zaman tüneli
çaylak olması gereken yazarlar
bazı yazarların tekrardan çaylak olması ve yazdıklarının gözden geçirilip öyle yazar yapılması gerekiyor.
devamını gör...
buse varol ile gelin evi
bu programları izlemeyi tercih edenlerin arasında erkekler olduğunu sanmam.
kadınlar da izlemesin o da ayrı bir konu.
kadınlar da izlemesin o da ayrı bir konu.
devamını gör...
aşk acısı çeken yazarlar
kardeşim biz bunu piknik tüpü ile anlattık, pinpon topu ile anlattık, ne bileyim akülü araba ile anlattık.
aşk diye bir şey yok. sizin acısını çektiğiniz şey, başka bir şey muhtemelen. şunu anlayın artık yahu.
aşk diye bir şey yok. sizin acısını çektiğiniz şey, başka bir şey muhtemelen. şunu anlayın artık yahu.
devamını gör...
turşu
el maharetinden ziyade zamanın ürünüdür.
devamını gör...
buse varol ile gelin evi
kocalarıyla mutlu olan güzel ve gösterişli ve gösterişi seven gelinlerin katıldıgı güzel yarışmadır.
hiç saklamadım. ben de bu programı fırsat buldukça izlerim.
çünkü izlemek suç değil.
her hafta bir gelini desteklemek ayıp değil.
hiç saklamadım. ben de bu programı fırsat buldukça izlerim.
çünkü izlemek suç değil.
her hafta bir gelini desteklemek ayıp değil.
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
yazar olasıca çaylak.
devamını gör...
madalya müracaatları
devamını gör...
düşman yazarın hatununa güzel demek
buse varol'daki gelinleri güzel bulurum bulmam. hadi bırak, ahlaktan en son bahsedecek adamsın burada bize.
ha bire hakkımda başlık açıp ilgi çekmeye çalışıyor...
yok evli kadının güzelliğine puan verilmezmiş, yok evli kadınla dans edilmezmiş,
sieee. senin prensiplerini alır ,, anladın sen onu.
ha bire hakkımda başlık açıp ilgi çekmeye çalışıyor...
yok evli kadının güzelliğine puan verilmezmiş, yok evli kadınla dans edilmezmiş,
sieee. senin prensiplerini alır ,, anladın sen onu.
devamını gör...
pasif yazar sayısının artması
aktif olsa bir daha yapma derim ama pasifse selamı sabahı keserim.
devamını gör...
recep tayyip erdoğan
(bkz: 2. mahvettin)
devamını gör...
thor'un arabası var özel mi özel

thor'un arabası, savaş arabası dır ve yerde gökte gider. bu arabayı iki keçisi çeker.
thor'un iki tane keçisi vardır. bu keçilerden birinin adı tanngniost (diş çatırdatan), diğerinin adı da tanngrisnir (diş gıcırdatan)dır.
her akşam keçilerini pişirip yer, sabaha keçiler kemiklerinden yeniden doğarlar. "bir insan pişmiş keçilerin iliğini yutmak için kemiğini kırınca, keçilerden biri bir bacağı sakat olarak yenilenmiş" derler. hiç akıl yok bu iskandinavlarda. evt
devamını gör...
düşman yazarın hatununa güzel demek
keşke seninde ozbir çekmemek ve bakire kalmak gibi düsturların olmasaydı da milletin karısına kızına sulanacak kadar abaza kalmasaydın. düstursuz olmak abaza olmak demek değildir. senin olayın düstur ya da ahlakla alakalı değil, tamamen hormonal, abazalıkla alakalı. hormonlar ahlâk dinlemez kardeşim. sonra kendini milletin karısına sulanırken bulursun böyle.
devamını gör...
yarım kalan nefes
yeniden nefes
çatlaktan giren ışık
sesin hâlâ dolaşır bu odalarda,
bir yerde kırık, bir yerde tam olan;
ama pencere açık, rüzgâr savuran
külü döküyor eski yaralarda.
sabah erken kalktım, çay koydum ocağa,
ellerim titredi mi? biraz, evet.
yine de su kaynamış, bu küçük zafer
yetti bana, yetti bu soğuk sabaha.
sevmek öğrenilir mi yeniden, bilmem,
ama nefes alıyorum, bu da bir şey;
göğsüm daralıyor bazen, geçiyor.
çatlaktan giren ışık duvarda ince,
tam oraya bakıyorum her sabah,
orada bir şey büyüyor, yavaş, sessiz.
toprağın altında bekleyen
yağmur yağdı, toprağa işledi derin,
kökler ıslandı yine, yıllar sonra;
bir filiz çıkacak mı bu taşlı topraktan,
bilmiyorum, ama bekliyorum yerin.
kalbim eski adını saymıyor artık,
saymıyor artık gece başlarken;
saymıyor artık sabah ağarırken,
sadece atıyor, düzenli, sessiz, artık.
sevda bir mevsimdi, geçti, geçer hep,
ama mevsim döner, bunu biliyorum;
döner ve ben burada olacağım.
toprağın altında bekleyen tohumlar
karı tanımaz, sadece ilkbaharı tanır,
ben de öyle, sadece ilkbaharı, artık.
küçük şeyler
sabah güneşi masanın köşesine vurdu,
tam oraya, ısındı ahşap yüzey;
uzandım, dokundum avucumla, bu sıcak an,
içimde bir şey açıldı, derin, sessiz.
bir kuş ötüyor dışarıda, bilmiyorum adını,
sesi var ama, keskin ve gerçek;
pencereden baktım, göremedim, pek
önemli değil, sesi yetti zaten, adını.
seni düşündüm mü? evet, bir an.
geçti. çayım soğumadan içtim bu kez,
tabak yıkadım, ıslak ellerle durdum.
küçük şeyler tutuyor insanı hayata,
güneş, kuş sesi, ılık bir fincan;
bunlar yetmiyor mu, söyle, yetmiyor mu?
sonbahar geçer
savurdu rüzgâr son yaprağı daldan,
kaldım bir süre öylece, boş avluda.
soğuk taşlara oturdum uzaktan
bakarken sana ait her şeye usulca.
bir fincan çay koydum masaya sabah,
bu kez iki değil, tek bardak çıkardım.
küçük bir alışkanlık, küçük bir kabul,
içimde bir şeyin gevşediğini duydum.
geçer bu sonbahar, geçer bu sessizlik,
tohumlar çoktan girmiş toprağın içine.
geçer bu sonbahar, geçer bu ağırlık,
döner bir gün eller çiçeğin biçimine.
pencerede bir serçe durdu bir anlık,
baktı bana sanki bir şey söyleyecek.
uçtu gitti, ardında bıraktı yalnızlık,
ama bu sefer yalnızlık eskisi değil pek.
sabahları artık biraz daha erken,
güneş odama giriyor köşeden.
seni düşünüyorum, ama farklı şimdi,
bir sızı değil, uzak bir ses gibi içimden.
çatlaktan giren ışık
sesin hâlâ dolaşır bu odalarda,
bir yerde kırık, bir yerde tam olan;
ama pencere açık, rüzgâr savuran
külü döküyor eski yaralarda.
sabah erken kalktım, çay koydum ocağa,
ellerim titredi mi? biraz, evet.
yine de su kaynamış, bu küçük zafer
yetti bana, yetti bu soğuk sabaha.
sevmek öğrenilir mi yeniden, bilmem,
ama nefes alıyorum, bu da bir şey;
göğsüm daralıyor bazen, geçiyor.
çatlaktan giren ışık duvarda ince,
tam oraya bakıyorum her sabah,
orada bir şey büyüyor, yavaş, sessiz.
toprağın altında bekleyen
yağmur yağdı, toprağa işledi derin,
kökler ıslandı yine, yıllar sonra;
bir filiz çıkacak mı bu taşlı topraktan,
bilmiyorum, ama bekliyorum yerin.
kalbim eski adını saymıyor artık,
saymıyor artık gece başlarken;
saymıyor artık sabah ağarırken,
sadece atıyor, düzenli, sessiz, artık.
sevda bir mevsimdi, geçti, geçer hep,
ama mevsim döner, bunu biliyorum;
döner ve ben burada olacağım.
toprağın altında bekleyen tohumlar
karı tanımaz, sadece ilkbaharı tanır,
ben de öyle, sadece ilkbaharı, artık.
küçük şeyler
sabah güneşi masanın köşesine vurdu,
tam oraya, ısındı ahşap yüzey;
uzandım, dokundum avucumla, bu sıcak an,
içimde bir şey açıldı, derin, sessiz.
bir kuş ötüyor dışarıda, bilmiyorum adını,
sesi var ama, keskin ve gerçek;
pencereden baktım, göremedim, pek
önemli değil, sesi yetti zaten, adını.
seni düşündüm mü? evet, bir an.
geçti. çayım soğumadan içtim bu kez,
tabak yıkadım, ıslak ellerle durdum.
küçük şeyler tutuyor insanı hayata,
güneş, kuş sesi, ılık bir fincan;
bunlar yetmiyor mu, söyle, yetmiyor mu?
sonbahar geçer
savurdu rüzgâr son yaprağı daldan,
kaldım bir süre öylece, boş avluda.
soğuk taşlara oturdum uzaktan
bakarken sana ait her şeye usulca.
bir fincan çay koydum masaya sabah,
bu kez iki değil, tek bardak çıkardım.
küçük bir alışkanlık, küçük bir kabul,
içimde bir şeyin gevşediğini duydum.
geçer bu sonbahar, geçer bu sessizlik,
tohumlar çoktan girmiş toprağın içine.
geçer bu sonbahar, geçer bu ağırlık,
döner bir gün eller çiçeğin biçimine.
pencerede bir serçe durdu bir anlık,
baktı bana sanki bir şey söyleyecek.
uçtu gitti, ardında bıraktı yalnızlık,
ama bu sefer yalnızlık eskisi değil pek.
sabahları artık biraz daha erken,
güneş odama giriyor köşeden.
seni düşünüyorum, ama farklı şimdi,
bir sızı değil, uzak bir ses gibi içimden.
devamını gör...
yarım kalan nefes
anının ağırlığı
kalıntı
çekmecede durur eski bir mektup, sararmış,
mürekkep solmuş, satırlar birbirine karışmış.
adını yazdığın yeri parmağımla izledim dün gece,
o harfl er hâlâ sıcak, sanki yeni yazılmış.
yıllar geçti, biliyorum, o kış da geçti üstümden,
ama kar kokusu çıkmıyor hâlâ bu nefesten.
bir şeyler kaldı içimde, adını koyamadım;
ne tam bir yara, ne tam bir sevinç, ikisi arasından.
belki de acı bu kadar, bir çekmece dolusu sessizlik,
bir mektup, bir tarih, bir de kapanmayan kapı.
sarı ışıkta oturmuşum, ellerim boş, gözlerim uzakta,
sen yoksun ama odada bir ağırlık var, kalıntı gibi.
kalıntı gibi duruyorsun her şeyin arasında,
ne gidiyorsun ne kalıyorsun, tam ortada, tam burada.
sessiz söyleşi
sabah sisi sinmiş sokaklara sürünerek,
sen de öyle gelirdin, sessiz, süzülerek.
silinmez bir şey bıraktın bu şehrin taşlarına,
soluğun sızdı sanki her sokak köşesine.
sararan sayfalar saklıyor sesini, sesini,
söylediğin sözler sürüyor hâlâ peşimden.
bir sıcaklık var sende, soğumayan türden,
su gibi serilmiş içime, sınır tanımadan.
şimdi o sokaktan geçsem seninle geçiyorum,
senin gözlerinle bakıyorum eski duvarlara.
sormuyorum artık neden gittiğini, nasıl,
sadece sessizliğini saklıyorum, özenle.
saçlarının kokusu sinmiş bu şehre sanki,
seni aramıyorum, ama her yerde buluyorum seni.
geçmişin kıyısı
bir akşam vardı, portakal rengi, ılık,
ellerimiz dokunuyordu masanın üstünde.
konuşmuyorduk, gerek yoktu zaten,
bardaklar doluydu, zaman yavaştı, her şey yerindeydi.
şimdi o masayı düşünüyorum bazen,
üstündeki leke, kırık bir fincan kulpu.
küçük şeyler kalıyor geriye, büyük olanlar değil;
bir jest, bir bakış, bir anlık duruş.
seni sevdiğimi o akşam tam anlamıştım,
söylemedim, söyleyemedim, geç kaldım belki.
ama o an hâlâ orada duruyor bir yerde,
geçmişin kıyısında, silinmeden, usulca.
zaman yumuşatmış acıyı, doğru söylüyorlar,
ama o portakal ışığı hâlâ yanıyor içimde.
fotoğraf karası
çekmeceyi açtım, yıllar döküldü içinden,
senin gülüşün sararmış bir kâğıtta kaldı.
parmağım geçti o anın soluk biçiminden,
bir şey sıkıştı boğazda, söze gelmedi, daldı.
hatırlamak bu demek: elle tutulur bir ağırlık,
ne bırakılır ne de tam olarak taşınır.
sesin hâlâ bir yerde, küçük bir yankı, bir çınlayış,
odanın köşesinde asılı kalır, dinginleşir.
o fotoğrafta ikimiz de bilmiyorduk henüz
neyin bitmekte olduğunu, neyin başladığını.
sen güneşe bakıyordun, ben sana, yüz yüze,
kimse saymıyordu geçen dakikaların adını.
şimdi o an bende bir taş gibi oturmuş,
ne erir ne de büyür, sadece ağır durur.
zaman üstünü örttü, acı biraz yumuşamış,
ama o kâğıt hâlâ sarı, hâlâ orada, hâlâ durur.
kalıntı
çekmecede durur eski bir mektup, sararmış,
mürekkep solmuş, satırlar birbirine karışmış.
adını yazdığın yeri parmağımla izledim dün gece,
o harfl er hâlâ sıcak, sanki yeni yazılmış.
yıllar geçti, biliyorum, o kış da geçti üstümden,
ama kar kokusu çıkmıyor hâlâ bu nefesten.
bir şeyler kaldı içimde, adını koyamadım;
ne tam bir yara, ne tam bir sevinç, ikisi arasından.
belki de acı bu kadar, bir çekmece dolusu sessizlik,
bir mektup, bir tarih, bir de kapanmayan kapı.
sarı ışıkta oturmuşum, ellerim boş, gözlerim uzakta,
sen yoksun ama odada bir ağırlık var, kalıntı gibi.
kalıntı gibi duruyorsun her şeyin arasında,
ne gidiyorsun ne kalıyorsun, tam ortada, tam burada.
sessiz söyleşi
sabah sisi sinmiş sokaklara sürünerek,
sen de öyle gelirdin, sessiz, süzülerek.
silinmez bir şey bıraktın bu şehrin taşlarına,
soluğun sızdı sanki her sokak köşesine.
sararan sayfalar saklıyor sesini, sesini,
söylediğin sözler sürüyor hâlâ peşimden.
bir sıcaklık var sende, soğumayan türden,
su gibi serilmiş içime, sınır tanımadan.
şimdi o sokaktan geçsem seninle geçiyorum,
senin gözlerinle bakıyorum eski duvarlara.
sormuyorum artık neden gittiğini, nasıl,
sadece sessizliğini saklıyorum, özenle.
saçlarının kokusu sinmiş bu şehre sanki,
seni aramıyorum, ama her yerde buluyorum seni.
geçmişin kıyısı
bir akşam vardı, portakal rengi, ılık,
ellerimiz dokunuyordu masanın üstünde.
konuşmuyorduk, gerek yoktu zaten,
bardaklar doluydu, zaman yavaştı, her şey yerindeydi.
şimdi o masayı düşünüyorum bazen,
üstündeki leke, kırık bir fincan kulpu.
küçük şeyler kalıyor geriye, büyük olanlar değil;
bir jest, bir bakış, bir anlık duruş.
seni sevdiğimi o akşam tam anlamıştım,
söylemedim, söyleyemedim, geç kaldım belki.
ama o an hâlâ orada duruyor bir yerde,
geçmişin kıyısında, silinmeden, usulca.
zaman yumuşatmış acıyı, doğru söylüyorlar,
ama o portakal ışığı hâlâ yanıyor içimde.
fotoğraf karası
çekmeceyi açtım, yıllar döküldü içinden,
senin gülüşün sararmış bir kâğıtta kaldı.
parmağım geçti o anın soluk biçiminden,
bir şey sıkıştı boğazda, söze gelmedi, daldı.
hatırlamak bu demek: elle tutulur bir ağırlık,
ne bırakılır ne de tam olarak taşınır.
sesin hâlâ bir yerde, küçük bir yankı, bir çınlayış,
odanın köşesinde asılı kalır, dinginleşir.
o fotoğrafta ikimiz de bilmiyorduk henüz
neyin bitmekte olduğunu, neyin başladığını.
sen güneşe bakıyordun, ben sana, yüz yüze,
kimse saymıyordu geçen dakikaların adını.
şimdi o an bende bir taş gibi oturmuş,
ne erir ne de büyür, sadece ağır durur.
zaman üstünü örttü, acı biraz yumuşamış,
ama o kâğıt hâlâ sarı, hâlâ orada, hâlâ durur.
devamını gör...
yarım kalan nefes
ayrılığın rengi
gidişin tadı
kapandı kapı, ses kaldı içeride,
bir ıhlamur kokusu, geçmiş gecede.
artık sabahları çay tek demleniyor;
fincan soğuyor masanın bir köşesinde.
taşıdığım sessizlik
sesin hâlâ bu odada bir yerde durur,
perdeler arasında, ışığın kıyısında.
bıraktın giderken bir şal, bir alışkanlık,
sabah kahvesini iki fincan koyma huyu.
aradım seni dün gece rüzgârda,
ama rüzgâr da bilmiyordu adresini.
şimdi tek fincan koyuyorum, sonra bakıyorum,
ikincisini neden almadığımı sormadan.
vedanın rengi gri değil, bunu öğrendim,
sarı bir ışık gibi, tam sönerken parlayan.
hüzün de bir ev gibi, içine alıyor insanı,
kapısını çalmadan giriyor, oturuyor.
belki ayrılık bitmez, sadece sessizleşir,
ve sen bu sessizliğin içinde hep varsın.
geride kalan
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
her damla bir şeyler götürdü beraberinde,
ama sen hâlâ duruyorsun kapı arasında.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
sokakta bir kez adını andım yüksek sesle,
kimse duymadı, iyi oldu, utanırdım.
cebimde hâlâ o küçük not kâğıdı,
yazdığın el, tanıdık ve uzak bir anda.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
öğrendim: hüzünle kavga edilmez,
oturur, çay içer, sabahı beklersin.
bir gün kalkar gider kendi kendine,
ya da sen alışırsın onun ağırlığına.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
soğumuş bir şey var odada
kapı kapandı, ses bitti, ama
odada bir şey soğuyor hâlâ.
bardağın kenarında dudak izi,
pencerede hafif bir buğu, kala kala.
gittin. kelime bu kadar kısa,
bu kadar geniş, bu kadar dolu.
paltonun astarsız kolundan giren rüzgâr
hâlâ dolaşıyor içimde, yol yol.
seni hatırlamak değil bu,
hatırlamak için önce unutmak gerek.
sen hâlâ buradasın, aynı sandalyede,
aynı suskunlukla, aynı ağırlıkta.
öğrendim yavaş yavaş şunu:
hüzün bir renk değil, bir ışık açısı.
öğleden sonra duvara vuran o sarı,
tam senin gidişinin rengi, tam o acısı.
gidişin tadı
kapandı kapı, ses kaldı içeride,
bir ıhlamur kokusu, geçmiş gecede.
artık sabahları çay tek demleniyor;
fincan soğuyor masanın bir köşesinde.
taşıdığım sessizlik
sesin hâlâ bu odada bir yerde durur,
perdeler arasında, ışığın kıyısında.
bıraktın giderken bir şal, bir alışkanlık,
sabah kahvesini iki fincan koyma huyu.
aradım seni dün gece rüzgârda,
ama rüzgâr da bilmiyordu adresini.
şimdi tek fincan koyuyorum, sonra bakıyorum,
ikincisini neden almadığımı sormadan.
vedanın rengi gri değil, bunu öğrendim,
sarı bir ışık gibi, tam sönerken parlayan.
hüzün de bir ev gibi, içine alıyor insanı,
kapısını çalmadan giriyor, oturuyor.
belki ayrılık bitmez, sadece sessizleşir,
ve sen bu sessizliğin içinde hep varsın.
geride kalan
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
her damla bir şeyler götürdü beraberinde,
ama sen hâlâ duruyorsun kapı arasında.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
sokakta bir kez adını andım yüksek sesle,
kimse duymadı, iyi oldu, utanırdım.
cebimde hâlâ o küçük not kâğıdı,
yazdığın el, tanıdık ve uzak bir anda.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
öğrendim: hüzünle kavga edilmez,
oturur, çay içer, sabahı beklersin.
bir gün kalkar gider kendi kendine,
ya da sen alışırsın onun ağırlığına.
gittikten sonra yağmur yağdı üç gün,
ben de izin verdim kendime ıslanmaya.
soğumuş bir şey var odada
kapı kapandı, ses bitti, ama
odada bir şey soğuyor hâlâ.
bardağın kenarında dudak izi,
pencerede hafif bir buğu, kala kala.
gittin. kelime bu kadar kısa,
bu kadar geniş, bu kadar dolu.
paltonun astarsız kolundan giren rüzgâr
hâlâ dolaşıyor içimde, yol yol.
seni hatırlamak değil bu,
hatırlamak için önce unutmak gerek.
sen hâlâ buradasın, aynı sandalyede,
aynı suskunlukla, aynı ağırlıkta.
öğrendim yavaş yavaş şunu:
hüzün bir renk değil, bir ışık açısı.
öğleden sonra duvara vuran o sarı,
tam senin gidişinin rengi, tam o acısı.
devamını gör...
yarım kalan nefes
kıyıda durmak
camın öte yüzü
söylediklerini duydum, ama anlamadım seni,
bir şeyler kırılmıştı, fark etmedim o anı.
oturmuştum karşında, ellerim masanın üstünde,
gözlerin başka yerde, ben hâlâ kendi düşüncemde.
konuştuk uzun süre, ama değmedik birbirimize,
sözler havada asılı kaldı, düşmedi yerine.
bardağını çevirmiştin parmaklarınla yavaş yavaş,
ben baktım o harekete, içim doldu tuhaf bir savaş.
çıkarken kapıdan "görüşürüz" dedin, ben "evet" dedim,
ikimiz de bildik aslında, ne olduğunu hissettim.
merdivende ayak seslerim yankılandı duvarda,
seninle aynı evde iken kaybolmuştum bir yanda.
kıyı taşları
sesini duydum rüzgârda bir an,
döndüm, yoktun, boştu her yan.
bir adım attım sana doğru yine,
sen çekildin kendi kıyına, kıyına.
ateş yakmıştık geçen kış birlikte,
küller soğudu, kaldı ortada, yerde.
ellerimi uzattım, tutmak için belki,
parmakların kaydı, geçti bir yel ki..
söz verdim mi sana, unuttum artık,
ya sen bana, o da silinmiş, uzak bir tarık.
duruyoruz iki ayrı taşın üstünde,
deniz çekiyor bizi, her biri bir yönde.
adını bağırdım sabah erken bir kez,
yankı bile gelmedi, kaldı yalnız ses.
belki kıyılar böyle, hep uzak durur,
dalgalar gelir geçer, taş yerinde kalır.
aralık
kapı aralık, içeri giremiyor soğuk tam,
ama ısınmıyor da oda, bu hâl bana tam.
yarısın burada, yarısın gitmiş çoktan,
ben duruyorum eşikte, ne içerde ne uzaktan.
bakışın geliyor yüzüme, kırık bir çizgi gibi,
söylüyor bir şeyler, duymuyorum, ne biçim gizli.
elim dokunuyor koluna, çekmiyor, itmiyor da,
kalıyor öylece askıda, ne yakında ne ırakta.
aşk mı bu, bilmiyorum, yoksa alışkanlık mı,
sabah kahveni koyuyorum, bu mu bağlılık mı?
sormak istiyorum, ama soru boğazımda düğüm,
sen de sormuyorsun, ikimiz de taşıyoruz bu yükü.
aralık kapı ne açılır ne kapanır bu gece,
rüzgâr vuruyor ahşaba, titriyor hafifçe.
ikimiz de biliyoruz ama söylemiyoruz hiç,
bazı şeyler söylenmeden de biter, işte bu iş.
suskunun redifi
sesin duvara çarptı, geri döndü bana, sustum,
aynı odada iki ayrı kıyıda sustum.
sordum gözlerine, baktın pencereden öteye,
cevap yerine geçen o bakışta da sustum.
elim masanın üstünde kaldı öylece havada,
uzanmak istedim, bir şey tuttu bileğimi, sustum.
eskiden sessizliğimiz sıcaktı, bilirsin bunu,
şimdi soğuyor aramızdaki her boşlukta, sustum.
gitmek mi, kalmak mı, ikisi de dilime takıldı,
hangisi daha az yıkar seni, diye düşündüm, sustum.
camın öte yüzü
söylediklerini duydum, ama anlamadım seni,
bir şeyler kırılmıştı, fark etmedim o anı.
oturmuştum karşında, ellerim masanın üstünde,
gözlerin başka yerde, ben hâlâ kendi düşüncemde.
konuştuk uzun süre, ama değmedik birbirimize,
sözler havada asılı kaldı, düşmedi yerine.
bardağını çevirmiştin parmaklarınla yavaş yavaş,
ben baktım o harekete, içim doldu tuhaf bir savaş.
çıkarken kapıdan "görüşürüz" dedin, ben "evet" dedim,
ikimiz de bildik aslında, ne olduğunu hissettim.
merdivende ayak seslerim yankılandı duvarda,
seninle aynı evde iken kaybolmuştum bir yanda.
kıyı taşları
sesini duydum rüzgârda bir an,
döndüm, yoktun, boştu her yan.
bir adım attım sana doğru yine,
sen çekildin kendi kıyına, kıyına.
ateş yakmıştık geçen kış birlikte,
küller soğudu, kaldı ortada, yerde.
ellerimi uzattım, tutmak için belki,
parmakların kaydı, geçti bir yel ki..
söz verdim mi sana, unuttum artık,
ya sen bana, o da silinmiş, uzak bir tarık.
duruyoruz iki ayrı taşın üstünde,
deniz çekiyor bizi, her biri bir yönde.
adını bağırdım sabah erken bir kez,
yankı bile gelmedi, kaldı yalnız ses.
belki kıyılar böyle, hep uzak durur,
dalgalar gelir geçer, taş yerinde kalır.
aralık
kapı aralık, içeri giremiyor soğuk tam,
ama ısınmıyor da oda, bu hâl bana tam.
yarısın burada, yarısın gitmiş çoktan,
ben duruyorum eşikte, ne içerde ne uzaktan.
bakışın geliyor yüzüme, kırık bir çizgi gibi,
söylüyor bir şeyler, duymuyorum, ne biçim gizli.
elim dokunuyor koluna, çekmiyor, itmiyor da,
kalıyor öylece askıda, ne yakında ne ırakta.
aşk mı bu, bilmiyorum, yoksa alışkanlık mı,
sabah kahveni koyuyorum, bu mu bağlılık mı?
sormak istiyorum, ama soru boğazımda düğüm,
sen de sormuyorsun, ikimiz de taşıyoruz bu yükü.
aralık kapı ne açılır ne kapanır bu gece,
rüzgâr vuruyor ahşaba, titriyor hafifçe.
ikimiz de biliyoruz ama söylemiyoruz hiç,
bazı şeyler söylenmeden de biter, işte bu iş.
suskunun redifi
sesin duvara çarptı, geri döndü bana, sustum,
aynı odada iki ayrı kıyıda sustum.
sordum gözlerine, baktın pencereden öteye,
cevap yerine geçen o bakışta da sustum.
elim masanın üstünde kaldı öylece havada,
uzanmak istedim, bir şey tuttu bileğimi, sustum.
eskiden sessizliğimiz sıcaktı, bilirsin bunu,
şimdi soğuyor aramızdaki her boşlukta, sustum.
gitmek mi, kalmak mı, ikisi de dilime takıldı,
hangisi daha az yıkar seni, diye düşündüm, sustum.
devamını gör...
düşman yazarın hatununa güzel demek
adamlıktan nasibi olmayanların düsturu da olmaz. defaatle gördük.
yani rollenmeye gerek yok. olmadığınız kişi gibi davranmayın.
hiçbir konuda hassasiyeti olmadığını gösterenlerden ders alacak değiliz.
yani rollenmeye gerek yok. olmadığınız kişi gibi davranmayın.
hiçbir konuda hassasiyeti olmadığını gösterenlerden ders alacak değiliz.
devamını gör...


