zamanın lineer değil de döngüsel aktığı fikri insanın kendini gözlemlemesinden mitolojiye kadar pek çok yerde karşısına çıkar. benim de biraz kafayı yeme sebebimdir kendisi. ilerlemek dediğimiz şeyin aynı şeyleri farklı biçimlerde yeniden yaşamaktan ibaret olabileceğini düşünmek de pek iç açıcı değil tabii. neyse.
o an hangi duygun gereğinden fazla seni ele geçirdiyse o elbette. her duygu hastalıklı olma potansiyeli taşır bence. en hastalıklı olanı da bana kalırsa birden fazla duygunun birbirine karıştığı halidir. o değil de bazen tek bir olumlu duygu kombinasyondaki tüm olumsuz duyguları dengeleyip o hastalıklı havayı bir anda müthiş bir yararlılığa çevirse çok havalı olmaz mıydı. çok eğlenceli ya.
düşündüm de bir süredir hayal kuramıyorum. bu benim için olağanüstü bir durum. mesela şu an mutlu olmalıyım ama fena halde mutsuz hissediyorum. dahası, yorgun ve bitkinim. kolumu kaldırmak bile çok güç geliyor. hasta gibiyim ama değil gibiyim de. ertesi gün muhtemelen geçer ya da belki birkaç saate. en azından bunun farkındayım. öyle yani. nefes almayı bırakasım var. hayır, intihar etmeyi düşünmüyorum. neyse.
günaydın arkadaşlar. güne konjonktivit ile uyandım. yine ve yeniden göz damlaları, pomadlar.. nedir benim bu gözlerimden çektiğim ya.
neyse, kırmızı ve yeşilin uyumunu seviyorum en azından. napabilirim ki, estetik şeyler beni mutlu ediyor.
salyangozların kabuklarını çalmak -meğer ölüyorlarmış-, toprak yahut çimen gibi şeylerin tadına bakmayı falan saymazsak -yani bence nispeten normal şeylerdi- şeyi hatırlıyorum; evdeki malzemelrle insan gibi bir şey tasarlayıp camın önüne koymuştum. dışarıdaki insanların onu insan sanmasını istemiştim - baya da benzetmiştim hani- ve gizlice dışarıyı izliyordum uzun bir süre. ne tepki verecekler falan diye.. arada da hareket falan ettiriyordum. açıkçası bunun pek normal bir davranış olduğunu düşünmüyorum. baya da eğleniyordum. komik.
onun dışında normal bir çocuktum bence ya. yani öyle sanıyorum.
bir şeyi yaşamamış olmak, o şeyi bilmediğin anlamına gelmez.
bir şeyi deneyimlemek istemek de illa o şey hakkında bilgisiz olmaktan kaynaklanmaz. hatta deneyimleme isteği, merak duygusunun bir tezahürü olarak görülebilir.
dolayısıyla tanrının her şeyi biliyor olması, merak edemeyeceği anlamına gelmeyebilir. belki de tanrı ne olacağını bilmiyordu demek değil, ne olacağını bilmesine rağmen deneyimlemek istedi demek daha doğru olabilir.
kısaca bunların hepsi merak duygusunun farklı biçimleri olabilir. ihtimaller, ihtimaller..
duyguyu yaşamamak değil de gelip geçmesine izin vermek olabilir. ne baskı altında tutup bir noktada büyük bir patlamanın eşiğine gelmek ne de yaşadığın her duyguyu doğrudan davranışa dönüştürmek. bir duygunun var olmasına izin verip yine de onunla ne yapacağına kendin karar verebilmek falan.
bir de yaşadığın duyguyu bir noktada dışardan gözlemleyebilmek var. neden böyle hissediyorum, bunun altında aslında ne var, bu duygu bana ne anlatmaya çalışıyor diye bakabilmek. bazen öfke dediğin şey kırgınlık, kıskançlık dediğin şey yetersizlik hissi, umursamazlık dediğin şey incinmekten korkma anlamına gelebiliyor. bunu fark edip yalnızca neden böyle hissediyorum ile bırakmayıp o farkındalığı bir çözüme ulaştırabilmek de bunun parçası bence. öyle yani. böyle bakınca da çok zor bir şey gibi gelmiyor. komik.
yeterince rahat hissediyorsam saçma sapan konuşmaya başlarım. mesela durduk yere bir anda istiklal marşını okuyabilir ya da meme diye bağırabilirim. ezbere bildiğim ne varsa, bilinçaltımda bir yerlerde saklanan o gizli hazine, rahat bir anımı bulup ortaya çıkmak için can atıyor sanki. bazen aşırı dürtüselim.
uzun zaman sonra bu gece tekrardan yaşadığım olay.
gece 3 civarı bir uyandım, hareket edemiyorum. sağıma dönük şekilde yatıyorum ve arkamdan biri sarılıyor falan. dönüp bakmaya çalıştım ama izin vermiyor. sımsıkı sarılmış bana, alnının küçük bir kısmını ve saçlarını görebildim. kadındı.
dedim herhalde cinler, periler geldi. mal mal beklemek zorunda kaldım. merak ettiğim için baya bakmaya çalıştım ama izin vermedi. bir yandan da güldüğünü falan hissettim. öyle tuhaf bir andı yani.
cinin de sapığına denk geldik iyi mi.
bu arada muhtemelen geçenlerde izlediğim kısa korku filmi the jinn wedding'den etkilendim. gerçi korku işini becerememişlerdi ama dans koreografilerinden yürüyüp absürt bir korku filmi yapsalar iyi olurmuş. neyse.
şu hayatta en büyük sınavımın ilgi çekmek üzerine olduğunu düşünüyorum.
herkesin hayatta dönüm noktaları vardır. kimi bunu sakinlikle yapar, kimi duygularını kabul ederek, kimi ise belki sadece bir adım atarak. bilmiyorum. ben sadece kendi olası dönüm noktamın bir şekilde ilgi çekmekle ilgili olduğunu düşünüyorum.
bu arada şu an ilgiden hoşlanmayan bir yapım yok. ilgimi çeken insanların benimle ilgilenmesi, beni merak etmesi falan çok hoşuma gider mesela ama bu daha genel bir şey. sanki dünyayı bir sahne olarak görürsem hayatım yoluna girecekmiş gibi geliyor. sadece bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum. kimlerin ilgisini çekmeliyim, ne yapmalıyım, ne ortaya koymalıyım, hiçbir fikrim yok.
esas mesele de burada başlıyor galiba. yeni bir şey üretmeden varlığını ortaya koymak bana çok saçma geliyor. mesela burada bile görüyorum bunu. belli alanlarda sürekli kavramsal şeyler konuşan, öznel bir düşünce ortaya koymayan, yeni bir şey üretmeyen insanlar var. kitaptan, makaleden ya da herhangi bir yerden alınabilecek bilgiyi alıp dümdüz sunuyorlar. bir şey hakkında gerçekten ne düşündüğünü, o bilgiyi nereye bağladığını, ondan ne çıkardığını göremiyorsun. sadece bilgi var.
ve o kadar sıkıcı buluyorum ki bunları. hatta bu insanlarla ilgilenen insanların benimle ilgilenmesini de istemiyorum ama çoğunluğu da bunlar oluşturuyor hani.
sonra yine seçicilik devreye giriyor. tek tek herkesi eliyorum. bunu istemiyorum, şunu istemiyorum, bunun ilgisini istemiyorum, şu bana göre değil derken ne kalıyor elde?
koca bir hiç.
galiba bir yandan insanların ilgisini istiyorum ama öte yandan sırf ilgi çekmek için kendimi ortaya koymak da istemiyorum. ortaya koyacaksam gerçekten bana ait bir şey olsun istiyorum. yeni bir düşünce, bir yorum, bir üretim, herhangi bir şey. yoksa sadece var olanı alıp yeniden sunmanın benim için pek bir anlamı yok.
ergenliğime dönmek istiyorum.
şu son zamanlarda belirsizliğe karşı tahammülümün ne kadar düşük olduğunu fark ettim. bazı şeyleri gözümde ne büyütmüşüm ya. neyse, kafam tekrardan rahatladı. bu da bana ders olsun. öhöm. bunun şerefine rusça kursuna başlayacağım. kendi kendine nereye kadar sonuçta. bıdı bıdı, bıdı bıdı. üşendim yazmaya.
ingilizcemi geliştireyim diye ingilizce okuma kitapları alayım demiştim. gaza gelip romeo ve juliet’i de aldım. aklımı seveyim.
şimdi okuyorum, tam benlik cidden (!)
bilimsel açıklama neye yarar sorusunun esas cevabını yazmaya bile gerek duymuyorum ama madem felsefi açıdan ilerliyoruz, şunu söyleyeyim;
bilimsel açıklama sana bildiklerini gösterir ama açıklamalar arttıkça, yani bildiklerin arttıkça, bilmediklerinin ne kadar fazla olduğunu da görmeye başlarsın. hatta daha önemlisi, bilmediğin şeylerin nerede başladığını görmeye başlarsın. bu da soru sorma alanını daraltmaz, genişletir. ki sadece bu yönüyle bile felsefeye büyük bir hizmette bulunmuş olur bilim.
felsefe dediğimiz şey birkaç sorunun etrafında sürekli dolanmak değil ki. bilgi arttıkça, sınırlar netleştikçe yeni sorular ortaya çıkar. bugün sorabildiğimiz birçok soruyu, sahip olduğumuz bilgiler olmadan zaten soramazdık. felsefe dediğin şey cevap bulmaktan ziyade, bulduğun cevapla yeni sorular sorabilmektir. zaten bu yüzden felsefe pek çok disiplinin temelinde yatar.
bir de bilginin artmasını idrakimiz azaldı şeklinde yorumlamak nedendir anlamadım. bir şeyin karmaşıklığının arttığını görmek, sandığımız kadar basit olmadığını fark etmek de bir idrak değil midir? bana kalırsa gayet güçlü bir idrak hatta. dün basit sandığın bir şeyin bugün ne kadar katmanlı olduğunu görebiliyorsan, burada azalan değil artan bir kavrayış vardır.
bilim sana hakikat dediğin şeyi vermiyor olabilir ama ona giden yolda ışık tuttuğunu da inkar etmek mümkün değil bence. zaten bilim dediğin şeyin anlam üretmek gibi bir iddiası da yoktur. neyi bildiğimizi, neyi bilmediğimizi ve bildiğimiz şeyin sınırlarını gösterir. ki felsefe bundan daha fazla ne isteyebilir ki?
bilgi dediğimiz şeyi felsefeyle karşı karşıya getirmek de bu yüzden tuhaf geliyor bana. bilgi ve anlam arayışı birbirini besleyen şeylerdir. soru sormanın kökeninde bilmek ve daha fazlasını bilmek isteği yatıyorken, bunları birbirinden bu kadar ayrıştırmak epey garip.
bilim hakikatin tamamı değil elbette ama hakikatin tamamı olmaması, hakikate giden yolda hiçbir şey söylemediği anlamına da gelmiyor.
bugün 19 yaşında bi kız yanıma geldi; bildiğin marketten evine dönüyordu, beni görünce yanıma geldi ve benimle birlikte geldiği yönden yürümeye başladı. sanırım beni yaşıtı falan sandı, arkadaş olmak istedi gibi hissettim. hatta yaşımı duyunca yüzüme bi bakışı vardı, görmeniz lazım. baya güldüm içimden. neyse, vedalaşırken sonra seni bulurum falan diyor bir de. minnoş ya. tatlı bi andı.
the tree that moves some to tears of joy
ıs in the eyes of others only a green thing that stands in the way.
...
but to the eyes of the man of imagination,
nature is imagination itself.
as a man is, so he sees.
as the eye is formed, such are its powers.
normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz.
Daha detaylı bilgi için çerez ve
gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.
online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.