zaman tüneli
elit kesimin akıl erdirilemeyen davranışları
(bkz: kendi dışkısını yemek)
devamını gör...
geceye bir söz bırak
mahrum mu kalıyorum yoksa muhafaza mı ediliyorum
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının garip rüyaları
muhtemelen dün akşam izlediğim dört saat kırk bir dakika üç saniyelik ikinci dünya savaşı belgeselinin etkisinden olsa gerek, gece çok acayip bir rüya gördüm.
seferberlik nedeniyle beni de savaşa alıyorlar ama olay türkiye'de geçmiyor. nerede geçiyor bilmiyorum. beni neden alıyorlar onu hiç bilmiyorum. aşikar olan tek şey ordunun bana çok ihtiyacı olduğu...
öyle ki, hiçbir şey sormaya ve üstümü değiştirmeye fırsat vermeden apar topar alıp götürüyorlar ve savaşın orta yerine helikopterden halat sarkıtarak indiriyorlar beni. ''benim üst komşum daha genç, onu alın, beni neden aldınız, o daha vatanseverdir; 23 nisanı facebook'ta bir-iki gün önceden kutlayıp, camına astığı bayrağı 19 mayıs'a kadar indirmez. geri götürün beni. ben nöbette dayanamaz uyurum'' falan desem de helikopterin gürültüsünden anlaşılmıyor. anlaşılsaydı beni geri götürüp üst komşumu alacaklarına emin olmamın verdiği üzüntüyle darkthrone tişörtüm, eşofmandan kesme şortum ve teki olmayan kahverengi cami terliğimle savaş alanında kahramanca gizlenebileceğim bir delik, bir çalılık veya bir çukur arıyorum. bir yere güzelce saklanabilsem, gerisi kolay. orada günlerce, gerekirse savaş bitene dek aç biilaç, tam bir kahraman gibi gizlenebilir, savaştan sonra ortamlarda bin bir türlü hikayeler anlatarak caka satabilirdim. ama yok, dümdüz bir ovada, sağımda solumda mermiler uçuşurken çılgın taylar gibi koşuyorum.
kimlerle, niye savaşıyoruz, biz kimiz, vurulan çıkıyor mu, kaç canım var falan, hiçbir şeyden haberim yok. misal, şu keklik gibi koşan göbekli adamı vursam vururum ama ya bizdense? ayrıca neyle vuracağım? terlik mi fırlatmamı bekliyorlar benden? benim silahım niye yok lan? madem silah vermeyecektiniz beni buraya ne b.k yemeye getirdiniz diye içerleyip 'taş yok mu taş' bari taş atayım diye gözlerimle etrafımı tararken "go! go! go!" sesiyle irkiliyorum. bir asker koluma yapışıp beni yanında koşturmaya başlıyor. karargaha gittiğimizi düşünüyorum. herhalde beni giydirip kuşandırıp rambo'ya dönüştürecekler diyorum içimden. teyit etmek üzere ağzımı açtığım anda "sakın soru sorma" diyor bana hayırsızın evladı. bozuntuya vermemek için esner gibi yapıyorum. “illa bir şey söyleyeceksen, bir şafak söyle de serinleyelim” deyip pis pis gülüyor. "ne şafağı yahu, benim askerliğim çoktan bitti" diyorum. ''o tezkere rüyalarda geçmez, burada şafak hep karanlıktır aslanım'' diyor, gittiğimiz yerde bana da verilmesini umduğum havalı özel harekat gözlüklerinin üzerinden bakarken.
dört saat kırk bir dakika üç saniye boyunca it gibi koşturduktan sonra bir korulukta duruyoruz. burada yer altına konuşlandırdıkları karargahın gizli bir giriş kapısı olmalı diye düşünürken herif uzun bir dut ağacının dalında sallanan terliğimin tekini gösterip "işte terliğin burada. helikopterden aşağı indirdikleri anda 'beni geri götürün laaan' diye ağlayıp çırpınırken ayağından düştüğünü gördüm. yaptığım bu iyiliğin karşılığını ordumuza olan sadakatinle ödeyeceksin" diyor ve hızla uzaklaşıyor yanımdan. peşinden koşmak istiyorum, koşamıyorum. "tertip! hişşş! terliğine tüküreyim ya. ordumuzdan kıymetli mi? beni burada bırakma. nereye gidiyorsun?" demeye çalışıyorum, daha doğrusu diyorum ama sesim çıkmıyor. adam bir an durup, “höst! ne tertibi lan. benimle mi bot bağladın, it” deyip tekrar koşmaya devam ediyor. ulan sesim de çıkmıyordu, nasıl duydu hayırsızın evladı diye düşünüyor, envaiçeşit silah ve teçhizatla donatılmayı beklerken terliğimin kaybolan tekini kuşanmaya razı oluyorum.
terliği şükrü saracoğlu stadının altındaki migros'tan -ayağıma giyerek dışarı çıkmaya çalışırken yakalanıp bozuntuya vermeden yüz yirmi beş lira ödeyerek- almıştım. hani böyle markette dolaşıp da kola içip çıkarken kasada boş kutuyu okutturarak parasını ödeyen insanlar gibi olayım bari dedim. kasaya gelince barkod cihazına ayağımı uzatarak ürünü okutturdum. saygısızlık olsun diye değil; stres, heyecan ve mahcubiyet duygularının bende yarattığı hezeyandan dolayı...
yüz yirmi beş lira bu devirde iyi para diye düşündüm. sağımdan solumdan kör kurşunlar, füzeler geçiyor. çıkıp ağaçtan alsam bir dert, almasam bir dert. çıksam, iyice hedef olacağım. kabus gereği zaten koşmak isteyip koşamayan, bağırmak isteyip bağıramayan bir haldeyim, kesin ağaca da çıkmak isteyip çıkamayacağımdır diye düşünerek hiç denemeye kalkmadan yüz on iki buçuk lirayı ağacın dalında bırakmaya karar verip kaplumbağa hızıyla da olsa bir şekilde oradan uzaklaşmayı başarıyorum.
kalbimin yarısını, aklımın tamamını ve emekli maaşımın yüz on iki buçuk lirasını dut ağacında bırakıp, kendime kahramanca gizleneceğim bir yer aramaya devam ediyorum.
seferberlik nedeniyle beni de savaşa alıyorlar ama olay türkiye'de geçmiyor. nerede geçiyor bilmiyorum. beni neden alıyorlar onu hiç bilmiyorum. aşikar olan tek şey ordunun bana çok ihtiyacı olduğu...
öyle ki, hiçbir şey sormaya ve üstümü değiştirmeye fırsat vermeden apar topar alıp götürüyorlar ve savaşın orta yerine helikopterden halat sarkıtarak indiriyorlar beni. ''benim üst komşum daha genç, onu alın, beni neden aldınız, o daha vatanseverdir; 23 nisanı facebook'ta bir-iki gün önceden kutlayıp, camına astığı bayrağı 19 mayıs'a kadar indirmez. geri götürün beni. ben nöbette dayanamaz uyurum'' falan desem de helikopterin gürültüsünden anlaşılmıyor. anlaşılsaydı beni geri götürüp üst komşumu alacaklarına emin olmamın verdiği üzüntüyle darkthrone tişörtüm, eşofmandan kesme şortum ve teki olmayan kahverengi cami terliğimle savaş alanında kahramanca gizlenebileceğim bir delik, bir çalılık veya bir çukur arıyorum. bir yere güzelce saklanabilsem, gerisi kolay. orada günlerce, gerekirse savaş bitene dek aç biilaç, tam bir kahraman gibi gizlenebilir, savaştan sonra ortamlarda bin bir türlü hikayeler anlatarak caka satabilirdim. ama yok, dümdüz bir ovada, sağımda solumda mermiler uçuşurken çılgın taylar gibi koşuyorum.
kimlerle, niye savaşıyoruz, biz kimiz, vurulan çıkıyor mu, kaç canım var falan, hiçbir şeyden haberim yok. misal, şu keklik gibi koşan göbekli adamı vursam vururum ama ya bizdense? ayrıca neyle vuracağım? terlik mi fırlatmamı bekliyorlar benden? benim silahım niye yok lan? madem silah vermeyecektiniz beni buraya ne b.k yemeye getirdiniz diye içerleyip 'taş yok mu taş' bari taş atayım diye gözlerimle etrafımı tararken "go! go! go!" sesiyle irkiliyorum. bir asker koluma yapışıp beni yanında koşturmaya başlıyor. karargaha gittiğimizi düşünüyorum. herhalde beni giydirip kuşandırıp rambo'ya dönüştürecekler diyorum içimden. teyit etmek üzere ağzımı açtığım anda "sakın soru sorma" diyor bana hayırsızın evladı. bozuntuya vermemek için esner gibi yapıyorum. “illa bir şey söyleyeceksen, bir şafak söyle de serinleyelim” deyip pis pis gülüyor. "ne şafağı yahu, benim askerliğim çoktan bitti" diyorum. ''o tezkere rüyalarda geçmez, burada şafak hep karanlıktır aslanım'' diyor, gittiğimiz yerde bana da verilmesini umduğum havalı özel harekat gözlüklerinin üzerinden bakarken.
dört saat kırk bir dakika üç saniye boyunca it gibi koşturduktan sonra bir korulukta duruyoruz. burada yer altına konuşlandırdıkları karargahın gizli bir giriş kapısı olmalı diye düşünürken herif uzun bir dut ağacının dalında sallanan terliğimin tekini gösterip "işte terliğin burada. helikopterden aşağı indirdikleri anda 'beni geri götürün laaan' diye ağlayıp çırpınırken ayağından düştüğünü gördüm. yaptığım bu iyiliğin karşılığını ordumuza olan sadakatinle ödeyeceksin" diyor ve hızla uzaklaşıyor yanımdan. peşinden koşmak istiyorum, koşamıyorum. "tertip! hişşş! terliğine tüküreyim ya. ordumuzdan kıymetli mi? beni burada bırakma. nereye gidiyorsun?" demeye çalışıyorum, daha doğrusu diyorum ama sesim çıkmıyor. adam bir an durup, “höst! ne tertibi lan. benimle mi bot bağladın, it” deyip tekrar koşmaya devam ediyor. ulan sesim de çıkmıyordu, nasıl duydu hayırsızın evladı diye düşünüyor, envaiçeşit silah ve teçhizatla donatılmayı beklerken terliğimin kaybolan tekini kuşanmaya razı oluyorum.
terliği şükrü saracoğlu stadının altındaki migros'tan -ayağıma giyerek dışarı çıkmaya çalışırken yakalanıp bozuntuya vermeden yüz yirmi beş lira ödeyerek- almıştım. hani böyle markette dolaşıp da kola içip çıkarken kasada boş kutuyu okutturarak parasını ödeyen insanlar gibi olayım bari dedim. kasaya gelince barkod cihazına ayağımı uzatarak ürünü okutturdum. saygısızlık olsun diye değil; stres, heyecan ve mahcubiyet duygularının bende yarattığı hezeyandan dolayı...
yüz yirmi beş lira bu devirde iyi para diye düşündüm. sağımdan solumdan kör kurşunlar, füzeler geçiyor. çıkıp ağaçtan alsam bir dert, almasam bir dert. çıksam, iyice hedef olacağım. kabus gereği zaten koşmak isteyip koşamayan, bağırmak isteyip bağıramayan bir haldeyim, kesin ağaca da çıkmak isteyip çıkamayacağımdır diye düşünerek hiç denemeye kalkmadan yüz on iki buçuk lirayı ağacın dalında bırakmaya karar verip kaplumbağa hızıyla da olsa bir şekilde oradan uzaklaşmayı başarıyorum.
kalbimin yarısını, aklımın tamamını ve emekli maaşımın yüz on iki buçuk lirasını dut ağacında bırakıp, kendime kahramanca gizleneceğim bir yer aramaya devam ediyorum.
devamını gör...
günün en sevilmeyen vakti
benim açımdan net sabahın körüdür. neyse ki uzun zamandır sabahın köründe kalkmak zorunda olmuyorum, nadir istisnalar dışında.
genel olarak da sabah diyeyim bari. sabahın körü diye bir vakit yok çünkü galiba. ahaha. ekleme: aaa, şafak vakti denebilir sabahın körüne galiba. zuhahahaha.
genel olarak da sabah diyeyim bari. sabahın körü diye bir vakit yok çünkü galiba. ahaha. ekleme: aaa, şafak vakti denebilir sabahın körüne galiba. zuhahahaha.
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
sizin hiç babanız öldümü
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum
siz hiç hamama gittiniz mi
ben gittim lambanın biri söndü
gözümün biri söndü kör oldum
tepede bir gök yüzü vardı yuvarlak
şöylemesine maviydi kör oldum
taşlara gelince hamam taşlarına
taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
taşlarda yüzümün yarısını gördüm
bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
yüzümden ummazdım bunu kör oldum
siz hiç sabunluyken ağladınız mı
benim bir kere öldü kör oldum
yıkadılar aldılar götürdüler
babamdan ummazdım bunu kör oldum
siz hiç hamama gittiniz mi
ben gittim lambanın biri söndü
gözümün biri söndü kör oldum
tepede bir gök yüzü vardı yuvarlak
şöylemesine maviydi kör oldum
taşlara gelince hamam taşlarına
taşlar pırıl pırıldı ayna gibiydi
taşlarda yüzümün yarısını gördüm
bir şey gibiydi bir şey gibi kötü
yüzümden ummazdım bunu kör oldum
siz hiç sabunluyken ağladınız mı
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
ilim ilim bilmektir
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsin
ya nice okumaktır
ilim kendin bilmektir
sen kendini bilmezsin
ya nice okumaktır
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
takip edilen yazarlardan. yazadursun...
devamını gör...
geceye bir söz bırak
keşkeler keş eder…
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
(bkz: neredesin firuze)
devamını gör...
geceye bir söz bırak
gece, yalnızların üzerine dökülen kapkara bir asfalttır.
devamını gör...
birini olduğu gibi kabul etmek
ben eleştiren bir insanım. bu yönümü sevmiyorum. keşke daha anlayışlı biri olsaydım ve herkesi olduğu gibi kabul edebilseydim. özellikle de kadınları. sanırım hayatımın sonuna kadar bu yüzden yalnız kalacağım.
(bkz: kusursuz dost arayan dostsuz kalır)
(bkz: kusursuz dost arayan dostsuz kalır)
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
“ben olsam utanırım, bu ne biçim öğrenci?”
konuşma, ülkü tamer
konuşma, ülkü tamer
devamını gör...
şairlerin sordukları en zor sorular
kalbime döneceğim ama hangi yolla?
devamını gör...
sohbet ortasında tamam deme sorunsalı
sohbetin ortasında, gidişatı duraksatacak şekilde bazen de alakasız biçimde fark etmeden “tamam” deme durumu. karşıdakini onaylama dürtüsü.
şöyle anlatayım;
biriyle konuşurken anlattığı şeye sohbetin gidişatına göre yorum yapmak yerine tamam diyorum. evet yerine çoğu zaman anlamadan “tamam” kelimesini kullanıyorum. ve bu durum biraz rahatsız edici olabiliyor çünkü karşıdaki insan da anlık duraksama isteği duyuyor.
(gayet enerjik bir şekilde)“ben de onu öyle görünce ne yapacağımı bilemedim su falan götürdüm, biraz sakinleştikten sonra gülmeye başladı biliyor musun?”
(aynı enerjiyle gülerek)”tamam””sonra ne oldu ne yaptınız peki”
oraya o tamam’ı iliştirince sohbet zedeleniyor.
ya da biri benimle ilgili olumlu bir şey söylüyor.
“tamamm””teşekkür ederim”
neden tamam? niye tamam?
şöyle anlatayım;
biriyle konuşurken anlattığı şeye sohbetin gidişatına göre yorum yapmak yerine tamam diyorum. evet yerine çoğu zaman anlamadan “tamam” kelimesini kullanıyorum. ve bu durum biraz rahatsız edici olabiliyor çünkü karşıdaki insan da anlık duraksama isteği duyuyor.
(gayet enerjik bir şekilde)“ben de onu öyle görünce ne yapacağımı bilemedim su falan götürdüm, biraz sakinleştikten sonra gülmeye başladı biliyor musun?”
(aynı enerjiyle gülerek)”tamam””sonra ne oldu ne yaptınız peki”
oraya o tamam’ı iliştirince sohbet zedeleniyor.
ya da biri benimle ilgili olumlu bir şey söylüyor.
“tamamm””teşekkür ederim”
neden tamam? niye tamam?
devamını gör...
edamame
japonların fasülyesidir ve çerezlik olarak yenip herhalde yediğim en sağlıklı ve en keyifli çerezlerdendir. önce suda kaynatılıp sonra süzülüp ardından üstüne kaya tuzu kırpıp ağza konarak ve diğer ucundan bastırarak yenir feci bağımlılık yapar. rengi de çok cezbedicidir. genelde ana yemekten önce yani sushi veya ramenden önce yenir ve ilk denemem biraz komedi olmuştu çünkü nasıl yendiğini anlamayıp direkt kabuğuyla yemeye kalkmıştım sonrasını anlatmaya da gerek olmaz herhalde hehe.. macro center'da, trendyol'da falan bulabilirsiniz veya asyagurme.net'de ancak mutlaka birkaç yere bakının yani çünkü bayağı fiyat farkı olabiliyor.
devamını gör...
geceye bir söz bırak
başım diye böbürlenme
ne gelirse başa gelir
diz toprağa dayanır da
baş düşerse taşa gelir!
ne gelirse başa gelir
diz toprağa dayanır da
baş düşerse taşa gelir!
devamını gör...
elit kesimin akıl erdirilemeyen davranışları
elitlerle az çok hali vakti yerinde olanların karıştırıldığını düşündüğüm başlık. 3 kuruş fazla para insanı (bkz: elit) yapmaz arkadaşlar. elit üst düzey başarılar elde etmiş kişilere veya ailesi aracılığıyla toplumun seçkin yüksek eğitimli en üst sınıfında yer alan insanlarına denir. türkiye'de bu bahsettiğim insanlardan fazla yok. akp sayesinde sülalece zengin olan kesim de sayılmaz. onlar kıroyum emme para bende tayfaya dahil.
devamını gör...

