gaunter o'dimm yazar profili

gaunter o'dimm kapak fotoğrafı
gaunter o'dimm profil fotoğrafı
rozet
karma: 15675 tanım: 545 başlık: 181 takipçi: 184
Klozete otururken parmak uçlarında yükselen kadının ayakları louvre müzesinde sergilemeli.

son tanımları | başucu eserleri


varoluş sancısı anlatan cümleler

görsel
devamını gör...

otobüs yolculuğu

dik açının hayli yorucu olduğu yolculuklardır.

otobüse bindiğim andan beri ahlaki bir geometri sorusu ile cebelleşiyorum. koltuğumu ne kadar yatırırsam benim yolculuğumu yorucu olma seviyesinden çıkartır bu arada arkamda bulunan yolcunun da bacaklarına eziyet etmemiş olurum.

önümde oturan adam sayısalcı olmalı ki bu problemi epey hızlı çözdü. dişçi koltuğu gibi yatırdı koltuğunu kucağıma az önce, saçları biraz uzun olsa öreceğim, alnı helalim olsa öpeceğim. her zaman bu adamlar önüme denk gelir ve hep benim arkamda olanlar rahat eder.

yalnızca kendi rahatını düşünen insanlara her zaman imrenmişimdir, hayatım boyunca asla böyle bir insan olamadım. bu insanlar berber koltuklarında gazete okur, minibüslerde yüksek sesle müzik dinler, otobüsler de koltuğunu hunharca yatırır eylemleri onlar için her zaman rahat bir alan sağlamalıdır. misal ben berber koltuğunda vahe kılıçaslan oluyorum. berber zaten saçımı sakalımı kesiyor bir de hareket edip adamı yormayayım diye psikolojik felç geçiriyorum.

daha çok var bu yolculuğun bitmesine, git gide helalim gibi görmeye başladım ön koltukta oturan adamı, kucağımda gidiyor bir şehirden diğerine, öperek uyandıracağım ilk mola da.

uyan meleğim, bir çay içelim bence artık.

yolculuk editi: adam keyif pezevengi çıktı, az önce muavin gelip uyardı adamı lütfen maskesini takar mısınız diye. işte bu durumlarda sabrımı kaybetmekten korkuyorum sonra show habere çıkarız sonra;

şok şok şok koltuğunu kucağına yatıran adamı boğarak öldürdü. neyle boğduğunu görenler gözlerine inanamadı...

yarı çapı on santim olan sarı bir daire içine alıp gösterirler bir de boğma şeklini. yarı çapı ayrı mı yazılıyor emin olamadım bakmaya da üşendim açıkçası bu kez.
devamını gör...

klaus kinski

werner herzog filmlerine sardım bir dönem üniversitede, bu vesile ile klaus kinski ile de tanışmış oldum. bazı yönetmenlerin filmlerine ortak ettiği oyuncular vardır, o filmi izlerken yönetmen ve oyuncunun bağını hissedersiniz işte onlardan biri de bu ikilidir.

ancak herzog ve kinski arasındaki bağ salt bir sevgi bağı değildir, aynı zamanda içinde çok büyük bir nefret de barındırır. sanırım sanat adına yapmak istediklerini birbirlerinden daha iyi anlayan birini bulamadıklarından olsa gerek tüm tantanaya rağmen yine yeniden beraber çalışmaya devam etmişlerdir yıllardır.

özellikle aguirre der zon gottes, bana kalırsa sinematografisinde özel hayatı bazında önemli bir yer tutan filmdir. sapkınlık ve delilik arasındaki hikayesini konu alır aguirre'nin o tanrının gazabıdır. sömürgeci ve ari duruş fikirleri o kadar ileri gider ki kendisi için uygun kişinin kendi kanından olan kızı olduğunu düşünmeye başlar bir süre sonra. kinski muhteşem doğal bir oyunculuk sergiler ve yıllar sonra öğreniriz ki öz kızı filmin kaderini yaşamaktadır çocukluğundan beri.

bir diğer büyük filmi ise yine herzog ile beraber çalıştığı fitzcarraldo'dur. fatih sultan mehmet'in sanat aşığı halidir paralel evrende, opera aşkı ile bir gemiyi dağlardan aşırır ve o dönem bunu gerçekten yaparlar bir çok çalışan seti terk eder gider bu iki adamın delilikleri yüzünden. benim için tartışılmaz en güzel kinski filmi de budur.

ve nosferatu.

alman dışavurumcu sinema artık etkisini yitirdiği ve sinema tarih kitapları arasında anlatılan bir ders olduğu zamanlarda, neden tekrar yapmıyoruz bu işi diye çıkarlar yola. kinski bu kez de nosferatu olur. yüzünün çirkinliği ruhunun derinliklerine işlemiş bu adam bu rolü de hakkıyla yerine getirir.

eğer bu kadar usta bir oyuncu olmasaydı muhtemelen hayatını bir hapishanede geçirmek zorunda kalacak bir sapkın, duygularını rol gibi yansıtarak alkışları toplamayı başarır. yıllar sonra yaptıkları ortaya çıksa da kinski sinema tarihi için hep aynı yerde kalmaya devam eder.
devamını gör...

league of legends

eskiden dota vardı, elbet daha eski mapler de vardı dota'nın yolunu açan. yıllar yıllar sonra lol ortaya çıktığında hiç oralı olmayan oyunculardan biri oldum. ancak kitlesi hakkında konuşmadan şunu diyebilirim ki haksızlık ettiğim bir oyundur.

özellikle yarattıkları lore, müzikleri ve sinematikleri ile oldukça başarılı işlere imza attılar. elbette burada wow'un lore'u ile kıyaslamak hata olur ama aşağı kalır bir yanı olmayacak gibi görünüyor böyle giderse.

şimdi övgülerden sonra eksiklerine gelelim. oyunda denge sıfır, özellikle yeni çıkan karakterlerde kostüm satışını arttırmak için karakter gereksiz güçlü bir giriş yapıyor oyuna ve her sezon bir türlü dengelenemeyen itemler ve karakterler oluyor oyun içerisinde. şu oyunda sanatsal öğelere gösterdiklerini önemin onda birini dengelemeye ayırsalar bu sorum çözülür aslında.

kitle; ağla, oç, izi, gg

hayatımda bu kadar kanser bir oyuncu kitlesini bir arada görmedim daha önce, uzun süre wow oynadığım için insanlarla oyun oynamaya alışmışım bu yüzden lol'de insanlıktan bu kadar uzak varlıklarla oyun oynamak epey zorlayıcı. çözüm; mute. her oyun istisnasız küfür ile başlar ve küfür ile biter.

derece sistemi ise şöyle bir sıkıntı barındırır, bu kısım benim gibi main support oyuncular için geçerli sadece, eğer preniz yoksa lig atlayamazsınız. bakın ben 5.14 kda ile oynayan bir oyuncuyum bu ortalama her oyun 2-3-13 gibi bir skor ile oyunu bitirmek anlamına gelir. ancak bir support ile yapabileceğiniz şeyler sıkıntı eğer adc'niz verimli değilse, sizin karakteriniz oyun taşıyan bir karakter değil taşıtan bir karakterdir.

mobilden video yüklemek uzun sürdüğü için tek bir video atıyorum buraya destek konumunda nasıl oynadığımı göstermek için ama gel görün ki toplamda on iki adet yedi level support havuzu ile derecede presiz olduğum için sürünüyorum;

nami

not: elbet presiz de derece yükselenler vardır, onlar damlamadan ben editleyeyim.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

içine sinekler doldurduğum bir kibrit kutusuna sığıyor geçmişe dair pişmanlıklarım. çocuklar saftır cümlesine inat gaddar bir çocukluk geçirdim ben, evrimsel süreçte motivasyonlarını anlık tutan diğer canlılara karşı. benim için sesi olan kutsanmıştı yalnızca; sinekler, kelebekler, örümcekler kendilerini bir ses ile savunamıyor olmanın bedelini, beklenen bir deprem sonucu kibrit kutusu duvarlarına çarparak ödediler canları ile.

oysa kediler, köpekler ve acısını sesi ile dile getirebilen her canlı merhametim ile ödüllendirildi. ağındaki bir örümcek, cama çarpan bir sinek, akvaryumda bir balık ise çarpık dişleri ile gülerek kendilerine yaklaşan beni gördüklerinde insanlar hakkında akıllarında canlanan tek tasvir kahkahalar eşliğinde zulmeden bir çocuk oldu. bir devdim aslında hani fasulye sırığının tepesinde yaşayan korkunç bir dev.

eti puf kutusu içine hapsettiğim örümceğin yanına kelebek attım bir gün. arenada yerini almış romalı bir lider gibi bekliyordum savaşın başlamasını, dizlerimi kırıp çömelmiş bir şekilde eti puf arenasını görebilecek en güzel yere yerleşip. hareketsiz duruyordu örümcek ve kelebek, biraz teşviğe ihtiyaçları vardı belli diye düşünerek elimdeki sopa ile dürttüm arenayı, örümcek titredi olduğu yerde kelebek çırpındı ama hala savaş başlamadı.

tek bir canavar vardı sanırım orada, kelebek de örümcek de ondan korkuyordu ve o an her ikisi de ne olursa olsun oradan sağ çıkamayacaklarını biliyor gibilerdi. haklılardı da savaş başlamamasına sıkılıp kalktım ve arenayı üzerine basarak yerle bir ettim, omuz omuza öldüler orada, ne örümceğin ağı ne de kelebeğin kanatları bir fayda sağladı onlara.

şimdi köyde evin önünde otururken, tavanda asılan yapışkan banda bakıyorum, bir kelebek ve bir örümcek yapışarak ölmüş orada. yaklaşıyorum, kulağımı iyice yaklaştırıyorum banda yapışmış gladyatörlere. seri bir katil olarak geçen çocukluğumu duyuyorum, bandı söküp alıyorum tavandan, baş parmağımı yukarı doğru kaldırıp terk ediyorum arenayı.
devamını gör...

ko to tamo peva

şu kardeşleri önce şuraya koyalım;

kim şarkı söylüyor orada?

dusan kovacevic'i underground filmden tanıyordum daha önceleri, platon'un mağara alegorisini bir savaşın ortasında kurulmuş bir mağara aracılığıyla anlatmıştı, yönetmen emir kusturica'ydı. bu filmde ise bir otobüs yardımı ile bir ülkenin trajedisini ele almış, yönetmen ise slobodan sijan.

izlerken tunç okan'ın otobüs filminin tadını vermişti bu film bana, yugoslavlar ile birbirimize benzediğimiz çok nokta var.

bir ülke dolusu insanı bir otobüsün içine doldurup seyahat ettirdiğinizi düşün, otobüs yol aldıkça parçalansın yavaş yavaş. günümüzde biz de böyle bir yolculuğun içindeyiz zaten. şoföre güven tam otobüs içindeki yolcuların çoğu tarafından; uyuklayan, yola bakmayan, ters yola girmiş şoföre.

herkes, kendi şeridinde ilerlerken üzerimize doğru gelen diğer araçlara küfürler yağdırıyor, dış güçlerin süratli gidişi bize tehlike oluşturuyor, kimse sormuyor ağam biz napıyoruz diye. neden her yere çarpıyoruz, bir kişi bile demiyor durdur şu aracı artık, otobüsün arka camında tuğra, vites kolunda tesbih sürükleniyoruz dualar eşliğinde.

işte ko to tamo peva'da böyle bir otobüs yolculuğunu ele alıyor; şarkılar, ağıtlar, küfürler, kahkahalar bir arada dumana boğulmuş bir otobüsün içindeki bir yolculuk.

bir zamanlar yugoslavya...
yugoslavlar ile birbirimize benzediğimiz çok nokta var demiş miydim?
devamını gör...

avi pardo

armağan ekici, başlığının açılmadığı görünce sırayla diğer çevirmenlere de bakayım dedim ve aklıma gelen ilk isim oldu avi pardo. avi pardo'nun çevirileri hakkında ne yazık ki çok güzel şeyler söyleyemeyeceğim. bu yüzden başlığı açarken linç edilir miyim korkusu yaşadım biraz ama sonra aklıma geldi burası normal sözlük burada bilgi başlıkları yüzünden değil profil fotoğrafın yüzünden, cinsiyetin yüzünden, cinsel kimliğin yüzünden ya da ırkın yüzünden linç edilirsin. bu sebeple rahat rahat avi pardo çevirilerini neden çok fazla sevmediğimi yazabilirim.

öncelikle avi pardo'nun çevirdiği bir eseri okurken sadece avi pardo okuyor hissi alıyorum, bu bir açıdan güzel bir şey gibi görünebilir ancak çevirdiği yazar, charles bukowski de olsa john fante de olsa etgar keret de olsa fark etmeksizin avi pardo okumuş oluyorsunuz. bu da bana şunu işaret ediyor, avi pardo'nun bir tarzı var ve bu tarzı çevirisini yaptığı yazarın tarzının önüne geçiyor.

ayrıca bazen o kadar basit hatalar yapıyor ki çevirilerinde bu kadar özensiz davranıyor oluşu beni şaşırtıyor, örneğin tanrı olmak isteyen otobüs şoförü eserinde basit kelime oyunlarını bile çevirmeyerek es geçtiği yerler mevcut. yanılmıyorsam ilk öyküde bir restoran adı vardı ve bu öykü için önemli bir kelime oyunu taşıyordu onu es geçmişti örneğin.

diyalog çevirileri ise bana kalırsa en problemli noktaları oluşturuyor pardo çevirilerinde, özellikle bukowski eserlerinde diyalogları okurken kötü dublaja sahip üçüncü sınıf bir amerikan filmi izliyor havasını hissediyorsunuz.
allah kahretsin dostum, demek istediğim bu kahrolası şey işte!

internet üzerinde araştırdığınız zaman yere göğe sığdırılamayan bir çevirmen olarak görürsünüz kendisini, açıkçası bunun sebebini bir türlü çözemedim, bu kadar özensiz davranıp basit hatalar yaptığı noktalara rağmen neden bu kadar övgü aldığını anlayamıyorum.

kötü bir çevirmen midir avi pardo ?

asla.

ancak bu eserler daha iyi çevrilebilir miydi?

kesinlikle.
devamını gör...

lale belkıs

zihni ve arzusu yer değiştirmiş batının anal büstüdür lale belkıs.

batının imajı bedenine çizilen modern kadınlara karşı cahilliği merhamet ile gizlenen köylü kadınlar, aşk savaşını her zaman kazanırdı yeşilçam filmlerinde. cehalet övgü doluydu, kültür ise ahlaksızlığı peşi sıra getiren bir zehirdi.

işte o zehri dilinin ucunda taşırdı lale belkıs, her zaman kaybeden bir kadın olarak. yeşilçam filmlerini ne zaman izlesem cehaleti ardına sığınmış masum gülüşünde köylü kurnazlığı taşıyan başrollere sinir olurdum. cahil, kaba, ataerkil bu kadınlar köylerinden çıkıp gelirlerdi şehre ve değişen tek şey fistanları olurdu kabalıkları onlar için övünülecek bir durumdu her zaman. cahil bir toplum için biçilmiş bir kaftandı bu senaryolar.

kimi zaman yakışıklı aktörün nişanlısı kimi zaman sevgilisi bazen de karısı olurdu lale belkıs ve o köylü kadına kaptırırdı sevdiği adamı. tam bir şeytan imajı çizilirdi filmlerde belkıs için, gelip ilişkinin arasına giren köylü kadının masumiyetine zarar gelmemesi için daha da kötü olmalıydı, hak etmeliydi yaşadığı her şeyi.

fakir bir halka, fakirliği gurur ile eş değer göstermeye başardı bu boktan yeşilçam filmleri. fakir ama gururlu adamlar, cahil ama merhamet dolu kadınlar her sahnede hayat dersi veriyordu, fakir ve cahil anadolu insanına. zengin herkes kötü, ahlaksız ve merhametsizdi, röpteşambır tecavüzcü üniforması halini almıştı, zenginliği temsil ettiğini düşündükleri her şeye nefret kusuyordu filmler.

haliyle içine iki üç odun attığı sobasının yanında oturup bu filmleri izleyen halk da zamanla kim bürümeye başladı batılı olan her şeye: viski , kitap, röpteşambır, eğlence hayatı, piyano...

ve sonunda her zaman köylü kadın zengin adamı kaptı, saçını sarıya boyattıktan sonra.
devamını gör...

armağan ekici

armağan ekici hakkında sözlükte başlık açılmamış olması beni oldukça şaşırttı. kendisi türkiye'nin en başarılı çevirmenlerinden biridir, ulysses çevirisine kalkışması ve bunu başarı ile sonuçlandırması bile tek başına yeterlidir bunun için.

ancak ben burada çevirmenliğinden bahsetmek istemiyorum daha ziyade şiirden bahsetmek istiyorum. son yıllarda şiir romantik bir eksende dönüp duran, kadına yazılan bir metin ve erkek edebiyatının bir ürünü sanılır hale gelmiş durumdadır. evet konumuz aç yazı.

(bkz: aç yazı) dergisi ile birlikte armağan ekici'ye olan ilgim daha da arttı. dergi içinde bulunan şiir çevirileri, eleştiri yazıları ve incelemeler son dönem hiç bir dergide okumadığım kadar doyurucu. şiir böyle de okunabilir fikrini ortaya koyuyorlar bağlaç ise sadece tevazudan kaynaklanıyor.

özellikle şiir ile ilgileniyorsanız kesinlikle aç yazı dergisini arşivinize katın ve edebiyat ile ilgileniyorsanız armağan ekici'yi her zaman göz ucu ile de olsa takipte tutun.
devamını gör...

leolo

düşlüyorum öyleyse yokum.

annem ile babamın tanışma hikayesi öyle romanlara konu olacak bir hikaye değil belki sadece yaşar kemal romanının yan karakteri olabilirler. babam teyzesini ziyarete gittiği zaman görür annemi, çapkın babam. annemler beş kız kardeşlerdir, bak bunların hikayesi de atvde yayınlanan bir mahalle komedi dizisi olabilecek kıvamdadır. (bkz: ekmek teknesi) neyse babam annemi görür birbirlerini severler ve en son annem babama kaçar. dedem vermemiş annemi babama, annem de rıza beklememiş bir yerden sonra.

leolo'nun hikayesi de böyle sıradan bir hikayedir aslında ama leolo bunu inkar eder kanadalı değildir o babası sicilyalıdır.

babası ile annesi asla tanışmamıştır. hikaye şöyledir;

babası sicilya'da bir domates tarlasında çalışan işçidir bir gün tarlada gördüğü güzel bir kadına bakarak masturbasyon yapar ve domateslerin üzerine spremlerini bırakır. daha sonra domates üzerinde kanada'ya seyahat eder sperm leolo. tezgaha dizilir diğer domateslerle birlikte ve annesi olacak kadın tezgahlar arasında alışveriş yaparken domates kasası üzerine düşer. bu düşüş sonucu vajinasına bir domates kaçar annesinin, üzerinde sprem leolo'yu taşıyan domates.

leolo dünyaya böyle gelir iddiası budur. masa bacağını sabitleyen tek bir kitaba sahip küçük bir çocuğun böylesi bir hayal gücüne sahip olması şaşırtıcıdır. düşlüyordur o halde sicilyalıdır.

jean-claude lauzon'a ait bir filmdir leolo, tüm zamanların en iyi yüz filmden biri seçilmiştir times tarafından. kimin ne seçtiğinden bağımsız olarak muhteşem bir filmdir.

leolo bir şairdir, aşıktır ve sicilyalıdır aynı zamanda kırmızı tombul bir domatestir.

alternatif bir dünyaya geliş hikayesi düşlüyorum leolo'yu izledikten beri ancak bir domatesten dünyaya gelme fikri kadar sürrealist bir tablo çizemiyorum ne yazık ki.

aslında annem ve babamın tanışma hikayesi çok farklı size yalan söyledim, babam bir gün kırmızı bir japon balığı satın alır ve eve dönerken...
devamını gör...

yazarların korsan kitap hakkındaki naçizane düşünceleri

son yıllar kendilerini oldukça geliştiren kitapçılardır korsan kitap üreticileri. yukarıdaki yazar arkadaşın saydığı; kapaklarındaki selefon parlak olur, kapaktaki renkli baskı berbattır. iç sayfalardaki harfler tam koyu siyah değildir, silik silik görünür. korsan kitapların sayfa boşlukları orantılı olmayabilir gibi özellikler doksanlı yılların korsan kitapları için söylenebilir.

artık dijital korsan baskı eserler üretilmektedir, benim diyen kitapçı bile ayıramaz bu baskıları orijinal eserden. pek çok butik kitabevinin raflarında da bu eserler yer alar, yani evinizdeki kütüphanenizde korsan olduğunu bilmediğiniz jülyen diye tabir edilen korsan kitaplar olabilir, ruhunuz bile duymaz.

yalnız okur değil artık butik kitabevleri de korsana yönelmiş durumdalar, bunun sebebi ise okurun kitabevlerini tekelleşme karşısında yalnız bırakmış olmasıdır. bir çok okur kitabevine girip ama bu kitap internette on beş lira demiştir. bugün alışveriş yaptığınız d&r aynı zamanda dağıtım ağlarının da sahibidir. hepsi turkuvaz medyaya aittir, hani muhalif olduğunuz kişilerin elinde tekelleşmiştir. hem dağıtımı hem de perakende satışı tek elde toplamış durumdalar. bir kitapçıya dağıtım kanalından kitabı on beş liraya satarken kendi internet sitesi üzerinden perakende satışını on liradan yapar. fatura ise bu durumda butik kitabevlerine kesilir.

butik kitabevleri ya batma yolunu seçer ya da dijital korsan baskıyı. dijital baskıyı seçerler çünkü okura ucuza kitap vermek zorundadır işletmesini devam ettirmek için. zaten pek fazla korsan üretici de kalmadı hepsi yayınevi oldu artık.

ulaşabiliyorsanız dijital baskı korsan kitap almanın ahlaki boyutu ile ilgilenmeyin, ölmüş bir yazarın fikirlerini ve eserlerini tekelleştirip bunun üzerinden yüksek fiyatlarla para kazanan insanların ortada bir emeği yok arkadaşlar sadece sermayeleri var. romantik tavır ile koruduğunuz şey bir yazarın emeği değil bir sermayedarın parası. kendi paranıza bakın, bilgi ücretsiz olmalı, yüz yıl önce yazılan bir esere kapak yaptı biri diye pdf'ini bile okuma hakkını elinizden almalarını korsana hayır diye savunmayın, bu bilgi sizin hakkınız bir yayınevi para kazansın diye değil siz okuyun diye yazıldı o eserler.

edit: dağıtım, basım, editörlük ve hayalet yazarlık alanında çalışmış batmış bir kitapçının fikirleri.
devamını gör...

mona lisa

god: kupa aç amca
telat amcam: ehehe anlaşıyoruz sanacaklar.

bakın bu el çize giderdi ben hatalı oynamasaydım ama çizemedik, amcamın açtığı güzel eli nasıl değerlendireceğimi düşünürken sordum amcama, en sevdiğin tablo hangisi diye. amcamın resim sanatı hakkında bilgisi eşli ihale oynarken yere açtığı kağıtlar arasında duran kupa kızının çizimini beğenmekten daha ileri değildir. verdiği cevap hani şu gülen ama üzgün duran kadın çizimi oldu; mona lisa.

sanatın yapmacık tavrının en güzel örneğidir amcamın mona lisa tablosunu beğenmesi. hakkında facebook efsaneleri dönen, içinde barındırdığı gizem dilden dile dolanan ve bu sayede dünyanın en önemli tablosu haline gelen bu çizim aslında nasıl bu kadar ünlü oldu.

sanat burjuvazinin takdirini kazandığı oranda değer sahibi olur. donald sassoon, toplumsal zevklerin meydana gelmesi ile ilgili şöyle bir cümle kurar;

"toplumsal zevklerin oluşumunda önemli olan nokta, yalnızca ne söylendiği değil, aynı zamanda kimin tarafından söylendiği, ne şekilde söylendiği ve nerede söylendiğidir."

sasson, louvre müzesi resmi kataloglarını inceleyerek sanat eserlerine biçilen değerleri araştırır ve şöyle bir liste yapar;

raphael - kutsal aile - 600.000 frank
raphael - gizemli bahçe - 400.000 frank
leonardo - kayalıklar bakiresi - 150.000 frank
leonardo - mona lisa - 90.000 frank

1849 yılında bu sanat eserlerine biçilen değerler yukarıdaki gibidir ve muhtemelen adını bile duymadığınız eserler mona lisa tablosunun değerini katlayarak aşmaktadır, tıpkı ziyaretçi sayısında aştığı gibi.

o zaman amcamın kutsal aile tablosu yerine mona lisa tablosunu bilmesinin ve günümüzde mona lisa'nın değerinin bu denli artmış olmasının sebebi nedir?

sassoon'un cümlesini hatırlayalım;
nerede, kimin tarafından ve ne şekilde...

avrupa'nın güzel sanatlarının başkenti olan pariste, fransa'nın en etkili sanat eleştirmeni theophile gautier tarafından, mona lisa tablosu için şunlar söylenir;

" her daim orada durmuş, sayısız hayranını alaya alırcasına tüm çekiciliği ile gülümser. onda, daima güzel kalacağını bilen ve şairlerle sanatçıların ideallerinden daha muhteşem olduğundan emin bir kadının çehresi var."

ve ardından la joconde adlı oyunu değerlendirirken; bu kadar gizemli bir şekilde gülümseyen ve kendisine yüzyıllar boyu hayranlık duyacak insanlara henüz yanıtlanmamış bir bilmece soran bu güzellik, diye bahseder mona lisa tablosundan.

ben resim sanatından çok da anlayan biri değilimdir, ancak gizemli bir gülümsemesi var diye söylenen tabloya uzun uzun baktığımda normal bir gülümsemeden fazlasını görmüyorum ve bana kalırsa kulaktan kulağa gautier'in bir metafor olarak ortaya koyduğu gülümseme tasviri bir inanç halini alıyor zamanla. sanat da tıpkı din gibi bir otoritenin egemenliği altında halk arasında hızla yayılıyor.

tüm bu yazılardan sonra, mona lisa'nın şöhreti diğer yukarıdaki bütün tabloları ezip geçiyor ve bu inanç telat amcama kadar ulaşmayı başarıyor. eğer gautier, mona lisa hakkında yazmasaydı bugün onun ince dudakları arasında gizemli bir gülüş arayacak mıydı insanlar, hakkında efsaneler yaratılacak mıydı?

sanmıyorum.

kendi maça kızımı ezdirmeseydim eğer çizer miydik bu eli?

kesinlikle çizerdik hem de gizemli bir gülümseme ile.
devamını gör...

her şeyi allah’a bağlayan insan

21. yüzyılda soyut puta tapanlardan biri de annemdir, yukarıdaki yazarın yazdığı gibi bir zeka problemi de yoktur. dini kullanarak dünyayı insanlar için cehenneme çeviren kişilere duyulan nefretin, soyut bir puta kendi halinde inanan insanlara kusuluyor olması ise bir zeka problemi olabilir, yine de kesin demiyorum olabilir diyorum kimse kırılsın istemem.

insanlar pek çok şeye inanabilirler, bana da garip geliyor insanların evrenin oluşumunu sağlayan bir yaratıcı fikrine inanmaları ve hayatta var olan her şeyi bu yaratıcıya bağlamaları. gerçekten garip ama bir o kadar da kullanışlı bir fikir tanrı.
hayat her insana eşit imkanlar sunmuyor ne yazık ki kimileri genetik bir tanrının öğretilerini sindirerek yaşıyorlar bu hayatı. ailesinden öğrendiği tanrı onun için zor zamanlarda sığınacak bir liman, mutlu anlarında kapısına bir paket şükür bırakacağı bir dost oluyor. her şey ondan geliyor ve herkes ona gidiyor sonunda.

kimsenin inanmadığı bir dünya nasıl olurdu diye merak ediyorum zaman zaman, eğer tanrı fikri hiç ortaya çıkmasaydı insanlar olarak tanrıyı asla yaratmamış olsaydık o zaman dünyada savaşlar, katliamlar, tacizler, tecavüzler yok olur muydu? yoksa biz insanlar olarak gerçekten kötü canlılar mıyız? inananlar suçlarının müsebbibi olarak işaret parmaklarını şeytana, inanmayanlar ise tanrı fikrine doğru uzatıyor.

tıpkı inananların her şeyi tanrıya bağlaması gibi inanmayanlar da bağlantılarını tanrı fikrinden koparamıyor bir türlü. ortadoğuda kötü olan her şeyin ve iyi olan her şeyin sebebi her zaman tanrı ya da tanrı fikirdir.
devamını gör...

hafızaya format atılsa silinmesi istenen şeyler

yaşadığım süreyi düşünüyorum da günlerim öyle çok da matah değil. hani hafızamdan bir anımı silseler haberim bile olmaz silindiğinden. ne üzerine ağıt yakılacak acılarım oldu ne de unutmak istemeyeceğim kadar mutlu anılarım. bir oyundaki npc karakter gibiyim, yaparım.

silmeyi bırak hafızamdaki anılar kronolojik olarak yer değiştirse dahi pek bir değişiklik olmaz anı zincirimde. bu sebeple hafızamda bir ana format atma şansım olsa; uyanıp kahvaltı ettiğim, gündelik rutinimi tamamlayıp aynı insanlarla sohbet ettiğim ve günü tamamlayıp yatağa girdiğim süreç boyunca yaşadığım bir anı olmazdı bu. evet boktan bir hayatım var, instagramda mutlu olduğum adrenalin dolu yapay anılar paylaşarak bunu gidermeye çalışsam da değişen bir şey olmadı.

bu yüzden tercihimi doctor who dizisinden yana kullanmak istiyorum, bu diziyi izlediğim süre hafızamdan silinse ve bir daha izlesem isterim; şaşırarak, hayretler içinde kalarak, ulan tahmin etmiştim diye düşünerek. hayatımın bir bilim kurgu dizisi kadar bile değer görecek bir anıya sahip olmamasına üzüldüm biraz şimdi, illa mutlu bir anı değil şöyle sarsıcı bir acı da olsa olurdu ama yok işte unutmak istediğim dalekler, binlerce yıl bekleyen bir asker ve bad wolf.
devamını gör...

sindirella

sindirella masalı diğer pek çok masal gibi sözlü geleneğin bir ürünüdür. charles perrault'a ait histories ou contes du tems passe derleme eserinde cendrillon adıyla yer almıştır ve yazılı sanatın bir ürünü haline gelmiştir.

sindirella eserinin tek bir kaynağı yoktur ve çıkış noktasının tam olarak hangi medeniyet olduğunu bilemiyoruz. sözlü anlattım boyunca, üvey bir anne tarafından büyütülen genç kıza üvey annesi tarafından kendi öz çocuklarına gösterdiği sevgi gösterilmez ve bu genç kızımıza kimi zaman bir balık kimi zaman bir kuş, bir peri ya da bir ceylan tarafından yardım edilir ve meşhur balo sahnesi ile masal gelişir.

ortak nokta sindirella karakterinin gerçek kimliğini gizli tutmasıdır balo süresince, değişimi insanlar tarafından görülmemelidir. meşhur ayakkabı bölümü ise çin sözlü anlatımının bir ürünüdür. çin'de küçük ayak fetişi masalın en vurucu kısmını oluşturur. sindirella ayaklabasını düşürür baloda ve prens bildiğiniz gibi onu ayakkabısı yardımı ile kapı kapı gezerek bulmaya çalışır.

bu kısımda ayakkabının camdan olma detayı ise oldukça ilginçtir, patrick doorly'nin araştırmalarına göre ayakkabının camdan olmasının sebebi sadece histories ou contes du tems passe eserinin yazarı charles perrault'dur. şöyle ki bu eser sözlü kaynakları yazılı hale getiren bir derlemedir, yıllardır sözlü olarak aktarılan eser bir kulaktan kulağa oyunu ile masalın en dikkat çeken öğesini oluşturmayı başarmıştır; camdan ayakkabı.

sözlü anlatımda vair olarak gelen kelime sincap kürkü anlamına gelmektedir, ancak perrault tarafından ver olarak yazılı hale getirilmiştir yani camdan. çin kaynaklarında da ayakkabı sincap kürküdür ve bir kuş tüyü kadar hafiftir aslında.

bu yanlışlık bence gayet güzel olmuş, bir simge kazandırmış sindirella'ya.
devamını gör...

şekerli makarna

çocukken çok yediğim makarna türüdür. artık kimse sanki şekerli makarna yapmıyor. bir de bunun direkt makarna üzerine kaşık kaşık şeker döküp yenileni vardı, kayıp ve unutulmuş lezzetlerin başında gelir benim için bu makarna ve kokulu arı maya desenli silgi.
devamını gör...

zoltan fabri

çok entel hissediyorum öyle böyle değil ancak bu bana yetmiyor o zamanlar, her ortamda bunuel, svankmajer, bergman övmüşüm artık yeni bir şeyler bulmam gerekiyor. bu yüzden renkli film izlememem lazımdı daha fazla, siyah beyaz filmlerin ise çoğunu bitirmiştim ozu'nun sıkıcı filmlerini bile överek tüketmiştim.

o an neden macar sineması izlemeyeyim ki, hem kimse izlememiştir hem de tarr filmlerinden dolayı macar övme konusunda fena sayılmazdım diye düşünmeye başladım. yazdım google'a hemen macar yönetmenler, ilk çıkan en iyidir düşüncesi ile zoltan fabri filmlerini indirmeye başladım. işte zoltan fabri ile böyle tanıştım daha da entel görünmek için.

şimdi amacım her ne kadar boktan olsa da gerçekten iyi bir yönetmen keşfetmiştim, cehennemde iki devre filmi ilk izlediğim filmi oldu daha sonra ise görünce hemen heyecanlandığım filmine geçtim; pal sokağı çocukları.

geriye dönüp tüm hayatım boyunca verdiğim entel olma çabama bakınca içinde keyifle hatırladığım nadir anlardan biridir, pal sokağı çocuklarını izlediğim an aynı şeyi entel olma uğruna izlediğim kuytu ülkelerin yüzlerce boktan film için söyleyemem.
devamını gör...

werckmeister harmoniak

sinema için bermuda şeytan üçgenin köşelerini bu üç sanatçı tutar; laszlo krasznahorkai, bela tarr ve mihaly vig. laszlo yazar tarr çeker vig çalar.

werckmeister harmoniak filminin giriş bölümünü oluşturan plan sekans olarak güneş tutulmasının anlatıldığı an izleyeni direkt yakalar; laszlo, tarr ve vig'in eşit ağırlığı ile. bakın bu sahnenin türkçe altyazılı hali vardı bulup koyayım onu hemen;

güneş tutulması

bela tarr denilince genelde torino atı filmi öne çıkmaktadır ancak valuska benim için bir tık daha öndedir ve bunun en önemli sebebi kuşkusuz bela tarr'ı tanımama vesile olan film olmasıdır. yukarıda bahsettiğim plan sekans kullanım bela tarr filmleri için bir imza gibidir. satantango, torino atı ve diğer tüm eserlerinde bu kullanıma şahit oluruz.bunda andre bazin'in etkisi çok büyüktür. gerçekçi film kuramının ağa babalarından biridir bazin, bazin'e göre hayatı anlatma amacı ile yola çıkan gerçekçi sinema tıpkı hayat gibi zaman ve uzamda kesintiye uğramamalıdır. bu da alan derinliği ve plan sekans ile sağlanabilir ancak.

işte bu gerçekçi sinema kuramını bela tarr tek başına işlemeye çalışmaz sinemasında, gerçekçi sinema kuramına uygun felsefi bir anlatımı dile getirir laszlo eserinde ve mihaly vig her adımında doğayı andıran bir müzik ile ayak uydurmaya çalışır bu ikiliye.

hayvanlar da her zaman önemli yer tutar bela tarr'ın eserlerinde balina, at ya da köpekler. balinanın ölümü dünyanın sonunu bir metafor olarak mı temsil ediyor sorusuna balinanın ölümü balina için dünyanın sonunu teslim ediyor cevabını verir tarr. elbet siz yine derin okumalar ile filmin altını açabilirsiniz ne de olsa postmodern bir çağdayız bizi ilgilendiren sanatçının ne anlattığı değil bizim ne anladığımızdır.

valuska ile yazıyı sonlandırırken bela tarr'ı sevmek biçimci kurama düşman kesilmek anlamına gelmemelidir. hepimiz kardeşiz.

kulaklarınız bayram etsin.
devamını gör...

normal sözlük'ün ekşi sözlük’ten farkı

ekşi sözlük üye olmayan insanların da kullandığı bir sözlük iken normal sözlük sadece üyelerin kullandığı bir sözlük. ekşi sözlükte üyeler dışı oylama mevcuttur bu da onu forum niteliği dışına taşımaktadır. normal sözlük ise içindeki üyelerin birbirleri için yazdığı bir sözlük bu da normal sözlüğü bir forum sitesine dönüştürüyor.

bugün google içerisinde uruguay milli takımının kalecisi hakkında, italyan gerilla sineması yapan bir yönetmen hakkında ya da kamçatka yöresel yemekleri hakkında bilgi edinmek istesiniz aramalarınızda ilk sırada ekşi sözlük geçer. bu yüzden ekşiyi kullanan insanlar yalnızca sözlük yazarları ile sınırlı değildir. evet trolleri vardır, cinsiyetçidir ve artık eski çizgisinden eser yoktur ama hala yılların birikimi olan eski girdiler sözlüğü ayak tutmaya yetmektedir.

normal sözlük ise daha yeni bir sözlüktür ancak yeterli sayıda bilgi başlığına sahip olmadığı için bir internet kullanıcısının "dur bakalım yeni dönem tiyatro hakkında, normal sözlükte ne yazmışlar." diye normal sözlüğe girmesi henüz mümkün değildir. bakmayın sizin wikipedia mı burası hep bilgi mi olacak diyenlere, bilgi olmayan bir sözlüğün sonu yavaşlayan akış içerisinde g.tü büyük olduğu halde tayt giyen kadınların tartışıldığı bir forum olur.

bir diğer konu ise ekşi sözlük çok kalabalık bir üye havuzuna sahip olduğu için, donanımlı yazılar al gülüm ver gülüme kurban gitmemektedir, gün içinde ekşiye ilk girdiğim zaman baktığım yer debe olur. büyük bir oranda gerçekten hak eden yazıları debede görürsünüz. bakın geçen gün normal sözlüğün debesi olan portakal sekmesinde bulunan girdilerden beş tanesi karma dayanışması adı altında herkesin bir alttaki yazarı seri beğeni atma girdileriydi. tam başlık da şudur, alttaki yazar seri oy atıyoruz -şaka maka portakala bilmem kaç tane girdi sokan başlık bile anlatım bozukluğuna sahip-düşünün bir internet kullanıcısı normal sözlüğe giriyor en çok beğenen yazıları okumak isterken karşısına çıkan ise şöyle bir girdi oluyor;

"hadi arkadaşlar seri beğenen elleriniz dert görmesin"

bugünün albümüne bakmak isteyenler için; portakal
bu durumun önüne geçmenin yolu ise sözlük dışı oylama özelliğinin gelmesi ve eksi oy olacaktır ayrıca sözlük yazarlarının bir gün bir insan bir konu hakkında yazı ararken benim yazdığım yazı ona yardımcı olsun düşüncesidir.

(bkz: normal sözlük'te eksi butonunun olmaması)

yine bir başka konu ise ekşi sözlükte kullanıcılar gündem sekmesinden takip eder akışı, normal sözlükte ise akışa bakılmaktadır, kendimden biliyorum gün içinde gündeme hiç bakmadığım oluyor çünkü gündem sekmesinde tek girdili bir başlık görebiliyorsunuz çoğu zaman. bunun sebeplerinden biri de herkesin dikkat çekme çabası ile başlık açmasıdır, açılan başlık çok ama girilen girdi sayısı az.

ekşi sözlüğün köklü bir sözlük olması sebebi normal sözlük ile kıyaslamayı her ne kadar doğru bulmasam da böyle farklar var iki sözlük arasında. google aramalarında "normal sözlük ekşi sözlük" ya da "ekşi sözlük normal sözlük" diye arama yaptığınızda ekşi sözlükte normal sözlük hakkında yazılan yazıları çıkartır size, normal sözlükte ekşi sözlük hakkında yazılan yazıları değil. bunun sebebi ekşi sözlüğün çok köklü bir sözlük olmasıdır ve bu başarıyı troll yazarlar ile elde etmedi, bilgi yazıları ile elde etti ve daha sonra troller eğlenceli hale getirdi sözlüğü.

edit hun: şimdi ekşi debeye baktım da orada artık saçma sapan girdilere ev sahipliği eder olmuş.
devamını gör...

en iyi ikililer

erkekleri etkilemek isteyenler kadınlar için tüyolar veren uyduruk bir websitesinin post paylaşımlarında görmüştüm bu tekniği, sondan başa doğru yaz liste halinde vereceğin paylaşımı ve yazı sonuna kadar okunsun. bu sebeple aynı tekniği uygulamaya karar verdim ne de olsa normal sözlük etkilemek isteyenler kadınlar ve etkilenmek isteyen erkeklerle dolu bir sözlük.
görsel
cheech & chongs

iki müptezelin yol hikayesini anlatan up in smoke ile tanımıştım bu ikiliyi, bir nevi bizim zeki metin gibiler. uyuşturucunun her çeşidini vücutlarına alan bu ikili, direksiyon başına geçip ülkeyi birbirine katarlar. müzikleri de ayrı güzeldir bu filmin, filmden yeterince zevk almak istiyorsanız izlerken onlara ayak uydurmanız yararlı olacaktır. ayak uydurun derken yola çıkın anlamında, ooo umarım bir ay işiniz yoktur.
görsel
tobias beecher & chris keller

romeo ve juliet bok yemiş bu aşkın yanında. hapishane hücreleri arasında yaşanan bir aşkın suç ortaklarıdır bu iki erkek. chris tam bir bad boy'dur tobias ise yoğun miktarda wattpad kitabına maruz kalmış ergen bir kız gibi davranan bir avukattır. bu aşkı izledikten sonra homofobik olmadığıma karar verdim, alacağın olsun chris yaktın gül gibi adamın başını, kötü çocuklar kötü sonuçlar doğurur her zaman.
görsel
amy & rory

şimdi ikililerden bahsedip konuyu aşk getirdikten sonra sadece iki erkeğin aşkını anlatırsam sjw ilan edilebilirim. biraz bunun korkusu çokça da doctor who hayranı olduğum için amy ve rory'nin de aşkını en iyi ikililer arasına almaya karar verdim. bir erkek sevdiği bir kadını en fazla ne kadar bekleyebilir, bir kadın aşık olduğu adam için nelerden vazgeçebilir. işte bunların cevabı bir bilimkurgu eserine yaraşır şekilde anlatılır doktor'un yol arkadaşları üzerinden.
görsel
linus & battaniye

linus van pelt ve onun geçiş nesnesi hakkında daha önce bir yazı yazmıştım. bir geçiş nesnesi bir insan ile birleştiği zaman ortaya muhteşem bir ikili çıkar. dur yazıyı şuraya iliştireyim de merak edip okumak isteyenler olursa mahrum kalmasınlar bu yazıdan; #576922 benim mesela hiç geçiş nesnem olmadı bir de bunun üzerine asosyal kişiliğim eklenince muhteşem ikili olma şansımı çok erken kaybettim bu hayatta.

bana ulaşan ve uygun bir ücret veren kişi ile anlaşıp bu alana reklam alabilirim, yazının pik noktası burası çünkü en son ve en önemli ikiliden bahsedeğim. mesaj ile bana ulaşan ve ücretini ödeyen kişi için aşağıdaki boşluğa adı yazılacaktır, fiyat için dm.

normal sözlüğün en önemli ve en değerli yazarlarından biri olan ......'ın katkıları ile hazırlanan bu listenin sonuna gelmiş bulunmaktayız. bana göre dünyanın en iyi ikilisi;
görsel
captain k'nuckles & flapjack

ne zaman küçük prens kitabının adını duysam aklıma hemen flapjack gelir, k'nuckles onun çiçeği balina bubbie gezegenidir ve flapjack de küçük prenstir. izlediğim en başarılı seri bu sanırım hayatımda, hala ara ara internet üzerinden izlerim özellikle k'nuckles'ın g.tünü kaybettiği sahne ve zirveye tırmanıp o eşsiz g.tü geri alma çabaları hala aklımdadır.

yazının devamı için tıklayınız...

edit: satamadık reklam alanını, ekonomik kriz işte hep bunlar.
devamını gör...
devamı...

Normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
portakal radyo & dergi renk modu sözlük kütüphanesi online yazarlar kulüpler yazarak kitap kazan yardım başlıkları puan tablosu sıkça sorulan sorular istatistikler iletişim