islam felsefesinin, islam dininin felsefesi olduğu sanılır. oysa islam felsefesi , coğrafi sınırları kapsayan doğal bir isimlendirme olup genel felsefenin içerisinde yerini alır. ama felsefeciler bu isimlendirmenin de tam karşılığı sağlayamadığından ötürü kerhen* konulduğunu söylerler.

mesela ibn-i sina'ya ne yapıyorsun denildiğinde felsefe cevabını verirdi. islam felsefesi yapıyorum demezdi. yani bu açıdan baktığımızda islam felsefesinin konularının evrensel olduğu sonucunu çıkarabiliriz. islam coğrafyasında yapılan felsefe olarak ele almalıyız onu.

islam felsefesinin diğer isimlendirmelerine dair:

dimitri gutas arapça felsefe olarak isimlendirmeliyiz diyordu. ama metinler sadece arapça değildir. farsça, türkçe gibi farklı dillerdeki metinler de mevcuttur. islam felsefesi farklı dillerdeki metinleri de kapsamaktadır. arap felsefesi isimlendirmesinde de milliyetçilik izlerini görürüz. unutulmamalıdır ki bir kültür medeniyeti dinamiği vardı: yahudi, hristiyan, müslüman... farklı dinlere mensup kişiler de islam felsefesine katkıda bulunmuşlardı. ayrıca islam felsefesi daha milliyetçilik fikrinin olmadığı bir çağa ait bir felsefeydi. arap felsefesi isimlendirmesi de bu sebeplerden doğru olmamaktadır.
devamını gör...
antik yunan'ın mısır ve mezapoyamya'yı dönüştürdüğü gibi islam da yunan'ı dönüştürmüştür. batı da , islam düşüncesini almış ve bunu kullanıp dönüştürmüştür. bunlar gökten zenbille inen zınk diye ortaya çıkmış düşünceler değil. birbirinin devamı niteliğinde olan , birbiriyle çok alakalı olan ve üstüne ekleye ekleye giden şeyler.

bilim tarihi ve düşünce tarihini bir savaş tarihi gibi okumak aşırı hatalı bir yaklaşımdır. yani yunan babil'i yıktı, islam yunan'ı yıktı, batı islam'ı yıktı gibi okuma yaparak düşünce tarihini bir yıkımlar ve molozlar yığınına dönüştürmek aşırı saçma .

en nihayetinde tüm bunlar insanlığın ortak kazanımı bilgi birikimleri. yunan olmasa islam olmazdı , islam olmasa batı olmazdı. almış vermiş hepsi birbirine. önemli olan bu bilgileri hiç komplekse girmeden almak ve sindirmek. bir gazali gibi ibni sina gibi. gazali'nin aristoteles'e "üstadı evvel " demesi gibi gayet doğal bir biçimde hatta bizden biri gibi tüm ön yargı ve art niyetlerden arınmış biçimde anlamak gerekir. yoksa herakleitos'un " köpekler tanımadıklarına havlarlar" sözündeki gibi ona buna havlamaktan, hırlamaktan öte bir yere varamayız.
devamını gör...
birbirinden tamamen bağımsız olmayan iki alanın birbiriyle buluşması.

bu satırları islam felsefesi tarihi ile ilgili bilgi vermek için yazmıyorum. zira bunu yapan çok sayıda kimse var lakin bu şahıslar, bize fayda sağlayacak herhangi bir sonuca ulaşamıyorlar diye düşünüyorum. bu yüzden; bu yazıyı, islam ile felsefe arası bağı göstermek, "felsefe yapmak" için yazıyorum.

islamdan felsefeye, felsefeden islama yolculuk

başlık sizi yanıltmasın: islam ve felsefe birbirinden tamamen bağımsız değildir. dolayısıyla, başlıkta bahsedilen yolculuğun her anı, gerek islami gerekse felsefi bir yolculuktur. yazının sonunda paylaştığım ayet bu durumun delillerinden sadece birisidir. başlayalım.

