the cloud yazar profili

the cloud kapak fotoğrafı
the cloud profil fotoğrafı
rozet
karma: 820 tanım: 33 başlık: 0 takipçi: 20

son tanımları


birkaç sene önce ev araba alanların çok şanslı olması

son 7 yıldır falan ev almanın ekonomiden bağımsız bir biçimde mantıksız olduğunu ve muhtemelen hiçbir zaman ev almayacağımı söyleyip duruyordum.

2020'nin başında ablamlar ev almaya çalışıyorlardı. maddi olarak zorlandıkları için epey yılan hikayesine döndü ev alma planları. o sıra demiştim ki evi aldınız aldınız yoksa alamayacaksınız. alırsanız da ev alabilen son orta sınıflardan olacaksınız demiştim. 450bine güç bela bir ev aldılar şu an evlerinin piyasası 750bine dayandı.

şans mans geçelim bunları. önümüzdeki 10 yıl içerisinde ev almak neredeyse bütün dünyada imkansızlaşmasa da mantıksız hale gelecektir.
anarşi gelmiyor ama özel mülkiyet ortadan kalkıyor haberiniz olsun.
çocuklarımız amazon'un sahip olduğu sitelerde falan yaşayacak muhtemelen.
devamını gör...

twitter'ın yapay zekasının sağcı siyaseti desteklemesi

ulan twitter trump'ın resmi hesabını askıya aldı lan ahahaha. iyice arsız oldu bunlar da ha.
devamını gör...

tıp fakültesinde okumak

azıcık, çok ama çok azıcık bile şüpheniz varsa asla tercih etmemeniz gereken bir durum. tıp fakültesini deneyim etmediyseniz ve idealiniz buysa söylediklerim inandırıcı gelmeyecek ama şüpheniz varsa eğer şu şartlarda hayatınızı karartacak olan seçim olacaktır bu.
bunu lütfen kendinize yapmayın.

bu gözler ilk komiteden okulu bırakan insanları da gördü 5. sınıf stajının ortasında vazgeçenleri de gördü. yaşadığı mobing ve ağır iş yükü sebebiyle intihar edenini de bu kulaklar duydu.

türkiyede her geçen gün cazibesini hızla kaybeden bir meslek için çabaladığınızı unutmayın. o tercih puanlarının yüksekliği sizi yanıltmasın sakın. o kadar albenisi olan bir durum yok ortada. hem madden hem manen...
devamını gör...

dünya dışı akıllı yaşamın bize faydası teknolojisi argümanı

(bkz: kapitalist kafayla evreni yorumlamak)
devamını gör...

ateistlerin islam'ı müslümanlardan daha iyi bilmesi

#1408552

kuranda 6666 ayet yoktur. entrynin bu kısmı tek başına başlıktaki iddiayı çürütüyor. bu kadar yüksek özgüven size fazla geliyor maalesef.

ayrıca nahl 14-16 için (bkz: izostazi)

izostatik denge için yani yer kabuğu yüzeyinin "stabilizasyonu" için dağlar önemli faktörlerdir. evet dağlar yer kabuğunu dengede tutuyor. en önemli özellikleri de yüzeydeki yükseliğine kıyasla çok daha fazlası kadar yerin altına uzanmasıyla izostatik denge konusunda kritik öneme sahip olmalarıdır.
yani dağlık alanların lokal olarak deprem bölgeleri olmaları dağların "genel" olarak yer kabuğu stabilizasyonuna katkı sağladığı gerçeğini değiştirmiyor.
jeolojiye falan da ters değil.
ayrıca bkz: wikipedia
tekrar ediyorum bu kadar yüksek özgüven teolojik olarak da jeolojik olarak da size bir miktar fazla geliyor.
devamını gör...

bisiklet alacaklara tavsiyeler

ikinci el almayı sorun etmiyorsanız eski seri olanından "carraro sportive 225" alın. forumlarda, sahibindende falan hala ikinci el olarak bulabilirsiniz belki.
carraro bu modelin donanım kalitesini daha sonra değiştirdi. benim bahsettiğim bisiklet şu

neden bu bisikleti öneriyorum? çünkü hiç anlamam bisiklet işinden ama ben bu bisikletin az kullanılmış olanını 2. el olarak çok ucuza aldım. şehir bisikleti olmasına rağmen 20günlük uzun bir bisiklet turuna çıktım. 21 günde 1200 km'den fazla yol yaptım ve üzerinde benimle birlikte 20kg'lık bagaj yüküm de vardı. bana mısın demedi, taş gibi hala bisiklet. çok da rahat bir tur sağladı bana.
tek handikapı emsallerine nazaran bir miktar ağır bir bisiklet.
devamını gör...

sözlüğün asla kutsal bilgi kaynağı olamayacağı gerçeği

en temel piyasa ekonomisi kabulüdür; diğer tüm değişkenler sabitse arzı artan şeylerin değeri düşer.

internetin icadından bu yana "kutsal bilgi" diye bir şey kalmadı zaten. "bilgi içeriği" meselesine bu kadar takılmaya gerek yok. bilgi sandığınızdan daha değersiz ve her geçen gün daha da değersizleşiyor. veri şiştikçe bilgi önemsiz hale geliyor. bu sözlükler özelinde bir şey değil, çağla ilgili bir mesele.
devamını gör...

vahdet-i vücud

(bkz: panteizm)
devamını gör...

neden mutsuzsun sorusu

aşağıya kendi entrymden(şuradan) bir alıntı bırakıyorum ama epey uzun. okunması gerekmiyor.

kısa bir özet çıkarmak gerekirse: zaman.
tuhaf gelecek kulağa ama akıp gidiyor. yaşam herkesi ve her şeyi etrafa saçıyor, tıpkı evrenin entropi yasası gibi zamanda ilerledikçe daima daha çok dağılıyoruz.
filozofların büyük çoğu, aydınlanma iddiasında olanlar, dervişler, ermişler, sahte peygamberler mutluluğu formülize etmeye çalışıyor. bu yanlış.
mutluluk sabun köpüğüdür. yaşamın doğal hali mutsuzluk üzerine kuruludur. ilerlemeyi de bu mutsuzluk haline ve acıdan kaçma güdüsüne borçluyuz zaten.
bir yerde okumuştum sanırım. bilim insanları üretilecek olan robotlara "acı duyma" özelliği koymayı düşündüklerini söylemişler. bu bilgiden pek emin değilim ama bu doğru bir fikir. çünkü acı çeken robot kendisini korumayı öğrenir.
bizi de kim kurduysa bu şekilde acı çekebilmemizi, mümkünse mutsuz olabilmemizi istiyor. mutsuzluk kötüdür ama sanıldığı kadar kötü değildir.

