zaman tüneli

apartman toplantısında herkesin derdi otoparkken, 2014 yılındaki bodrum kata yaptırılan fayansların hesabını sorabilecek kapasitede duran insan ismi.

bu isimden uzak durun!1!!11!
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

devamını gör...

#4091602
bu saydıklarının hepsi sensin. kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş. seninki de o hesap.
kudur.
devamını gör...

mutlu musun harbiden? içine etmişsin buraların..
devamını gör...

ödemeyi yapıyorum...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

çoğunluğun haklı olduğu yerde, benim gibi yanılmak kadar trajik olmayan durum...

siz şanslısınız.
devamını gör...

bence refah toplumlarının yaşlanmasında sadece insanların daha uzun yaşamasının değil, hayata bakışlarının değişmesinin de payı var. eğitim ve kültür arttıkça, insanlar kendi hayatlarını nasıl yaşamak istediklerine daha fazla kafa yoruyor. evlilik yapmak, çocuk sahibi olmak eskisi gibi herkesin önünde duran doğal bir sonraki adım değil artık. insan dünyayı gezmek, farklı şeyler deneyimlemek, kariyerine odaklanmak ya da sadece kendi başına yaşamanın tadını çıkarmak isteyebiliyor. üstelik bütün bunları yaparken kendini eksik hissetmesi de gerekmiyor.

çocuk sahibi olmak da başlı başına bir tercih haline geliyor. eskiden daha çok insanın hayatının merkezinde olan aile kurma fikri, bugün bazılarına hayatı kısıtlayacak bir sorumluluk gibi gelebiliyor. bu tercihi bencillik olarak görmüyorum açıkçası. insanın nasıl bir hayat istediğini düşünmesi de bir özgürlük.

ama bu bireysel tercihlerin toplamı, toplumun geleceğini değiştiriyor. doğum oranları düşüyor, nüfus yaşlanıyor. bana kalırsa asıl ilginç olan, birey için giderek daha cazip hale gelen bu hayat seçimlerinin toplumun devamlılığı açısından aynı sonucu doğurmaması.
devamını gör...

normalsozluk.com/b/serbest-...

teşekkürler.
devamını gör...

gaza ve saza çabuk gelen bir milletiz.
asıl mesele, gaza geldiğimizde arabayı kim sürüyor...
saza geldiğimizde türküyü kim söylüyor...
ona çok dikkat etmek lazım.
devamını gör...

duştan çıkınca kurulanıp don giyen tek miyim??

yalnız olamam bu konuda.*
devamını gör...

kulak temizliği.
saç taraması.
arkasından mocha'mı içiyorum.

maalesef bu konuya romantik bir cevap veremeyeceğim. duştan sonra vücuduma herhangi bir ürün sürmeyi sevmiyorum çünkü cilde sürülen her ürün, cilt yüzeyinde bir katman oluşturur. zaten deriyi temizlemek adına duşa giriyorum. gözeneklerimi geriye neden tıkayayım? bu yüzden kremler- tonikler- jeller bana göre değil.

kulak temizleme olayı benim için bir gereklilik çünkü kulaklarımdan su aldığımda, anında orta kulak enfeksiyonuna döndürüyor. yaşayan bilir, inanılmaz bir gırtlak acısı yaratıyor. günlerce sürünüyoruz. konuşamamanız cabası. bu yüzden her duştan sonra hassas biçimde, kulağıma biriken tüm suyu temizliyorum.


saçları ıslakken taramak önemli. kuruyan saç tararken acayip kırılıyor. bu yüzden öncelik sıralamamda ikinci sıradadır.

en son aşama tamamen keyif. çikolatalı mocham'la dünyanın tadına bakıyorum.
devamını gör...

metronun içi tıkış tıkıştı. omuz omuza, sırt sırta, nefes nefese duran onlarca insanın arasında sinan, tutunduğu demire yaslanmış, vagonun camına bakıyordu. camda kendi yüzü görünüyordu, arkasında da başka yüzler; hepsi solgun, hepsi bir yere yetişmeye çalışan, hepsi başka bir dünyanın kapısında bekleyen yüzlerdi. sabahtan beri en az yüz kişiyle temas etmişti. kolları değmiş, çantaları çarpmış, aynı kokuyu solumuşlardı. ama tuhaftır, o kadar insanın içinde kendini bir kuyunun dibindeymiş gibi hissediyordu. kalabalık ne kadar sıkışırsa, o kadar tek başına kalıyordu sanki. bedenler yaklaştıkça aralarındaki mesafe büyüyordu.

yandaki adam telefonuyla konuşuyor, birine akşam ne pişireceğini soruyordu. karşısındaki genç kız kulaklığını takmış, gözlerini kapatmış, kendi müziğinin içinde kaybolmuştu. herkesin bir yere ait olduğu belliydi. herkesin bekleyeni, arayanı, akşam eve döndüğünde sofrada karşılaşacağı biri vardı. sinan bunu düşününce içinde soğuk bir şey kımıldadı. aslında bir zamanlar onun da vardı. elif akşamları kapıda beklerdi onu. ayakkabılarının sesini tanır, o daha anahtarı çevirmeden mutfaktan seslenirdi. şimdi o ses yoktu. ayrılalı sekiz ay olmuştu ama sinan hâlâ eve girdiğinde bir an duraksıyor, sanki birinin seslenmesini bekliyordu. sessizlik her seferinde onu yeniden yakalıyordu.

metro bir istasyonda durdu. kapılar açıldı, bir grup insan indi, yerlerine yenileri doldu. bu değiş tokuş hiç durmuyordu; yüzler geliyor, yüzler gidiyor, hiçbiri kalmıyordu. sinan bir ara gülümsemek istedi, karşısındaki yaşlı kadına yer vermek için kımıldadı. kadın teşekkür etti, oturdu, sonra çantasını kucağına aldı ve pencereye döndü. o kısacık temas bile bitmişti. insan bu kadar kalabalığın içinde bir başkasına ne kadar dokunabilirdi ki?

cebindeki telefonu titredi. bir bildirimdi, iş grubundan biri bir şeyler yazmıştı. sinan ekrana baktı, okumaya bile üşendi. onlarca mesaj, onlarca konuşma, ama hiçbiri ona sabah nasıl uyandığını sormuyordu. kimse gerçekten sormuyordu. herkes bir şey söylüyordu ama kimse duymuyordu. belki de en büyük yalnızlık buydu; konuşmanın çok, dinlemenin az olduğu bir yerde durmak. vagon sarsıldı, tekrar hareket etti. sinan başını cama dayadı. camın soğukluğu alnına iyi geldi. bir an gözlerini kapadı ve hayal etti; ineceği durakta biri onu bekliyor olsa nasıl olurdu diye. merdivenlerin başında, kalabalığın içinden onu seçen bir yüz. el sallayan, gülümseyen. ama böyle biri yoktu. durakta onu yalnızca akşamın griliği ve eve giden uzun yol bekliyordu.

kendi durağına yaklaştıklarında kapıya doğru ilerledi. insanların arasından sıyrıldı, birkaç omza çarptı, birkaç özür mırıldandı. kapı açıldı, dışarı adımını attı. peronda yürürken arkasına baktı; metro yeniden doldu, kapılar kapandı, o kalabalık başka insanlarla birlikte uzaklaştı. içlerinden kimse sinan'ı hatırlamayacaktı. o da onları hatırlamayacaktı. merdivenleri çıkarken belki yarın biriyle konuşurum diye düşündü. belki elif'i değil ama başka birini, eski bir arkadaşını arardı. belki bu kadar kalabalığın içinde bir tek sesi duymak yeterdi. dışarı çıktığında hava kararmıştı, sokak lambaları yeni yanıyordu. yürüdü. kalabalık geride kalmıştı ama yalnızlık hâlâ yanı başındaydı, sadık bir yoldaş gibi, adımlarına uyum sağlayarak.
devamını gör...

saat üçe geliyordu ki uykum kaçtı. yatakta bir süre döndüm durdum, sonra vazgeçtim. battaniyeyi omzuma attım, sigara paketini ve çakmağı sehpanın üstünden aldım, ayaklarımın ucuna basarak balkona çıktım. dışarısı serindi. içeride kalorifer kokan boğuk havadan sonra bu serinlik yüzüme iyi geldi. bir sigara çıkardım, çakmağın alevi bir an karanlığı yardı, sonra söndü. ilk nefesi çekerken şehre baktım. aşağıda hiçbir şey kımıldamıyordu. karşı bloğun pencereleri karanlıktı, yalnızca en üst katta bir tanesi mavimsi bir ışıkla yanıp sönüyordu; biri televizyonun karşısında uyuyakalmış olmalıydı. sokak lambaları boş kaldırımları aydınlatıyor, hiç kimse geçmiyordu. uzakta, çok uzakta bir köpek havladı, sonra o da sustu.

gündüzleri bu şehir insanın üstüne yürüyordu. kornalar, bağırışlar, otobüslerin homurtusu, kaldırımda birbirine çarpan omuzlar. ama şimdi, bu saatte, her şey durmuştu. sanki koca kent bir yorgunluğun ardından sırtüstü uzanmış, derin derin soluk alıyordu. bu sessizliğin içinde kendi nefesimi duyabiliyordum. sigaranın ucu her nefeste kızarıyor, sonra sönükleşiyordu. külü demir korkuluğun üstüne silktim. aklıma nedense elif geldi. ayrılalı aylar oldu, ama böyle sessiz saatlerde hâlâ o çıkıyordu karşıma.

onunla da böyle balkonlarda otururduk bir zamanlar, ikimiz de sabaha karşı uyuyamayan tiplerdik. o çayını yudumlar, ben sigaramı içerdim. konuşmadan da rahat ederdik. işte o sessizliği özlüyordum galiba, kadını değil de o sessizliği. battaniyeyi biraz daha topladım üstüme. rüzgâr yoktu ama gecenin kendine özgü bir soğuğu vardı, tenin altına sızan türden. karşı apartmanın önündeki ağaç dalları kıpırdamadan duruyordu, sanki onlar da nefeslerini tutmuştu.

bir ara gökyüzüne baktım. şehrin ışıkları yüzünden yıldızlar seçilmiyordu, yalnızca birkaç soluk nokta vardı orada burada. çocukken köyde, büyükbabamın evinin damında yatardık yazları. gökyüzü öyle kalabalıktı ki insan hangi yıldıza bakacağını şaşırırdı. şimdi ise şu gri örtünün altında, o kalabalığı hayal etmeye çalışıyordum. sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes çektim, dumanı yavaşça bıraktım ve havada dağılışını seyrettim. aşağıda bir taksi belirdi, sarı ışığı sokağı bir baştan bir başa geçti, sonra köşeyi dönüp kayboldu. ardından yine o derin sessizlik çöktü.

bu anları seviyordum işte. kimseye hesap vermeden, kimseyle konuşmadan, yalnızca kendimle baş başa kaldığım bu gece yarılarını. gündüz taşıdığım yükler bir an için omuzlarımdan iniyordu. ne yarınki toplantı umurumdaydı ne ödenmemiş faturalar ne de içimde bir yerde hep kımıldayan o belirsiz huzursuzluk. yalnızca ben vardım, bir de uyuyan koca şehir. sigarayı korkuluğun kenarındaki küçük tabağa bastırdım. içeri girmeden önce bir kez daha döndüm; karşı bloğun o mavi ışığı sönmüştü artık. demek o da uyumuştu sonunda. balkon kapısını usulca kapattım. battaniyeyi sürükleyerek yatağa döndüm. camdan hâlâ o soluk aydınlık sızıyordu içeri. gözlerimi kapadım. uyku bu sefer gelir gibiydi; sessizlik yatağıma kadar takip etmişti beni.
devamını gör...

saat üçe geliyordu, evde herkes uyumuştu. yatağın içinde döndükçe çarşaf bacaklarıma dolanıyordu, sonunda pes ettim. sessizce kalktım, ayaklarımın altında parkenin çıkardığı o hafif gıcırtıyı bildiğim yerlere basarak geçtim, balkon kapısını yavaşça araladım. dışarısı serindi. nisan sonuydu ama gecenin bir vakti hâlâ ceketsiz çıkılmıyordu. sigara paketini pijama cebimde unutmuşum, iyi ki. bir tane çıkardım, çakmağı çakarken avucumla rüzgârı kestim, ilk dumanı içime çektiğimde omuzlarımın gevşediğini hissettim.

şehir uyuyordu. karşı bloğun pencereleri karanlıktı, yalnızca en üst katta soluk bir ışık vardı; belki bir uykusuz daha, belki unutulmuş bir lamba. aşağıda cadde bomboştu. gündüzleri kornaların, motor seslerinin, insan uğultusunun doldurduğu o yol şimdi bir nehir yatağı gibi kupkuru ve sessizdi. sokak lambalarının turuncu ışığı asfaltta göllenmişti. bu saatleri severdim. kimse benden bir şey istemezdi. ne telefon çalardı ne bir kapı. yalnızca ben, sigaram ve bu koca şehrin nefes alışı vardı. uzaktan bir köpek havladı, sonra sustu. bir yerlerde bir kamyon geçti, sesi gitgide inceldi, kayboldu.

elimdeki sigaranın közü karanlıkta parlıyordu. her nefeste biraz daha kısalıyor, küllük niyetine kullandığım eski konserve kutusuna kül düşüyordu. aslında bırakmam gerekiyordu, doktor da söylemişti, elif de her sabah koku yüzünden surat asıyordu. ama bu geceki sigara başkaydı. bir alışkanlık değil, bir mola gibiydi. kendimle baş başa kaldığım, hiçbir rol oynamadığım o birkaç dakika. elif'i düşündüm. içeride, yorganın altında kıvrılmış yatıyordu, saçları yastığa dağılmıştı. akşam yine küçük bir tartışma yaşamıştık, yaz tatiline nereye gidileceğini konuşurken. aslında aptalca bir konuydu, ikimiz de biliyorduk. yorgunluktan, birikmişlikten çıkan cinsten. yatağa sırt sırta girmiştik. şimdi buradan bakınca hepsi ne kadar önemsiz görünüyordu. sabah kalkınca kahvesini yapacaktım, o da gülümseyecek, mesele kapanacaktı. böyleydik biz.

rüzgâr biraz sertleşti, balkonun köşesindeki saksıda unuttuğumuz kuru dallar hışırdadı. gökyüzüne baktım. şehrin ışıkları yıldızların çoğunu yutmuştu ama yine de birkaç tanesi, orada olduklarını hatırlatmak istercesine inatla parlıyordu. bir uçak uzakta, yanıp sönen ışıklarıyla ufka doğru sessizce süzülüyordu. içinde kimler vardı, nereye gidiyorlardı, hiç bilmeyeceğim. sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes daha çektim, közü kutunun kenarına bastırarak söndürdüm. duman ağzımdan çıkıp gecenin içinde dağıldı, yok oldu.

ellerim üşümüştü, ovuşturdum. içeri girmeden önce bir an daha durdum orada, korkuluğa yaslanıp aşağıyı seyrettim. bu şehir milyonlarca insanı barındırıyordu ve şu anda hepsi susmuştu. bunda tuhaf bir huzur vardı. sanki dünya birkaç saatliğine soluğunu tutmuş, herkes birbirini rahat bıraksın diye anlaşmıştı. kapıyı yavaşça kapattım, perdeyi çektim. yatağa döndüğümde elif uykusunda dönmüş, benim tarafıma doğru uzanmıştı. battaniyeyi üstüne çektim, yanına usulca uzandım. sigara kokusu üstümdeydi, sabah yine söylenirdi belki. ama artık uykum gelmişti. gözlerimi kapattım, şehir gibi ben de sonunda sustum.
devamını gör...

ali işten döndüğünde eve girecek gücü kalmamıştı, o yüzden koridorun ucundaki pencerenin önünde durdu. aşağıda cadde ıslaktı, arabaların farları asfaltta uzayıp kısalan sarı lekeler bırakıyordu. cama yağmur damlaları vuruyor, biriktikçe ağırlaşıp aşağı kayıyordu. parmağını cama değdirdi. soğuktu. dışarıda kalan dünyayla arasında ince bir buğu vardı; nefesiyle büyüyen, biraz sonra kendiliğinden dağılan bir sis. bir çocuk gibi üstüne yazı yazmak istedi ama vazgeçti. yazacak bir şey bulamadı.

sokakta bir kadın, şemsiyesini kapatmadan bir dükkânın saçağı altına sığındı. telefonuna bakıyordu, sonra saatine, sonra caddenin başına doğru. birini bekliyor olmalıydı. ali onu izlerken kendi bekleyişlerini hatırladı. yıllar önce, tıpkı böyle bir yağmurda, bir kafenin camekânı ardında selin'i beklerdi. hep gecikirdi ama geldiğinde saçları ıslak, yanakları kızarmış, gülerek içeri dalardı. o gülüşü hatırlamak şimdi göğsünde tuhaf bir ağırlık bırakıyordu. selin gideli çok olmuştu. kavga etmemişlerdi, bağırmamışlardı; sadece bir gün konuşacak bir şeyleri kalmadığını fark etmişlerdi. belki de kalmamış değildi, söylemeye üşenmişlerdi. ali bunu hâlâ çözememişti. insan bir şeyi neden söylemezdi ki dururken.

camdaki damlalardan biri yavaşça yolunu buldu; iki üç küçük damlayı da yanına alarak aşağı süzüldü, pencerenin alt kenarında kayboldu. ali onu sonuna kadar izledi. böyle şeyleri izlemek son zamanlarda onu dinlendiriyordu. karmaşık değildi, bir sonu vardı, tahmin edilebilirdi. aşağıda kadın başını kaldırdı. caddenin başından biri geliyordu; koşar adım, ceketini başına siper etmişti. kadın gülümsedi; o gülümseyişi ali bu mesafeden bile gördü. adam yanına vardığında bir an durdular, sonra birlikte yürüdüler; aynı şemsiyenin altında, omuzları birbirine değerek. yağmur ikisini de yarı yarıya ıslatıyordu, umursamıyorlardı.

ali onların ardından, köşeyi dönüp kaybolana kadar baktı. sonra cam yine boştu; sadece damlalar, ıslak asfalt ve solup açan farlar vardı. içini çekti. bir zamanlar o da o adamdı, birinin başını kaldırıp gülümsediği kişi. şimdi camın bu tarafındaydı; kuru ve yalnızdı ama nedense dışarıda kalanları kıskanmıyordu. sadece hatırlıyordu. hatırlamak da bir şeydi, belki de tek kalan şey. cebinden telefonunu çıkardı. rehberde bir süre gezindi, parmağı selin'in isminde durdu. ne yazacağını bilmiyordu. belki sadece yağmur yağdığını, camdan baktığını, aklına geldiğini yazardı. belki bunlar ona aptalca gelirdi. belki hiç cevap vermezdi. telefonu tekrar cebine koydu. yazmadı ama silmedi de.

yağmur hafifledi, damlalar seyrekleşti, cam yavaş yavaş berraklaştı. aşağıda bir kedi, silkinerek bir arabanın altından çıkıp karşıya geçti. ali onu da izledi; sonunda o da bir kapının aralığından içeri süzülüp gözden kayboldu. koridor artık karanlıktı, sadece caddenin ışığı camdan içeri vuruyordu. ali orada biraz daha durdu, alnını cama dayadı. soğukluk iyi geldi. bir gün, diye düşündü, belki bir gün yazarım. bugün değil ama belki bir gün. sonra doğruldu, anahtarını çıkardı, kapısını açtı. arkasında cam yine yağmura kaldı; sessiz ve sabırlı, biriktirmeye devam ederek.
devamını gör...

saat üçü geçiyordu; telefonun ekranına bakmasam da biliyordum. içimde bir yerde bir saat vardı ve o saat hiç durmuyordu. yatağın sağ tarafına döndüm, sonra soluna. yastığı çevirdim ki serin yüzü yanağıma değsin, ama serinlik bir dakika bile sürmedi. tavana bakıyordum. karanlıkta bile fark ediliyordu tavan, çünkü gözüm alışmıştı. perdenin aralığından sokak lambasının sarı ışığı sızıyor, duvarda ince bir çizgi oluşturuyordu. o çizgiye baktım uzun uzun. sanki bir şey söyleyecekti bana, sanki bakarsam bir cevap verecekti. zihnim durmuyordu işte, mesele buydu.

beden yorgundu, kollarım ağırdı, ama kafamın içi bir pazar yeri gibiydi. bir düşünce geliyor, daha onu tam yakalamadan başka biri araya giriyordu. yarın vermem gereken raporu düşündüm, sonra birden on yıl önce söylediğim bir cümle geldi aklıma; utandığım, kimsenin hatırlamadığı ama benim unutamadığım bir cümle. içim büzüldü. kime ne, dedim kendime, kimse hatırlamıyor. ama fayda etmedi. su içmeye kalktım. mutfak buz gibiydi, çıplak ayaklarım karoların soğuğunu emdi. bardağı doldururken musluğun sesi evin sessizliğinde fazla yüksek geldi. camdan dışarı baktım. karşı apartmanda bir pencerede daha ışık vardı. belki orada da benim gibi biri, uyuyamayan biri, kendi tavanına bakan biri. bunda tuhaf bir teselli buldum. yalnız değildim bu saatte, bu şehirde uyanık kalanlar vardı, sayılarını bilmesem de.

yatağa döndüm. bu sefer onu düşündüm. ayrılalı aylar oldu, düşünmemeye çalışıyordum ama gecenin bu saati merhametsizdi, her kapıyı açık bırakıyordu. nasıl gülerdi, çayı nasıl karıştırırdı, kaşığı fincanın kenarına vurmadan. insanda küçük şeyler kalıyordu, koca olaylar değil. onun bir sabah saçını topladığı hâli geldi gözümün önüne, ense çizgisi; o an ona bir şey söylemek istemiştim ama söyleyememiştim. şimdi söyleyecek biri yoktu.

nefesimi yavaşlatmayı denedim. dörde kadar say, tut, dörde kadar bırak. bir yerde okumuştum, uykuya böyle dalınırmış. saydım. bir, iki, üç. ama sayarken bile araya laf karışıyordu, sayının arasına düşünce sızıyordu. beynim benimle inatlaşıyor gibiydi; ne kadar sakinleşmeye çalışsam o kadar diri oluyordu. bir ara saatin dördü vurduğunu hissettim, dışarıda bir kamyon geçti, çöp kamyonu belki. sonra uzakta bir köpek havladı. şehir uyanmaya hazırlanıyordu, ben ise henüz uyuyamamıştım ve bu, haksızlık gibi geldi. herkes dinlenmiş kalkacaktı, ben ise bu gecenin borcunu bütün gün ödeyecektim; ağır göz kapaklarıyla, dağınık bir kafayla.

gözlerimi yine yumdum. bu sefer hiçbir şey düşünmemeye karar verdim, ama karar vermek bile bir düşünceydi. kendimi bıraktım. duvardaki sarı çizgi hâlâ oradaydı, göz kapağımın arkasında bile duruyordu sanki. yavaş yavaş, farkına varmadan, düşünceler seyrekleşti. aralarındaki boşluk büyüdü. bir düşünce geldi, gitti, arkası gelmedi. belki o boşlukta uyudum, bilmiyorum. sabahın ilk grisi perdeye vurduğunda gözümü açtığımı hatırlıyorum, kısacık bir an için, sonra yine karardı her şey. zihnim sonunda pes etmişti ya da ben ona yenilmiştim; hangisi olduğunu ayırt edemedim. yorgunluk artık tatlı bir şeye dönüşmüştü, teslim olmaya benzeyen bir şeye.
devamını gör...

vapurun alt katı bu saatte hep aynıydı. iskeleye yanaşmadan on dakika önce herkes ayağa kalkar, kapıya doğru birikirdi. ben oturmaya devam ettim. acelem yoktu, beni bekleyen kimse de. karşımdaki sırada bir adam telefonuna gülümsüyordu, yandaki koltukta genç bir çift birbirinin omzuna yaslanmıştı. camdan denize bakarken kendi yüzümün soluk yansımasını gördüm. etrafımda yüzlerce insan vardı, satıcılar arasından geçiyor, çay bardakları tıngırdıyor, biri simit istiyordu. bütün bu ses denizinin ortasında sanki ben ayrı bir camekânın içindeydim.

yıllar önce bu vapura selin'le binerdik. o konuşur, ben dinlerdim. rüzgâr saçlarını yüzüne savurur, o gülerek toplardı. şimdi aynı koltukta tek başımaydım ve o alışkanlıkla hâlâ yanımdaki boşluğa doğru bir cümle kurmaya hazırlanıyordum. sonra susuyordum. söyleyecek kimse yoktu. bir martı camın hizasında süzülüp gitti. insanlar bir yerlere yetişiyordu, herkesin bir sıcak evi, bekleyen biri, bir sofrası vardı sanki. ben bunları düşündükçe kalabalık büyüyor, ben küçülüyordum.

tuhaftır, en yalnız hissettiğim anlar hiç yalnız olmadığım anlardı. odamda tek başımayken bu kadar ağır gelmezdi. ama böyle, herkesin ortasında, hiç kimseye ait olmadığımı fark ettiğimde içim çekilirdi. yanıma yaşlıca bir adam oturdu. paltosunun düğmelerini teker teker çözdü, oflayarak nefes aldı. bir şey söyleyecek gibi bana döndü, sonra vazgeçti. belki o da benim gibiydi, belki o da içinden bir cümle kurup sonra yutmuştu. ikimiz de öne bakıyorduk, iki yabancı, aynı sessizliği paylaşıyorduk.

vapur iskeleye çarptığında herkes bir dalga gibi kapıya aktı. ayağa kalktım, ceketimi ilikledim. rampadan inerken kalabalığın içinde omuz omuza yürüdük ama aslında kimse kimseye dokunmuyordu. bedenler birbirine değiyor, ruhlar birbirini görmüyordu. iskele çıkışında bir çiçekçi vardı. kova kova lale, karanfil. durup baktım. eskiden buradan selin'e çiçek alırdım, o kızarır, çiçekleri koklardı. şimdi ne alacağımı, kime götüreceğimi bilmiyordum. çiçekçi kadın bana baktı, alacak mısın der gibi. başımı iki yana salladım. yürüdüm.

caddede insanlar akıyordu. vitrinler aydınlık, kahveler doluydu. bir camdan içeri baktım, masalarda gülüşen gruplar, kadeh tokuşturanlar vardı. sokağın ortasında durup bir sigara yaktım. dumanı üflerken düşündüm, belki de yalnızlık böyle bir şeydi. boş bir oda değil, tam tersi, dopdolu bir sokakta kimsenin seni görmemesi. telefonumu çıkardım, rehberi kaydırdım. onlarca isim vardı. aramadan çok zaman geçen dostlar, unutulmuş numaralar. parmağım bir ismin üzerinde durdu, eski bir arkadaş. aramaya çekindim. ne diyecektim, neden arıyordum? telefonu cebime koydum.

sonra durdum. belki de bütün mesele buydu. herkes kendi camekânında, kimse ilk adımı atmıyordu. sigarayı söndürdüm, telefonu tekrar çıkardım. arkadaşımın numarasına bastım. telefon çaldı, çaldı. karşıdan tanıdık bir ses geldi, şaşkın ve sevinçli. kalabalık hâlâ akıyordu etrafımda ama artık o camekân biraz incelmişti. konuşurken gülümsedim. belki yalnızlık, kırılması gereken bir alışkanlıktı sadece.
devamını gör...

kahveyi hâlâ iki şeker atarak içiyorum, oysa eskiden acısını severdim. onunla tanıştıktan sonra bir şey oldu, damak tadım değişti sanki. ilk kez onun mutfağında, o küçük apartman dairesinde, elime tutuşturduğu fincandan içmiştim. sormadan iki şeker atmıştı. bir daha da vazgeçemedim. bu sabah da öyle yaptım. kaşığı bardağın kenarına vururken bir an durdum. sekiz ay oldu, hâlâ onun bıraktığı çizgiler üzerinde yürüyorum. insan ayrılınca her şeyin silineceğini, yeniden başlayacağını sanıyor. silinmiyor. kalıyor işte, böyle küçük şeylerde saklanıyor.

pencerenin önüne oturdum. dışarıda yağmur çiseliyordu, cam buğulanmıştı. parmağımla bir şeyler çizecek gibi oldum, sonra vazgeçtim. bunu o yapardı. buğulu camlara isimler yazar, kalpler çizerdi. ben aptalca bulurdum, hatta hafiften kızardım. şimdi elim kendiliğinden ona uzanıyor. tuhaf, insan sevmediği alışkanlıkları bile miras alıyor demek. telefonuma baktım. onunla birlikteyken sabahları önce hava durumuna bakmayı öğrenmiştim. kendi başıma yıllarca umursamadığım bir şeydi bu. ama o, dışarı çıkmadan önce mutlaka bakar, yanına şemsiye alıp almayacağına karar verirdi. şimdi ben de bakıyorum. bugün yağmurluymuş. zaten camdan görünüyordu ama yine de baktım. sanki onaylatıyorum, sanki hâlâ karşımda oturuyor gibi.

dolapta bir çay kutusu duruyor. ıhlamur. ben ıhlamur içmem, hiç sevmem. o alırdı, akşamları demlerdi, kokusu bütün eve yayılırdı. gitti ama kutu kaldı. atmadım. birkaç kez elime aldım, çöpe götürecektim, sonra yine rafın en arkasına ittim. neden sakladığımı bilmiyorum. belki koku için. kutuyu açınca hâlâ o akşamlar geliyor aklıma. kitaplığın önünden geçerken durdum. kitapların sırtları hâlâ onun dizdiği gibi, renklerine göre. ben eskiden yazara göre, alfabetik dizerdim. o geldi, hepsini karıştırdı, renklere göre yerleştirdi. itiraz etmiştim. ama sonra alışmışım. şimdi yeni bir kitap aldığımda bile refleksle rengine bakıyor, nereye koyacağımı ona göre düşünüyorum. gülünç bir şey. ama düzeltmiyorum da. düzeltsem sanki onu bir kez daha uğurlamış olacağım.

yağmur biraz hızlandı. kahvem soğumaya başlamıştı. bir yudum aldım, tatlıydı, hâlâ ona ait bir tatlılık. belki de mesele kahve değil. belki mesele, birinin hayatına girip damak tadını, alışkanlıklarını, sabahlarını değiştirmesi ve sonra çekip gitmesi. geriye kendini bırakması. insan sevdiği kişiyi unutabiliyor belki, yüzü zamanla bulanıklaşıyor, sesi siliniyor. ama bıraktığı alışkanlıklar öyle kolay gitmiyor. onlar bedene işliyor.

fincanı lavaboya götürdüm, yıkadım, süzgece koydum. o da hep hemen yıkardı, biriktirmezdi. ben eskiden bulaşığı akşama kadar bekletirdim. şimdi bekletemiyorum. elim varmıyor. kirli bir fincanı görünce içim rahat etmiyor, hemen kalkıp yıkıyorum. ceketimi aldım, kapıya yöneldim. sonra döndüm, askıdaki şemsiyeyi de aldım. bugün yağmurluydu, hava durumuna bakmıştım. kapıyı çekerken bir an düşündüm, acaba o da böyle mi, hâlâ benden kalan bir şeyler taşıyor mu? bilmiyorum. bilemem de. ama umuyorum ki bir sabah, hiç ummadığı bir anda, benim yüzümden yaptığı küçük bir şey çıksın karşısına. belki o zaman ikimiz de anlarız, bazı insanlar tam olarak gitmiyor.
devamını gör...

metrodan çıktığımda saat altıyı geçiyordu. şehir, bütün yorgunluğunu insanların omuzlarına yığmıştı sanki; herkes bir yere yetişiyor, herkes başka bir hayata koşuyordu. ben de yürüdüm kalabalığın içinde, ama nereye gittiğimi tam olarak bilmeden. caddede binlerce insan vardı. yan yana, sırt sırta, birbirine değerek geçiyorlardı. bir kadının çantası koluma sürttü, özür bile dilemedi; dilemesi gerekmiyordu belki de. kimse kimseyi görmüyordu burada. yüzler vardı ama bakış yoktu. o an tek bir gözün üzerimde durmasını istedim; birinin bana bakıp da beni tanıdığını fark etmesini.

vitrinin önünde durdum. camda kendi yansımamı gördüm, arkamda akıp giden insan seliyle birlikte. yüzüme baktım. yorgundum. sabahtan beri konuştuğum tek kişi kahvecideki çocuktu, o da parayı uzatırken. ben teşekkür ettim, o başını salladı. bugünkü bütün insanlığım bundan ibaretti. bir zamanlar bu caddede başka türlü yürürdüm. yanımda biri olur, kolumu tutar, bir şeyler anlatır, ben gülerdim. ayşe. adını içimden söylemek bile göğsümde tuhaf bir ağırlık bıraktı. o gittiğinden beri kalabalıklar daha da kalabalık, ben daha da yalnızım. insan bir kişiyi kaybedince aslında bütün bir şehri kaybediyor; bunu kimse söylemiyor.

köşedeki simitçiden, canım istemese de bir simit aldım. ellerimin bir işle meşgul olmasını istedim sadece. parkın kenarındaki banka oturdum. karşımda çocuklar koşuşuyor, anneler onları izliyor, iki yaşlı adam bir masada tavla oynuyordu. herkesin bir yeri, bir ötekisi vardı. ben simidimi ufaladım, güvercinlere attım. bari onlar geldi yanıma. telefonuma baktım. bildirim yoktu. rehberde yüzlerce isim taş gibi, sessiz duruyordu. aramak isteyip de arayamadığım bir tanesini buldum. parmağım ekranın üstünde bekledi. ne diyecektim ki? yalnızım mı diyecektim? kimse bunu duymak istemez. herkes kendi yalnızlığıyla dolu; birbirimize taşıyacak yerimiz kalmamış.

akşam iyice çökerken lambalar yandı. şehir bir başka güzelleşti, ışıklarla süslendi, ama bu güzellik bana ait değildi. bir camekânın ardında bir aile gördüm; sofra kurmuşlar, çocuk bir şey anlatıyor, hepsi gülüyordu. onların ışığı sıcaktı. benimki sokak lambasının soğuk beyazıydı. kalktım, yine yürüdüm. bir an durdum, karşıdan gelen bir adamın gözlerine bilerek baktım. belki o da benim gibiydi, belki o da bu kalabalıkta birini arıyordu. ama adam gözlerini kaçırdı, hızlandı, gitti. herkes gözlerini kaçırıyor. sanki birbirimizin yalnızlığını görmekten korkuyoruz; çünkü görürsek kendimizinkini de kabul etmemiz gerekecek.

eve yaklaştığımda kalabalık seyreldi. sokaklar boşaldı. işin tuhafı, tenhalıkta kendimi daha az yalnız hissettim. belki de yalnızlık, insanın kalabalıkta bile bir başına kalmasıdır. boşlukta yalnızlık olağandır, ama binlerce insanın arasında kimsesiz kalmak, işte asıl o yakıyor insanı. anahtarı kilide soktum. içerisi karanlık ve sessizdi. ışığı yakmadan bir süre öylece durdum kapının önünde. sonra içimden ayşe'ye seslendim, sadece bir kez. kimse cevap vermedi elbette. ama seslenmek bile iyi geldi. bazen insan, yalnızlığını yenmek için değil, ona alışmak için konuşur kendiyle.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim