duyuyordu. demek ki kulak oyunu değildi, uykusuzluk değildi, boşlukları dolduran beyin değildi. doruk da duyuyordu.
«tamam» dedi doruk, çok alçak sesle. «tamam. ışığı yakma. sadece bekle.»
«bir isim söylüyor.»
«duydum.»
«reyhan diyor.»
doruk cevap vermedi. yatakta döndü, yüzü selin'e baktı ama karanlıkta sadece gözlerinin yerindeki iki koyu nokta görünüyordu. elini selin'in elinin üstüne koydu. soğuktu doruk'un eli, buz gibi, oysa az önce sıcacık uyuyordu.
fısıltı kesildi.
öyle ani kesildi ki sessizlik bir gürültü gibi çarptı. ikisi de bekledi. dakikalar. hiçbir şey. sonra, çok uzakta, evin başka bir yerinde, bir tahta gıcırdadı, bir ağırlık altında eğilir gibi, sonra gevşer gibi.
«kalkmayacağız» dedi doruk. «sabaha kadar burada kalacağız. tamam mı?»
«tamam.»
ama selin uyumadı. doruk da uyumadı, bunu nefesinin düzensizliğinden biliyordu. ikisi de uyur numarası yaptı, birbirleri için, karanlıkta, saatlerce.
sabah doruk kasabaya inmedi.
nem ölçerden söz etmedi bile. kahvaltı masasında oturdular, çaylarını içmeden önlerinde soğuttular, ikisi de ilk konuşan olmak istemedi. sonunda selin dayanamadı.
«reyhan» dedi. «bu evle ilgili bir şey. kiminse o isim, bu eve ait.»
«belki eski sahipler.»
«satıcı kadın hiç isim vermemişti. dosyada da yoktu. sadece 'mülk uzun süredir boş' yazıyordu.»
doruk kalktı, pencereye gitti. dışarıda yağmur sonrası dünya ıslak ve parlaktı, otlar ağırlaşmış, dere kabarmıştı. normal bir sabah gibi görünüyordu, bu yüzden daha da kötüydü.
«belediyeye gidelim» dedi doruk. «tapu kayıtları. kim yaşamış burada, ne olmuş. öğrenirsek... bilmiyorum. belki anlamı değişir.»
«anlamı değişmez. ama en azından bilmek isterim.»
kasaba merkezi yalıdan yarım saatlik yoldaydı. belediye binası, tek katlı, badanası dökülen bir yapıydı, girişinde solmuş bir bayrak, içeride linolyum kokusu ve bir elektrikli sobanın yanmış toz kokusu. tapu işleriyle ilgilenen memur yaşlıca bir adamdı, gözlükleri burnunun ucunda, parmakları mürekkep lekeli.
«hangi mülk demiştiniz?»
«dere boyundaki yalı» dedi doruk. «kasabanın kuzey ucu. tek başına duran.»
adam gözlüklerinin üstünden baktı. bir süre baktı.
«o yalıyı mı aldınız?»
«evet. restore ediyoruz.»
adam bir şey söylemek istedi, söylemedi. arkasını döndü, raflardan tozlu bir klasör çekti, masaya koydu, sayfaları çevirdi. ıslak parmağıyla. durakladı.
«işte» dedi. «kayıt var. son tescil... kırk yıl önce. ondan sonrası yok.»
«kırk yıl mı? o zamandan beri kimse mi almamış?»
«almamış.»
«peki o zaman kim yaşıyormuş?»
adam sayfayı çevirdi, bir isme parmağını koydu. selin boynunu uzattı, okudu. soyadı silikti, mürekkep solmuştu. ama ad okunuyordu.
«reyhan» dedi selin, kendi sesini duymadan.
memur başını kaldırdı. «nereden biliyorsunuz?»
doruk araya girdi, fazla hızlı. «komşular söylemiş olmalı. bir yerde duymuşuz.»
«komşu yok ki» dedi adam. «o yalının yarım kilometre çevresinde ev yok.»
sessizlik oldu. elektrikli soba tıkırdadı.
«anlatın» dedi selin. «o aileye ne oldu? neden kayıt kesilmiş?»
adam klasörü kapattı, elini üstüne koydu, sanki kapağın tekrar açılmasını engelliyormuş gibi. içini çekmedi, sadece uzun bir süre nefesini tuttu, sonra bıraktı.