burada bir asketizm propagandası yapmıyorum ama. mutsuz olun, acı çekin demiyorum. bunu anlayın isterim sadece. mutsuzluk doğaldır. doğa üstü olan mutluluk zaten. o yüzden kimi dinler bu işin nihai halini postyaşam evresine bırakmıştır. çünkü yaşama entegre olabilecek bir şey değil bu.
kitap önerisi: cesur yeni dünya

neden mutsuzuz? çünkü yaşam akmaya devam ediyor, zaman daralıyor ve bedenim evrenle beraber dağılmaya devam ediyor.


cioran çürümenin kitabı'nda şöyle der; “ham varoluşun ötesinde inşa ettiğimiz her şeyi, dünyaya bir fizyonomi veren muhtelif tüm kuvvetleri, mutsuzluk’a borçluyuzdur -çeşitliliğin mimarı, eylemlerimizin anlaşılır etkeni.
onun çemberine girmeyen şeyler bizi aşar: altında ezilmediğimiz bir olayın bizim için ne anlamı olabilirdi ki? gelecek, bizi harcamak için bekler: ruh artık varoluşun sadece çatlamasını kaydeder ve duyuların hala titreşmesi için kötülük beklentisi gerekir..."

insanlar ne kadar farkında bilmiyorum ama inanılmaz bir bakış açısı bu. ben hala yaşıyorsam hala bu yaklaşımı benimsediğim için nefes alıyorum. başıma gelen her şeyi, yaşadığım tüm deneyimleri ve yıllardan beridir süregelen ve bir türlü yenemediğim mutsuzluk ve tatminsizlik hissini bir lütuf gibi gördüm hep.
şu an olduğum hali mutsuzluğuma borçluyum. buna şükrederken bugün artık limiti tükettiğimi hissediyorum.

...

hepimiz her şeyin daha çok başındayız her zaman ve bu beni çok korkutuyor.
yaşam; mutluluk ve acı üzerine kurulu bir sarkaca benzer. doğu felsefesi bu sarkacın aynı zamanda bir denge üzerine kurulu olduğuna inanıyordu. yalan! külliyen yalan bu. mutluluk ve acı denklemleri bir denge üzerine kurulu değiller. keşke öyle olsaydı.
mutluluk da acı da genel ortalamaya bakar ve istisnaları görmezden gelirsek uzun vadede sürekli artan değerlerdir.

sıradan bir insanın doğumundan ölümüne tüm hayatını ele alırsak mutluluk da acı da sürekli artarak birikir. ama burada küçük, çok ufacık bir detay var ki hayati bir önem arz ediyor.

mutluluk ve acı birikintisini matematiksel bir fonksiyon olarak ele alırsak eğer, mutluluğun artışı logaritmik olurken acının artışı da geometrik olarak birikir.

bu ne demek biliyor musunuz?

çoğunuzun hayatı mutluluğu yakalamak ve acıdan kaçmak üzerine kurulu olduğu halde aslında istatistiksel olarak geçen her zamanda koşar adım acıya yaklaşıyoruz demektir.
zaman ilerledikçe çuval çuval acı biriktirirken elde ettiğimiz mutluluk birikintisi de bir avuç tortudan ibaret kalıyor.
aslında mutlu olmaya değil mutsuzluğa programlanmış canlılarız. bunu uyuşturucu kullanmaya başlayan insanların giderek dozu artırarak kendi eşiklerini yükseltmelerinden ve giderek daha çok dibe çekilmelerinden gözlemleyebilirsiniz.
bu örneği kasten verdim nöropsikyatrik açıdan mutluluk da bir çeşit uyuşturucudur çünkü. benzer etkiler gösterir insan beyninde.
devamını gör...

yazarların keşke ben yazsaydım dedikleri şiir veri tabanı

mücaat
celladıma gülümserken
amentü
mataramda tuzlu su
yaşamak umurumdadır
kanla kirlenmiş evrak
çözülmüş sırrın üzüntüsü
köylüleri niçin öldürmeliyiz
onlar hırka değil pil
sana bir ara aklımda kalanları anlatırım
gültene giderken yolda
aysel git başımdan
kaptan
fevkalade memnunum dünyaya geldiğime
devamını gör...

19 yaşındakilere tavsiyeler

boş ver tavsiyeleri. tavsiye alacak ya da tavsiye dinleyecek yaşta değilsin.
tavsiye verecek yaşlara geldiğinde 19 yaşında yaptığın hataları yapma yeter.
devamını gör...

ama kafamız nasıl güzel radyo programı

konu hoş. katılalım bakalım. ama nereden dinleyeceğimi bilmiyorum. birisi detay verirse iyi olur.
devamını gör...

kürk mantolu madonna

overrated kavramının ete kemiğe bürünmüş hali türk edebiyatında olsa olsa bu kitap olurdu herhalde.
kitap iyi hoş ama bu kadar abartılması ve bu derece sahiplenilmesinin bence mühim bir sebebi var.

böyle bir araştırma yoktur elbette ama sanıyorum bir dönem sosyal medyada en çok paylaşılan kitaptı kendileri. zaten daima çok satanlar arasında olan bir kitap aynı zamanda. peki neden? neden bu kitap bu kadar çok okunuyor, bu kadar çok öneriliyor, bu kadar çok paylaşılıyor?

kitaplar bir mesaj taşır fakat kitap okumak da bir mesaj taşır.

