zaman tüneli
kadınlar neden pembe rengi çok seviyor sorusu
tozpembe bakıyoruz da o yüzden…
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
bensenobiz iyi şeyler düşünüyorum. cicikuş seni:)
devamını gör...
yazarların geriye bakınca ne gördüğü
okul, ders, sınavlar, lise kaosları
daha bir şey yaşamamışım lan ben
daha bir şey yaşamamışım lan ben
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
çok seviyorum onu…
devamını gör...
şu anda yapmak istediğin şeyi yapıyor musun
devamını gör...
yazarların geriye bakınca ne gördüğü
ciddi ciddi beni üzen soru geride bırakıp ama yakamdan bir türlü düşmeyenler.
devamını gör...
kadınlar neden pembe rengi çok seviyor sorusu
renk pembe rengidir, biz başka renk sevmeyiz komserim.
devamını gör...
yazarların geriye bakınca ne gördüğü
töt. tisikkirler.
devamını gör...
chatgpt'ye göre benzediğin roman karakteri
seni bir kitap karakterine benzetecek olsaydım, en çok şu karaktere yakın hissediyorum:
elizabeth bennet – pride and prejudice karakteri.
elizabeth bennet – pride and prejudice karakteri.
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
hehhhhhh şimdi naneyi yiyen, fb askitörü yazarcan. *
devamını gör...
yazarların geriye bakınca ne gördüğü
faturasını ağır ödediğim, hatalarimi görüyorum…*
devamını gör...
arka bahçesi olan apartman
arka bahçenin toprak olması iyi olsa da apartman komşuları arasında rekabet olabilir ancak oraya en yakın 2 kişi orayı sahiplenir bölüşürler genelde ağaç ekerler ya da çiçek ekerler bazen de mangallık alan vardır bu tarz apartmanlar eskide kaldı denebilir
devamını gör...
kızılcık şerbeti
benim için 113. bölümde bitmiş show tv dizisidir. şu an fragmanlardan gördüğüm kadarıyla gereksiz şekilde uzatılıyor. nilay denilen yeteneksiz karakterin işsiz kalmaması adına senarist tarafından sayısız karakter harcandı bu dizide...
hatırlarım, ilk çıktığı zamanlar muhafazakâr - seküler aileler arasındaki uyumsuzluğu, kültürel çatışmaları ve gerilimi konu edinen bu dizi, günümüzde bambaşka bir hâl aldı. türlü türlü entrikaların döndüğü bir dizi haline geldi. dizinin sevmediğim bir yanı ise, herhangi bir olayın yaşanılıp bitmesi, bir daha asla gündeme gelmemesi ve sanki o olay hiç yaşanmamışçasına devam etmeleri...
hatırlarım, ilk çıktığı zamanlar muhafazakâr - seküler aileler arasındaki uyumsuzluğu, kültürel çatışmaları ve gerilimi konu edinen bu dizi, günümüzde bambaşka bir hâl aldı. türlü türlü entrikaların döndüğü bir dizi haline geldi. dizinin sevmediğim bir yanı ise, herhangi bir olayın yaşanılıp bitmesi, bir daha asla gündeme gelmemesi ve sanki o olay hiç yaşanmamışçasına devam etmeleri...
devamını gör...
kadınlar neden pembe rengi çok seviyor sorusu
ciddi ciddi merak ediyorum bunu mavi siyah gibi güzel renkler varken pembe neden acaba nesi çekici elbise alıp giyemezsin ancak iç donu ve bornoz
devamını gör...
benzer başlık açılınca hemen bkz veren yazar
en sevdiğim yazar. sözlüğe hakimdir. moderatörün işini kolaylaştırır.
var olsun.
var olsun.
devamını gör...
yazarların geriye bakınca ne gördüğü
yucca bitkis/çiçeği var, bir de kırlentler.
devamını gör...
gece yürüyenler
8. bölüm
depoda bir şey değişmişti. az önceki sessizlik artık boş bir sessizlik değildi; sanki beton duvarların içinde bir şey uyanmıştı. floresan lambanın titrek ışığı depo boyunca zayıf beyaz bir tabaka gibi yayılıyor, duvarlara gömülü kapıların yüzeylerinde cansız parıltılar oluşturuyordu. kapıların gölgeleri yerde uzayıp birbirine karışıyordu; uzun, eğri, insana benzeyen şekiller… ilk bakışta bunun sadece ışığın oyunu olduğu düşünülebilirdi ama biraz daha dikkatle bakınca gölgelerin sabit durmadığını fark ediyordu insan. çok hafif bir hareket vardı; sanki ışık değil, gölgeler yer değiştiriyordu. hava daha soğuktu artık. beton zeminden yükselen nem ayakkabılarının tabanına işliyor, ince bir rutubet kokusu genzini yakıyordu. deponun tavanındaki kablolar çok hafif sallanıyordu; rüzgar yoktu ama yine de hareket ediyorlardı. bu küçük hareketler bütün mekâna tedirgin edici bir canlılık veriyordu. duvar boyunca uzanan kapılara baktı. birkaç dakika önce yalnızca biri açılmıştı; şimdi en az dört kapı aralıktı. bazılarının aralığı çok küçüktü, sadece ince bir karanlık çizgisi görünüyordu ama bazıları daha fazla açılmıştı ve o karanlığın içinde bir derinlik vardı. o karanlık düz bir yüzey değildi; içeri doğru uzanan bir boşluktu. "onlar az önce böyle değildi." dedi. yanındaki adam cevap vermeden önce depoyu uzun uzun süzdü. "evet." dedi sonunda. "ne demek evet?" "şehir uyandı." bu cümle depo boyunca ağır bir şekilde yayıldı. "uyandı mı?" adam başını hafifçe eğdi. "evet." "şehir uyur mu?" adam kapılardan birine yaklaştı. kapının üzerinde solmuş bir numara plakası vardı. "çoğu insan bunu fark etmez." dedi. "ama şehirler geceleri değişir." "nasıl değişir?" adam kapının kenarındaki karanlığa baktı. "insanlar evlerine kapanınca sokaklar yalnız kalır." "bunu biliyorum." "hayır." dedi adam. "yalnız kalmaz." depoda kısa bir sessizlik oldu. "ne demek istiyorsun?" adam yavaşça kapıya dokundu. "şehirler boşluk sevmez." bu cümle tuhaf bir ağırlık taşıyordu. tam o anda depoda çok hafif bir sürtünme sesi duyuldu. başını çevirdi. duvarın diğer tarafındaki metal kapı biraz daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha derin görünüyordu ve içeriden çok hafif bir ses geliyordu; sanki biri ayakkabısını yerde sürüyordu. "birisi daha var." dedi. adam başını salladı. "evet." "kaç kişi?" adam birkaç saniye sustu. "bilmiyorum." depo eskisinden daha büyük görünmeye başlamıştı. az önce girdikleri kapı arkalarında duruyordu ama mesafe değişmiş gibiydi. "depo büyüdü mü?" adam ona baktı. "görmeye başladın." "ne görmeye başladım?" adam duvardaki kapıları işaret etti. "bu kapılar sabit değildir." "yani?" adam hafifçe gülümsedi. "şehir hareket eder." tam o anda sağındaki kapı gıcırdadı ve ağır ağır açılmaya başladı. içerideki karanlık dışarı taşmış gibiydi. bir an için karanlığın içinde bir yüz gördü. gözler. onu izliyordu. bir adım geri çekildi. "orada biri var." adam sakin bir şekilde başını salladı. "evet." "çıkacak mı?" adam kapıya baktı. "bazen çıkarlar." "ne zaman?" adam birkaç saniye düşündü. "sen hazır olduğunda." tam o anda arkalarındaki metal kapı ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç saniye sonra kilit içerden kendi kendine döndü. depoda yankılanan klik sesiyle tek çıkış ortadan kalktı. "bu iyi değil." dedi. adam kapılara baktı ve sakin bir sesle cevap verdi. "artık gerçekten başladık."
9. bölüm
metal kapının kapanma sesi deponun içinde uzun süre yankılandı. ses duvarlara çarpıp geri döndü, sonra incelerek floresan lambanın uğultusuna karıştı ve sonunda kayboldu. ama o an depo gerçekten değişmişti; önceden yalnızca tuhaf görünen bu yer şimdi kapalı bir mekân gibi hissettiriyordu, beton duvarlar daha kalın, hava daha ağır, ışık daha zayıf görünüyordu. dış dünyayla bağları kesilmiş bir yerdi artık burası. kapının kapandığı noktaya baktı; metal yüzey hareketsizdi. kolu çevirmeyi düşündü ama içinden garip bir his yükseldi, bu kapı artık açılmayacakmış gibi geliyordu. "şimdi ne olacak?" dedi. yanındaki adam duvar boyunca dizilmiş kapılara bakıyordu, sanki o sorunun cevabı çoktan verilmiş gibi sakindi. "şimdi dinleyeceğiz." "ne dinleyeceğiz?" adam başını hafifçe kaldırdı; floresan lambanın titrek ışığı gözlerinin altında derin gölgeler oluşturuyordu. "şehri." bu cevap deponun soğuk havasında ağır bir şekilde asılı kaldı. bir süre hiçbir şey olmadı; sadece lambanın uğultusu ve beton zeminden yükselen nem kokusu vardı. ama sonra başka bir ses duyuldu, çok zayıf bir ses, sanki çok uzak bir yerde bir kapı kapanmıştı. ardından başka bir ses, bu sefer daha yakından: gıcırdayan bir menteşe. başını yavaşça çevirdi; duvarın diğer tarafındaki eski kahverengi kapı birkaç santim daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha yoğun görünüyordu, ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk sanki ışığı geri itiyordu. "bu kapılar..." adam sakin bir sesle cevap verdi: "onlar seni duyuyor." "ne demek duyuyor?" adam doğrudan cevap vermedi. "şehir canlıdır." bu cümle depoda yankılandı. "şehir bina değildir, sokak değildir, harita değildir." adam kapıların bulunduğu duvarı işaret etti. "şehir hatırlayan bir şeydir." boğazı kurudu. "ve şu anda seni hatırlıyor." tam o anda başka bir kapı daha gıcırdadı, sonra bir tane daha; duvar boyunca birkaç kapı aynı anda milim milim açılmaya başlamıştı. menteşelerin sürtünme sesi depo içinde ince ve sinir bozucu bir tını yaratıyordu, sanki eski kemikler birbirine sürtüyordu. adımlarını geri çekti. kapılardan gelen karanlık artık düz bir karanlık değildi; içinde hareket vardı. bir kapının içinden sokak lambasının soluk ışığı görünüyordu, başka bir kapının içinden dar bir merdiven, bir başkasının içinden sisli bir sokak. ama bunlar sabit değildi; görüntüler dalgalanıyordu. bir an için hepsinin içinden bir şey geçtiğini gördü, bir gölge, sonra başka bir gölge. "onlar kim?" adam bu sefer biraz daha sessiz konuştu: "bilmiyorum." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehirde kaybolan insanlar vardır." adamın sesi çok sakindi ama kelimeleri ağırdı. "kaybolan mı?" "evet." adam kapılara bakıyordu. "bazıları sokaklarda kaybolur." bir kapının içinden karanlık bir geçit görünüyordu. "bazıları ise şehirde." depoda bir rüzgar dolaştı ama kapılar kapalıydı; buna rağmen hava hareket etmişti. bir kapı aniden biraz daha açıldı. içeriden bir ayak sesi geldi. tak. sonra bir tane daha. tak. ses bu sefer netti. birisi yürüyordu ama kapının içinden çıkmadı; sanki kapının arkasındaki yerde yürüyordu ama çok yakındı, çok. kalbi hızlandı. "buraya gelebilir mi?" adam birkaç saniye sessiz kaldı, sonra yavaşça konuştu: "bazen gelirler." "kim?" adam kapılara bakmaya devam ediyordu. "şehri terk edemeyenler." bu cümle depodaki havayı daha da ağırlaştırdı. tam o anda sağ taraftaki kapılardan biri sert bir şekilde açıldı. menteşe keskin bir çığlık attı. kapı tamamen açıldı. içerisi zifiri karanlıktı ama o karanlığın içinde bir hareket vardı; bir siluet, insan şeklinde ama garipti, çünkü o siluet sabit durmuyordu, sanki karanlığın içinden yavaş yavaş ayrılıyordu. bir adım attı, sonra bir adım daha. gözleri karanlığa alışmaya çalıştı. siluet kapıya yaklaşıyordu. nefesini tuttu. siluet kapının eşiğinde durdu ve o anda floresan lamba bir kez daha titredi. ışık bir anlığına güçlendi ve siluetin yüzü göründü. donakaldı, çünkü o yüz tanıdıktı, çok tanıdıktı. yanındaki adama baktı, sonra tekrar kapıya. boğazından zor bir ses çıktı. "bu..." adam başını yavaşça salladı ve çok sakin bir sesle konuştu: "o sensin."
10. bölüm
depoda bir süre kimse konuşmadı. floresan lambanın zayıf uğultusu havada asılı kaldı. kapının eşiğinde duran siluet kıpırdamıyordu. onu izliyordu. bu hissi kelimelerle açıklamak zordu ama gözlerinin üzerindeki ağırlık gerçekte vardı; bir bakışın ağırlığı gibi. siluet kapının içinde duruyordu ama o mesafe gerçek bir mesafe gibi gelmiyordu. sanki aralarında sadece birkaç adım değil, başka bir şey vardı. bir katman. bir perde.
boğazını temizledi ama sesi çıkmadı. sonunda konuşmayı başardı. "bu mümkün değil." yanındaki adam siluete bakmaya devam ediyordu. yüzünde korku yoktu. yalnızca tuhaf bir dikkat vardı. "mümkün," dedi yavaşça. "şehir bunu yapar." bu cümle depodaki soğuk havanın içinde ağır bir şekilde yayıldı. siluet kapının içinde hafifçe hareket etti. omuzları karanlığın içinden ayrıldı, sonra başı biraz eğildi. hareketleri tanıdıktı. fazla tanıdık. çünkü o hareketleri kendisi yapıyordu.
bir adım geri çekildi. beton zemin ayakkabısının altında hafifçe gıcırdadı. "bu bir ayna mı?" dedi. "bir tür yansıma mı?" adam başını iki yana salladı. "hayır." "o zaman ne?" adam cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. depodaki kapılara baktı. duvar boyunca açılmış karanlık boşluklar şimdi daha derin görünüyordu. sanki hepsi izliyordu. "bu bir yankı," dedi sonunda. "ne yankısı?" adam gözlerini siluetten ayırmadı. "senin."
bu cevap zihninde tuhaf bir yankı yarattı. "benim mi?" adam başını salladı. "şehir insanları yalnızca barındırmaz. onları hatırlar." siluet o anda bir adım daha attı. kapının eşiğine geldi. floresan ışığı yüzünün yarısını aydınlattı. ve yüzü netleşti. kalbi bir an duracak gibi oldu. çünkü gerçekten oydu. aynı yüz. aynı gözler. aynı ifade. ama bir şey farklıydı. gözlerinde bir boşluk vardı. sanki çok uzun zamandır uyumayan birinin gözleri gibi karanlık ve donuktu.
"neden bana bakıyor?" dedi. adamın cevabı gecikmedi. "çünkü sen buradasın." bu cevap sinirlerini daha çok gerdi. "bu bir anlam ifade etmiyor." adam omuz silkti. "şehir için ediyor." siluet kapının içinde durmaya devam ediyordu. ama şimdi yalnız değildi. arka taraftaki karanlıkta başka hareketler de vardı. çok hafif. ama fark ediliyordu. sanki karanlığın içinde başka şekiller vardı.
gözlerini kısmak zorunda kaldı. "orada başka bir şey daha var." adam başını eğdi. "evet." "kaç tane?" adam cevap vermedi. depodaki havayı dinliyordu. birkaç saniye geçti. sonra başka bir kapı daha gıcırdadı. bu sefer sol tarafta. sonra bir tane daha. ardından bir tane daha. kapılar tek tek açılmaya başlıyordu. depo artık kapalı bir oda gibi görünmüyordu. daha çok karanlık bir koridor ağına benziyordu. her kapı başka bir karanlığa açılıyordu. ve o karanlıkların içinde bir şeyler vardı. "onlar ne?" diye fısıldadı. adam bu sefer daha ağır konuştu. "insanlar." "hangi insanlar?" adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "kaybolanlar." bir an için depo daha da sessizleşti. bu kelime havada asılı kaldı. kaybolanlar. siluet kapının içinde tekrar hareket etti. başını biraz daha eğdi. sanki onları daha iyi görmek istiyordu. "neden benim yüzüm var?" diye sordu. adam bu soruya hemen cevap vermedi. sonra yavaşça konuştu. "çünkü şehir seni çoğaltıyor." bu cümle içini buz gibi yaptı. "ne demek çoğaltıyor?" adam kapılara baktı. "her sokakta yürüyen bir insan tek değildir." "saçmalıyorsun." adam hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme soğuktu. "bir insanın bütün ihtimalleri vardır." silueti işaret etti. "onlardan biri." sonra diğer kapıları gösterdi. "ve diğerleri."
tam o anda depodaki floresan lamba tekrar titredi. ışık birkaç saniye boyunca güçsüzleşti. o an depodaki bütün kapılardan bir şeylerin hareket ettiğini gördü. siluetler. bir sürü. her kapının içinde bir insan şekli vardı. ve hepsi aynı yöne bakıyordu. ona. nefesi kesildi. "onlar..."
adam cümleyi tamamladı. "seni bekliyorlar."
bir süre kimse konuşmadı. sonra çok yavaş bir şekilde sordu. "neyi bekliyorlar?" adamın sesi bu sefer neredeyse fısıltıydı. "hangisinin gerçek olduğuna karar vermeni."
11. bölüm
depoda zamanın akışı değişmiş gibiydi. floresan lambanın titrek ışığı artık yalnızca bir aydınlatma değil, sanki mekanın nabzıydı; her titrediğinde gölgeler büyüyor, duvarlar biraz daha uzaklaşıyor, kapıların içindeki karanlık biraz daha derinleşiyordu. kapıların eşiğinde duran siluetler hareket etmiyordu ama hareketsizliğin içinde bir gerilim vardı, tıpkı bir hayvanın sıçramadan önce durması gibi. o siluetlerin hepsi aynı yöne bakıyordu, ona. bir adım geri çekildi ama beton zemin beklediği gibi sert gelmedi; ayakkabısının altındaki yüzey hafifçe yumuşamış gibiydi, sanki betonun altında başka bir katman vardı. başını eğip zemine baktı. toz hâlâ oradaydı ama tozun üzerinde ince çizgiler oluşmuştu, dairesel çizgiler, anahtarın üzerindeki sembole benzeyen çizgiler. kalbi bir an daha hızlı atmaya başladı. yanındaki adama baktı ve "zemin değişiyor." dedi. adam cevap vermeden önce kısa bir süre yere baktı, sonra sakin bir sesle "değişmiyor." dedi, "sen fark ediyorsun." bu cümle zihninde ağır bir yankı yarattı. "ne fark ediyorum?" diye sordu. adam başını kaldırdı ve kapılara baktı. "şehrin iç katmanlarını." dedi. bu kelimeler depodaki havayı daha da yoğunlaştırdı. kapıların içindeki siluetlerden biri o anda hafifçe hareket etti; önce omzu karanlıktan ayrıldı, sonra başı ve bir adım attı. kapının eşiğine daha da yaklaştı. floresan ışığı yüzünün üstüne düştü. yüz yine aynıydı, kendi yüzü ama bu sefer farklı bir ifade vardı; gözleri daha keskin görünüyordu, daha kararlı. "neden hepsi benim yüzüm?" dedi. adam yavaşça cevap verdi. "çünkü hepsi sensin." "bu bir anlam ifade etmiyor." dedi. adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "bir insan yalnızca bir hayat yaşamaz." "ne demek bu?" "her seçim bir yol açar." dedi adam ve kapılara baktı. "ve her yol bir versiyon." bu kelime zihninde garip bir boşluk yarattı. "versiyon mu?" adam başını salladı. "evet." siluetlerden biri daha hareket etti, bu sefer başka bir kapının içinden; o da bir adım attı, sonra durdu. depoda artık iki tane vardı. sonra üçüncü bir kapı gıcırdadı ve bir siluet daha ortaya çıktı. floresan lambanın ışığı tekrar titredi. birkaç saniye boyunca depo yarı karanlığa gömüldü ve o kısa an içinde kapıların sayısı artmış gibi göründü; duvar daha uzun görünüyordu, daha fazla kapı vardı, daha fazla karanlık. "neden şimdi?" diye fısıldadı. adam cevap verdi. "çünkü sen geldin." "buraya gelmeseydim?" adam omuz silkti. "o zaman başka bir yerde olurdun." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehir neden bunu yapıyor?" diye sordu. adam bir süre sustu, depodaki kapıları inceliyordu. "şehir seçimleri toplar." dedi sonunda. "seçimleri mi?" "evet." adam yavaşça yürümeye başladı ve kapılardan birine yaklaştı, kapının üzerindeki numaraya dokundu. "her insan bir olasılıktır." dedi. sonra kapıyı gösterdi. "ve şehir bu olasılıkları saklar." bu cümle depodaki bütün kapıların anlamını değiştirdi. bir anda kapılara farklı gözle bakmaya başladı; her biri bir geçit değildi artık, her biri bir ihtimaldi. tam o anda en yakın kapının içindeki siluet konuştu. sesi derindi ama tanıdıktı. "korkuyorsun." donakaldı çünkü bu kendi sesiydi ama aynı zamanda değildi. siluetin dudakları hareket etti. "ben korkmadım." yanındaki adama baktı ve "onlar konuşabiliyor mu?" diye sordu. adam başını hafifçe eğdi. "bazen." dedi. "bu ne anlama geliyor?" adam gözlerini siluetten ayırmadan cevap verdi. "bu, karar zamanının yaklaştığı anlamına geliyor." bu cümle havada ağır bir şekilde kaldı. "ne kararı?" diye sordu. adam derin bir nefes aldı ve çok yavaş konuştu. "hangi hayatın gerçek olduğuna."
depoda bir şey değişmişti. az önceki sessizlik artık boş bir sessizlik değildi; sanki beton duvarların içinde bir şey uyanmıştı. floresan lambanın titrek ışığı depo boyunca zayıf beyaz bir tabaka gibi yayılıyor, duvarlara gömülü kapıların yüzeylerinde cansız parıltılar oluşturuyordu. kapıların gölgeleri yerde uzayıp birbirine karışıyordu; uzun, eğri, insana benzeyen şekiller… ilk bakışta bunun sadece ışığın oyunu olduğu düşünülebilirdi ama biraz daha dikkatle bakınca gölgelerin sabit durmadığını fark ediyordu insan. çok hafif bir hareket vardı; sanki ışık değil, gölgeler yer değiştiriyordu. hava daha soğuktu artık. beton zeminden yükselen nem ayakkabılarının tabanına işliyor, ince bir rutubet kokusu genzini yakıyordu. deponun tavanındaki kablolar çok hafif sallanıyordu; rüzgar yoktu ama yine de hareket ediyorlardı. bu küçük hareketler bütün mekâna tedirgin edici bir canlılık veriyordu. duvar boyunca uzanan kapılara baktı. birkaç dakika önce yalnızca biri açılmıştı; şimdi en az dört kapı aralıktı. bazılarının aralığı çok küçüktü, sadece ince bir karanlık çizgisi görünüyordu ama bazıları daha fazla açılmıştı ve o karanlığın içinde bir derinlik vardı. o karanlık düz bir yüzey değildi; içeri doğru uzanan bir boşluktu. "onlar az önce böyle değildi." dedi. yanındaki adam cevap vermeden önce depoyu uzun uzun süzdü. "evet." dedi sonunda. "ne demek evet?" "şehir uyandı." bu cümle depo boyunca ağır bir şekilde yayıldı. "uyandı mı?" adam başını hafifçe eğdi. "evet." "şehir uyur mu?" adam kapılardan birine yaklaştı. kapının üzerinde solmuş bir numara plakası vardı. "çoğu insan bunu fark etmez." dedi. "ama şehirler geceleri değişir." "nasıl değişir?" adam kapının kenarındaki karanlığa baktı. "insanlar evlerine kapanınca sokaklar yalnız kalır." "bunu biliyorum." "hayır." dedi adam. "yalnız kalmaz." depoda kısa bir sessizlik oldu. "ne demek istiyorsun?" adam yavaşça kapıya dokundu. "şehirler boşluk sevmez." bu cümle tuhaf bir ağırlık taşıyordu. tam o anda depoda çok hafif bir sürtünme sesi duyuldu. başını çevirdi. duvarın diğer tarafındaki metal kapı biraz daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha derin görünüyordu ve içeriden çok hafif bir ses geliyordu; sanki biri ayakkabısını yerde sürüyordu. "birisi daha var." dedi. adam başını salladı. "evet." "kaç kişi?" adam birkaç saniye sustu. "bilmiyorum." depo eskisinden daha büyük görünmeye başlamıştı. az önce girdikleri kapı arkalarında duruyordu ama mesafe değişmiş gibiydi. "depo büyüdü mü?" adam ona baktı. "görmeye başladın." "ne görmeye başladım?" adam duvardaki kapıları işaret etti. "bu kapılar sabit değildir." "yani?" adam hafifçe gülümsedi. "şehir hareket eder." tam o anda sağındaki kapı gıcırdadı ve ağır ağır açılmaya başladı. içerideki karanlık dışarı taşmış gibiydi. bir an için karanlığın içinde bir yüz gördü. gözler. onu izliyordu. bir adım geri çekildi. "orada biri var." adam sakin bir şekilde başını salladı. "evet." "çıkacak mı?" adam kapıya baktı. "bazen çıkarlar." "ne zaman?" adam birkaç saniye düşündü. "sen hazır olduğunda." tam o anda arkalarındaki metal kapı ağır ağır kapanmaya başladı ve birkaç saniye sonra kilit içerden kendi kendine döndü. depoda yankılanan klik sesiyle tek çıkış ortadan kalktı. "bu iyi değil." dedi. adam kapılara baktı ve sakin bir sesle cevap verdi. "artık gerçekten başladık."
9. bölüm
metal kapının kapanma sesi deponun içinde uzun süre yankılandı. ses duvarlara çarpıp geri döndü, sonra incelerek floresan lambanın uğultusuna karıştı ve sonunda kayboldu. ama o an depo gerçekten değişmişti; önceden yalnızca tuhaf görünen bu yer şimdi kapalı bir mekân gibi hissettiriyordu, beton duvarlar daha kalın, hava daha ağır, ışık daha zayıf görünüyordu. dış dünyayla bağları kesilmiş bir yerdi artık burası. kapının kapandığı noktaya baktı; metal yüzey hareketsizdi. kolu çevirmeyi düşündü ama içinden garip bir his yükseldi, bu kapı artık açılmayacakmış gibi geliyordu. "şimdi ne olacak?" dedi. yanındaki adam duvar boyunca dizilmiş kapılara bakıyordu, sanki o sorunun cevabı çoktan verilmiş gibi sakindi. "şimdi dinleyeceğiz." "ne dinleyeceğiz?" adam başını hafifçe kaldırdı; floresan lambanın titrek ışığı gözlerinin altında derin gölgeler oluşturuyordu. "şehri." bu cevap deponun soğuk havasında ağır bir şekilde asılı kaldı. bir süre hiçbir şey olmadı; sadece lambanın uğultusu ve beton zeminden yükselen nem kokusu vardı. ama sonra başka bir ses duyuldu, çok zayıf bir ses, sanki çok uzak bir yerde bir kapı kapanmıştı. ardından başka bir ses, bu sefer daha yakından: gıcırdayan bir menteşe. başını yavaşça çevirdi; duvarın diğer tarafındaki eski kahverengi kapı birkaç santim daha açılmıştı. kapının arkasındaki karanlık daha yoğun görünüyordu, ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk sanki ışığı geri itiyordu. "bu kapılar..." adam sakin bir sesle cevap verdi: "onlar seni duyuyor." "ne demek duyuyor?" adam doğrudan cevap vermedi. "şehir canlıdır." bu cümle depoda yankılandı. "şehir bina değildir, sokak değildir, harita değildir." adam kapıların bulunduğu duvarı işaret etti. "şehir hatırlayan bir şeydir." boğazı kurudu. "ve şu anda seni hatırlıyor." tam o anda başka bir kapı daha gıcırdadı, sonra bir tane daha; duvar boyunca birkaç kapı aynı anda milim milim açılmaya başlamıştı. menteşelerin sürtünme sesi depo içinde ince ve sinir bozucu bir tını yaratıyordu, sanki eski kemikler birbirine sürtüyordu. adımlarını geri çekti. kapılardan gelen karanlık artık düz bir karanlık değildi; içinde hareket vardı. bir kapının içinden sokak lambasının soluk ışığı görünüyordu, başka bir kapının içinden dar bir merdiven, bir başkasının içinden sisli bir sokak. ama bunlar sabit değildi; görüntüler dalgalanıyordu. bir an için hepsinin içinden bir şey geçtiğini gördü, bir gölge, sonra başka bir gölge. "onlar kim?" adam bu sefer biraz daha sessiz konuştu: "bilmiyorum." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehirde kaybolan insanlar vardır." adamın sesi çok sakindi ama kelimeleri ağırdı. "kaybolan mı?" "evet." adam kapılara bakıyordu. "bazıları sokaklarda kaybolur." bir kapının içinden karanlık bir geçit görünüyordu. "bazıları ise şehirde." depoda bir rüzgar dolaştı ama kapılar kapalıydı; buna rağmen hava hareket etmişti. bir kapı aniden biraz daha açıldı. içeriden bir ayak sesi geldi. tak. sonra bir tane daha. tak. ses bu sefer netti. birisi yürüyordu ama kapının içinden çıkmadı; sanki kapının arkasındaki yerde yürüyordu ama çok yakındı, çok. kalbi hızlandı. "buraya gelebilir mi?" adam birkaç saniye sessiz kaldı, sonra yavaşça konuştu: "bazen gelirler." "kim?" adam kapılara bakmaya devam ediyordu. "şehri terk edemeyenler." bu cümle depodaki havayı daha da ağırlaştırdı. tam o anda sağ taraftaki kapılardan biri sert bir şekilde açıldı. menteşe keskin bir çığlık attı. kapı tamamen açıldı. içerisi zifiri karanlıktı ama o karanlığın içinde bir hareket vardı; bir siluet, insan şeklinde ama garipti, çünkü o siluet sabit durmuyordu, sanki karanlığın içinden yavaş yavaş ayrılıyordu. bir adım attı, sonra bir adım daha. gözleri karanlığa alışmaya çalıştı. siluet kapıya yaklaşıyordu. nefesini tuttu. siluet kapının eşiğinde durdu ve o anda floresan lamba bir kez daha titredi. ışık bir anlığına güçlendi ve siluetin yüzü göründü. donakaldı, çünkü o yüz tanıdıktı, çok tanıdıktı. yanındaki adama baktı, sonra tekrar kapıya. boğazından zor bir ses çıktı. "bu..." adam başını yavaşça salladı ve çok sakin bir sesle konuştu: "o sensin."
10. bölüm
depoda bir süre kimse konuşmadı. floresan lambanın zayıf uğultusu havada asılı kaldı. kapının eşiğinde duran siluet kıpırdamıyordu. onu izliyordu. bu hissi kelimelerle açıklamak zordu ama gözlerinin üzerindeki ağırlık gerçekte vardı; bir bakışın ağırlığı gibi. siluet kapının içinde duruyordu ama o mesafe gerçek bir mesafe gibi gelmiyordu. sanki aralarında sadece birkaç adım değil, başka bir şey vardı. bir katman. bir perde.
boğazını temizledi ama sesi çıkmadı. sonunda konuşmayı başardı. "bu mümkün değil." yanındaki adam siluete bakmaya devam ediyordu. yüzünde korku yoktu. yalnızca tuhaf bir dikkat vardı. "mümkün," dedi yavaşça. "şehir bunu yapar." bu cümle depodaki soğuk havanın içinde ağır bir şekilde yayıldı. siluet kapının içinde hafifçe hareket etti. omuzları karanlığın içinden ayrıldı, sonra başı biraz eğildi. hareketleri tanıdıktı. fazla tanıdık. çünkü o hareketleri kendisi yapıyordu.
bir adım geri çekildi. beton zemin ayakkabısının altında hafifçe gıcırdadı. "bu bir ayna mı?" dedi. "bir tür yansıma mı?" adam başını iki yana salladı. "hayır." "o zaman ne?" adam cevap vermeden önce birkaç saniye sustu. depodaki kapılara baktı. duvar boyunca açılmış karanlık boşluklar şimdi daha derin görünüyordu. sanki hepsi izliyordu. "bu bir yankı," dedi sonunda. "ne yankısı?" adam gözlerini siluetten ayırmadı. "senin."
bu cevap zihninde tuhaf bir yankı yarattı. "benim mi?" adam başını salladı. "şehir insanları yalnızca barındırmaz. onları hatırlar." siluet o anda bir adım daha attı. kapının eşiğine geldi. floresan ışığı yüzünün yarısını aydınlattı. ve yüzü netleşti. kalbi bir an duracak gibi oldu. çünkü gerçekten oydu. aynı yüz. aynı gözler. aynı ifade. ama bir şey farklıydı. gözlerinde bir boşluk vardı. sanki çok uzun zamandır uyumayan birinin gözleri gibi karanlık ve donuktu.
"neden bana bakıyor?" dedi. adamın cevabı gecikmedi. "çünkü sen buradasın." bu cevap sinirlerini daha çok gerdi. "bu bir anlam ifade etmiyor." adam omuz silkti. "şehir için ediyor." siluet kapının içinde durmaya devam ediyordu. ama şimdi yalnız değildi. arka taraftaki karanlıkta başka hareketler de vardı. çok hafif. ama fark ediliyordu. sanki karanlığın içinde başka şekiller vardı.
gözlerini kısmak zorunda kaldı. "orada başka bir şey daha var." adam başını eğdi. "evet." "kaç tane?" adam cevap vermedi. depodaki havayı dinliyordu. birkaç saniye geçti. sonra başka bir kapı daha gıcırdadı. bu sefer sol tarafta. sonra bir tane daha. ardından bir tane daha. kapılar tek tek açılmaya başlıyordu. depo artık kapalı bir oda gibi görünmüyordu. daha çok karanlık bir koridor ağına benziyordu. her kapı başka bir karanlığa açılıyordu. ve o karanlıkların içinde bir şeyler vardı. "onlar ne?" diye fısıldadı. adam bu sefer daha ağır konuştu. "insanlar." "hangi insanlar?" adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "kaybolanlar." bir an için depo daha da sessizleşti. bu kelime havada asılı kaldı. kaybolanlar. siluet kapının içinde tekrar hareket etti. başını biraz daha eğdi. sanki onları daha iyi görmek istiyordu. "neden benim yüzüm var?" diye sordu. adam bu soruya hemen cevap vermedi. sonra yavaşça konuştu. "çünkü şehir seni çoğaltıyor." bu cümle içini buz gibi yaptı. "ne demek çoğaltıyor?" adam kapılara baktı. "her sokakta yürüyen bir insan tek değildir." "saçmalıyorsun." adam hafifçe gülümsedi ama bu gülümseme soğuktu. "bir insanın bütün ihtimalleri vardır." silueti işaret etti. "onlardan biri." sonra diğer kapıları gösterdi. "ve diğerleri."
tam o anda depodaki floresan lamba tekrar titredi. ışık birkaç saniye boyunca güçsüzleşti. o an depodaki bütün kapılardan bir şeylerin hareket ettiğini gördü. siluetler. bir sürü. her kapının içinde bir insan şekli vardı. ve hepsi aynı yöne bakıyordu. ona. nefesi kesildi. "onlar..."
adam cümleyi tamamladı. "seni bekliyorlar."
bir süre kimse konuşmadı. sonra çok yavaş bir şekilde sordu. "neyi bekliyorlar?" adamın sesi bu sefer neredeyse fısıltıydı. "hangisinin gerçek olduğuna karar vermeni."
11. bölüm
depoda zamanın akışı değişmiş gibiydi. floresan lambanın titrek ışığı artık yalnızca bir aydınlatma değil, sanki mekanın nabzıydı; her titrediğinde gölgeler büyüyor, duvarlar biraz daha uzaklaşıyor, kapıların içindeki karanlık biraz daha derinleşiyordu. kapıların eşiğinde duran siluetler hareket etmiyordu ama hareketsizliğin içinde bir gerilim vardı, tıpkı bir hayvanın sıçramadan önce durması gibi. o siluetlerin hepsi aynı yöne bakıyordu, ona. bir adım geri çekildi ama beton zemin beklediği gibi sert gelmedi; ayakkabısının altındaki yüzey hafifçe yumuşamış gibiydi, sanki betonun altında başka bir katman vardı. başını eğip zemine baktı. toz hâlâ oradaydı ama tozun üzerinde ince çizgiler oluşmuştu, dairesel çizgiler, anahtarın üzerindeki sembole benzeyen çizgiler. kalbi bir an daha hızlı atmaya başladı. yanındaki adama baktı ve "zemin değişiyor." dedi. adam cevap vermeden önce kısa bir süre yere baktı, sonra sakin bir sesle "değişmiyor." dedi, "sen fark ediyorsun." bu cümle zihninde ağır bir yankı yarattı. "ne fark ediyorum?" diye sordu. adam başını kaldırdı ve kapılara baktı. "şehrin iç katmanlarını." dedi. bu kelimeler depodaki havayı daha da yoğunlaştırdı. kapıların içindeki siluetlerden biri o anda hafifçe hareket etti; önce omzu karanlıktan ayrıldı, sonra başı ve bir adım attı. kapının eşiğine daha da yaklaştı. floresan ışığı yüzünün üstüne düştü. yüz yine aynıydı, kendi yüzü ama bu sefer farklı bir ifade vardı; gözleri daha keskin görünüyordu, daha kararlı. "neden hepsi benim yüzüm?" dedi. adam yavaşça cevap verdi. "çünkü hepsi sensin." "bu bir anlam ifade etmiyor." dedi. adam duvar boyunca dizilmiş kapıları işaret etti. "bir insan yalnızca bir hayat yaşamaz." "ne demek bu?" "her seçim bir yol açar." dedi adam ve kapılara baktı. "ve her yol bir versiyon." bu kelime zihninde garip bir boşluk yarattı. "versiyon mu?" adam başını salladı. "evet." siluetlerden biri daha hareket etti, bu sefer başka bir kapının içinden; o da bir adım attı, sonra durdu. depoda artık iki tane vardı. sonra üçüncü bir kapı gıcırdadı ve bir siluet daha ortaya çıktı. floresan lambanın ışığı tekrar titredi. birkaç saniye boyunca depo yarı karanlığa gömüldü ve o kısa an içinde kapıların sayısı artmış gibi göründü; duvar daha uzun görünüyordu, daha fazla kapı vardı, daha fazla karanlık. "neden şimdi?" diye fısıldadı. adam cevap verdi. "çünkü sen geldin." "buraya gelmeseydim?" adam omuz silkti. "o zaman başka bir yerde olurdun." bu cevap içini daha çok gerdi. "bu şehir neden bunu yapıyor?" diye sordu. adam bir süre sustu, depodaki kapıları inceliyordu. "şehir seçimleri toplar." dedi sonunda. "seçimleri mi?" "evet." adam yavaşça yürümeye başladı ve kapılardan birine yaklaştı, kapının üzerindeki numaraya dokundu. "her insan bir olasılıktır." dedi. sonra kapıyı gösterdi. "ve şehir bu olasılıkları saklar." bu cümle depodaki bütün kapıların anlamını değiştirdi. bir anda kapılara farklı gözle bakmaya başladı; her biri bir geçit değildi artık, her biri bir ihtimaldi. tam o anda en yakın kapının içindeki siluet konuştu. sesi derindi ama tanıdıktı. "korkuyorsun." donakaldı çünkü bu kendi sesiydi ama aynı zamanda değildi. siluetin dudakları hareket etti. "ben korkmadım." yanındaki adama baktı ve "onlar konuşabiliyor mu?" diye sordu. adam başını hafifçe eğdi. "bazen." dedi. "bu ne anlama geliyor?" adam gözlerini siluetten ayırmadan cevap verdi. "bu, karar zamanının yaklaştığı anlamına geliyor." bu cümle havada ağır bir şekilde kaldı. "ne kararı?" diye sordu. adam derin bir nefes aldı ve çok yavaş konuştu. "hangi hayatın gerçek olduğuna."
devamını gör...
herkesi güldürüp geceleri ağlayan insan
gündüz de ağlayabilme yeteneğim sayesinde geceleri huzurla uyuyorum.
devamını gör...