«ben buralı değilim aslında. yirmi yıldır buradayım, o yüzden hikâyeyi başkasından dinledim. söylentileri karıştırırım, kusura bakmayın. ama o aile... suyla ilgili bir şey. dere o yıllarda taşmış. büyük bir sel. yalının bodrumu su almış, hiç çekilmemiş. derler ki ev sahibi kadın, reyhan hanım, o selde...»
durdu.
«ne?» dedi selin.
«boğulmuş. kendi bodrumunda. çocuğuyla birlikte der
ler ama kayıtta çocuk görünmüyor. nüfusta da yok. reyhan hanım bekârmış kâğıtta. çocuğun kim olduğunu kimse bilmiyor.»
selin not defterine bir şey yazdı, sonra yazdığına bakmadı. kalem mürekkebi kâğıdın ucunda bir leke bıraktı, o da parmağının altında yayıldı.
«kayıtta olmayan çocuk» dedi, kendi kendine konuşur gibi.
«söylentiler böyle işte» diye omuz silkti adam. «birine inanırsınız, birine inanmazsınız. benim babaannem olsaydı, derdi ki her evin bir sahibi vardır, bir de bırakmayanı. reyhan hanım bırakmayanlardanmış.»
soba yine tıkırdadı, bu sefer biraz daha uzun. içeride yanık toz kokusu vardı, eski muhtarlıkların, kapanmış dükkânların, kimsenin açmadığı çekmecelerin kokusu.
«peki» dedi selin, defteri kapatarak. «yalıyı kim satın aldı benden önce? emlakçı eski sahibi söylemedi.»
adam gözlüğünü çıkardı, camını gömleğinin eteğine sürttü. acelesi yoktu. buraya gelenlerin hep acelesi olurdu, kendisininse hiç.
«yalı kırk yıldır satılmadı ki. sahibi çıkmadı ortaya. belediye el koydu bir ara, sonra bir vakıf aldı, sonra o vakıf kapandı. sizin emlakçı nereden buldu bilmiyorum. boş duran bir ev değil o. sahipsiz bir ev.»
«ben tapuyu imzaladım. benim adıma kayıtlı.»
«tapu kâğıt» dedi adam. gözlüğünü taktı, selin'e baktı, bakışında ne acıma ne meydan okuma vardı; daha çok, bir hava durumu tahmini okur gibi bir ilgisizlik. «kâğıt yanar. ev kalır.»
dışarı çıktığında gün batmak üzereydi. köyün tek caddesi, aslında cadde bile denemeyecek kadar dar bir yol, aşağı doğru dereye iniyordu. yolun kenarında iki yaşlı kadın, plastik sandalyelerde, battaniyeleri dizlerinde oturuyordu. selin geçerken konuşmayı kestiler. biri, elindeki ayva dilimini bıçağın üstünde tutarak baktı. öteki hiç bakmadı, sadece başını hafifçe çevirdi, sanki selin'in geçişini kulağıyla takip ediyordu.
«tünaydın» dedi selin.
cevap gelmedi. ayva dilimi bıçaktan düştü, toprağa.
arabasına bindi. kontağı çevirmeden önce bir süre öylece oturdu, ellerini direksiyonda, camdan köye baktı. burayı neden seçtiğini kendine bir kez daha sordu, her zamanki cevabı verdi: ucuzdu, sessizdi, uzaktı. üç sıfat, üç gerekçe. hepsi doğruydu, hepsi eksikti.
yalıya giden yol son iki kilometrede asfaltı bırakıyor, toprağa dönüyordu. arabanın altında taşlar takırdadı. sağda dere vardı, sol tarafta ise sazlık, kamışların arasından akşam ışığı kırık kırık geliyordu. bir yerlerde bir kurbağa başladı, sonra sustu, sonra üç tanesi birden.
yalı, yolun bittiği yerde, dereye sırtını vermiş gibi duruyordu. iki katlı, ahşap cumbalı, boyası dökülmüş bir yapı. alt kat pencereleri suya yakındı, o kadar yakındı ki yüksek sularda dalgalar cama değerdi herhalde. selin eve ilk geldiğinde bunu romantik bulmuştu. suyun sesiyle uyumak. şimdi, muhtarın anlattıklarından sonra, suyun sesi başka bir şey söylüyordu.
arabayı bahçe kapısının önüne bıraktı. kapı açıktı; sabah kapatıp kapatmadığını hatırlamadı. kapatmıştı herhalde. ya da kapatmamıştı.
içeri girdi. giriş holünde, tavanda asılı tek ampul titredi, sonra düzeldi. elektrik buralarda kendi kafasına göreydi. çantasını merdivenin ilk basamağına bıraktı, mutfağa geçti, çaydanlığı doldurdu. su borulardan gelirken bir hırıltı çıkardı, sonra bulanık aktı, sonra berraklaştı. bardağı dolduruncaya kadar bekledi.
bodrumun kapısı mutfağın yanındaydı.
ilk haftalarda oraya hiç inmemişti. emlakçı, «su basıyor ara sıra, inmeyin, nemli» demişti ve selin de inmemişti, nedeni neyse. kapı her zaman kapalıydı, üstünde eski bir sürgü vardı, sürgü paslıydı ama yerindeydi.
şimdi sürgü açıktı.
selin bardağı tezgâha koydu. suyun sesi dışarıda, derede, akmaya devam ediyordu, ama bir ses daha vardı, ondan farklı, daha yakın, daha yavaş. damlama değildi. damlama ritmiktir. bu, ara ara gelen, düzensiz bir şıpırtıydı. birinin, bir havuzun kenarında ayaklarını sallaması gibi.
«kim var orada?» dedi.
aptalca bir soruydu, bunu söylerken bile biliyordu. kimse cevap vermeyecekti, ya da cevap verirse çok daha kötü olacaktı.
kapıya yaklaştı. ahşabın üstüne elini koydu; soğuktu, beklenenden soğuk, sanki arkasında bir buzdolabı varmış gibi. aşağıdan, merdivenin indiği karanlıktan, nem değil, su kokusu geliyordu. durgun su. göl değil, dere değil. bir süredir hareketsiz kalmış, dibinde bir şeyler çürümüş su.
«burada su yok» dedi kendine. «yaz. dere alçak. bodrum kuru olmalı.»
kapıyı açtı.
merdiven aşağı, karanlığa iniyordu. ilk üç basamak görünüyordu, sonrası siyahtı. duvarda bir elektrik düğmesi vardı, parmağıyla aradı, buldu, bastı. aşağıda, çok aşağıda, çıplak bir ampul sarardı, zayıf, hastalıklı bir ışık.
ve ışıkta, basamakların bittiği yerde, su parladı.
bodrum su altındaydı. bileğe kadar değil, dize kadar belki. durgun, siyah, yüzeyinde ampulün yansıması titriyordu. muhtar doğru söylemişti bir şeyde: bu su hiç çekilmemişti. ama emlakçı kuru demişti. iki hafta önce selin kapıyı aralamış, aşağı bakmış, kuru görmüştü. betonu görmüştü. bundan emindi.
şimdi su vardı.
suyun yüzeyinde, ampulün ışığından biraz uzakta, bir hareket oldu. halka halka yayıldı, merkezinden dışarı, sanki aşağıda bir şey yüzeye çıkmış sonra tekrar inmişti. selin basamağın kenarına tutundu.
«merhaba?» dedi.
sesi bodrumda tuhaf çınladı, duvarlardan geri döndü, kendi sesi gibi gelmedi.
halkalar durdu. su yine düz oldu, bir ayna gibi, ama yanlış bir ayna, çünkü içinde tavanı değil, başka bir şeyi gösteriyordu; daha derin bir şeyi, suyun altında olması imkânsız bir derinliği.
geri çekilmesi gerektiğini biliyordu. kapıyı kapatması, sürgüyü sürmesi, sabaha kadar beklemesi gerekiyordu. bunların hepsini biliyordu ve bir basamak daha indi.
ikinci basamakta ayağının altında ahşap ıslaktı. üçüncüde su ayakkabısına değdi, buz gibiydi, yaz sıcağında olmaması gereken bir soğukluk. dördüncüde durdu.
suyun içinde, tam ampulün altında, bir şey vardı. önce bir gölge sandı, ışığın oyunu. sonra gölge biçim aldı. küçüktü. bir çocuk boyundaydı. suyun yüzeyinin hemen altında, sırtüstü, yüzü yukarı dönük, kımıldamadan duruyordu. saçları suda bir yelpaze gibi açılmıştı, yavaş yavaş dalgalanıyordu, oysa suda akıntı yoktu.
selin'in boğazından ses çıkmadı. çıkarmaya çalıştı, çıkmadı.
çocuğun gözleri açıktı.
ve o gözler, suyun altından, dosdoğru selin'e bakıyordu.
bir basamak geri gitti. ayağı kaydı, ahşabın ıslak yüzeyinde tutunamadı, dizini korkuluğa çarptı, acı dizinden yukarı yürüdü ama bağırmadı, bağıramadı. elleriyle korkuluğu kavradı. yukarı, mutfağa, aydınlığa çekti kendini.
suda, aşağıda, bir şıpırtı oldu. sonra bir tane daha, daha yakın. çocuk kımıldamıştı. ya da su kımıldamıştı. ikisini birbirinden ayırmak artık mümkün değildi.
kapıyı çarptı. sürgüyü sürdü, parmakları titriyordu, pas sürgünün yoluna çıktı, zorladı, oturdu. sırtını kapıya yasladı, yere kaydı, dizlerini göğsüne çekti. mutfağın karo zemini soğuktu, ama bodrumdaki sudan sonra bu soğukluk neredeyse rahatlatıcıydı.
sabah geldi ama ısıtmadı.
mutfak penceresinden sızan ışık grinin bütün tonlarını denedi, hiçbirinde karar kılamadı. selin çaydanlığı ocağa koydu, sonra koyduğunu unuttu, bir daha koydu. elleri işe yaramaz gibi duruyordu avucunun içinde. defteri doruk almış, oturma odasının en uzak rafına, iki eski ansiklopedi cildinin arasına sokmuştu. oraya koyarken yüzünde, bir çocuğu uyutur gibi dikkatli bir ifade vardı, selin bunu fark etti ama bir şey demedi.
«rutubet» dedi doruk, kahvesine şeker atarken. «her şeyin cevabı rutubet. mürekkep eski kâğıtta nem çeker, harfler yayılır, sen de dün gece yokmuş sanırsın.»
«harfler yayılmamıştı. yazılmıştı.»
«selin.»
«ne?»
cevap vermedi. kaşığı fincanın kenarına üç kez vurdu, bir tık, iki tık, üç tık, hep aynı ritimde. çocukluğundan kalma bir alışkanlıktı bu, gerildiğinde yapardı. selin bunu da fark etti.
kahvaltıdan sonra işe döndüler çünkü yapacak başka bir şey yoktu, çünkü çekiç sesi düşünceden daha iyiydi. doruk üst kattaki pencere pervazlarını sökmeye başladı, selin aşağıda, girişteki lambrinin çürümüş tahtalarını kaldırıyordu. maymuncukla bir çiviyi gevşetirken tahta parçası elinde kaldı, arkasından toz ve küf kokusu geldi, bir de başka bir koku. tuzlu. deniz gibi değil, durgun su gibi. göl dibi gibi.
burnunu çekti. çalışmaya devam etti.
öğleye doğru yağmur başladı. ince, kararsız bir yağmur, camlara çarpmaktan çok onları yalayan türden. yalının içi hemen koyulaştı. selin ampulü yaktı, filaman titredi, sarardı, sonra toparladı. duvara dayalı durup bir an gözlerini kapattı. sırtını verdiği sıvanın soğukluğu gömleğinin içinden geçti.
ve o zaman duydu.
ilk başta su sesi sandı. borularda dolaşan, sıkışan bir uğultu. ama uğultunun bir ritmi vardı, inişi çıkışı, bir nefes gibi. kulağını duvara yaklaştırdı. sıva serindi, nemli, yanağına değince ürperdi. ses büyümedi ama netleşti. sözcükler değildi tam olarak. sözcük olmaya çalışan bir şeydi. bir hece belki, yuvarlanıp duran, bir türlü tam oturmayan.
«doruk?» diye seslendi. sesi çıkmadı. boğazını temizledi, bir daha. «doruk, aşağı gelir misin?»
yukarıdan çekicin durduğunu duydu. ayak sesleri, merdivenin gıcırtısı.
«ne oldu?»
«şşş. kulağını buraya koy.»
doruk ona baktı, sonra duvara baktı, sonra tekrar ona. isteksizce eğildi, yanağını sıvaya değdirdi. bir süre öyle kaldı. yağmur dışarıda sayı sayıyordu.
«su sesi» dedi doğrulurken. «boru.»
«dinle. gerçekten dinle.»
«dinledim. su.»
«bir ritmi var. nefes gibi.»
«selin.» elini omzuna koydu. elinin ağırlığı yatıştırıcı olmalıydı, olmadı. «iki gecedir doğru dürüst uyumadın. ben de uyumadım. kulak, uykusuzken insana oyun oynar. beynin boşlukları dolduruyor. örüntü görmek istiyor, görüyor.»
haklı olabilirdi. selin bunu düşünmek istedi, düşünmeye çalıştı. ama yanağında hâlâ o nefesin ısısı vardı, duvarın serin yüzeyinde beklenmedik, ince bir sıcaklık, sanki arkasında bir şey soluyormuş gibi.
«peki» dedi. «tamam.»
doruk rahatladı, bunu yüzünden okudu. yukarı çıktı. çekiç yeniden başladı.
selin duvarın önünde kaldı.
akşamüstü yağmur hızlandı. dereye dönüştü oluklar, saçaktan düzensiz bir şırıltı iniyordu. selin yemek yapmaya çalıştı, soğan doğradı, elini kesti, kanı akan parmağını ağzına götürüp durdu, acıya değil kendi dalgınlığına kızarak. doruk gelip yarayı sardı. yakınlığı iyi geldi. birbirlerine dokunmak, bu evde, giderek daha önemli bir şey oluyordu, bunu ikisi de söylemeden biliyordu.
«yarın kasabaya ineyim» dedi doruk, pansumanı bağlarken. «nem ölçer alırım. rutubet seviyesini ölçeriz, sana kara kara sayı gösteririm, sen de rahatlarsın. olur mu?»
«olur.»
«söz veriyorum, bu ev normal bir eski ev. sadece çok ihmal edilmiş.»
selin başını salladı. parmağındaki sargıya baktı. beyazdı, temizdi, bu evdeki tek temiz beyaz şey gibiydi.
o gece erken yattılar. yorgunluk uykuyu getirdi, derin, kara bir uyku, rüyasız. selin'i uyandıran yağmurun kesilmesi oldu. sessizlik, yağmurdan sonra, bir çığlık kadar keskindi. gözlerini açtı. oda karanlıktı. doruk yanında, sırtı ona dönük, düzenli soluyordu.
duvardan ses geliyordu.
bu sefer su değildi. bu sefer selin bunu ilk anda anladı, çünkü bir ritim değil bir niyet vardı seste. yatağın başucundaki duvardan, sıvanın hemen ardından, biri fısıldıyordu. alçak, kadınsı belki, ya da çok yaşlı, cinsiyeti silinmiş bir ses. tek bir sözcüğü tekrarlıyordu, art arda, sabırla, bir ninni gibi.
selin kımıldamadı. kımıldayamadı. yorganı çenesine kadar çekti, bu çocuksu hareketin saçmalığını bilerek. ses durmadı. yaklaşmadı, uzaklaşmadı. duvarın içindeydi, duvar kadar yakındı, duvar kadar ulaşılmazdı.
«reyhan» diyordu ses.
hayır. emin değildi. dinledi.
«...han. reyhan.»
bir isim. isim olduğu kesindi şimdi. iki hece, ikincisi daha uzun, ilki yumuşak. fısıltı onu heceliyordu, sanki selin'in duymasını, öğrenmesini, akılda tutmasını istiyordu.
elini uzattı, yavaş, doruk'un omzuna dokundu. doruk irkildi.
«ne» dedi uykuyla.
«dinle. lütfen. hiçbir şey deme, sadece dinle.»
ikisi de kıpırdamadan yattı. karanlıkta, nefesleri bile birbirine karıştı. fısıltı devam etti. bir kez. iki kez. reyhan. reyhan.
doruk'un bütün bedeni gerildi, selin bunu değen koluyla hissetti. demek ki o da duyuyordu. demek ki kulak oyunu değildi, uykusuzluk değildi, boşlukları dolduran beyin değildi. doruk da duyuyordu.
«tamam» dedi doruk, çok alçak sesle. «tamam. ışığı yakma. sadece bekle.»
«bir isim söylüyor.»
«duydum.»
«reyhan diyor.»
doruk cevap vermedi. yatakta döndü, yüzü selin'e baktı ama karanlıkta sadece gözlerinin yerindeki iki koyu nokta görünüyordu. elini selin'in elinin üstüne koydu. soğuktu doruk'un eli, buz gibi, oysa az önce sıcacık uyuyordu.
fısıltı kesildi.
öyle ani kesildi ki sessizlik bir gürültü gibi çarptı. ikisi de bekledi. dakikalar. hiçbir şey. sonra, çok uzakta, evin başka bir yerinde, bir tahta gıcırdadı, bir ağırlık altında eğilir gibi, sonra gevşer gibi.
«kalkmayacağız» dedi doruk. «sabaha kadar burada kalacağız. tamam mı?»
«tamam.»
ama selin uyumadı. doruk da uyumadı, bunu nefesinin düzensizliğinden biliyordu. ikisi de uyur numarası yaptı, birbirleri için, karanlıkta, saatlerce.
sabah doruk kasabaya inmedi.
nem ölçerden söz etmedi bile. kahvaltı masasında oturdular, çaylarını içmeden önlerinde soğuttular, ikisi de ilk konuşan olmak istemedi. sonunda selin dayanamadı.
«reyhan» dedi. «bu evle ilgili bir şey. kiminse o isim, bu eve ait.»
«belki eski sahipler.»
«satıcı kadın hiç isim vermemişti. dosyada da yoktu. sadece 'mülk uzun süredir boş' yazıyordu.»
doruk kalktı, pencereye gitti. dışarıda yağmur sonrası dünya ıslak ve parlaktı, otlar ağırlaşmış, dere kabarmıştı. normal bir sabah gibi görünüyordu, bu yüzden daha da kötüydü.
«belediyeye gidelim» dedi doruk. «tapu kayıtları. kim yaşamış burada, ne olmuş. öğrenirsek... bilmiyorum. belki anlamı değişir.»
«anlamı değişmez. ama en azından bilmek isterim.»
kasaba merkezi yalıdan yarım saatlik yoldaydı. belediye binası, tek katlı, badanası dökülen bir yapıydı, girişinde solmuş bir bayrak, içeride linolyum kokusu ve bir elektrikli sobanın yanmış toz kokusu. tapu işleriyle ilgilenen memur yaşlıca bir adamdı, gözlükleri burnunun ucunda, parmakları mürekkep lekeli.
«hangi mülk demiştiniz?»
«dere boyundaki yalı» dedi doruk. «kasabanın kuzey ucu. tek başına duran.»
adam gözlüklerinin üstünden baktı. bir süre baktı.
«o yalıyı mı aldınız?»
«evet. restore ediyoruz.»
adam bir şey söylemek istedi, söylemedi. arkasını döndü, raflardan tozlu bir klasör çekti, masaya koydu, sayfaları çevirdi. ıslak parmağıyla. durakladı.
«işte» dedi. «kayıt var. son tescil... kırk yıl önce. ondan sonrası yok.»
«kırk yıl mı? o zamandan beri kimse mi almamış?»
«almamış.»
«peki o zaman kim yaşıyormuş?»
adam sayfayı çevirdi, bir isme parmağını koydu. selin boynunu uzattı, okudu. soyadı silikti, mürekkep solmuştu. ama ad okunuyordu.
«reyhan» dedi selin, kendi sesini duymadan.
memur başını kaldırdı. «nereden biliyorsunuz?»
doruk araya girdi, fazla hızlı. «komşular söylemiş olmalı. bir yerde duymuşuz.»
«komşu yok ki» dedi adam. «o yalının yarım kilometre çevresinde ev yok.»
sessizlik oldu. elektrikli soba tıkırdadı.
«anlatın» dedi selin. «o aileye ne oldu? neden kayıt kesilmiş?»
adam klasörü kapattı, elini üstüne koydu, sanki kapağın tekrar açılmasını engelliyormuş gibi. içini çekmedi, sadece uzun bir süre nefesini tuttu, sonra bıraktı.
«ben buralı değilim aslında. yirmi yıldır buradayım, o yüzden hikâyeyi başkasından dinledim. söylentileri karıştırırım, kusura bakmayın. ama o aile... suyla ilgili bir şey. dere o yıllarda taşmış. büyük bir sel. yalının bodrumu su almış, hiç çekilmemiş. derler ki ev sahibi kadın, reyhan hanım, o selde...»
durdu.
«ne?» dedi selin.
«boğulmuş. kendi bodrumunda. çocuğuyla birlikte der
ler ama kayıtta çocuk görünmüyor. nüfusta da yok. reyhan hanım bekârmış kâğıtta. çocuğun kim olduğunu kimse bilmiyor.»
selin not defterine bir şey yazdı, sonra yazdığına bakmadı. kalem mürekkebi kâğıdın ucunda bir leke bıraktı, o da parmağının altında yayıldı.
«kayıtta olmayan çocuk» dedi, kendi kendine konuşur gibi.
«söylentiler böyle işte» diye omuz silkti adam. «birine inanırsınız, birine inanmazsınız. benim babaannem olsaydı, derdi ki her evin bir sahibi vardır, bir de bırakmayanı. reyhan hanım bırakmayanlardanmış.»
soba yine tıkırdadı, bu sefer biraz daha uzun. içeride yanık toz kokusu vardı, eski muhtarlıkların, kapanmış dükkânların, kimsenin açmadığı çekmecelerin kokusu.
«peki» dedi selin, defteri kapatarak. «yalıyı kim satın aldı benden önce? emlakçı eski sahibi söylemedi.»
adam gözlüğünü çıkardı, camını gömleğinin eteğine sürttü. acelesi yoktu. buraya gelenlerin hep acelesi olurdu, kendisininse hiç.
«yalı kırk yıldır satılmadı ki. sahibi çıkmadı ortaya. belediye el koydu bir ara, sonra bir vakıf aldı, sonra o vakıf kapandı. sizin emlakçı nereden buldu bilmiyorum. boş duran bir ev değil o. sahipsiz bir ev.»
«ben tapuyu imzaladım. benim adıma kayıtlı.»
«tapu kâğıt» dedi adam. gözlüğünü taktı, selin'e baktı, bakışında ne acıma ne meydan okuma vardı; daha çok, bir hava durumu tahmini okur gibi bir ilgisizlik. «kâğıt yanar. ev kalır.»
dışarı çıktığında gün batmak üzereydi. köyün tek caddesi, aslında cadde bile denemeyecek kadar dar bir yol, aşağı doğru dereye iniyordu. yolun kenarında iki yaşlı kadın, plastik sandalyelerde, battaniyeleri dizlerinde oturuyordu. selin geçerken konuşmayı kestiler. biri, elindeki ayva dilimini bıçağın üstünde tutarak baktı. öteki hiç bakmadı, sadece başını hafifçe çevirdi, sanki selin'in geçişini kulağıyla takip ediyordu.
«tünaydın» dedi selin.
cevap gelmedi. ayva dilimi bıçaktan düştü, toprağa.
arabasına bindi. kontağı çevirmeden önce bir süre öylece oturdu, ellerini direksiyonda, camdan köye baktı. burayı neden seçtiğini kendine bir kez daha sordu, her zamanki cevabı verdi: ucuzdu, sessizdi, uzaktı. üç sıfat, üç gerekçe. hepsi doğruydu, hepsi eksikti.
yalıya giden yol son iki kilometrede asfaltı bırakıyor, toprağa dönüyordu. arabanın altında taşlar takırdadı. sağda dere vardı, sol tarafta ise sazlık, kamışların arasından akşam ışığı kırık kırık geliyordu. bir yerlerde bir kurbağa başladı, sonra sustu, sonra üç tanesi birden.
yalı, yolun bittiği yerde, dereye sırtını vermiş gibi duruyordu. iki katlı, ahşap cumbalı, boyası dökülmüş bir yapı. alt kat pencereleri suya yakındı, o kadar yakındı ki yüksek sularda dalgalar cama değerdi herhalde. selin eve ilk geldiğinde bunu romantik bulmuştu. suyun sesiyle uyumak. şimdi, muhtarın anlattıklarından sonra, suyun sesi başka bir şey söylüyordu.
arabayı bahçe kapısının önüne bıraktı. kapı açıktı; sabah kapatıp kapatmadığını hatırlamadı. kapatmıştı herhalde. ya da kapatmamıştı.
içeri girdi. giriş holünde, tavanda asılı tek ampul titredi, sonra düzeldi. elektrik buralarda kendi kafasına göreydi. çantasını merdivenin ilk basamağına bıraktı, mutfağa geçti, çaydanlığı doldurdu. su borulardan gelirken bir hırıltı çıkardı, sonra bulanık aktı, sonra berraklaştı. bardağı dolduruncaya kadar bekledi.
bodrumun kapısı mutfağın yanındaydı.
ilk haftalarda oraya hiç inmemişti. emlakçı, «su basıyor ara sıra, inmeyin, nemli» demişti ve selin de inmemişti, nedeni neyse. kapı her zaman kapalıydı, üstünde eski bir sürgü vardı, sürgü paslıydı ama yerindeydi.
şimdi sürgü açıktı.
selin bardağı tezgâha koydu. suyun sesi dışarıda, derede, akmaya devam ediyordu, ama bir ses daha vardı, ondan farklı, daha yakın, daha yavaş. damlama değildi. damlama ritmiktir. bu, ara ara gelen, düzensiz bir şıpırtıydı. birinin, bir havuzun kenarında ayaklarını sallaması gibi.
«kim var orada?» dedi.
aptalca bir soruydu, bunu söylerken bile biliyordu. kimse cevap vermeyecekti, ya da cevap verirse çok daha kötü olacaktı.
kapıya yaklaştı. ahşabın üstüne elini koydu; soğuktu, beklenenden soğuk, sanki arkasında bir buzdolabı varmış gibi. aşağıdan, merdivenin indiği karanlıktan, nem değil, su kokusu geliyordu. durgun su. göl değil, dere değil. bir süredir hareketsiz kalmış, dibinde bir şeyler çürümüş su.
«burada su yok» dedi kendine. «yaz. dere alçak. bodrum kuru olmalı.»
kapıyı açtı.
merdiven aşağı, karanlığa iniyordu. ilk üç basamak görünüyordu, sonrası siyahtı. duvarda bir elektrik düğmesi vardı, parmağıyla aradı, buldu, bastı. aşağıda, çok aşağıda, çıplak bir ampul sarardı, zayıf, hastalıklı bir ışık.
ve ışıkta, basamakların bittiği yerde, su parladı.
bodrum su altındaydı. bileğe kadar değil, dize kadar belki. durgun, siyah, yüzeyinde ampulün yansıması titriyordu. muhtar doğru söylemişti bir şeyde: bu su hiç çekilmemişti. ama emlakçı kuru demişti. iki hafta önce selin kapıyı aralamış, aşağı bakmış, kuru görmüştü. betonu görmüştü. bundan emindi.
şimdi su vardı.
suyun yüzeyinde, ampulün ışığından biraz uzakta, bir hareket oldu. halka halka yayıldı, merkezinden dışarı, sanki aşağıda bir şey yüzeye çıkmış sonra tekrar inmişti. selin basamağın kenarına tutundu.
«merhaba?» dedi.
sesi bodrumda tuhaf çınladı, duvarlardan geri döndü, kendi sesi gibi gelmedi.
halkalar durdu. su yine düz oldu, bir ayna gibi, ama yanlış bir ayna, çünkü içinde tavanı değil, başka bir şeyi gösteriyordu; daha derin bir şeyi, suyun altında olması imkânsız bir derinliği.
geri çekilmesi gerektiğini biliyordu. kapıyı kapatması, sürgüyü sürmesi, sabaha kadar beklemesi gerekiyordu. bunların hepsini biliyordu ve bir basamak daha indi.
ikinci basamakta ayağının altında ahşap ıslaktı. üçüncüde su ayakkabısına değdi, buz gibiydi, yaz sıcağında olmaması gereken bir soğukluk. dördüncüde durdu.
suyun içinde, tam ampulün altında, bir şey vardı. önce bir gölge sandı, ışığın oyunu. sonra gölge biçim aldı. küçüktü. bir çocuk boyundaydı. suyun yüzeyinin hemen altında, sırtüstü, yüzü yukarı dönük, kımıldamadan duruyordu. saçları suda bir yelpaze gibi açılmıştı, yavaş yavaş dalgalanıyordu, oysa suda akıntı yoktu.
selin'in boğazından ses çıkmadı. çıkarmaya çalıştı, çıkmadı.
çocuğun gözleri açıktı.
ve o gözler, suyun altından, dosdoğru selin'e bakıyordu.
bir basamak geri gitti. ayağı kaydı, ahşabın ıslak yüzeyinde tutunamadı, dizini korkuluğa çarptı, acı dizinden yukarı yürüdü ama bağırmadı, bağıramadı. elleriyle korkuluğu kavradı. yukarı, mutfağa, aydınlığa çekti kendini.
suda, aşağıda, bir şıpırtı oldu. sonra bir tane daha, daha yakın. çocuk kımıldamıştı. ya da su kımıldamıştı. ikisini birbirinden ayırmak artık mümkün değildi.
kapıyı çarptı. sürgüyü sürdü, parmakları titriyordu, pas sürgünün yoluna çıktı, zorladı, oturdu. sırtını kapıya yasladı, yere kaydı, dizlerini göğsüne çekti. mutfağın karo zemini soğuktu, ama bodrumdaki sudan sonra bu soğukluk neredeyse rahatlatıcıydı.
devamını gör...