orhan pamuk "saf ve düşünceli romancı" kitabında bununla ilgili bir örnek vermişti şimdi tam net hatırlayamayacağım ama örneği üç aşağı beş yukarı yazabilirim sanırım. verdiği örnekte üniversiteli bir kız james joyce'un ulysses romanını gururla elinde gezdiriyor. sonra tramvayda bir kızla karşılaşıyor. kızın tarzından, konuşmasından, kıyafetinden "bayağı" bir kız olduğu sonucuna varıyor ve ulysses romanı okuduğunu fark ediyor. kendisi gibi bu bayağı kızın da bu romanı yanında taşımasına hatta okumasına müthiş öfkeleniyor falan.
yani okunan kitaplar dışarıya bir mesaj taşır bizden ve bazen bu mesajı bizzat biz kendimiz kurgularız. "ulysses'i okunacaksa ancak bunu ben ve benim gibi seçkin bir zümre okumalı. bu kitap bize yaraşır. buna ne oluyor da bu kitabı okuyor? bununla aynı komüntede yer alamam ben"
(ulysses'i ben okuyamadım bu arada. dünyanın en zor romanlarından olabilir :d)

neyse. kitabın bu kadar çok okunması bir tarafa bu kadar çok paylaşılması önerilmesinin sebebinin kitaptaki ana alt metin olduğunu düşünüyorum. nedir o alt metin? kitabın daha ilk paragrafında yazar bunu açıkça ifade ediyor zaten. kitap da bu altmetin üzerine ilerliyor sürekli. hemen bakalım;


halbuki o hiç de fevkalade bir adam değildi. hatta pek alelade, hiçbir hususiyeti olmayan, her gün etrafımızda yüzlercesini görüp de bakmadan
geçtiğimiz insanlardan biriydi. hayatının bildiğimiz ve bilmediğimiz taraflarında insana merak verecek bir cihet olmadığı muhakkaktı. böyle
kimseleri gördüğümüz zaman çok kere kendi kendimize sorarız: "acaba bunlar neden yaşıyorlar? yaşamakta ne buluyorlar? hangi mantık,
hangi hikmet bunların yeryüzünde dolaşıp nefes almalarını emrediyor?"
fakat bunu düşünürken yalnız o adamların dışlarına bakarız; onların da birer kafaları, bunun içinde, isteseler de istemeseler de işlemeye
mahkûm birer dimağları bulunduğunu, bunun neticesi olarak kendilerine göre bir iç âlemleri olacağını hiç aklımıza getirmeyiz. bu âlemin
tezahürlerini dışarı vermediklerine bakıp onların manen yaşamadıklarına hükmedecek yerde, en basit bir beşer tecessüsü ile, bu meçhul âlemi
merak etsek, belki hiç ummadığımız şeyler görmemiz, beklemediğimiz zenginliklerle karşılaşmamız mümkün olur.



yani aslında kitap sık sık aslında son derece sıradan görünen, herkes gibi davranan, bomboş yaşayıp giden insanların bile esasen içlerinde ne büyük fırtanalar koptuğunu, içlerinde keşfedilmeyi bekleyen ne büyük hazineler olduğunu söylüyor. kitap herkes gibi gözüken, sinik, sıradan insanların keşfedilmesi üzerine bir kitap zaten. buna da psikolojik betimleme falan diyoruz.
raif efendi'nin ilk bölümde ne çeşit bir adam olduğunu, ne derece silik bir adam olduğunu görüyoruz sonra günlüğünü bir açıyoruz ki aman allahım adam ne fırtınalı bir aşk yaşamış, neler neler de düşünmüş falan diyoruz.

"bana da bakın" çağında bu kitap bulunmaz bir nimet bu yüzden.

21. yüzyılda, sosyal medya çağında bu kitabın bu derece çok paylaşılmasının sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. sıradan, silik, pasif insanların keşfedilmeyi bekleyen büyük hazineler içerdiğine herkesi inandırmak istiyoruz çünkü biz de herkes gibi toplum içerisine karıştığımız zaman sıradanlık zırhlarımızı üzerimize çekiyor ve herkes gibi gözükmeye özen gösteriyoruz.
kitap bu makus talihin kırılması için bir araç aslında. sıradan insanların o kadar da sıradan olmadığını, bir tanısanız neler neler vadettiğinin mesajını veriyor.

bu sebepten fark edilmek isteyen 21. yüzyıl sosyal medya insanı homo economicus için bu kitabı dış dünyaya göstermek epey işlevsel bir araç.
emsallerine göre bir miktar kısır bir kitabın bu denli göklere çıkartılmasının sosyolojik gerekçesinin esas olarak bu olduğuna inanıyorum. sosyoloji bağlamında bir tez yazacak olsaydım bu konu ekseninde bir çalışma yapmayı ciddi ciddi düşünürdüm.

bana da bakın çağı entry sırasında ortaya çıkan hoş bir sınıflandırma oldu. literatüre eklensin hemen. :d
(bkz: bana da bakın çağı)
devamını gör...

herkes ak parti düşmanıysa bu kadar oyu nasıl alıyor sorunu

eski ak partililer fikirlerini ekonomik buhranla birlikte değiştirdiler çünkü. ondan öncesinde herkes ak parti düşmanı falan da değildi. 2018'den öncesinde akp'li olmaktan kimse utanmıyordu. şimdi yavaş yavaş utanmaya da başladılar. yarın zaten hiç oy vermedik ki diyenler de olacaktır.
son cumhurbaşkanlığı seçiminde ekonomik krizin henüz çok başındaydık ve 15 temmuzun etkileri, ohal vs. çok hissedilir durumdaydı. krizin iyice ayyuka çıktığı son belediye seçimlerinde de net bir mağlubiyet aldı ak parti. gözünüzde bu kadar büyütmeyin bunları.

cebi yanmaya başlayan seçmen sızlanmaya da başladı. çünkü bu halk onursuz bir halk.

bunu bildikleri için de seçim öncesi doları düşürmek için bu milletin 128 milyar doları satıldı zaten.

şu dönemde ak parti düşmanlarına da güvenmemek lazım. çünkü doların 10 lira olduğu, gırtlağımıza kadar krizin ortasında kaldığımız şu devirde siyaseten muhalif olmak en konforlu şey zaten.
devamını gör...

beğeni yapmayınca havalı olduğunu sanan yazar

sözlüğe kaydolduğumda ilk olarak eksi butonunun olmadığını fark etmiştim. dislike butonu gelmediği sürece tarihin en iyi entrysini de okusam oylamam. sahi niye dislike yok da like var sadece?
devamını gör...

islam’da kadının yeri

çekirdekler hazırsa burada bir şeyler karalamak istiyorum. sıfır ön hazırlıkla gelişine cümleler, birtakım açıklamalar, sitemler, ironiler ve başka başka şeyler. bu konuda gereksiz bir tartışma dönüyor ama taraflar hiçbir zaman yeterince dürüst olmuyorlar. bir müslüman olarak yazacağım bir şeyler ama müslüman değilmişim gibi de okuyabilirsiniz. merak etmeyin kendi inançlarımdan bahsederken öznel olsam da onun dışında yazdığım tüm her şey dini inancım açısından objektif felsefi olarak subjektif rasyonellik iddiası taşıyan tezlerdir. cümle bir tuhaf oldu, islam inancımı bağlamayan tezler diyorum işte.
çekirdek mekirdek denilince ben bir gaza geldim şu an. sıfır hazırlık olduğu için de yeterince öz olmayacak aksine dağınık olacaktır. madem seyirci var soluksuz yazacağım ve muhtemelen çok uzun bir yazı olacak. birkaç parçaya bölerek yayınlamayı düşünmüyorum tek seferde kusacam hepsini.

1. bölüm

(bkz: straw man) nedir bilir misiniz? biliyorsanız çok iyi. çünkü bu yazıda buna biraz ihtiyacımız olacak. ama önce islamda kadının yeri meselesi neden bu kadar hayati bir mesele olduğu konusuyla başlayalım.

islamda kadının, erkeğin, müslümanın, gayri müslimin, dostun düşmanın, eşin, dostun, akrabanın yerini bilmek, iyice öğrenmek falan elbette önemlidir. bir müslüman için ya da müslüman adayı için bu tür detaylar ve sınırlar elbette önemlidir ama bunlar sadece bunu uygulamak için önemlidir. dini yasalardır. yoksa yargılamak, eleştirmek ve yanlışlamak için değil. neden? çünkü bunlar ahlaki değer sınırlarıdır ve hangi din olursa olsun bir din kitlesine ahlaki değerlerini dikte etmek için vardır. tekrar ediyorum, ahlaki değerleri dikte etmek için vardır. zaten ahlaki paradigmalar doğası gereği yanlışlanan şeyler değildir.

yani söz gelimi x bir dinin hakikatin bir parçası olduğuna belli birtakım sınama yöntemleriyle kanaat getirdim ve o x dinine iman ettim. sonra devam ettim ve kitabın son sayfasında diyor ki "x dinine inandıysanız eğer hemen şimdi gidin ve anne babanızı öldürün, iyi bilesiniz ki iman edenler için bu yapılacak en hayırlı olandır."

şimdi ben x dininin tazecik bir mümini olarak ne yapacağım? annamı babamı öldüremem kusura bakmayınız. bana zor gelir. geri döndük ve birtakım ileri araştırmalar vs. yaptık ve hala x dininin hakikat olduğuna ikna oluyorum. eee peki bu emir de neyin nesi? hakiki bir din gerçekten inananlarından böyle bir şey isteyebilir mi? bence isteyemez yağğ öyle bir şey olur mu lan? canım anam benim.

oh wait! bir saniye. şöyle bir gerçeklik var: hakiki bir din isterse sizden hayatınızın geri kalanında ellerinizin üzerinde yürümeyi, bir daha asla banyo yapmamanız gerektiğini, bir nükleer silah ele geçirip bütün gezeni yerle bir etmeyi falan önerebilir. bunları yapmayı şart koşabilir. neden? çünkü din zaten bu demek. sana uysun ya da uymasın kendi hakikatini inananlarına dayatmak ve yeni bir etik değerler silsilesi inşa etmek demek.
öbür türlü vay efendim hiç banyo yapmadan yaşanır mıymış demek din felsefesi açısından irrasyoneldir.
eğer din şunu deseydi; banyo yapmak zararlıdır tıbbi sağlık açısından banyo yapmazsanız hiç hastalanmazsınız deseydi eğer bu yanlışlanabilir ve dinin otoritesine zarar verir bir söylem olurdu.
ama teolojik olarak doğrusu budur, pis olmak sizin için daha hayırlıdır denilirse eğer bu kendi içinde yanlışlanamaz ve yargılanamaz bir emir olurdu.

hatta direkt kurandan da bir örnek vereyim. kurandaki savaş hukuku yeryüzünün en barışçıl savaş hukukudur. 21. yüzyılda bile oradaki ahlaki kaygıların yanına yaklaşılamamıştır. neyse bu da çok tetikleyici bir iddia bunu da başka bir zaman tartışırız.
ama kuranda savaşla ilgili tuhaf ayetler var. o ayetlerde kuranın tanrısı kendisine inanan müslümanlardan bir kısmını çok sert bir dille eleştiriyor. zamanında muhammed'e allah bize ne zaman yardım edecek? ne zaman savaşmamıza izin verecek diye çekiştiğiniz halde şimdi savaş izni verildiğinde ayak diretiyorsunuz diye sert uyarılar var. sefere çıkmayıp savaştan kaçanlara karşı ağır ithamlar falan var. hazırlıksız bu yazıya başladığım için ayetleri eklemiyorum şu an. ama dm'den falan sorarsanız bulup iletirim.
yani demem o ki inandığınız şey size savaşma derse savaşmazsınız, savaş derse savaşırsınız. şimdi olmaz başım ağrıyor, ama karşı tarafta benim kankalarım vardı, ay beni kan tutuyor falan demek rasyonel bir yaklaşım değildir. dinin emirlerini yapmamak/yapamamak başka şey emirleri gayri ahlaki bulmak başka şey.
din, hangi din olursa olsun yapısı gereği zaten senin "ahlaki değerlerinin" dejenere olduğunu iddia eder ve sana kendi doğrularını doğru diye verir. burada felsefi bir problem yoktur.
buraya kadar anladıysak yeni konuya geçiyorum.

bu girişi şunun için yaptım; varsayalım ki gerçekten islam dininde kadının yeri son derece rezil bir halde olsun. hayvandan da daha aşağı olduğunu falan söylüyor olsun. erkek kadını isterse evire çevire dövebilir falan olsun. ne değişir?
öyle demiyor ama diyelim ki islam erkek kadından daha üstündür demiş olsun. bu islama ne gibi bir zarar verir?

