zaman tüneli
milli piyango
dünkü çekilişlerde 80 milyon tl 2 çeyrek bilete çıkmış. numaranın bi tanesini milli piyango online sitesinde görmüştüm. içimden bir seste onu al demişti. ama ben başka numarayı seçtim. kafam çok bozuk şu anda.
devamını gör...
osimhen füzeyi yollarken içine içine yapı diyen fenerli
acıdan, yapı yapı diye haykıran fenerlidir.
devamını gör...
il olması gereken ilçeler
ayvalık da vilayet olabilir. hem edremit, burhaniye, gömeç gibi ilçeleri alır; hem de izmir'e epey uzak bergama, dikili ve kınık bu yeni ilin parçası olur. bergama-izmir merkez, trafiğin orta karar olduğu zamanlarda araçla iki saat sürüyor.
devamını gör...
yeni il olacak ilçeler
bazı büyükşehirler de eyalet olsun.
devamını gör...
tavuk döner yerken gelen garibanlık hissi
porsiyonu 550 tl olan yerden yiyiniz.
devamını gör...
konyalım
orijinali yunancadır.
adı bile yunanca "doğu" anlamına gelen anatoli olan bir yerleşim yerine istila ve işgal ile çöreklenip yerleşik halkın kültürüne çöküp "bu benim ulan, ben binlerce yıldır buradayım" demek de komik geliyor artık.
adı bile yunanca "doğu" anlamına gelen anatoli olan bir yerleşim yerine istila ve işgal ile çöreklenip yerleşik halkın kültürüne çöküp "bu benim ulan, ben binlerce yıldır buradayım" demek de komik geliyor artık.
devamını gör...
günaydın sözlük
herkese mutlu sağlıklı gün, günaydın.
devamını gör...
durduk yere insanı mutlu eden şeyler
makyajımı iyi yapmış olmak.
devamını gör...
il olması gereken ilçeler
kartal, pendik, sultanbeyli, maltepe. buralar istanbul değil zaten, ayırın gitsin.
(bkz: bostancı'dan doğusuna istanbul denmesi)
(bkz: bostancı'dan doğusuna istanbul denmesi)
devamını gör...
durduk yere insanı mutlu eden şeyler
bir mesaj. umulmadık bir an da ekrana düşüveren.
devamını gör...
bir kadın için bütün kadınlardan vazgeçmek
vazgeçeceğiz tabii ki normali bu zaten. keşke öyle bir kadın olsa hayatımda, umarım bu yıl olur.
devamını gör...
metro exodus
bir kötü sonu olduğunu buradaki tanımlardan şimdi öğrendiğim güzel oyun. benim oyunu bitirdiğim son gayet iyi sondu. iyi son için de öyle çok çaba harcamamıştım açıkçası.
atmosfer olarak en iyi post apokaliptik oyunlardan biridir. sağlam sistem de ister tabii ki.
albay miller, bir sürü hatalı kararına rağmen bir babadır bizim için.
atmosfer olarak en iyi post apokaliptik oyunlardan biridir. sağlam sistem de ister tabii ki.
albay miller, bir sürü hatalı kararına rağmen bir babadır bizim için.
devamını gör...
durduk yere insanı mutlu eden şeyler
daha önce okumadığım güzel bir şiire denk gelmek.
spotide rastgele liste gezerken bir şarkıya tutulup beğenilenlere eklemek.
sözlükte güzel bir tanım okuyup beğenmek.
spotide rastgele liste gezerken bir şarkıya tutulup beğenilenlere eklemek.
sözlükte güzel bir tanım okuyup beğenmek.
devamını gör...
çok tanım girdirecek başlık önerileri
bu sözlük için düşünürsek kesinlikle futbol başlıkları değildir. ekşide normal bir galatasaray ya da fenerbahçe maçı(anadolu takımlarıyla) bin küsür entry alırken burada yirmiyi geçmez.
en iyisi geceye gündüze bırakılan başlıklar.
geceye bir pijama bırak, gündüze kahvaltı bırak falan fistan.
en iyisi geceye gündüze bırakılan başlıklar.
geceye bir pijama bırak, gündüze kahvaltı bırak falan fistan.
devamını gör...
diyelim ki o bunu okuyor
sana söz yine bahar gelecek..
devamını gör...
tavuk döner yerken gelen garibanlık hissi
garibanlık hissinden ziyade hayatta kalma güdüm tetikleniyor, malum salmonella.
devamını gör...
mr nobody
ozeti su:
every love story is the most important one according to the right perpective.
which love story is your favorite?
her aşk hikayesi dogru perspektifle en onemlisidir.
hangi aşk hikayen favorin?
every love story is the most important one according to the right perpective.
which love story is your favorite?
her aşk hikayesi dogru perspektifle en onemlisidir.
hangi aşk hikayen favorin?
devamını gör...
yazarların yazdığı hikayeler
evin içinde kesif bir beklemişlik kokusu. sigara dumanından sararmış perdeler yarım açık. metal bir mama kabı tepeleme dolu, yanında aynısından bir su kabıyla beraber. kitaplıkta birbirinin üzerine özensizce dizilmiş, bir hevesle başlandıktan sonra yarım bırakılmış düzinelerce kitap. kapının üzerinde kim bilir hangi gün giyildiği belirsiz bir atlet teslim bayrağı gibi asılmış.
- kedi bile dayanamadı bana ihsan.
- deme öyle. çekme kendini şu kuyuya.
sisin içerisinde kaybolmuş dallarının arasında bir çamın kuytusuna sığınmış minicik bir pamuk topu. sesinin yankısına dikkat kesilip o yöne bakmasam mümkün değil karların arasında ayırt edebilmek. gecenin kör karanlığında bu kardeleni buraya kim dikti acaba. fazla düşünmeye devam edersem kediciğin orada donacağını fark etmiş olmalıyım ki montun içine sarmaladım. şefkatli bir yuvaya kavuşacağını anlayan minik mırıldanmaya başladı hemen. karanlık gecenin sabahına sıcacık yuvasında gözlerini açacaktı belki de sonunda. eve çıktıktan sonra minnetten mi, montun sıcağına alıştığından mı bilinmez yerinden devinmeden mırıldanmasına devam etti.
gecenin dördünde acı acı öten telefon sesine ilk kulak kabartan kedi olmuştu. ben uyanana kadar beş dakikaya yakın geceyi bu saçma melodi çınlatmış. gözümü araladığımda telefonu yerinden epey yana kaymış buldum. kimdi bu lüzumsuz gecenin köründe defalarca arayan. tabi ki de nazlı, başka kim olacak gece gece alacaklı gibi darlayan. bir hışımla telefonu elime aldım. kararlıydım artık. bu sefer ağzıma geleni sayıp dökecek, bir türlü kapatamadığım bu defteri ortasından yırtıp atacaktım.
ankara’da bir eylül sabahı. sonbahar yaprakları arasında nereye gideceğimi bilmeden adımlıyorum. bugün pazar. pazarları hiç sevmem. öksüzlüğümün adının konduğu gündür pazar. yine bir pazar günü kahvaltı masasında yalnız bırakılmıştık babamla. aradan geçen onca sene nerede olduğunu bilmediğimiz annemin vefat haberi yağmurlarla gelmişti bir pazar akşamı. ağlayamamıştım, gözlerimi cama dikip, düşen damlaları seyretmiştim sadece. onlar veda etmişti anneme benim yerime. ama bu pazar diğerlerinden farklıydı. ihsan’ın ısrarlarına dayanamayıp kız arkadaşı aylin’in iş yerine beraber gitmeye karar vermiştik. pazar günü ne işi demeyip takılmıştım peşine. meğer hayırlı bir işmiş.
- tarık, bu durum daha ne kadar böyle sürecek?
- ne durumu nazlı?
- senin için endişeleniyorum yahu. neden anlamıyorsun?
- sen her şey için endişeleniyorsun.
insan bir kere ağzını açsa, içindeki tüm zehri akıtsa, boşalsa midesindeki bu zehirli safra. ne gözyaşı dökebildim, ne de biriktirdiğim acıları kusabildim. sadece susup öylece dinledim. insanların bir gün beni anlayacağını ümit ederek, gençliğimi tükettim.
- ne var nazlı, ne?
- defalarca aradım seni yahu.
- saat gecenin dördü!
- kardeşim tarık. kardeşim istanbul dönüşünde kaza yapmış. çok kötüyüm.
içimde, tam midemde, yine o taş gibi düğüm oturdu kaldı. yumru şeklinde kalbimden daha sert çarpmaya başladı. nihat, ah nihat! kaç kere uyarmıştım onu motorla hız yapmaması, dikkatli kullanması için. ama dinlemezdi ki, ablası kılıklı çocuk. keçi inadı bunlarda genetik.
ihsan evin soğuk olduğunu bir süre sonra anca fark edebilmişti. havasızlıktan olsa gerek içerisi boğucuydu. kombi çalışıyor mu diye mutfağa girdiğinde günlerdir yıkanmayı bekleyen tabak çanağın fazlalığı onu hayrete düşürmüştü. bulaşık makinasının kapağına doğru bir hamle yapar gibi oldu ama sonra vazgeçti. önce şu ışıtıma işini çözmeliydi. çalışıyor mu diye kontrol etmeye gidince kombinin üzerinde dördünün gülen gözlerle ışık saçtıkları fotoğrafı gördü. hala yerindeydi. ama ısıtmıyordu.
- bıktım usandım artık tarık! beni dinlememen, bana anlayışsız davranman, ben ne hissederim düşünmeden aklına gelenleri döküp saçman, kırıldığımı bile bile üstüme gelmen.
boş bakışlarla dinliyordum. çünkü bu sözleri ilk duyuşum değildi. ama artık son olması gerekiyordu.
- sen de kardeşin de salaksınız. anladın mı nazlı? ben mantık insanıyım. körü körüne duygularının peşinde giden salaklara benim hayatımda yer yok. bunu da böyle bil. tekrarlatma artık.
ilk defa telefon yüzüme kapandı diye bu kadar huzurlu hissetmiştim. kısa süreceğini bilmiyordum tabi.
- kombiyi sen mi açtın ihsan?
- oğlum tarık, sen ruh hastasısın anladık da bir de zatürre ile uğraştırma bizi.
- terkedildim ihsan. hep terkedildim. bu evin soğuğu bana koymaz.
- sıçtırma metaforuna tarık. giy şu hırkayı.
- onu giyemem. nazlı almıştı.
yine lanet bir pazar günü. karlı yollar arasından yeşil sarılı dört kollu ağzını açmış bekleyen çukura doğru ağır ağır yol alıyor. kardelen çiçeklerinin anavatanı yavrusunu kucağına almayı bekliyor. gönlüm el vermiyor ömrünün baharında göçüp gidene.
karlar arasında uzaktan nazlı’ya son kez bakıyorum. kucağında kartopu gibi pamuktan tüyleriyle bir kedi. benim yerime de ağlıyorlar.
- kedi bile dayanamadı bana ihsan.
- deme öyle. çekme kendini şu kuyuya.
sisin içerisinde kaybolmuş dallarının arasında bir çamın kuytusuna sığınmış minicik bir pamuk topu. sesinin yankısına dikkat kesilip o yöne bakmasam mümkün değil karların arasında ayırt edebilmek. gecenin kör karanlığında bu kardeleni buraya kim dikti acaba. fazla düşünmeye devam edersem kediciğin orada donacağını fark etmiş olmalıyım ki montun içine sarmaladım. şefkatli bir yuvaya kavuşacağını anlayan minik mırıldanmaya başladı hemen. karanlık gecenin sabahına sıcacık yuvasında gözlerini açacaktı belki de sonunda. eve çıktıktan sonra minnetten mi, montun sıcağına alıştığından mı bilinmez yerinden devinmeden mırıldanmasına devam etti.
gecenin dördünde acı acı öten telefon sesine ilk kulak kabartan kedi olmuştu. ben uyanana kadar beş dakikaya yakın geceyi bu saçma melodi çınlatmış. gözümü araladığımda telefonu yerinden epey yana kaymış buldum. kimdi bu lüzumsuz gecenin köründe defalarca arayan. tabi ki de nazlı, başka kim olacak gece gece alacaklı gibi darlayan. bir hışımla telefonu elime aldım. kararlıydım artık. bu sefer ağzıma geleni sayıp dökecek, bir türlü kapatamadığım bu defteri ortasından yırtıp atacaktım.
ankara’da bir eylül sabahı. sonbahar yaprakları arasında nereye gideceğimi bilmeden adımlıyorum. bugün pazar. pazarları hiç sevmem. öksüzlüğümün adının konduğu gündür pazar. yine bir pazar günü kahvaltı masasında yalnız bırakılmıştık babamla. aradan geçen onca sene nerede olduğunu bilmediğimiz annemin vefat haberi yağmurlarla gelmişti bir pazar akşamı. ağlayamamıştım, gözlerimi cama dikip, düşen damlaları seyretmiştim sadece. onlar veda etmişti anneme benim yerime. ama bu pazar diğerlerinden farklıydı. ihsan’ın ısrarlarına dayanamayıp kız arkadaşı aylin’in iş yerine beraber gitmeye karar vermiştik. pazar günü ne işi demeyip takılmıştım peşine. meğer hayırlı bir işmiş.
- tarık, bu durum daha ne kadar böyle sürecek?
- ne durumu nazlı?
- senin için endişeleniyorum yahu. neden anlamıyorsun?
- sen her şey için endişeleniyorsun.
insan bir kere ağzını açsa, içindeki tüm zehri akıtsa, boşalsa midesindeki bu zehirli safra. ne gözyaşı dökebildim, ne de biriktirdiğim acıları kusabildim. sadece susup öylece dinledim. insanların bir gün beni anlayacağını ümit ederek, gençliğimi tükettim.
- ne var nazlı, ne?
- defalarca aradım seni yahu.
- saat gecenin dördü!
- kardeşim tarık. kardeşim istanbul dönüşünde kaza yapmış. çok kötüyüm.
içimde, tam midemde, yine o taş gibi düğüm oturdu kaldı. yumru şeklinde kalbimden daha sert çarpmaya başladı. nihat, ah nihat! kaç kere uyarmıştım onu motorla hız yapmaması, dikkatli kullanması için. ama dinlemezdi ki, ablası kılıklı çocuk. keçi inadı bunlarda genetik.
ihsan evin soğuk olduğunu bir süre sonra anca fark edebilmişti. havasızlıktan olsa gerek içerisi boğucuydu. kombi çalışıyor mu diye mutfağa girdiğinde günlerdir yıkanmayı bekleyen tabak çanağın fazlalığı onu hayrete düşürmüştü. bulaşık makinasının kapağına doğru bir hamle yapar gibi oldu ama sonra vazgeçti. önce şu ışıtıma işini çözmeliydi. çalışıyor mu diye kontrol etmeye gidince kombinin üzerinde dördünün gülen gözlerle ışık saçtıkları fotoğrafı gördü. hala yerindeydi. ama ısıtmıyordu.
- bıktım usandım artık tarık! beni dinlememen, bana anlayışsız davranman, ben ne hissederim düşünmeden aklına gelenleri döküp saçman, kırıldığımı bile bile üstüme gelmen.
boş bakışlarla dinliyordum. çünkü bu sözleri ilk duyuşum değildi. ama artık son olması gerekiyordu.
- sen de kardeşin de salaksınız. anladın mı nazlı? ben mantık insanıyım. körü körüne duygularının peşinde giden salaklara benim hayatımda yer yok. bunu da böyle bil. tekrarlatma artık.
ilk defa telefon yüzüme kapandı diye bu kadar huzurlu hissetmiştim. kısa süreceğini bilmiyordum tabi.
- kombiyi sen mi açtın ihsan?
- oğlum tarık, sen ruh hastasısın anladık da bir de zatürre ile uğraştırma bizi.
- terkedildim ihsan. hep terkedildim. bu evin soğuğu bana koymaz.
- sıçtırma metaforuna tarık. giy şu hırkayı.
- onu giyemem. nazlı almıştı.
yine lanet bir pazar günü. karlı yollar arasından yeşil sarılı dört kollu ağzını açmış bekleyen çukura doğru ağır ağır yol alıyor. kardelen çiçeklerinin anavatanı yavrusunu kucağına almayı bekliyor. gönlüm el vermiyor ömrünün baharında göçüp gidene.
karlar arasında uzaktan nazlı’ya son kez bakıyorum. kucağında kartopu gibi pamuktan tüyleriyle bir kedi. benim yerime de ağlıyorlar.
devamını gör...