varlık nedir? düşünürler, binlerce yıldır, varlığın tam olarak ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorlar. bir şeyin ne olduğunu öğrenmek için o şeyin ne olduğunu bilmek gerekir. dolayısıyla; sorulması gereken ilk soru; bilmenin ne demek olduğu ile ilgilidir. "bilgi nedir?" sorusunu doğru cevaplamadan "varlık nedir?" sorusunu doğru cevaplamak mümkün değildir. bu bağlamda; epistemoloji, her zaman için ontoloji'den öncedir.

olgularla aramızdaki zihinsel ilişki inançlarla kurulur. birimiz üçgenlerin üç kenarı olduğuna inanırken, birimiz dört kenarlı bir üçgenin var olduğuna inanabilir. normal olarak, ikimizin de haklı olması mümkün değildir. peki haklı olanı haklı yapan gerekçe nedir? üçgenlerin üç kenarı olduğuna inanan niye haklıdır? çünkü üçgenlerin üç kenarı olması bir olgudur. inanç-olgu ilişkisi doğru kurulduğunda olgu ile ilgili inancımızda haklı oluruz. inanç ahlakı tam da burada devreye girer, o olmadan olgularla ilişkimizde haklı olamayız. clifford'un, inanç ahlakı isimli eserindeki "bir şeye yetersiz delile dayanarak inanmak herkes için her zaman ve her yerde yanlıştır." ifadesine bu açıdan yaklaşmak ufuk açıcı olacaktır. biz, herhangi bir şeye, yeterli kanıta dayanarak inandığımızda o şey ile ilgili haklı oluruz. o şey ile ilgili haklı olmamız, bizim o şeyin doğruluğundan emin olma hakkına sahip olmamız demektir. bunun adı da bilmektir. demek ki bilmek, doğru inanmak demektir. böylelikle bilginin doğru inanç olduğu sonucuna varırız.

bilgi tanımından sonra aklımıza gelebilecek sorulardan biri; bilginin bir inanç türü olmasından dolayı bize bağımlı olup olmadığı konusudur. doğru inancın varlığını inceleyerek bu konudaki merakımızı giderebiliriz. "doğru inanç vardır." önermesinin çelişiğine, yani; "doğru inanç yoktur." önermesine baktığımızda bu önermenin hiçbir zaman doğru inanç olamayacağını görürüz. bu da "doğru inanç vardır." önermesinin her zaman doğru inanç olduğunu gösterir. o halde; bilgi, her zaman var olmadığımızı kabul ettiğimizde; biz insanlardan bağımsız olarak vardır. doğru inancın bizden bağımsız olarak var olduğunu kabul ettik. ancak; doğru inanç, doğası gereği, doğru inanana muhtaçtır. doğru inancın sürekli var olduğunu ispatladığımızdan, onu sürekli var eden en azından bir doğru inananın varlığı zorunludur.

her zaman doğru inanan, tek midir, yoksa birden fazla mıdır? her zaman doğru inanan, hiç yanılmayacağından ve bu da ancak her zaman doğru inananın her şeyi bilmesi ile mümkün olacağından; doğru inanan, her şeyi bilendir. her şeyi bilen, zaman ve mekan içindeki her olayı bilir. sadece zamanı ve mekanı her tarafından kuşatıp gözeten zamanın ve mekanın içindeki tüm olayları bilebilir. yani; mutlak bilen, mekanı her tarafından kuşattığından tektir. bilen, doğru inancı sürekli var ettiğinden, aynı zamanda var edendir. var eden; her zaman doğru inanan ve her şeyi bilendir. evet, artık "varlık nedir?" sorusu ile ilgili konuşma ehliyetine sahibiz. var olan; var eden ve var edilenlerdir.

var olanı, var eden ve var edilenler olarak tanımladık. var eden'in; her zaman doğru inanan, her şeyi bilen, zamanı ve mekanı kuşatan ve tek olduğunu ispatladık. ayrıca; var eden, zamanı ve mekanı kuşattığından yüce ve büyük'tür. çünkü; mekanı her tarafından kuşatır ve mekanın ötesinde sadece o vardır. tarihte, böyle bir var eden'in varlığından ve tekliğinden bahseden bize ulaşmış tek metin kur'an'dır. bilen (el-alîm), var eden (el-hâlık), kuşatan (el-muhît), tek (el-ehad), büyük (el-azîm) ve yüce (el-aliyy) isimlerinin hepsi kur'an'da vardır. tarihte, doğru bir var eden tasavvuruna sahip bize ulaşan tek metnin kur'an olması; kur'an'ın, var eden tarafından elçisi muhammed'e indirilmiş bir kitap olduğuna kanıttır. var edeni ve var edilenleri anlamak için bu kitaba bakmamız şarttır. buna ek olarak; kur'an'a, var eden'in mesajı olarak baktığımızda; kur'an'ın, biz var edilenlerin var ediliş amacına uygun yaşaması için bir rehber olduğunu görürüz.

epistemoloji ile başlayıp ontoloji ile devam eden yolculuğumuz kur'an ile yeni bir ufka ulaşır. elçi ibrahim'in de dediği gibi: "inananlar ve imanlarına haksızlık bulaştırmayanlar var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır." en'am-82

edit: hatalı kelime doğrusu ile değiştirildi.
devamını gör...
salt mantik yurutmeye ve bilginin inanci tasdik etmesine dayanan bir olgu degildir. elbette uzmani degilim ve yanlisim var ise isin ehli arkadaslar duzeltsin, islamiyetin altin caginda onemli bir etkisi olan aristotelyen dusuncenin sonucudur bu yaklasim asagi yukari. muhyiddin ibn’ul arabi’nin henuz genclik yillarinda iken ihtiyar ibn’ rusd ile arasinda gecen diyalogu hatirlamakta fayda var; ibn’ rusd, genc seyh-ul ekber’e insanin felsefe, mantik, bilgi ya da akil yurutmeyle — adina ne derseniz deyin — ulastigi bilginin, dogrudan deneyimin / kesfin perdesini kaldirdigina denk olup olmadigini sual ettiginde, daha dogrusu buna istinaden “evet?” dediginde ibn’ul arabi once “evet” demistir. bunun uzerine yuzunde guller acan ibn’ rusd, ibn’ul arabi’nin agzindan hemen sonrasinda “hayir” sozcugunu isittiginde ise surati asilmistir ve agzindan cikan “hayir” lafzina soyle bir zeylde bulunmustur seyh-ul ekber: “bu evet ve hayir arasinda, nefsler vasitalarindan, baslar govdelerden ayrilir.”
devamını gör...
islam felsefesi diye bir şey yoktur olamaz da zaten. vahiyle mi gelmiş ki bu başına hemen islam koyup kutsiyet atfetmeye çalışıyoruz. olsa olsa müslümanların yaptığı felsefe olur.

felsefe antik yunan'da ortaya çıkmıştır kim ki mısır'da , mezapotamya'da şurada burada çıktı derse halt etmiştir. e tabi antik yunan'a da gökten zembille inmedi illaki onların bir mısır backroundu var ama mısır'dan aldıklarını kendi şimdilerinde eritip dönüştürüp geleceğe aktarmışlar. müslümanlar da antik yunan'dan aldıklarını kendi şimdilerinde yorumlayıp dönüştürüp batı'ya aktarmışlar.

batı, felsefe ve bilime aşırı ırkçı, faşist ve ideolojik yaklaştığı için müslümanların yaptıklarını ya görmezden gelmekte ya da inkar etmekte ya da küçümsemektedir .lakin şöyle bir gerçek var ki batı, 19. yüzyıl'a kadar aristoteles'i de yunan felsefesini ibni sina'nın yorumladığı şekilde kabul etmek zorunda kalmıştır. çünkü antik yunan'ın tablete, kiremite, taşa ,başa, çamura, ete, göte yazdıklarını, müslümanlar kitap haline getirmişlerdi ve batı da islam dünyasından aldığı bu kitaplardan felsefeyi öğrendi.
devamını gör...
çok açık olan bir şey üstüne kafa yorulmaz.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"islam felsefesi" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim