zaman tüneli
üniversiteleri fuhuş evine benzeten öğretim üyesi
avam'in, insanlik anlaminda kendini gelistirmek yerine, uzerine sinmis bedbaht hali, cocuklarina universite okutturarak giderme arzusunun bir tezahurudur.
temel insanlik bilgisi ve hissiyati, aile egitimi ve gorgusunden mahrum kalmis kisiye, universite egitimi fayda etmez. bu necis ortamlar, cahil birakilmis imansiz bir toplumun genelinin de bir yansimasidir.
temel insanlik bilgisi ve hissiyati, aile egitimi ve gorgusunden mahrum kalmis kisiye, universite egitimi fayda etmez. bu necis ortamlar, cahil birakilmis imansiz bir toplumun genelinin de bir yansimasidir.
devamını gör...
yazarların estetik anlayışını yansıtan müzik klipleri
ameleler
devamını gör...
yazarların estetik anlayışını yansıtan müzik klipleri
bazen insanın senelerce anlatamadığı estetik anlayışını 3 dakikalık bi klip şak diye anlatabiliyo... insan ister istemez bu kliplerle bi bağ kuruyo, kendine daha yakın hissederek dinleyip izliyo bunları...
misal örnek vereyim, benim için bu her kısmıyla ladytron'un playgirl kısmı... neden böyle? açıklayayım da içimde kalmasın, maazallah bir yerim şişer sabahın altısında... eksik kalamam açıklamazsam, ölürüm falan...
öncelikle klibin o soğuk, mekanik, hafiften tekinsiz ama bir yandan da acayip şık duran dünyasına hastayım. sanki biri 60'larda geleceği hayal etmiş de 2000'lerin başında yanlışlıkla bizim evrene düşmüş gibi. renkler, kadrajlar, insanların duruşları, o hafif robotik hava... hiçbir şey için özellikle çaba harcanmamış gibi duruyo ama her şeyin kendine ait bi dili var... en sevdiğim şey de bu sanırım, bir şeyin güzel görünmek için bana yalvarmaması...
işin içine biraz rus konstrüktivizmini andıran grafik estetiği, retrofütürizm ve o eski gelecek bunalımı da girince benim için olay bitiyo zaten... kraftwerk'in insanla makine arasındaki o soğuk mesafesini, fritz lang emücemin metropolisindeki bunaltıcı atmosferi de hatırlatan bi tarafı var... tabii klip doğrudan bunlardan birinin kopyası falan değil ama hepsinin bende uyandırdığı hissi aynı yerde topluyo gibi... geçmişin geleceği nasıl hayal ettiğine bakıp bugünden tuhaf bi nostalji duymak... benim estetik anlayışımın özeti biraz da bu sanırım.
playgirl de bu yüzden bana yalnızca sevdiğim bir şarkının klibi gibi gelmiyo... başka bi hayatın, başka bi zaman diliminin içinden kısa süreliğine geçiyormuşum hissi veriyo... üstelik bunu yaparken herhangi bir hikayeyi açıklamak, bi şeyleri dramatize etmek ya da izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini anlatmak gibi bir derdi de yok... görüntüler kendi başına var oluyo, ben de karşısında kendi anlam dünyamla dikiliyorum.

misal örnek vereyim, benim için bu her kısmıyla ladytron'un playgirl kısmı... neden böyle? açıklayayım da içimde kalmasın, maazallah bir yerim şişer sabahın altısında... eksik kalamam açıklamazsam, ölürüm falan...

öncelikle klibin o soğuk, mekanik, hafiften tekinsiz ama bir yandan da acayip şık duran dünyasına hastayım. sanki biri 60'larda geleceği hayal etmiş de 2000'lerin başında yanlışlıkla bizim evrene düşmüş gibi. renkler, kadrajlar, insanların duruşları, o hafif robotik hava... hiçbir şey için özellikle çaba harcanmamış gibi duruyo ama her şeyin kendine ait bi dili var... en sevdiğim şey de bu sanırım, bir şeyin güzel görünmek için bana yalvarmaması...

işin içine biraz rus konstrüktivizmini andıran grafik estetiği, retrofütürizm ve o eski gelecek bunalımı da girince benim için olay bitiyo zaten... kraftwerk'in insanla makine arasındaki o soğuk mesafesini, fritz lang emücemin metropolisindeki bunaltıcı atmosferi de hatırlatan bi tarafı var... tabii klip doğrudan bunlardan birinin kopyası falan değil ama hepsinin bende uyandırdığı hissi aynı yerde topluyo gibi... geçmişin geleceği nasıl hayal ettiğine bakıp bugünden tuhaf bi nostalji duymak... benim estetik anlayışımın özeti biraz da bu sanırım.

playgirl de bu yüzden bana yalnızca sevdiğim bir şarkının klibi gibi gelmiyo... başka bi hayatın, başka bi zaman diliminin içinden kısa süreliğine geçiyormuşum hissi veriyo... üstelik bunu yaparken herhangi bir hikayeyi açıklamak, bi şeyleri dramatize etmek ya da izleyiciye ne hissetmesi gerektiğini anlatmak gibi bir derdi de yok... görüntüler kendi başına var oluyo, ben de karşısında kendi anlam dünyamla dikiliyorum.


devamını gör...
karanlık tarafın hakkında bir öz eleştiri yap
aci cektigim zaman kimseye acimiyorum.
devamını gör...
karanlık tarafın hakkında bir öz eleştiri yap
mesai başalayalı 17 dakka oldu. daha güneş doğmadı, karanlık ortalık hala merak ediyosan jenarötör sesini eleştiriyorum, biraz bastırılmalı bu ses akıl sağlığı açısından
devamını gör...
sovyet montajının gece üçte söylenen dönere benzemesi
hassastan söyle panpa.. diğerleri cacık
devamını gör...
teke tek kavgada gregg araki'yi tokatlarım
adamın filmlerine bakıyorum, herkes birbirine aşık, herkes birbirinden nefret ediyo... herkesin hayatında açıklanması gereken bi kriz var... ortada cinsel yönelimini tanıyan gençler var, araba var, bi de benim otuzlu yaşlarımın başında olmanın verdiği toylukla neden bu kadar çok insanın duygusal olarak iflas ettiğini anlamaya çalışmam var... yoruyo beni...
bi de bu adamın renk paleti var tabii... her şey pembe, mor, mavi... sanki dünya büyük bi felaketin eşiğinde değil de bütün insanlık yanlışlıkla alışveriş merkezinin gençlik katına ışınlanmış gibi... adam dünyanın sonunu bile neon ışıkları altında çekiyo... görüntü yönetmeni konusunda çok iyi, laf edemeyeceğim kadar iyi yani bu konuda önünde saygıyla eğiliyorum...
unutulmaması gereken en büyük detay adamın müzik kullanımı... shoegaze desen var, dream pop desen var, endüstriyel rock falan var da var... insanın hayatını sorgularken arka planda çalmasını isteyeceği ne kadar şarkı varsa toplamış koymuş filmlerine... slowdive'lar, ride'lar, smithsler falan havada uçuşuyo, karakterler birbirinin hayatını mahvediyo, herkesin psikolojisi darmadağın, ortada çözülmesi gereken bi sürü mesele var ama arkadan öyle bi gitar giriyo ki insan kimin kime ne yaptığını unutup şarkının adını aramaya başlıyo... gençliğimin baharında sağ olsun çok nine inch nails şarkısı keşfettim sayesinde...
şimdi gelelim benim gregg araki'yle neden kavga etmek istediğime... öncelikle ortada şahsi bir husumetim yok. adamın sinemasını severim, hatta çok severim yanlış anlaşılmasın. ama insan bazen sevdiği yönetmene karşı da sebepsiz yere fiziksel/psikolojik üstünlük kurmak istiyo. nedenini bilmiyorum, belki de yıllardır bağımsız sinema izlemekten dolayı birikmiş bir öfke var içimde. belki de adamın bir filminde daha herkes birbirinin hayatını mahvederken arka planda şahane bir şarkı çalmasına tahammül edemiyorum. kardeşim, insanlar perişan olmuş, sen haşa müzik zevkinle hava atıyorsun. biraz da kötü şarkı koy da rahatlayalım diyesim geliyo izlerken...
ben bu adamı nasıl tokatlarım oraya geleyim... bazen filmleri birbirini tekrar ediyo, kendine benzeyen fare dişli bi eleman var hemen her filminde ölüyo, hah işte bu tekrar eden senaryolara girişmezdim ben... okay, queer sinemasının baş tacısın ama bi kere de queer olmayan birini öldür ya, ben mesela tek kişiyi öldürmem, bütün karakterlere acı bi son yüklerim, six feet under finali tadında damakta iz bırakırım, bi anlık şoktan çok drama şova dönüştürürüm, sinir ve şok yerine daimi hüzün ve ağlamaklı olur izleyen...
ayrıca bi filmi tek bi tonda götürmem mesela... adamın filmi mor başlıyo mor bitiyo, olmaz... her tondan azar azar kullanırım filmlerimde, bu konuda benim gibi denemeleri var ama çok sarmamış olsa gerek bi sonraki filmlerde hep bildiği safe şeyine dönüyo, yapmasa keşke bunu...
devam ediyorum nasıl tokatlayabilirim diye düşünüyorum ve aklıma farklı bir şey daha geliyo... mesela ben bi filmde herkesin hayatını mahvedip sonra arka plana slowdive koyup estetik bi intihara çevirmem arkadaşlar. ben o karakterlerin hepsini tek tek alır, hayatlarını mahveder, sonra da hiçbirine düzgün bi kapanış vermem. biri tam mutlu olucak gibi olur, başına alakasız bi felaket gelir, diğeri hayatını düzene sokar ama bu sefer de düzene soktuğu hayatın aslında yaşamak istemediği hayat olduğunu fark eder. seyirci filmin sonunda kimin öldüğünü değil, kimin yaşadığına pişman olduğunu düşünür. six feet under finali gibi insanın içine oturması lazım bazı şeylerin. film biticek, jenerik akıcak, millet koltuğunda öylece kalıcak. sonra eve gidip bulaşık yıkarken bile karakterlerin başına gelenleri düşünüp durucak. benim sinema anlayışım biraz da insanın gündelik hayatına musallat olmak üzerine yani.
gerçi gregg araki'nin hakkını da yemeyelim, adamın kendine ait bi dünyası var ve bunu kurmayı biliyo. benim itirazım da zaten burdan çıkıyo. insan bi noktadan sonra kendi kurduğu dünyanın içinde fazla rahat ediyo. aynı renkler, benzer karakterler, benzer felaketler... bi süre sonra filmi izlerken olayların nereye varacağını değil, hangi şarkının çalacağını tahmin etmeye başlıyosun. ben yönetmen olsam kendimi böyle bi rahatlığa asla bırakmazdım. bugün pembe çektiysem yarın bok rengi çekerim, ertesi gün cam göbeği çekerim, sonraki gün de filmi yanlışlıkla televizyonun ayar menüsüne bakıyomuşuz gibi bi renkte çekerim. yeter ki seyirci benim ne yapacağımı önceden bilmesin... gregg araki'nin sorunu bu işte, en baştan filmi biliyosun...
sonuç olarak gregg araki'yi tokatlarım. adamın sinemasını seviyorum diye her yaptığına da eyvallah çekecek birisi değilim... zaten kavga dediğin biraz da sevdiğin insanın yüzüne karşı birikmişlik değil midir ya?
bi de bu adamın renk paleti var tabii... her şey pembe, mor, mavi... sanki dünya büyük bi felaketin eşiğinde değil de bütün insanlık yanlışlıkla alışveriş merkezinin gençlik katına ışınlanmış gibi... adam dünyanın sonunu bile neon ışıkları altında çekiyo... görüntü yönetmeni konusunda çok iyi, laf edemeyeceğim kadar iyi yani bu konuda önünde saygıyla eğiliyorum...
unutulmaması gereken en büyük detay adamın müzik kullanımı... shoegaze desen var, dream pop desen var, endüstriyel rock falan var da var... insanın hayatını sorgularken arka planda çalmasını isteyeceği ne kadar şarkı varsa toplamış koymuş filmlerine... slowdive'lar, ride'lar, smithsler falan havada uçuşuyo, karakterler birbirinin hayatını mahvediyo, herkesin psikolojisi darmadağın, ortada çözülmesi gereken bi sürü mesele var ama arkadan öyle bi gitar giriyo ki insan kimin kime ne yaptığını unutup şarkının adını aramaya başlıyo... gençliğimin baharında sağ olsun çok nine inch nails şarkısı keşfettim sayesinde...
şimdi gelelim benim gregg araki'yle neden kavga etmek istediğime... öncelikle ortada şahsi bir husumetim yok. adamın sinemasını severim, hatta çok severim yanlış anlaşılmasın. ama insan bazen sevdiği yönetmene karşı da sebepsiz yere fiziksel/psikolojik üstünlük kurmak istiyo. nedenini bilmiyorum, belki de yıllardır bağımsız sinema izlemekten dolayı birikmiş bir öfke var içimde. belki de adamın bir filminde daha herkes birbirinin hayatını mahvederken arka planda şahane bir şarkı çalmasına tahammül edemiyorum. kardeşim, insanlar perişan olmuş, sen haşa müzik zevkinle hava atıyorsun. biraz da kötü şarkı koy da rahatlayalım diyesim geliyo izlerken...
ben bu adamı nasıl tokatlarım oraya geleyim... bazen filmleri birbirini tekrar ediyo, kendine benzeyen fare dişli bi eleman var hemen her filminde ölüyo, hah işte bu tekrar eden senaryolara girişmezdim ben... okay, queer sinemasının baş tacısın ama bi kere de queer olmayan birini öldür ya, ben mesela tek kişiyi öldürmem, bütün karakterlere acı bi son yüklerim, six feet under finali tadında damakta iz bırakırım, bi anlık şoktan çok drama şova dönüştürürüm, sinir ve şok yerine daimi hüzün ve ağlamaklı olur izleyen...
ayrıca bi filmi tek bi tonda götürmem mesela... adamın filmi mor başlıyo mor bitiyo, olmaz... her tondan azar azar kullanırım filmlerimde, bu konuda benim gibi denemeleri var ama çok sarmamış olsa gerek bi sonraki filmlerde hep bildiği safe şeyine dönüyo, yapmasa keşke bunu...
devam ediyorum nasıl tokatlayabilirim diye düşünüyorum ve aklıma farklı bir şey daha geliyo... mesela ben bi filmde herkesin hayatını mahvedip sonra arka plana slowdive koyup estetik bi intihara çevirmem arkadaşlar. ben o karakterlerin hepsini tek tek alır, hayatlarını mahveder, sonra da hiçbirine düzgün bi kapanış vermem. biri tam mutlu olucak gibi olur, başına alakasız bi felaket gelir, diğeri hayatını düzene sokar ama bu sefer de düzene soktuğu hayatın aslında yaşamak istemediği hayat olduğunu fark eder. seyirci filmin sonunda kimin öldüğünü değil, kimin yaşadığına pişman olduğunu düşünür. six feet under finali gibi insanın içine oturması lazım bazı şeylerin. film biticek, jenerik akıcak, millet koltuğunda öylece kalıcak. sonra eve gidip bulaşık yıkarken bile karakterlerin başına gelenleri düşünüp durucak. benim sinema anlayışım biraz da insanın gündelik hayatına musallat olmak üzerine yani.
gerçi gregg araki'nin hakkını da yemeyelim, adamın kendine ait bi dünyası var ve bunu kurmayı biliyo. benim itirazım da zaten burdan çıkıyo. insan bi noktadan sonra kendi kurduğu dünyanın içinde fazla rahat ediyo. aynı renkler, benzer karakterler, benzer felaketler... bi süre sonra filmi izlerken olayların nereye varacağını değil, hangi şarkının çalacağını tahmin etmeye başlıyosun. ben yönetmen olsam kendimi böyle bi rahatlığa asla bırakmazdım. bugün pembe çektiysem yarın bok rengi çekerim, ertesi gün cam göbeği çekerim, sonraki gün de filmi yanlışlıkla televizyonun ayar menüsüne bakıyomuşuz gibi bi renkte çekerim. yeter ki seyirci benim ne yapacağımı önceden bilmesin... gregg araki'nin sorunu bu işte, en baştan filmi biliyosun...
sonuç olarak gregg araki'yi tokatlarım. adamın sinemasını seviyorum diye her yaptığına da eyvallah çekecek birisi değilim... zaten kavga dediğin biraz da sevdiğin insanın yüzüne karşı birikmişlik değil midir ya?
devamını gör...
aşk acısı çeken erkek
peki, neden her şeyi yoluna koyarken ben, yok yere terk ettin?
hiçbir haber vermeden, beni deli, mecnûn bırakarak,
tüm inançlarımı yıkarak, ne kadar umudum, tebessümüm, neyim varsa elimde, her şeyi mahvettin.
beni, sen terk edince mi? terk ettin de ne oldu? biraz fazla içkim vardı, halbuki, ne zaman bana sınır koyduğunda uymamıştım? çünkü ben alkolik değilim, sadece...
suratıma bakıp da, "kusursuzsun..." diyenlerin yalanlarına, böyle dediklerinde, "abartma..." demelerime yanıyorum... aldanmışım.
senin ne derdin olur ki, neden bu kadar içiyorsun dediklerinde, evet, olmamalı, bence kadınlar yalan tek gerçek rakı.
hiçbir haber vermeden, beni deli, mecnûn bırakarak,
tüm inançlarımı yıkarak, ne kadar umudum, tebessümüm, neyim varsa elimde, her şeyi mahvettin.
beni, sen terk edince mi? terk ettin de ne oldu? biraz fazla içkim vardı, halbuki, ne zaman bana sınır koyduğunda uymamıştım? çünkü ben alkolik değilim, sadece...
suratıma bakıp da, "kusursuzsun..." diyenlerin yalanlarına, böyle dediklerinde, "abartma..." demelerime yanıyorum... aldanmışım.
senin ne derdin olur ki, neden bu kadar içiyorsun dediklerinde, evet, olmamalı, bence kadınlar yalan tek gerçek rakı.
devamını gör...
sovyet montajının gece üçte söylenen dönere benzemesi
herkes şunun farkına varmalı... gece üçte söylenen döner sadece döner değildir arkadaşlar... bir süreçtir...siparişi, beklemesi, kuryenin elinden alırken yaşanan heyecan ve orgazma ulaştıran o ilk ısırık... dünyanın aslında yaşanabilir bir yer olduğuna karar veriş süreci...
sovyet montajında da mesele tam olarak bu dostlarım... tek başına bakıldığında hiçbir şey ifade etmeyen görüntülerin yan yana gelerek bambaşka bir anlam üretmesi... yani insanın yüzünü görüyoruz, sonra bir tabak çorba, sonra boş bir sokak... normal şartlarda bunların üçünü aynı anda görünce muhtemelen televizyonun bozulduğunu düşündürür insana ama doğru sırayla bir araya getirildiklerinde insanın içine öküz oturtuyo... neden oturduğunu tam olarak açıklayamıyorum ama oturuyo işte... sinemanın bazı konularda insana hesap vermeden iş yapabilme özgürlüğü var.
eisenstein'ın burada yaptığı şey de seyircinin önüne yalnızca görüntüler koymak değil, o görüntülerin arasında bir ilişki kurmaya zorlamak... çünkü bazen bir şeyin anlamı kendi içinde değil, hemen yanına ne koyduğunda saklı... aynı yüzü bir tabak çorbanın ardından gösterdiğinde başka, bir tabutun ardından gösterdiğinde başka bi şey hissediyosun. adamın yüzü aynı yüz arkadaşlar, hayatında hiçbir değişiklik yok ama senin kafanda bi şeyler değişmiş durumda... yani adam belki de sabahtan beri aynı ifadeyle dolaşıyo ama sen onu önce çorbayla sonra tabutla gösterdiğin için bir anda hayatın anlamını sorgulayan, geçmişiyle hesaplaşan bir adama dönüştürüyosun... adamın bundan haberi bile yok, muhtemelen eve gidince makarna yiyip yatıcak ama sen çoktan onun iç dünyasına üç perdeli bir trajedi yazmışsın...
işin güzel tarafı şu ki insan zihni de biraz böyle çalışıyo galiba... hayatımız boyunca bir sürü şey yaşıyoruz, bazılarını unutuyoruz, bazılarını yıllarca kafamızda taşıyoruz, sonra hiç alakası olmayan iki anı bir araya geliyo ve bir bakmışsın çocukluğunda yaşadığın saçma sapan bi olayın bugünkü kişiliğinle bağlantısını kurmuşsun... halbuki o gün sadece sınıfta yanlış cevap vermiştin ve aradan on beş yıl geçmişti. beynin bunu bekletmiş, uygun görüntüyü bulmuş ve montajı tamamlamış... eisenstein'ın kemikleri sızlamasın ama insan zihni de boş durmuyo...
sovyet montajının beni asıl etkileyen tarafı da bu zaten, anlamın bazen tek başına hiçbir şey ifade etmeyen parçaların arasında ortaya çıkması... bir görüntüye bakıyosun, sonra başka görüntü geliyo ve ilk görüntü artık aynı görüntü olmaktan çıkıyo... sinema bunu yapıyo, edebiyat yapıyo, hatta bazen hayat bile yapıyo bunu... yıllardır hiçbir anlam yüklemediğin bi olayın yıllar sonra başka bi olayla yan yana gelmesi ve bir anda her şeyin yerine oturması gibi. tabii bazen de hiçbir şey yerine oturmuyo, sen sabaha kadar kafanda kurgu yapıyosun ve ortaya çıkan tek sonuç üç saat uyuyamamış olman oluyo... her montajın başarılı olmasını beklememek lazım arkadaşlar, sonuçta bazı hayatların kurgusu gerçekten çok kötü.
sovyet montajında da mesele tam olarak bu dostlarım... tek başına bakıldığında hiçbir şey ifade etmeyen görüntülerin yan yana gelerek bambaşka bir anlam üretmesi... yani insanın yüzünü görüyoruz, sonra bir tabak çorba, sonra boş bir sokak... normal şartlarda bunların üçünü aynı anda görünce muhtemelen televizyonun bozulduğunu düşündürür insana ama doğru sırayla bir araya getirildiklerinde insanın içine öküz oturtuyo... neden oturduğunu tam olarak açıklayamıyorum ama oturuyo işte... sinemanın bazı konularda insana hesap vermeden iş yapabilme özgürlüğü var.
eisenstein'ın burada yaptığı şey de seyircinin önüne yalnızca görüntüler koymak değil, o görüntülerin arasında bir ilişki kurmaya zorlamak... çünkü bazen bir şeyin anlamı kendi içinde değil, hemen yanına ne koyduğunda saklı... aynı yüzü bir tabak çorbanın ardından gösterdiğinde başka, bir tabutun ardından gösterdiğinde başka bi şey hissediyosun. adamın yüzü aynı yüz arkadaşlar, hayatında hiçbir değişiklik yok ama senin kafanda bi şeyler değişmiş durumda... yani adam belki de sabahtan beri aynı ifadeyle dolaşıyo ama sen onu önce çorbayla sonra tabutla gösterdiğin için bir anda hayatın anlamını sorgulayan, geçmişiyle hesaplaşan bir adama dönüştürüyosun... adamın bundan haberi bile yok, muhtemelen eve gidince makarna yiyip yatıcak ama sen çoktan onun iç dünyasına üç perdeli bir trajedi yazmışsın...
işin güzel tarafı şu ki insan zihni de biraz böyle çalışıyo galiba... hayatımız boyunca bir sürü şey yaşıyoruz, bazılarını unutuyoruz, bazılarını yıllarca kafamızda taşıyoruz, sonra hiç alakası olmayan iki anı bir araya geliyo ve bir bakmışsın çocukluğunda yaşadığın saçma sapan bi olayın bugünkü kişiliğinle bağlantısını kurmuşsun... halbuki o gün sadece sınıfta yanlış cevap vermiştin ve aradan on beş yıl geçmişti. beynin bunu bekletmiş, uygun görüntüyü bulmuş ve montajı tamamlamış... eisenstein'ın kemikleri sızlamasın ama insan zihni de boş durmuyo...
sovyet montajının beni asıl etkileyen tarafı da bu zaten, anlamın bazen tek başına hiçbir şey ifade etmeyen parçaların arasında ortaya çıkması... bir görüntüye bakıyosun, sonra başka görüntü geliyo ve ilk görüntü artık aynı görüntü olmaktan çıkıyo... sinema bunu yapıyo, edebiyat yapıyo, hatta bazen hayat bile yapıyo bunu... yıllardır hiçbir anlam yüklemediğin bi olayın yıllar sonra başka bi olayla yan yana gelmesi ve bir anda her şeyin yerine oturması gibi. tabii bazen de hiçbir şey yerine oturmuyo, sen sabaha kadar kafanda kurgu yapıyosun ve ortaya çıkan tek sonuç üç saat uyuyamamış olman oluyo... her montajın başarılı olmasını beklememek lazım arkadaşlar, sonuçta bazı hayatların kurgusu gerçekten çok kötü.
devamını gör...
böyle daha mı iyi oldu
beni, sen terk edince mi?
terk ettin de ne oldu?
biraz fazla içkim vardı, halbuki, ne zaman bana sınır koyduğunda uymuştum...
çünkü ben alkolik değilim, sadece...
terk ettin de ne oldu?
biraz fazla içkim vardı, halbuki, ne zaman bana sınır koyduğunda uymuştum...
çünkü ben alkolik değilim, sadece...
devamını gör...
karanlık tarafın hakkında bir öz eleştiri yap
benim karanlık tarafım bi anlık öfke patlamalarından ya da kontrolsüz tepkilerden oluşmuyo... gerginlikle kimseye saldırmışlığım yoktur, totom yemez, hatta gerginliğimi bile yansıtmam... bugüne kadar belki de kendim hakkımda söyleyebileceğim en net şey bu...
biraz daha farklı yöntemlerim var benim, insan ilişkilerinde ve durum yönetiminde manipülasyonu araç olarak kullanmaktan çekinmiyorum, bir saniye bile durup ''lan napıyosun kızım salak mısın?'' diyen biri yok içimde... üzücü kısım bu konuda zihnimde çizdiğim ahlaki ya da geleneksel sınırlarım da yok... çocukluğumdan beri insan psikolojisine meraklıyım, bunun hakkında okurum, bazen kendimce bir şeyler karalarım... normal bir insan okumak, tanımak, hatta sıkıntılı durumlarda nasıl savunmaya geçmesi gerektiğinin bilinciyle okurken ben nasıl kullanabilir, nasıl zarar verebilirim diye okuyorum, öğreniyorum.
bir durumun, algının ya da bir insanın iplerini elime almak gerektiğinde bunu asla gürültü çıkararak yapmam. çünkü gürültü yapan hedef olur, hedef olmasa bile çok yorulur, bitkin düşer yorgunluktan, ben zaten vitaminsizim, doğuştan yorgunluğum var, üstüne bunun yorgunluğunu çekemem... bu yüzden süreci arka planda, karşımdakinin kendi kararıymış gibi hissedeceği doğallıkla yönlendirmeyi seviyorum...
benim yöntemimde fiziksel şiddet, totom çıkıncaya dek bağırıp çağırmak, kafes dövüşü falan yok... bunların hepsi kontrolünü kaybetmiş insanların acizliği ve kontrolünü kaybeden insanın düşüşe en yakın zamanda olduğu kanaatindeyim, benim en büyük korkularımdan birisi kontrolü kaybetmek, ''midi, kızım, kontrolü kaybedersen ölersin bak...'' diyen yaşlı bi teyze var içimde... çok korkuyorum ondan... ben daha çok daha sessiz, iz bırakmayan ve doğrudan içeriden çalışan bir mekanizmayı uygun görüyorum... kendimle ilgili en rahatsız edici bulduğum şey de bu sanırım... yaptığım şeyler öfkeye, anlık cinnete ya da kontrol kaybına bağlanıp kendimi aklayabileceğim bi noktada değil... üstümde bazı şeyleri bilerek yapmanın sorumluluğu var ve ben bu sorumluluğu yalnızca sonuçlar istediğim gibi gitmediğinde hatırlamak istemiyorum...
benim karanlık tarafımla ilgili asıl öz eleştiri burada başlıyo... tam olarak burada işte... bütün bunları yaparken aldığım haz... sanki gece üç gibi acıkmışım, dışarıdan döner söylemişim, 40 dakika beklemişim de gelir gelmez aldığım ilk ısırıktan aldığım o cennetsel haz gibi hissettiriyo, birinin davranışlarındaki değişimi fark etmek, bir durumun gidişatını etkilediğimi düşünmek, kendi kafamda kurduğum ihtimalin gerçekleştiğini görmek... bunların bende yarattığı tatmini istesem de inkar edemem... ama bu haz tam olarak nereden ve neden geliyo bunu düşünüyorum senelerdir, kontrol duygusundan mı, insanları anlayabildiğimi kanıtlama arzusundan mı, yoksa başkalarının davranışları üzerinde etkimin olduğunu görmekten mi? belki de bunların hepsinden minik minik... daha kötüsü, bazen sırf yapabiliyor olmak bile yapmak için yeterli bir sebepmiş gibi geliyo...
bütün bunlar beni doğrudan kötü biri yapar mı, bilmiyorum... çok umurumda da değil aslında kötü müyüm iyi miyim ama sırf kendime bir açıklama bulabiliyorum diye yaptıklarımı masumlaştıramayacağımı biliyorum, hani iyi miyim kötü müyüm tartışmasından çok bunu masumlaştıramayacak olmak canımı sıkıyo... gerçi üzerine düşünsem bi şekilde masumlaştıracak kadar çıkarım işin içinden ama koskoca fren mekanizmam sadece burada işe yarıyo, o kadar pisliğe gram ses çıkarmaz, neyse...
insanın kendi karanlığını tanıması, onu otomatik olarak kontrol ettiği anlamına gelmiyo... bazen insan kendisi hakkında ne kadar çok şey bildiğine inanırsa inansın, en basit sorunun karşısında öylece kalabiliyo yani, birine zarar vermek zorunda olmadığım halde neden bunu yapma ihtimalini düşünüyorum ve bu ihtimal neden hoşuma gidiyo? muamma... bazen her sorunun cevabı yok galiba.
biraz daha farklı yöntemlerim var benim, insan ilişkilerinde ve durum yönetiminde manipülasyonu araç olarak kullanmaktan çekinmiyorum, bir saniye bile durup ''lan napıyosun kızım salak mısın?'' diyen biri yok içimde... üzücü kısım bu konuda zihnimde çizdiğim ahlaki ya da geleneksel sınırlarım da yok... çocukluğumdan beri insan psikolojisine meraklıyım, bunun hakkında okurum, bazen kendimce bir şeyler karalarım... normal bir insan okumak, tanımak, hatta sıkıntılı durumlarda nasıl savunmaya geçmesi gerektiğinin bilinciyle okurken ben nasıl kullanabilir, nasıl zarar verebilirim diye okuyorum, öğreniyorum.
bir durumun, algının ya da bir insanın iplerini elime almak gerektiğinde bunu asla gürültü çıkararak yapmam. çünkü gürültü yapan hedef olur, hedef olmasa bile çok yorulur, bitkin düşer yorgunluktan, ben zaten vitaminsizim, doğuştan yorgunluğum var, üstüne bunun yorgunluğunu çekemem... bu yüzden süreci arka planda, karşımdakinin kendi kararıymış gibi hissedeceği doğallıkla yönlendirmeyi seviyorum...
benim yöntemimde fiziksel şiddet, totom çıkıncaya dek bağırıp çağırmak, kafes dövüşü falan yok... bunların hepsi kontrolünü kaybetmiş insanların acizliği ve kontrolünü kaybeden insanın düşüşe en yakın zamanda olduğu kanaatindeyim, benim en büyük korkularımdan birisi kontrolü kaybetmek, ''midi, kızım, kontrolü kaybedersen ölersin bak...'' diyen yaşlı bi teyze var içimde... çok korkuyorum ondan... ben daha çok daha sessiz, iz bırakmayan ve doğrudan içeriden çalışan bir mekanizmayı uygun görüyorum... kendimle ilgili en rahatsız edici bulduğum şey de bu sanırım... yaptığım şeyler öfkeye, anlık cinnete ya da kontrol kaybına bağlanıp kendimi aklayabileceğim bi noktada değil... üstümde bazı şeyleri bilerek yapmanın sorumluluğu var ve ben bu sorumluluğu yalnızca sonuçlar istediğim gibi gitmediğinde hatırlamak istemiyorum...
benim karanlık tarafımla ilgili asıl öz eleştiri burada başlıyo... tam olarak burada işte... bütün bunları yaparken aldığım haz... sanki gece üç gibi acıkmışım, dışarıdan döner söylemişim, 40 dakika beklemişim de gelir gelmez aldığım ilk ısırıktan aldığım o cennetsel haz gibi hissettiriyo, birinin davranışlarındaki değişimi fark etmek, bir durumun gidişatını etkilediğimi düşünmek, kendi kafamda kurduğum ihtimalin gerçekleştiğini görmek... bunların bende yarattığı tatmini istesem de inkar edemem... ama bu haz tam olarak nereden ve neden geliyo bunu düşünüyorum senelerdir, kontrol duygusundan mı, insanları anlayabildiğimi kanıtlama arzusundan mı, yoksa başkalarının davranışları üzerinde etkimin olduğunu görmekten mi? belki de bunların hepsinden minik minik... daha kötüsü, bazen sırf yapabiliyor olmak bile yapmak için yeterli bir sebepmiş gibi geliyo...
bütün bunlar beni doğrudan kötü biri yapar mı, bilmiyorum... çok umurumda da değil aslında kötü müyüm iyi miyim ama sırf kendime bir açıklama bulabiliyorum diye yaptıklarımı masumlaştıramayacağımı biliyorum, hani iyi miyim kötü müyüm tartışmasından çok bunu masumlaştıramayacak olmak canımı sıkıyo... gerçi üzerine düşünsem bi şekilde masumlaştıracak kadar çıkarım işin içinden ama koskoca fren mekanizmam sadece burada işe yarıyo, o kadar pisliğe gram ses çıkarmaz, neyse...
insanın kendi karanlığını tanıması, onu otomatik olarak kontrol ettiği anlamına gelmiyo... bazen insan kendisi hakkında ne kadar çok şey bildiğine inanırsa inansın, en basit sorunun karşısında öylece kalabiliyo yani, birine zarar vermek zorunda olmadığım halde neden bunu yapma ihtimalini düşünüyorum ve bu ihtimal neden hoşuma gidiyo? muamma... bazen her sorunun cevabı yok galiba.
devamını gör...
hayatınızın sonuna dek bir şarkı dinleyecek olsanız
bitmiyor, sevdâ nöbetim.
devamını gör...
gta'da görev yapmak yerine etrafa dehşet saçmak
geta'da ben hanımefendileri aribeyle alıp bir yerlere gidip yiyip içmekten zevk alırdım...
bakın mesela;
#2960317
abi ben böyleyim napim.
yiyeceğiz içeceğiz, oyunda bile.
bakın mesela;
#2960317
abi ben böyleyim napim.
yiyeceğiz içeceğiz, oyunda bile.
devamını gör...
böyle daha mı iyi oldu
onu bilemiyoruz maalesef.
devamını gör...
özel sektör
temellerini mustafa kemal izmir iktisat kongresinde atmış, menderes'le devam etmiş, özal'la perçinlenmiş, rte'yle de günümüze kadar taşınmıştır. bize stalin lazım.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
rome - à la faveur de la nuit
devamını gör...
özel sektör
özel sektörde her zaman yerin dolar. ne kadar kariyerli olursan ol, bir şekilde o yerin dolar. böyle lanet bir yerdir bu özel sektör.
devamını gör...
özel sektör
2 sene çalışsanız bile 20 sene çalışmış gibi hissettiren, mental ve fiziksel yorgunluğu dibine kadar hissedeceğiniz sektör. öyle ki burada çalışan işçiler sadece birer sayıdır. ne şartlarda çalıştıkları, neler hissettikleri, aldıkları ücretle geçinip geçinemedikleri işveren için zerre önemli değildir. işçileri suyu çıkana kadar çalıştırıp gün sonunda "biz bir aileyiz" gibi sözlerle kandırmayı amaçlarlar. işin kötüsü bu saydıklarıma rağmen beyaz yaka dediğimiz güruh ücretli köleliği o kadar benimseyip içselleştirmiştir ki şirketine toz kondurmaz, orada çalıştığı için kendisini ayrıcalıklı sanma ilüzyonuna girer, hatta diğer iş arkadaşlarının ayağını kaydırmak için oradan oraya laf taşıyarak yöneticilerine binbir türlü yalakalık yaparlar.
bunları yazarken özel sektörde geçirdiğim yıllar gözümün önünden geçti ve midem bulandı. allah kimseyi bunlara muhtaç etmesin
bunları yazarken özel sektörde geçirdiğim yıllar gözümün önünden geçti ve midem bulandı. allah kimseyi bunlara muhtaç etmesin
devamını gör...
mumblecore filmlerinin soğumuş papatya çayına benzemesi
öncelikle nedir bu mambılkor? düşük bütçeli, doğal diyaloglara ve sıradan insanların gündelik dertlerine odaklanan bağımsız sinema akımı... bu akım direkt olarak soğumuş papatya çayına benziyo arkadaşlar, evet ben bu akıma bayılıyorum, çok da severim ama sanki bi ara kendime bitki çayı yapmışım da bi kenarda başka şeyle ilgilenirken onu unutmuşum, sonra aklıma gelmiş, soğuyan çaydan bi yudum almışım, sonra yüzümü ekşitip tekrar o köşeye bırakmışım gibi hissediyorum...
neden böyle hissettiğimi de anlatayım, karakterler bi şeyler yaşamak istiyo ama yaşamakla ilgili bütün enerjilerini bunu konuşmaya harcıyorlar... biri diğerine kırılmış, öbürü neden kırıldığını anlamamış, üçüncüsü de muhtemelen çocukluğunda yeterince sevilmediği için buzdolabının önünde hayatını sorguluyo... kimse bi yere gitmiyo, kimse bi şey yapmıyo, iki saat sonra herkesin birbirinden biraz daha soğuduğunu görüyorum ve film bitiyo...
işin komik tarafı şu ki ben bunları izlerken gerçekten keyif alıyorum... çünkü insanın hayatında mumblecore filmine benzeyen dönemler oluyo, hiçbir şey olmuyo ama insan yine de yoruluyo, mumblecore bunu alıp 16 mm formatla filme çekiyo, festivallere gönderiyo ve adına kuşak sancısı diyo tamam haklarını yemeyeyim, bazen o soğumuş çaydan bir yudum alıp aslında ne kadar güzel demlenmiş olduğunu fark etmiyo da değilim...
ama çoğu zaman fincanı lavaboya döküyorum, üzülüyorum...
neden böyle hissettiğimi de anlatayım, karakterler bi şeyler yaşamak istiyo ama yaşamakla ilgili bütün enerjilerini bunu konuşmaya harcıyorlar... biri diğerine kırılmış, öbürü neden kırıldığını anlamamış, üçüncüsü de muhtemelen çocukluğunda yeterince sevilmediği için buzdolabının önünde hayatını sorguluyo... kimse bi yere gitmiyo, kimse bi şey yapmıyo, iki saat sonra herkesin birbirinden biraz daha soğuduğunu görüyorum ve film bitiyo...
işin komik tarafı şu ki ben bunları izlerken gerçekten keyif alıyorum... çünkü insanın hayatında mumblecore filmine benzeyen dönemler oluyo, hiçbir şey olmuyo ama insan yine de yoruluyo, mumblecore bunu alıp 16 mm formatla filme çekiyo, festivallere gönderiyo ve adına kuşak sancısı diyo tamam haklarını yemeyeyim, bazen o soğumuş çaydan bir yudum alıp aslında ne kadar güzel demlenmiş olduğunu fark etmiyo da değilim...
ama çoğu zaman fincanı lavaboya döküyorum, üzülüyorum...
devamını gör...
