zaman tüneli
özenilen meslekler
patronun küçük oğlu olma mesleği. tek kelime ile “harika” bir iş…
devamını gör...
muştuluk
sevindirici bir haber getiren kişiye verilen hediye, bahşiş veya armağan.
bizde hani biraz görgüsüzce "müjdemi isterimin" karşılığı. bunu mutlu haberi verdiğin kişinin kendisine bırakmak en güzeli. artık mutlu haberi alanın şanına şöhretine kalsın.
bizde hani biraz görgüsüzce "müjdemi isterimin" karşılığı. bunu mutlu haberi verdiğin kişinin kendisine bırakmak en güzeli. artık mutlu haberi alanın şanına şöhretine kalsın.
devamını gör...
sokağa şort giyen tek çocuk olarak çıkmak
bu konuda söyleyeceklerim var... 3 yaşımdan ilkokul 3'e kadar aydın merkezde oturuyorduk. işte galiba daha ilkokula başlamamışken, 5-6 yaşlarımdayken sokağa çıkacaktım ama annem hiç temiz pantolon ve eşofman altın yok, dedi. yani ya çıkamayacaktım ya da şortla çıkacaktım. daha bahar da gelmemişti. elbette şortla çıktım sokağa.
bizim sokak anormal büyük bir yerdi bu arada. 24. sokak idi. aydın merkezde sokakların isimleri değil sayıları olurdu böyle. sonra zaten ana cadde yapmışlar orayı. yani yaşıtım onlarca çocuk falan olurdu sokakta. benden büyük ve küçükleri de sayarsak inanılmaz bir sayı...
neyse efendim, şortla çıktım soğuk ve serin arası bir havada. herkes dalga geçti lan. ahaha.
önermiyorum yani, çocuğunuz falan olursa şortla ilk çıkan kişi olmasın kendisi sakın. sanki diğer çocuklar da 1-2 ay sonra şortla çıkmayacaklarmışçasına dalga geçmişlerdi benle.
işte bu da böyle hafiften travmatik bir anımdır. *
bizim sokak anormal büyük bir yerdi bu arada. 24. sokak idi. aydın merkezde sokakların isimleri değil sayıları olurdu böyle. sonra zaten ana cadde yapmışlar orayı. yani yaşıtım onlarca çocuk falan olurdu sokakta. benden büyük ve küçükleri de sayarsak inanılmaz bir sayı...
neyse efendim, şortla çıktım soğuk ve serin arası bir havada. herkes dalga geçti lan. ahaha.
önermiyorum yani, çocuğunuz falan olursa şortla ilk çıkan kişi olmasın kendisi sakın. sanki diğer çocuklar da 1-2 ay sonra şortla çıkmayacaklarmışçasına dalga geçmişlerdi benle.
işte bu da böyle hafiften travmatik bir anımdır. *
devamını gör...
minimalizm
minimalizm demek dieter rams demektir. dieter rams demek ise, o soğuk ama bir o kadar da kusursuz alman estetiğinin; bayağılıktan ve şaşaadan arındırılmış, salt fonksiyona adanmış manifestosudur.
ah, aziz kârilerim... yıllar boyu muhtelif coğrafyalarda damıttığım bu rafine estetik algımı, adeta bir amme hizmeti misali, siz kitlelerin görsel vizyonunu terbiye etmek için sunuyorum. lakin gün geçmiyor ki, önüme 'minimalizm' maskesi ardına saklanmış grotesk bir garabet düşmesin. insanın aklı şaşıyor; bu estetik fukarası tasarımları yapanlar, o form karmaşasına nasıl 'minimalist' diyebilme cüretini gösteriyor, inanın o cehaletin özgüvenini istemsizce sorgularken buluyorum kendimi.
şunu aklınıza kazıyın: iyi bir minimalist eserin kalbinde, kullanıcının bilişsel yükünü sıfıra indiren o 'sezgisel' zarafet yatar. o objeye baktığınızda, form ve işlev arasındaki o sessiz ve kusursuz diyaloğu duyarsınız. obje size ne yapmanız gerektiğini fısıldar; dikkatinizi dağıtmaz, sizi oyalayan ucuz süslemelerle vaktinizi çalmaz. lakin günümüzün bu yeni yetme illüzyonistleri... öyle şekilsiz, öyle işlevden yoksun ve göz yoran tasarımlara imza atıyorlar ki, insanın bauhaus ekolünün mezarı başında ağıt yakası geliyor.
tüm bu yazdıklarımdan, o daraltılmış algı filtrelerinizle benim salt bir 'minimalizm fanatiği' olduğum gibi sığ ve talihsiz bir çıkarsamaya varabilirsiniz. hayır, efendim. benim yegâne itikadım, fonksiyonun formu takip etmesi gerektiği o sarsılmaz ontolojik gerçektir. zira benim estetik lügatimde, minimalizmin o steril dinginliği kadar, art deco ekolünün o cüretkâr, simetrik ve aristokratik şatafatı da baş köşede oturur. benim tahammül edemediğim yegâne şey, 'kavramsal sahtekârlıktır'.
bir vizyon vaat edip ortaya ucube bir form çıkarmak... inanın bu, ruhunuzu insan zekâsıyla özenle kürate edilmiş, çok sesli bir j.s. bach konçertosunun o matematiksel asaletine hazırlamışken; sahneye aniden fırlayan, enstrümanlara adeta birer vandal gibi eziyet eden ve 'rock' adı verilen o gürültü kirliliğini icra eden paçavralar içindeki bir 'grubun' çıkması gibidir. ortada müziğe dair bir iz yoktur, sadece zevklerimize yapılmış organize bir suikast vardır.
ah, aziz kârilerim... yıllar boyu muhtelif coğrafyalarda damıttığım bu rafine estetik algımı, adeta bir amme hizmeti misali, siz kitlelerin görsel vizyonunu terbiye etmek için sunuyorum. lakin gün geçmiyor ki, önüme 'minimalizm' maskesi ardına saklanmış grotesk bir garabet düşmesin. insanın aklı şaşıyor; bu estetik fukarası tasarımları yapanlar, o form karmaşasına nasıl 'minimalist' diyebilme cüretini gösteriyor, inanın o cehaletin özgüvenini istemsizce sorgularken buluyorum kendimi.
şunu aklınıza kazıyın: iyi bir minimalist eserin kalbinde, kullanıcının bilişsel yükünü sıfıra indiren o 'sezgisel' zarafet yatar. o objeye baktığınızda, form ve işlev arasındaki o sessiz ve kusursuz diyaloğu duyarsınız. obje size ne yapmanız gerektiğini fısıldar; dikkatinizi dağıtmaz, sizi oyalayan ucuz süslemelerle vaktinizi çalmaz. lakin günümüzün bu yeni yetme illüzyonistleri... öyle şekilsiz, öyle işlevden yoksun ve göz yoran tasarımlara imza atıyorlar ki, insanın bauhaus ekolünün mezarı başında ağıt yakası geliyor.
tüm bu yazdıklarımdan, o daraltılmış algı filtrelerinizle benim salt bir 'minimalizm fanatiği' olduğum gibi sığ ve talihsiz bir çıkarsamaya varabilirsiniz. hayır, efendim. benim yegâne itikadım, fonksiyonun formu takip etmesi gerektiği o sarsılmaz ontolojik gerçektir. zira benim estetik lügatimde, minimalizmin o steril dinginliği kadar, art deco ekolünün o cüretkâr, simetrik ve aristokratik şatafatı da baş köşede oturur. benim tahammül edemediğim yegâne şey, 'kavramsal sahtekârlıktır'.
bir vizyon vaat edip ortaya ucube bir form çıkarmak... inanın bu, ruhunuzu insan zekâsıyla özenle kürate edilmiş, çok sesli bir j.s. bach konçertosunun o matematiksel asaletine hazırlamışken; sahneye aniden fırlayan, enstrümanlara adeta birer vandal gibi eziyet eden ve 'rock' adı verilen o gürültü kirliliğini icra eden paçavralar içindeki bir 'grubun' çıkması gibidir. ortada müziğe dair bir iz yoktur, sadece zevklerimize yapılmış organize bir suikast vardır.
devamını gör...
konyadaki ampute nasreddin hoca heykeli
siccin,dabbe gibi ucuz korku filmlerine alet olabilecek heykellerdendir.
devamını gör...
konya kelebek vadisi önündeki at heykeli
bu fikri alibeyköy'e ucundan su fışkırtan mısır heykeli yapan ressama söylemek gerek aslında. çok iyi bir eser ortaya çıkarabilir.
devamını gör...
penne arrabbiata
penne arabiata'nın doğru yazılmışı. aslında bu da doğru değildir normalde penne arrabbiate veya penne all'arrabbiata denmesi gerekir normalde femminile kelimenin sıfatının son harfi de genelde e harfiyle olur çoğul olunca.. yani la penna kalem ise le penne kalemler anlamındadır ve bu durumda arrabbiate olması gerekir hani tükenmez kalemlerin kızmış olduklarını belirtmek için hehe espri yapıyorum tabii ama esas doğrusu böyle yazılmalı tabii.. penne all'arrabbiata'da kızgındaki kalemler oluyor düz çeviriyle ama esas doğrusu olan budur tabii ama penne arrabbiata diye sebebini anlamaya çalışmak gerçekten çölde hayatta kalmaya çalışmak gibidir italyanların markalaşmış gıdaları grammatica kurallarını yıkıyor..
devamını gör...
franz kafka'nın fransız olmaması
simülasyonda olduğumuzun kanıtı.
devamını gör...
rabies
latince kuduz/vahşet
devamını gör...
sinek
bugun yedigim canlidir. evet sinek yedim, hem de yanlislikla degil. hayir uzak dogu'nun engin sokaklarinda da yemedim, oyle evde oturmustum, sinek yedim. peki nasil mi oldu, yemek vardi evde. son kalan makarna da tencereden beni selamladi, oglen saat 15 sulari, bir fakirin en ac oldugu vakitler. hemen tencereye sarildim, tabagi aldim, icerisine yemek koydum. tekrar hatirlatmak isterim ki, bundan baska bugunluk elde avucta erzak kalmamisti. yani bir antik misir insanindan daha fakir, dayak yemekte olan bir savas cebeci'den bile daha caresizdim.
sonra oturdum, buyuk bir istahla yemegi yemeye basladim. bi elimde ekmek vardi, normalde makarnayla yenmez ama cocukluktan itibaren kandirilmistik 'ekmekle yersen doyarsin' masaliyla. otu botu ekmekle yiyorduk.
derken makarnamda bir sinek gordum, hem de kara sinek, sivri olsa yine neyse, ama kara sinekti iste. napmaliydim. makarnamin ustunde bir kara sinek cesedi varken napabilirdim ki. caresizdim, evet dogru, atabilirdim o kara sinegi yemekten.
atmadim. ben en nihayetinde kendine insan diyen kuyruksuz bi maymun turu degil miydim, atmadim, ve yedim o sinegi. makarnamla beraber. makarnaya sarip da yedim. makarnayla ustunu kapatip attim agzima.
ve kalktim masadan, serefimi, gururumu, 5 paralik insanlik onurumu, ruhumu o masada biraktim, artik sadece para degil, bir duygu fakiri olarak, midemde makarnaya sarili bir kara sinekle olarak kalktim o masadan. ben fare degilim, sinek yiyiciyim. evet.
sonra oturdum, buyuk bir istahla yemegi yemeye basladim. bi elimde ekmek vardi, normalde makarnayla yenmez ama cocukluktan itibaren kandirilmistik 'ekmekle yersen doyarsin' masaliyla. otu botu ekmekle yiyorduk.
derken makarnamda bir sinek gordum, hem de kara sinek, sivri olsa yine neyse, ama kara sinekti iste. napmaliydim. makarnamin ustunde bir kara sinek cesedi varken napabilirdim ki. caresizdim, evet dogru, atabilirdim o kara sinegi yemekten.
atmadim. ben en nihayetinde kendine insan diyen kuyruksuz bi maymun turu degil miydim, atmadim, ve yedim o sinegi. makarnamla beraber. makarnaya sarip da yedim. makarnayla ustunu kapatip attim agzima.
ve kalktim masadan, serefimi, gururumu, 5 paralik insanlik onurumu, ruhumu o masada biraktim, artik sadece para degil, bir duygu fakiri olarak, midemde makarnaya sarili bir kara sinekle olarak kalktim o masadan. ben fare degilim, sinek yiyiciyim. evet.
devamını gör...
özenilen meslekler
pandemide tiktok hesabı açıp freak show dünyasında parlamayı ayıpladığım, küçümsediğim, hor gördüğüm için şu an bu başlıkta öğretmenlik öveceğim. her öğretmenlik aynı değil tabi. arkadaşım meslek öğretmeni, haftada 2 günü boş. kalan 3 günde ders saati 11. az çalışıp çok kazanılan işlere özene özene şakayla karışık kötü yola düşecem. ekonomik kriz hane halkını halkın hanesine çevirecek.
devamını gör...
formula 1
hakkında fikir sahibi olmayanların yine atıp tuttuğu spor.
devamını gör...
arrabbiare
italyanca kızmak demek. kökeni latince rabies'e dayalıdır ama sanki arap kelimesiyle birleştirilmiş gibi fiildir. penne arrabbiata'da italyanların popüler makarnasıdır genelde herkes oradan bilir ismini.
devamını gör...
penne arabiata
cehaletin anormallikten normale dönüştüğü bu dünyada, kalabalıkların ne yediğini dahi bilmemesi beni artık şaşırtmıyor. menülerde gördüğüm o trajik 'arabiata' yazısı mesela... oysa doğrusu çift 'r' ve çift 'b' ile, 'arrabbiata'dır; italyancada 'öfkeli' demektir. gerçi damak gustosu gelişmemiş bir kitleye etimoloji dersi vermek nafile.
kendine 'mutfak ilminin kâşifiyim' diyenlerin bile eline yüzüne bulaştırdığı, yalın görünümünün ardında acımasız bir sınav barındıran bir pasta türüdür bu. 'pasta' deyince aranızdaki bazı lügat yoksunlarının kremalı kek sanıp bıyık altından güldüğünü duyar gibiyim; inanın sizin bu taşralı hezeyanlarınızın yarattığı zihinsel kirlilikte nefes almak, estetik hayatta kalma mücadelemi çok yoruyor. avrupa'da buna 'pasta' denir, nokta.
neyse, işin anatomisine inelim. iyi bir penne, suyla girdiği o ontolojik mücadeleden galip çıkmalı, yani kesinlikle al dente olmalıdır. o kararlı dokuyu dişinizde hissedeceksiniz. domatesin asiditesi, soğuk sıkım bir sızma zeytinyağıyla tavada usulca emülsiyon haline gelirken o ateş kırmızısı rengi yakalamalısınız. peki ya peynir? ah, aziz dostlarım, işte sıradan bir taklitle gastronomik bir şaheseri ayıran o ince çizgi... eğer tereddütsüz 'parmigiano-reggiano' dediyseniz, doğru yoldasınız. bu asil peyniri, yemeğimize adeta bir kar tanesi zarafetiyle, mikro tutamlar halinde entegre ederiz. üzerine de metal bıçak değdirilmemiş, esansiyel yağları küstürülmeden sadece parmak uçlarıyla incitilmeden koparılmış taze bir fesleğen... gerisi, damaktaki o aristokratik şölene teslim olmaktır.
hasılı, benim yegâne tavsiyem bu şaheseri asıl vatanında, italya'da tatmanızdır. ancak böyle bir vizyona veya bütçeye sahip değilseniz, muhtelif gurme marketlerden tedarik edeceğiniz orijinal parmigiano-reggiano ve sıradan yerel domateslerinizle kendi çapınızda o gustoyu yakalamaya çalışabilirsiniz... belki.
kendine 'mutfak ilminin kâşifiyim' diyenlerin bile eline yüzüne bulaştırdığı, yalın görünümünün ardında acımasız bir sınav barındıran bir pasta türüdür bu. 'pasta' deyince aranızdaki bazı lügat yoksunlarının kremalı kek sanıp bıyık altından güldüğünü duyar gibiyim; inanın sizin bu taşralı hezeyanlarınızın yarattığı zihinsel kirlilikte nefes almak, estetik hayatta kalma mücadelemi çok yoruyor. avrupa'da buna 'pasta' denir, nokta.
neyse, işin anatomisine inelim. iyi bir penne, suyla girdiği o ontolojik mücadeleden galip çıkmalı, yani kesinlikle al dente olmalıdır. o kararlı dokuyu dişinizde hissedeceksiniz. domatesin asiditesi, soğuk sıkım bir sızma zeytinyağıyla tavada usulca emülsiyon haline gelirken o ateş kırmızısı rengi yakalamalısınız. peki ya peynir? ah, aziz dostlarım, işte sıradan bir taklitle gastronomik bir şaheseri ayıran o ince çizgi... eğer tereddütsüz 'parmigiano-reggiano' dediyseniz, doğru yoldasınız. bu asil peyniri, yemeğimize adeta bir kar tanesi zarafetiyle, mikro tutamlar halinde entegre ederiz. üzerine de metal bıçak değdirilmemiş, esansiyel yağları küstürülmeden sadece parmak uçlarıyla incitilmeden koparılmış taze bir fesleğen... gerisi, damaktaki o aristokratik şölene teslim olmaktır.
hasılı, benim yegâne tavsiyem bu şaheseri asıl vatanında, italya'da tatmanızdır. ancak böyle bir vizyona veya bütçeye sahip değilseniz, muhtelif gurme marketlerden tedarik edeceğiniz orijinal parmigiano-reggiano ve sıradan yerel domateslerinizle kendi çapınızda o gustoyu yakalamaya çalışabilirsiniz... belki.
devamını gör...
penne arabiata
kızgın tükenmez kalemler anlamına gelir düz çevirince.. italyanların kalem makarnalarının domates soslu fesleğen yapraklarıyla süslenmiş olanıdır sosu zeytinyağı sarımsak/soğan domates karabiber tuz ile hazırlanır tavada ve parmesan fesleğen yapraklarıyla servis edilir. evde bol bol yaparım bu tariften üşendiğim vakitte de(genelde başka bir yemek daha yaptığım zamanlar) barilla sosuyla yapıyorum. gerçi orijinali acı değildir niye bu kadar kızgın anlamındadır bilmem zaten arrabbiare fiili rabies * * kelimesinden gelir ama sanki arap kelimesiyle birleştirilmiş gibidir o kelime..
devamını gör...
arka sokaklar 17895'inci bölüm
hint dizilerinden hallice. arka sokaklar izlerken kameranın durmayışı bile yorucu
devamını gör...
süpürge sapıyla mastürbasyon yapmak
apartman sakinleri nasıl tepki göstermiş kardeşim? alırım o süpürgeyi götüne sokarım mı demiş nedir yani.
devamını gör...
süpürge sapıyla mastürbasyon yapmak
devamını gör...
güneş gözlüğüyle gezen insan
sadece ölüler görür.
devamını gör...