şeytan insanlardan daha aşağı bir mahluktur denilince ontolojik bir problem görülmezken, bütün dinler yaratılmış tüm varlıklar arasında hiyerarşik bir silsile sunarken, kadın ve erkek arasında böyle bir ayrım yapılınca neden bunlar problem oluyor? bence de olsun bu arada. kadınlarla bir alıp veremediğim yok da islamın kadınlarla bir derdi olsaydı bile bu islama zarar veremezdi onu anlatmaya çalışıyorum. allah katında hakikaten erkek kadından daha üstün olabilirdi. eee? so what?
bu tarz eleştirilerde inanmıyorsanız bile kendinizi tanrıyla karşı karşıya getirip gerçekten onunla yüzleşmek zorundasınız. dikkat çekmeye çalıştığım şeyi ancak o zaman anlarsınız.

dürüst olalım şimdi. bir kadın olarak hakikaten evrenin yaratıcısı (bak evren diyorum) olan tanrıyla karşı karşıya geldiniz ve sordunuz. tanrım beni neden erkeklerden daha aşağıda yarattın?
sana mı soracaktım ulan manyak dese ne cevap vereceksiniz? :d
işte feminizm, insan hakları beyannamesi, eşitlik falan... anlıyorum.
dandik iş mülakatlarında bile şekilden şekile giren insanlarsınız nihayetinde. bırak cinsiyetler arası problemi ben bizzat varoluşumdan rahatsızım mesela. erkekliği kadınlığı geçtim bizzat fıtratımdan, karakterimden rahatsızım. günün birinde tanrıyla karşı karşıya gelsem mesela. belki başlarda ufak tefek sitemlerim, diyeceklerim, hazırlamış olduğum birtakım laflarım olabilir. "niye?" diye de sorarım muhtemelen. belki sesimi falan da yükseltebilirim bilmiyorum ama konuşmanın sonunda muhakkak ama muhakkak secde ederim kendisine. niye? çünkü tanrı arkadaşlar bu. otoritesi şaibeli bir şey değil. devlet değil, baba değil, koca değil, patron değil. tanrı.
bu ne demek biliyor musunuz? itaat etmenin yaltakçılık değil adalet olacağı tek ve kesin merci. tanrılık kurumsal olarak boyun eğmekten şüphe edilmeyecek tek kurumdur. bu meseleyi ayrıca tartışırız. anarşist ruhlarınıza bu dediğimin rahatsız edici geldiğini biliyorum. sizi gidi küçük bakuninler sizi.
neyse yeni bölüme geçiyorum.

2. bölüm

islamda kadının yerinin ne olduğunun hayati derecede önemli olduğu kişiler müslümanlardır. bir müslümanın bu konuda hassas olması gerekir. ortada rızaya dayalı bir inanç tercihi var ve bu rızanın sonuçları tartışılıyor.
islam coğrafyasının kadınla çok problemli bir ilişkisi olduğunun farkındayım elbette. çoğu da islamdan bağımsız kültürel sonuçlar aslında.
peki gayri müslimler tarafından neden bu konu bu kadar kaşınıyor acaba?
çünkü straw man.

insanlar tercih etmediği şeyleri tercih etmeme sebeplerini açıklarken olabilecek en uç noktaları seçerler. konunun çeşitliliğine göre yeri gelir adnan oktar cemaatinden örnek verirler, yeri gelir afganistanda 10 yaşında bir kız çocuğunu 4. karısı yapan şeyhten örnek verirler.
onlara göre hepsi islamın içerisindedir ve islam hep en kötüsüdür. neden? çünkü islamı reddetmiştir ve fikirsel olarak en karikatürize olanıyla savaşmak ona daha konforlu gelir.

mesela benim bir müslüman olarak kadınlıkla bir problemim yok. ve islamda kadının yeri konusunda çıkarsamalarımın hemen hepsini inancım doğrultusunda da temellendirebiliyorum. peki bu arkadaşlara yeterli gelir mi hayır. çünkü dışarda bunun aksi milyonlar var. onlarla savaşmak daha kolay. şuna bak kadına bok kadar bir değer bile vermiyor böyle bir dine inanılabilir mi allahsen?
aslında inanılır. inanılabileceği ihtimalini birinci bölümde konuştuk. bunun hakikat üzerine bir tartışma olması bu yüzden tutarsız zaten.
iyi bir haber: öyle olması islamın hakikiliği tartışmasına etik değerler meselesi sebebiyle zarar vermiyor olsa da islamda kadının yeri bahsedildiği kadar rezalet bir yerde değildir. neyse ki.

sürekli benim gibi insanların işlerine geleni aldığı ya da kuranı keyiflerince eğip büktüğü söylenip zan altında tutulur. bu çok tuhaf. çünkü bunu ben yapıyorsam bile karşı taraf da aslında aynısını yaptığının farkında değil.

mesela tarihsel gerçeklik öne sürülür ve tarih boyunca islam coğrafyasında kadınların neler çektiği öne sürülür. onlar yanlış da bir tek sen mi doğrusun denilir.
oysa aynı tarihsel gerçeklik son derece güçlü kadın figürlerin olduğunu da söyler ama strawman gereği bu arkadaşlar bunlara gözlerini kapamayı tercih eder. tarihte islamda kadının yeri hep kötü denilir. ama peygamberin ilk eşinin son derece güçlü bir kadın figür olduğu, zengin bir tüccar olduğu yen tabirle ekonomik özgürlüğü olan otoriter bir figür olduğu görmezden gelinir.
peygamberden sonra müslümanlar ayrılığa düşüp birbirine düştüğünde hz. aişe gibi bir figürün müslümanların yarısını arkasına topladığı, savaş yönettiği(cemel vakası) ömrünün sonuna kadar da islam anlatıcılığı yaptığı falan görmezden gelinir.

şahitlikte 2'ye 1 olduğu ayeti öne sürülerek islamda kadının yarım insan olduğu çıkarımı yapılır sanki kuran öyle diyormuş gibi ama oradaki şahitliğin vakaya has bir durum olduğu ve kendi içinde tartışmalarının da olduğu ve en önemlisi başka bir vakada da tek bir kadının şahitliğinin isterse 150 erkek aksine şahitlik yapsa da geçerli olduğu görmezden gelinir.

islamda kadının adı da yok fikrinin bir önemi de yok diye tuhaf bir varsayım ortaya atılır ama islamın kaynağı kuranda peygamberle tartışmaya giren kadının peygambere karşı haklı bulunduğu olayın konu edildiği bir surenin olduğu görmezden gelinir.
kurandaki hayata örneklik teşkil edecek kıssalarda hükümdarlık yapan kadın figürlerinin olduğu, övgüyle bahsedilen onlarca kadının olduğu falan hep görmezden gelinir.

yani 21. yüzyılın ahlaki normları ve politikaları gereği bir karar verilir, 1400 yıllık hakim "kültürel" parafigmalar adamın zoruna gider ve kişi bir tercihte bulunur. saygı duyarım. ama bu tercihin ardından maalesef objektiflik kaybedilir. kişi islamda kadının yerinin ne kadar çağ dışı ve rezil olduğunu görürse o kadar rahat uyuyacaktır. canları sağ olsun.
amma velakin öyle değildir.

islamda erkek kadından üstündür diye bellerler. bunu müslümanların çoğu da bu şekilde kabul ederse değmeyin keyiflerine. halbuki kadınlarla erkekler birbirlerinin dostudur ve eşleriniz sizin için bir elbisedir, siz de onlar için elbisedir gibi ayetler falan vardır. onları görmezden gelir.

belli bir yargıya ulaşıldıktan sonra 4 eşmiş, kadını döv diyormuş, cariyeymiş, oymuş buymuş hepsi kendi argümanlarına destek olacak şekilde özenle toplanır.

devletin içeriye atmayı kafaya taktığı adam için etrafa delil yerleştirmesine benzetiyorum bunu. burada bu konuda çoğu zaman adil bir inceleme yapmıyorsunuz, yapamıyorsunuz. konforunuz elinizden gidecek diye ödünüz kopuyor maalesef.
canınız sağ olsun.
günün birinde müslüman olacaksınız demiyorum. kimseden öyle bir beklentim yok. ama belki bir gün burada yazdıklarımı, derdimi niyetimi anlarsınız diye umuyorum. siz de büyüyeceksiniz, sizin de öfkeniz dinecek, siz de içinizdeki ateşi kontrol altına almayı öğreneceksiniz. o zaman bazı şeyler daha net görülür. yani umudum bu yönde.

3 bölüm

burada 1. bölümde anlattıklarımın devamı hakkında bir şeyler yazıp bitireceğim yazıyı.
islamda kadının yeri benim için önemli ama bu meselenin bu kadar tartışmaya sebebiyet vermesinin sebebinin teolojik, felsefi bir amacı yok maalesef.
bu tartışmanın sürekli harlanmasının sebebi 21. yüzyıl değerlerinin hakim paradigma olmasından dolayıdır. benim sinirlerimi tepeme çıkartan olay aslında biraz da bu.
2 tane feminist teori okuyan soluğu islamiyet eleştirisinde buluyor. hoş bunların teori meori okuduğuna da inanmıyorum da işte çağın rüzgarına kapılan diyelim. işte bu gerçekten acınası bir problem.
bu tarz tartışmalar hem hayati önem arz eden tartışmalar hem de entelektüel tartışmalar. twitter kültüründen sıyrılmadan gelip buralarda kafa şişiyorsunuz ben ona delleniyorum.

15 yaşında değilseniz bu kadar yüzeysel olmanız beni öfkelendirir. yarın başka bir dalgaya kapılır yine başka telden türkü çığırırsınız ve bizler bunları sürekli çekmek zorunda kalıyoruz.

islam çağın değerlerine uymuyor mu? uymaya bilir. hiçbir dinin böyle bir zorunluluğu yok zaten. ahlak felsefesi de bunun üzerine inşa edildi zaten. islamın ya da herhangi bir dinin çağ dışı kalması o dinin değil çağın ve o çağın insanlarının problemi dinlerin değil.
ama herhangi bir din herhangi bir çağdaki insanın problemlerine cevap üretemiyorsa o problem işte. teolojik eleştiri orada devreye girer zaten.
ama yüzeysel kitle sürekli konuyu etik değerler üzerinden döndürüyor. böyle bir şey olur mu yağğ diye zırlamanız entelektüel açıdan bir anlam ifade etmiyor.
islam şimdilik bu çağın insanı olarak benim problemlerime hala cevap veriyor, yolumu aydınlatıyor, kılavuz oluyor. bir dine inanmak için bunlar tek başına yeterli değil elbette. iman meselesi başka bir tartışma konusu.
ama bu konu özelinde bakarsak islam benim soru ve sorunlarıma cevap verdiği sürece çağın normlarının ne olduğu umurumda değil.
bu dünyaya tanrının iradesi sebebiyle sürüldük. okey. ama çağın beni sürükleyip sürüklememesi benim hayata karşı duruşuma bağlı. bu yaşamı sokakta bulmadım ben. sokaktaki insanların güdeceği koyunlardan da olmak istemiyorum.
devamını gör...

zor okunan kitaplar

istatistiksel olarak da tasdiklenmiş bir biçimde öncelikle tutunamayanlar tabii ki de. kendisi en sevdiğim türk romanı olmasına rağmen birkaç kez baştan başlayıp yarım bırakmak zorunda kaldım.
bunun dışında aklıma gelen birkaç kitabı sıralayayım.

niteliksiz adam serisi, varlık ve hiçlik(sakın okumayın lütfen), iyinin ve kötünün ötesinde, aşkın metafiziği, düşüş, yer altından notlar, dava, bir delilier evinin yalan yanlış anlatılan kısa tarihi, simülakrlar ve simülasyon, kara kitap, körleşme ve daha nicesi...
iyi bir okurun kitap okumanın özünde zor bir eylem olduğunu biliyor olduğunu varsayıyorum.

kitap okurken zorlanmıyorsanız, yani daha doğrusu kitap size bir şey yapmıyorsa muhtemelen yanlış kitabı okuyorsunuz.
devamını gör...

normal sözlük yazarlarının karalama defteri

benim yaşıma kadar yaşamış bir insan ne kadar düşünebilirse sanıyorum en az o kadar uzun süre intiharı düşündüm. hayır intihar etmeyi değil. intiharı düşündüm. intihar etmek kolay. intihar etmeyi düşünmek de kolay. zor olan intihar fikriyle birlikte yaşamaya çalışmak. hayır intihar hala makul bir seçenek değil. ben buna direnerek yaşamayı tercih edenlerdenim. ama intihar fikri inanılmaz bir fikir. bu fikrin cazibesine kapılıyorum. düşen bir f16 uçağının içindeki pilotun bir elinin fırlatma koltuğu butonunda hazır bir biçimde beklemesi gibi bir şey bu.

eğer intihar hakkında yazdıklarımı ben değil de başkası yazmış olsaydı. onları okuduğumda o satırları yazan kişinin emil cioran'ın çok fazla etkisinde kaldığını söylerdim. halbuki ben o yazıları yazdığımda henüz okumamıştım cioran'ı.
cioran çürümenin kitabı'nda şöyle der; “ham varoluşun ötesinde inşa ettiğimiz her şeyi, dünyaya bir fizyonomi veren muhtelif tüm kuvvetleri, mutsuzluk’a borçluyuzdur -çeşitliliğin mimarı, eylemlerimizin anlaşılır etkeni.
onun çemberine girmeyen şeyler bizi aşar: altında ezilmediğimiz bir olayın bizim için ne anlamı olabilirdi ki? gelecek, bizi harcamak için bekler: ruh artık varoluşun sadece çatlamasını kaydeder ve duyuların hala titreşmesi için kötülük beklentisi gerekir..."

insanlar ne kadar farkında bilmiyorum ama inanılmaz bir bakış açısı bu. ben hala yaşıyorsam hala bu yaklaşımı benimsediğim için nefes alıyorum. başıma gelen her şeyi, yaşadığım tüm deneyimleri ve yıllardan beridir süregelen ve bir türlü yenemediğim mutsuzluk ve tatminsizlik hissini bir lütuf gibi gördüm hep.
şu an olduğum hali mutsuzluğuma borçluyum. buna şükrederken bugün artık limiti tükettiğimi hissediyorum.

hayat akışımın tuhaf bir ritmi var. bir denge söz konusu değil. bir dönem her şey ama gerçekten her şey muhteşem giderken ve ben bu muhteşemlik fırsatını bolluk yanılsaması sebebiyle lehime çeviremezken bir dönem geliyor ve sanki o tüm muhteşemliğin acısını çıkartırcasına hemen her şey alt üst oluyor ve her köşeden ayrı bir saldırı yiyorum. ben artık savaş psikolojisiyle yaşamaya çalışmaktan çok yoruldum. sürekli darbeleri savuşturmaya çabalamaktan çok yoruldum. eskiden bu bana oyun gibi gelirdi. tabiri caizse üzerimden kurşunlar sektiğinde onlardan sıyrılmak müthiş bir haz verirdi. cahildim, gençtim, toydum, heyecanlı ve iştahlıydım. şimdi ise çok yorgun ve o zamanlara göre epey ihtiyarladım. maceraperest yönümü kaybediyorum ve zeminin kayganlığıyla baş edemiyorum. bu benim için ciddi bir problem olmaya başladı. artık sağlam bir zemine basmak istiyorum.

bundan 2 ay önce hayatımın en kötü günleri bugünler galiba demiştim. 2 yıl önce de aynı şeyi söylemiştim. bundan 1 ay önce hayatımın en bereketli dönemlerini yaşıyor her sabah halime şükrediyordum. 1 yıl önce de öyleydi. bu döngü artık beni çok yıpratıyor. daha kötüsünü görmem dedikçe yeni bir dip keşfediyorum. tamam artık zirvedeyim dedikçe o zirveden aşağıya itiliyorum.
bu böyle nereye kadar gidecek bilmiyorum ama artık bir yere park etmem lazım diyorum ama içimden bir ses daha yeni başlıyoruz diyor. ona daha çok inanıyorum. evet hala her şeyin çok başındayım biliyorum.

hepimiz her şeyin daha çok başındayız her zaman ve bu beni çok korkutuyor.
yaşam; mutluluk ve acı üzerine kurulu bir sarkaca benzer. doğu felsefesi bu sarkacın aynı zamanda bir denge üzerine kurulu olduğuna inanıyordu. yalan! külliyen yalan bu. mutluluk ve acı denklemleri bir denge üzerine kurulu değiller. keşke öyle olsaydı.
mutluluk da acı da genel ortalamaya bakar ve istisnaları görmezden gelirsek uzun vadede sürekli artan değerlerdir.

sıradan bir insanın doğumundan ölümüne tüm hayatını ele alırsak mutluluk da acı da sürekli artarak birikir. ama burada küçük, çok ufacık bir detay var ki hayati bir önem arz ediyor.

mutluluk ve acı birikintisini matematiksel bir fonksiyon olarak ele alırsak eğer, mutluluğun artışı logaritmik olurken acının artışı da geometrik olarak birikir.

bu ne demek biliyor musunuz?

çoğunuzun hayatı mutluluğu yakalamak ve acıdan kaçmak üzerine kurulu olduğu halde aslında istatistiksel olarak geçen her zamanda koşar adım acıya yaklaşıyoruz demektir.
zaman ilerledikçe çuval çuval acı biriktirirken elde ettiğimiz mutluluk birikintisi de bir avuç tortudan ibaret kalıyor.
aslında mutlu olmaya değil mutsuzluğa programlanmış canlılarız. bunu uyuşturucu kullanmaya başlayan insanların giderek dozu artırarak kendi eşiklerini yükseltmelerinden ve giderek daha çok dibe çekilmelerinden gözlemleyebilirsiniz.
bu örneği kasten verdim nöropsikyatrik açıdan mutluluk da bir çeşit uyuşturucudur çünkü. benzer etkiler gösterir insan beyninde.

konu neden ve ne ara buraya geldi inanın bilmiyorum. ben artık biraz tükendim sanırım. çıkış arıyorum diyeceğim ama zaten son 5 yılım bu şekilde açılacak yeni bir kapı, kırılacak yeni bir odun, sızılacak yeni bir gedik bulmaya çalışmakla geçti. artık kendimi mi kandırıyorum acaba diye sormaya başladım sonunda. belki de geç kalmışımdır bunu sorgulamakta bilmiyorum.

bir insanınn neden kitap okuduğu sorusuna cevap veremiyorum artık mesela. ciddi ciddi kitap okuyanlara sormak istiyorum artık bu soruyu. sahi neden kitap okuyorsunuz? kendinize bu soruyu ciddi ciddi sordunuz mu mesela? ben birkaç kez sormayı nedenim kimseden elle tutulur cevaplar alamadım. böyle bazı problemli eylemler var. mesela yürüyüş yapmak gibi. an geliyor saatlerce sokaklarda yürüyorum ben. neden? belli değil. bir cevabım yok. bazı otonom hale gelmiş eylemler insanın kendi dünyası hakkında bazı sonuçlar doğuruyor. birtakım çıkarımlar sağlıyor. bu çıkarımlar beni rahatsız ediyor artık.
birkaç ay önce tanıdığım en iyi insanı, dünyanın en güzel kızını çok fazla üzdüğümü biliyorum mesela. niye yaptığımı da biliyorum. bilmek istemediğim halde biliyorum. bazı eylemler, bazı tercihler var. bazı kararlar var gerekçesi yıllar öncesine dayanan birtakım kararlar işte. bunlar insan hayatını yerinden oynatıyor. bazen küçük bir hareket zamanın bir yerinde kocaman bir kayayı yerinden oynatıyor.

cehennem başkaları falan değildir. cehennem kendi içimizde. ben başkalarıyla yaşamayı bir şekilde göze alabiliyorum. ama insanın kaçamadığı aynadaki aksi oluyor bazen. insanın kaderi ve karakteri cehennemi bu dünyada tatmaya bazen yetebiliyor.
tuhaf şeyler bunlar. insan yaşarken değil ama yaşadıktan sonra anlıyor bazı şeyleri. geçmiş zaman kiplerini anlama yetisine sahip olmaktansa hepten cahil kalmak gerekirdi. tanrının kimi neyle sınayacağı belli olmuyor ama neyle sınarsa sınasın her insanın sınavı gerçekten çok çetin oluyor.

bir şiir: celladıma gülümserken


her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
ben yaşarken koptu tufan
ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat

her şeyi gördüm içim rahat
gök yarıldı, çamura can verildi
linç edilmem için artık bütün deliller elde
kazandım nefretini fahişelerin
lanet ediyor bana bakireler de.

sözlerim var köprüleri geçirmez
kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
uçtum ama uçuşum
radarlarla izlendi
gayret ettim ve sövdüm
bu da geçti polis kayıtlarına.

haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
ruhum sahte
evi nepal'de kalmış
slovakyalı salyangozdur ruhum
sınıfları doğrudan geçip
gerçekleri gören gençlerin gözünde.

acaba kim bilen doğrusunu? hatta ben
kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
sanki ne anlıyorum?
ola ki
şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
devlet sırrıyla birlikte insanın
sinematografik bir hayatı olabilir
o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
ve sonunda estetik bir
idam belki!
evet, evet ruhu olmak
bütün bunları sağlayamaz insana.
doğruysa bu yargı
bu sonuç
bu çıkarsama
neden peki her şeyi bulandırıyor
ertelenen bir konferans
geç kalkan bir otobüs?
milli şefin treni niçin beyaz?
ruslar neden yürüyorlar berlin'e?
ne saçma! ne budalaca!
dört incil'den yuhanna'yı
tercih edişim niye?
ben oysa
herkes gibi
herkesin ortasında
burada, bu istasyonda, bu siyah
paltolu casusun eşliğinde
en okunaklı çehremle bekliyorum
oyundan çıkmıyorum
korkuyorum sıram geçer
biletim yanar diye
önümde bir yığın açalya
bir sürü çarkıfelek
gergin çenekli cesetleriyle
önümde binlerce çiçek
korkuyorum sıra sende
sen de başla ve bitir diyecek.
yo, hayır
yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
söyleyin
aynada iskeletini
görmeye kadar varan kaç
kaç kişi var şunun şurasında?


gelin
bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
bana kötü
bana terkettiğiniz düşünceleri verin
o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
onları verin, yakınmalarınızı
artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
ben aştım onları dediğiniz ne varsa
bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
verin bana
verin taammüden işlediğiniz suçları da.
bedelinde biliyorum size çek
yazmam yakışık almaz
bunca kaybolmuş talan
parayla ölçülür mü ya?

bakın ben, bir çok tuhaf
marifetimin yanısıra
ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
üstüme yoktur ödeme hususunda
sözün gelişi
üyesi olduğunuz dernek toplantısında
bir söyleve ne dersiniz?
bir söylev: büyük insanlık ideali hakkında!
yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
kazanana vertigolar, nostaljiler
karasevdalar çıkar.
yapılsın adil pazarlık
yapılsın yapılacaksa
işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
ne yapsam
döl saçan her rüzgarın
vebası bende kalacak
varsın bende biriksin
durgun suyun sayhası
yumuşatmayı bilen ateş
öğüt sahibi toprak
nasıl olsa geri verecek
benim kılıcımı.

devamını gör...

5 sene önceki kendine bir şey söyle

kendinde bütün dünyayı dize getirebilecek gücün var olduğunu hissettiğini biliyorum.
hırslısın, kararlısın, uçarısın ve en önemlisi eşine az rastlanır cinsten bir biçimde cesursun. o zamanlar seni bu sebepten kimse tebrik etmedi ama uyarmadı da. sen bunun olması gereken olduğu kanaatine vardın. kimse yapmadı bunu ama ben yapayım hadi; sorumluluk almanı da taktir ediyorum.

yaşamın bir oyun olduğu gerçeğini çok erken yaşta fark ettin bunun için de kutluyorum seni. ama bilmediğin bir şey var arkadaşım. ve maalesef bilmediğin bir şeylerin olduğunu/olabileceğini o zamanlar hiç fark etmedin ya da görmezden geldin.
kartların dağıtılmadığı oyunda alınan riskler olsa olsa cehaletin getirdiği özgüvenin sonucu olan bir cesaret örneğidir.
kurallarını bile öğrenemediğin bu oyunu maalesef yanlış oynadın. çok üzgünüm.

önündeki beş yılda çok güzel günlerin olacak ve çok zor günlerin de olacak. ama hepsini alt alta sıraladığımız zaman önündeki 5 yılda alacağın bütün kritik kararların hepsinde hayati hatalar yapacaksın. tüm bunların geri dönülmez hatalar olduğunu maalesef 5 yılın sonunda ancak anlayacaksın. senden özür diliyorum ama aslında senin bana özür dilemen gerekiyor.

bu oyunu yanlış oynadın. bedelini çok ağır ödeyeceksin. sana kimse yapma demedi. ben de haliyle diyebilecek konumda değilim. zaten bilirsin bu can bu bedende olduğu sürece yaşanacak olan her ne ise illaki yaşanıyor. zor bir süreç seni bekliyor ve sen hiçbirine yeterince hazır değilsin.
hep hazır olduğunu zannettin. zaten en büyük problemde buydu. öpüyorum yanaklarından.
devamını gör...

antinatalizm


bence insan bilinci evrimde trajik bir şekilde ilerledi, çok fazla bilinçlendik. doğa kendinden bağımsız bir bakış açısı yarattı, bizler doğa kanunlarına göre var olmaması gereken yaratıklarız. hepimiz bir yanılsama içindeyken, duyusal deneyimler ve hislerin gelişimi sayesinde birey olduğumuzu sanan fakat aslında bir hiç olan bireyleriz.

bence türümüzün yapması gereken onurlu davranış, programlamamızı reddedip üremeyi durdurmak ve hep birlikte soyumuzu tüketerek kardeşçe bu haksızlığa bir gecede son vermektir.

rust cohle / true detective
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim