zaman tüneli
devotus atheus (yazar)
arkadaşlar bu arkadaş çok gizli bir şekilde çeşitli şifrelerle bir şeyler yazıyor.
tabiki çözdüm. bu kadar alengirli bir şeyleri şey bir şey olması gerekiyordu. adımları takip ettim, kayboldum derken horozu, tavuğu, tavşanı börtüsü böceği gel dediler buradan.. buraya kadar gelmişsin.. seni burada komayız..
etrafımı sarıp kendilerini takip ettirdiler ve bingo.. hadi be eğlence diyerek partinin ortasına vardık.. kafasında tacı elinde sopası ile gördüm onu tahtının baş köşesinde iyiki doğdun yazıyordu…..
tipik bir doğum günü bebesi işte.. doğmuş gelmiş kutlaması da bize düştü.
olsun.
tabiki çözdüm. bu kadar alengirli bir şeyleri şey bir şey olması gerekiyordu. adımları takip ettim, kayboldum derken horozu, tavuğu, tavşanı börtüsü böceği gel dediler buradan.. buraya kadar gelmişsin.. seni burada komayız..
etrafımı sarıp kendilerini takip ettirdiler ve bingo.. hadi be eğlence diyerek partinin ortasına vardık.. kafasında tacı elinde sopası ile gördüm onu tahtının baş köşesinde iyiki doğdun yazıyordu…..
tipik bir doğum günü bebesi işte.. doğmuş gelmiş kutlaması da bize düştü.
olsun.
devamını gör...
kadın yazarlar ne yazarsa yazsın beğenilmesi
çünkü meme.
devamını gör...
türk eğitim sistemi
her gün daha beter ne olabilir dedirtip daha kötüsünü sürpriz yumurtadan çıkan oyuncak araba gibi karşımıza çıkarmakta olan sistemdir.
tarihteki ilk darbesini köy enstitülerinin kapatılması ile almıştır bence. bir sosyal medya gönderisinde nenelerimizin zamanından kalma defter gösteriliyordu. adab-ı muaşeret dersi bile varmış. hayat bilgisinde yemek yapmak bile öğretiliyormuş. 2012-2016 senelerinde ilkokul okumuş birisi olarak bize hayat bilgisi dersinde vergi dairelerine gidilerek vergi ödenmesi gerektiği anlatılıyordu ders kitabında. olay da şu hatta: karakterimiz annesiyle dışarı çıkıyor ve annesi vergi ödemeye gittiklerini söylüyor. çocuk da verginin ne olduğunu soruyor falan falan. tabii öyle bir şey yok gerçek hayatta. (80'ler ya da 90'larda fiş sayılırmış rivayet odur. ben de o dönem yokum tabii nereden bileceğim?) ödeme yapıldığında vergi kesiliyor. ben de 7-8 yaşındaki bir çocuk olarak kitapta anlatılanı okuyunca vergi kaçırdığımızı düşünmüştüm.
bakın işte sistemin berbatlığını bu kadar basit bir olay bile ortaya koyabiliyor. halen daha matematik yapamayanın gerizekâlı ilam edildiği bir ülkede ne eğitim gelişir ne bilim gelişir ne de sanat gelişir. 12 yıllık zorunlu eğitimde kendinizi tanıyın, kişisel gelişime önem verin gibi ezber cümleler söyleniyor ancak okullar hem fiziksel hem de manevi manada bunu gerçekleştirmek için uygun değil. beden ve müzik dersi vardı bizim ilkokulda, hoca matematik işlerdi. okulda da ne spor ne resim ne de müzik olanağı vardı. 7-10 yaş aralığındaki çocuğa her şeyi denemesi için sen fırsat sunamıyorsan nasıl aklı çalışan nesiller yetiştireceksin? kaldı ki ilkokullarda son zamanlarda hoca otoritesinin azaldığını düşünüyorum. anlatılana göre çocuklar derse öylesine giriyor, tamamen şamata odaklılar ve teneffüslerde anlamsız hareketlerde bulunuyorlarmış.
ben hem internetsiz, telefonsuz, bilgisayarsız hem de teknolojinin her türlü ürününü görmüş bir çocuktum. biz ilkokula giderken daha sakinmişiz. birbirimize saygımız üst seviyedeymiş. mesela birisinin beslenmesi bir şekilde yoktu diyelim üç beş kişi toplanır ne varsa yarısından o çocuğa da verirdi. yahut herhangi bir abur cunur alındığında herkese ikram edilirdi. top oynanırken sert girilen arkadaştan özür dilenir faul olmasa bile top ona verilirdi. şimdiki çocuklarda bırak böyle davranışı büyüğe küfrediyorlar.
bunun sebebi pek tabii çocuk olamaz. sokak herkesin düşündüğü gibi canım cicim bir alan değil. çocuk duyar, duyacak, duymalı da. kavgayı da görmeli. burada asıl sorun yeni nesil ebeveynlerde. herkes tutturmuş çocuk psikolojisi aşağı çocuk psikolojisi yukarı. hiçbir pedagog çocuğunuza istediği şeyleri yapmasına izin verin, ona karşı çıkmayın demiyor. diyorlar ki bazı tepkiler normaldir aşırı davranmayın fakat otoritenin sarsılmasına izin vermeyin.
şiddet pek tabii çözüm değildir ancak analarımızın o güdümlü terliğini yemesek ıslah olur muyduk? annemizin bir bakışı kendimizi düzeltmemizi sağlamasa, babamızla bizi korkutmasa bu kadar düzgün olur muyduk? çoğunuz benden büyüksünüz yanlışsam gelin beni düzeltin müteşekkir olurum.
evvela toparlamak gerekirse bu maarif modeliyle düzelecek mevzu değildir. öncelikle halkı düzeltmemiz gerek ki bu da yüzyıllar alır.
tarihteki ilk darbesini köy enstitülerinin kapatılması ile almıştır bence. bir sosyal medya gönderisinde nenelerimizin zamanından kalma defter gösteriliyordu. adab-ı muaşeret dersi bile varmış. hayat bilgisinde yemek yapmak bile öğretiliyormuş. 2012-2016 senelerinde ilkokul okumuş birisi olarak bize hayat bilgisi dersinde vergi dairelerine gidilerek vergi ödenmesi gerektiği anlatılıyordu ders kitabında. olay da şu hatta: karakterimiz annesiyle dışarı çıkıyor ve annesi vergi ödemeye gittiklerini söylüyor. çocuk da verginin ne olduğunu soruyor falan falan. tabii öyle bir şey yok gerçek hayatta. (80'ler ya da 90'larda fiş sayılırmış rivayet odur. ben de o dönem yokum tabii nereden bileceğim?) ödeme yapıldığında vergi kesiliyor. ben de 7-8 yaşındaki bir çocuk olarak kitapta anlatılanı okuyunca vergi kaçırdığımızı düşünmüştüm.
bakın işte sistemin berbatlığını bu kadar basit bir olay bile ortaya koyabiliyor. halen daha matematik yapamayanın gerizekâlı ilam edildiği bir ülkede ne eğitim gelişir ne bilim gelişir ne de sanat gelişir. 12 yıllık zorunlu eğitimde kendinizi tanıyın, kişisel gelişime önem verin gibi ezber cümleler söyleniyor ancak okullar hem fiziksel hem de manevi manada bunu gerçekleştirmek için uygun değil. beden ve müzik dersi vardı bizim ilkokulda, hoca matematik işlerdi. okulda da ne spor ne resim ne de müzik olanağı vardı. 7-10 yaş aralığındaki çocuğa her şeyi denemesi için sen fırsat sunamıyorsan nasıl aklı çalışan nesiller yetiştireceksin? kaldı ki ilkokullarda son zamanlarda hoca otoritesinin azaldığını düşünüyorum. anlatılana göre çocuklar derse öylesine giriyor, tamamen şamata odaklılar ve teneffüslerde anlamsız hareketlerde bulunuyorlarmış.
ben hem internetsiz, telefonsuz, bilgisayarsız hem de teknolojinin her türlü ürününü görmüş bir çocuktum. biz ilkokula giderken daha sakinmişiz. birbirimize saygımız üst seviyedeymiş. mesela birisinin beslenmesi bir şekilde yoktu diyelim üç beş kişi toplanır ne varsa yarısından o çocuğa da verirdi. yahut herhangi bir abur cunur alındığında herkese ikram edilirdi. top oynanırken sert girilen arkadaştan özür dilenir faul olmasa bile top ona verilirdi. şimdiki çocuklarda bırak böyle davranışı büyüğe küfrediyorlar.
bunun sebebi pek tabii çocuk olamaz. sokak herkesin düşündüğü gibi canım cicim bir alan değil. çocuk duyar, duyacak, duymalı da. kavgayı da görmeli. burada asıl sorun yeni nesil ebeveynlerde. herkes tutturmuş çocuk psikolojisi aşağı çocuk psikolojisi yukarı. hiçbir pedagog çocuğunuza istediği şeyleri yapmasına izin verin, ona karşı çıkmayın demiyor. diyorlar ki bazı tepkiler normaldir aşırı davranmayın fakat otoritenin sarsılmasına izin vermeyin.
şiddet pek tabii çözüm değildir ancak analarımızın o güdümlü terliğini yemesek ıslah olur muyduk? annemizin bir bakışı kendimizi düzeltmemizi sağlamasa, babamızla bizi korkutmasa bu kadar düzgün olur muyduk? çoğunuz benden büyüksünüz yanlışsam gelin beni düzeltin müteşekkir olurum.
evvela toparlamak gerekirse bu maarif modeliyle düzelecek mevzu değildir. öncelikle halkı düzeltmemiz gerek ki bu da yüzyıllar alır.
devamını gör...
gog
magog'un ekürisi olan kavim. islam mitolojisindeki yecüc mecüc'ün ibrani ve krisçın mitolojisindeki karşılığı olurlar bunlar. kıyamet vakti ortaya çıkıp dünyanın anasını belleyecekler diyollağ.
devamını gör...
gog
ince görüp tl yi tanıyarak ciddi bir müşteri kitlesi edilmiştir.
devamını gör...
terme belediye meclisi üyesi rümeysa eker'in sosyal medya paylaşımı
taşralı teyze, büyük saçmalamış.
devamını gör...
yazarların kendilerini teselli etmek için kullandığı cümleler
çok güzelsin.
çok tatlıyım.
çok tatlıyım.
devamını gör...
gog
yakın zamanda türk lirası'nı resmi olarak desteklediğini duyuran oyun/stream mağazası. açılımı "good old games" olup, bizzat drm karşıtı bir profil çizen cd projekt red'in kurduğu bir platformdur ayrıca.

birçok platform günden güne ülkemizi terketmeye yer ararken, tam tersi gog'un şu zamanlarda bize destek vermesi kadar paha piçilemez bir şey olamaz şu hayatta.
gog'u her zaman sevmişimdir. hem eski oyunların bir çoğunu resmi olarak mağazasında bulabiliyorsunuz, hem de drm korumasız oluyor. yani direkt fiziksel olarak indirip oynayabiliyorsunuz herhabgi bir platforma veya internete bağlı kalmadan. sırf bu sebeple gog'un yeri bende ayrıdır. tl'ye geçmeden önce de dolarla birçok oyun almıştım buradan. outlast bunlardan biri.
tabi bu mağazanın istemcisi de bulunuyor aynı steam gibi. (bkz: gog galaxy) isteyen oradan da satın alıp steam mantığıyla da oynayabiliyor. hem arayüzü falan da çok güzel.
daha çok yeni tlye geçtiği için direkt türkiye'ye özel fiyatlandırmalar henüz mevcut değil. ama yakın zamanda yerel fiyatlandırma da yapacaklardır.
hoşgeldin ülkemize gog!

birçok platform günden güne ülkemizi terketmeye yer ararken, tam tersi gog'un şu zamanlarda bize destek vermesi kadar paha piçilemez bir şey olamaz şu hayatta.
gog'u her zaman sevmişimdir. hem eski oyunların bir çoğunu resmi olarak mağazasında bulabiliyorsunuz, hem de drm korumasız oluyor. yani direkt fiziksel olarak indirip oynayabiliyorsunuz herhabgi bir platforma veya internete bağlı kalmadan. sırf bu sebeple gog'un yeri bende ayrıdır. tl'ye geçmeden önce de dolarla birçok oyun almıştım buradan. outlast bunlardan biri.
tabi bu mağazanın istemcisi de bulunuyor aynı steam gibi. (bkz: gog galaxy) isteyen oradan da satın alıp steam mantığıyla da oynayabiliyor. hem arayüzü falan da çok güzel.
daha çok yeni tlye geçtiği için direkt türkiye'ye özel fiyatlandırmalar henüz mevcut değil. ama yakın zamanda yerel fiyatlandırma da yapacaklardır.
hoşgeldin ülkemize gog!
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
avlu insanıyım.
değişik bir psikoloji.
değişik bir psikoloji.
devamını gör...
yazarların kendilerini teselli etmek için kullandığı cümleler
sıvada düzelir.
devamını gör...
düşündüren sözler
hiçbir zaman kendini hazır hissetmeyeceksin.
çünkü; hazır olmak bir his değil, bir karardır.
çünkü; hazır olmak bir his değil, bir karardır.
devamını gör...
yazarların mezun olduğu üniversite ve bölüm
yıldız teknik inşaat mühendisliği
devamını gör...
kadın yazarlar ne yazarsa yazsın beğenilmesi
derdinizi seveyim. *
devamını gör...
normal sözlüksüz hayat
oysa herkes öldürür sevdiğini.
devamını gör...
mobil temassız var kredi kartına gerek yok insanı
kendi tercihi olabilir de. insanları bekletmeye gerek olmadan olsun lutfen. bi saat qr okutmasını beklıyoruz insanların vapura binmek icin bile.
devamını gör...
flörtte yaşa takılmak
takıldığınız yerde sorun aydınlatırız…
derdiniz bu olsun.
derdiniz bu olsun.
devamını gör...
yazarların mezun olduğu üniversite ve bölüm
mskü kamu yönetimi.
devamını gör...
flörtte yaşa takılmak
erkek kadından küçük olmamalı.
devamını gör...
engellenmek
sevdiginiz biri tarafindan yapilmasi durumunda sizi birçok soru işaretiyle birakacak ve oldukça üzecek bir durumdur. bir yandan ona ulaşmak isterken diğer yandan saygı duyup kabullenmeniz gerekir.
aklınızda sürekli aynı sorular döner, neyi yanlış yaptım, son konuşmada neyi eksik ya da fazla söyledim, gerçekten bu kadar kolay silinebilir miydim? cunku insan kendini cevapsız bırakılmış hisseder. cevap alamadığınız için zihniniz boşlukları kendi senaryolarıyla doldurur. bazen öfkelenir, cogu zaman özlersiniz.
ama siz yine de böyle mantıklı mantıklı konustuguma bakmayin, ben de ne yapacagimi bilmez haldeyim.
aklınızda sürekli aynı sorular döner, neyi yanlış yaptım, son konuşmada neyi eksik ya da fazla söyledim, gerçekten bu kadar kolay silinebilir miydim? cunku insan kendini cevapsız bırakılmış hisseder. cevap alamadığınız için zihniniz boşlukları kendi senaryolarıyla doldurur. bazen öfkelenir, cogu zaman özlersiniz.
ama siz yine de böyle mantıklı mantıklı konustuguma bakmayin, ben de ne yapacagimi bilmez haldeyim.
devamını gör...
güne geceye ana bir kısa öykü bırak
evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; uzak diyarların birinde, görkemli sarayında yaşayan, gücüyle gururlanan bir kral varmış. bu kralın dünyalar güzeli üç kızı varmış. günlerden bir gün kral, hem kızlarının kalbindeki yerini görmek hem de kendi hükümdar gururunu okşamak için onları taht odasına çağırmış ve sormuş: *"söyleyin bakalım kızlarım, beni ne kadar seviyorsunuz?"*
büyük prenses öne çıkıp babasının önünde eğilmiş ve gözleri parıldayarak, *"babacığım,"* demiş, *"seni dünyadaki tüm altınlar kadar, hazinelerin o göz alıcı parıltısı kadar çok seviyorum."* kral bu cevaptan hoşnut kalmış, göğsü kabarmış.
ardından ortanca prenses söz almış ve gülümseyerek, *"güzel babam, ben seni en nadide mücevherler, yakutlar ve elmaslar kadar, o sarayları süsleyen ihtişam kadar çok seviyorum"* demiş. kralın keyfi daha da yerine gelmiş, kızlarının ona verdiği bu yüksek değerle gururlanmış.
sıra, kralın en çok üzerine titrediği en küçük prensese gelmiş. küçük kız, babasının gözlerinin içine sevgiyle bakmış ve tüm samimiyetiyle, *"babacığım,"* demiş, *"ben seni yemekteki tuz kadar seviyorum."*
bu sözleri duyan kralın yüzündeki gülümseme bir anda donmuş. saray odasında derin bir sessizlik tecelli etmiş. kral, tuzun her yerde bulunan, topraktan çıkan, ucuz ve sıradan bir şey olduğunu düşünerek bu cevabı kendisine bir hakaret saymış. *"tuz kadar mı?"* diye gürlemiş öfkeyle. *"sen benim gibi ulu bir hükümdarı, şu değersiz, beyaz toz parçasıyla mı kıyaslıyorsun? demek ki senin gözünde değerim bu kadarmış!"* kızının sevgisizliğine hükmeden kibirli kral, öfkesine yenik düşerek küçük prensesi o gece sarayından ve krallığından ebediyen sürmüş. prenses, gözünde yaşlarla, kalbindeki saf sevginin anlaşılmamasının verdiği kırgınlıkla sarayı terk edip bilinmezliğe doğru yola çıkmış.
aradan aylar, mevsimler geçmiş... kralın içindeki öfke yavaş yavaş yerini bir boşluğa bıraksa da gururu hâlâ dimdik ayaktaymış. bir gün, komşu ülkenin hükümdarı tarafından onuruna verilen çok büyük ve görkemli bir ziyafete davet edilmiş. şatonun büyük salonunda sofralar kurulmuş; gümüş tepsilerde en nadide etler, kuş sütü eksik ikramlar, krallara layık zenginlikte yemekler masaları doldurmuş.
kral, iştahla önüne konulan en görkemli yemeğe çatalını uzatmış, ağzına götürmüş. fakat çiğner çiğnemez yüzünü buruşturmuş; yemek tamamen tatsız, lezzetsiz ve yavanmış. bir diğer tabağı denemiş, ardından bir başkasını... çorbadan da etten de aldığı her lokma aynı derecede boş ve anlamsızmış. çünkü bu ziyafetteki hiçbir yemeğe tek bir zerre bile tuz atılmamış. kral, açlığına rağmen önündeki o muazzam zenginliği yiyemez hale gelmiş.
işte tam o an, açlığın ve tatsızlığın ortasında kralın zihninde bir şimşek çakmış. önündeki altın tabaklara, salondaki mücevherlere bakmış; hiçbirinin açlığını gidermediğini, hiçbirinin o yemeklere tat vermediğini fark etmiş. küçümsediği, ucuz gördüğü o bir tutam tuzun aslında en lüks ziyafeti bile yaşanılır kılan, hayatın ta kendisi olan hayati bir cevher olduğunu anlamış. küçük kızının, *"seni tuz kadar seviyorum"* derken; *"seni hayatımın vazgeçilmezi, varlığımın en temel tadı ve anlamı kadar seviyorum"* demek istediğini idrak etmiş.
sarayın parıltısının gözünü kör ettiği kral, tahtından inip derin bir pişmanlığın pençesine düşmüş. hatasını anlar anlamaz ziyafeti yarıda kesip adamlarına emir vermiş ve her yerde biricik kızını aratmış. nihayetinde, bir köy evinde sade bir hayat süren küçük prensesini bulmuş. kral, kızının karşısında diz çöküp sarılarak ondan özür dilemiş.
judith malika liberman’ın anlatımıyla da ruh bulan bu kadim masal; sevginin abartılı övgülerde, altınların parıltısında ya da mücevherlerin sahte ihtişamında değil; tıpkı tuz gibi gösterişsiz, sessiz ama hayatın devam etmesi için mutlak ve vazgeçilmez olan o sade gerçeklikte saklı olduğunu bizlere fısıldar. kulaktan kulağa aktarılan bu öykü, o günden sonra tüm krallıkta hakiki sevginin nişanesi olarak anılmaya devam etmiş.
büyük prenses öne çıkıp babasının önünde eğilmiş ve gözleri parıldayarak, *"babacığım,"* demiş, *"seni dünyadaki tüm altınlar kadar, hazinelerin o göz alıcı parıltısı kadar çok seviyorum."* kral bu cevaptan hoşnut kalmış, göğsü kabarmış.
ardından ortanca prenses söz almış ve gülümseyerek, *"güzel babam, ben seni en nadide mücevherler, yakutlar ve elmaslar kadar, o sarayları süsleyen ihtişam kadar çok seviyorum"* demiş. kralın keyfi daha da yerine gelmiş, kızlarının ona verdiği bu yüksek değerle gururlanmış.
sıra, kralın en çok üzerine titrediği en küçük prensese gelmiş. küçük kız, babasının gözlerinin içine sevgiyle bakmış ve tüm samimiyetiyle, *"babacığım,"* demiş, *"ben seni yemekteki tuz kadar seviyorum."*
bu sözleri duyan kralın yüzündeki gülümseme bir anda donmuş. saray odasında derin bir sessizlik tecelli etmiş. kral, tuzun her yerde bulunan, topraktan çıkan, ucuz ve sıradan bir şey olduğunu düşünerek bu cevabı kendisine bir hakaret saymış. *"tuz kadar mı?"* diye gürlemiş öfkeyle. *"sen benim gibi ulu bir hükümdarı, şu değersiz, beyaz toz parçasıyla mı kıyaslıyorsun? demek ki senin gözünde değerim bu kadarmış!"* kızının sevgisizliğine hükmeden kibirli kral, öfkesine yenik düşerek küçük prensesi o gece sarayından ve krallığından ebediyen sürmüş. prenses, gözünde yaşlarla, kalbindeki saf sevginin anlaşılmamasının verdiği kırgınlıkla sarayı terk edip bilinmezliğe doğru yola çıkmış.
aradan aylar, mevsimler geçmiş... kralın içindeki öfke yavaş yavaş yerini bir boşluğa bıraksa da gururu hâlâ dimdik ayaktaymış. bir gün, komşu ülkenin hükümdarı tarafından onuruna verilen çok büyük ve görkemli bir ziyafete davet edilmiş. şatonun büyük salonunda sofralar kurulmuş; gümüş tepsilerde en nadide etler, kuş sütü eksik ikramlar, krallara layık zenginlikte yemekler masaları doldurmuş.
kral, iştahla önüne konulan en görkemli yemeğe çatalını uzatmış, ağzına götürmüş. fakat çiğner çiğnemez yüzünü buruşturmuş; yemek tamamen tatsız, lezzetsiz ve yavanmış. bir diğer tabağı denemiş, ardından bir başkasını... çorbadan da etten de aldığı her lokma aynı derecede boş ve anlamsızmış. çünkü bu ziyafetteki hiçbir yemeğe tek bir zerre bile tuz atılmamış. kral, açlığına rağmen önündeki o muazzam zenginliği yiyemez hale gelmiş.
işte tam o an, açlığın ve tatsızlığın ortasında kralın zihninde bir şimşek çakmış. önündeki altın tabaklara, salondaki mücevherlere bakmış; hiçbirinin açlığını gidermediğini, hiçbirinin o yemeklere tat vermediğini fark etmiş. küçümsediği, ucuz gördüğü o bir tutam tuzun aslında en lüks ziyafeti bile yaşanılır kılan, hayatın ta kendisi olan hayati bir cevher olduğunu anlamış. küçük kızının, *"seni tuz kadar seviyorum"* derken; *"seni hayatımın vazgeçilmezi, varlığımın en temel tadı ve anlamı kadar seviyorum"* demek istediğini idrak etmiş.
sarayın parıltısının gözünü kör ettiği kral, tahtından inip derin bir pişmanlığın pençesine düşmüş. hatasını anlar anlamaz ziyafeti yarıda kesip adamlarına emir vermiş ve her yerde biricik kızını aratmış. nihayetinde, bir köy evinde sade bir hayat süren küçük prensesini bulmuş. kral, kızının karşısında diz çöküp sarılarak ondan özür dilemiş.
judith malika liberman’ın anlatımıyla da ruh bulan bu kadim masal; sevginin abartılı övgülerde, altınların parıltısında ya da mücevherlerin sahte ihtişamında değil; tıpkı tuz gibi gösterişsiz, sessiz ama hayatın devam etmesi için mutlak ve vazgeçilmez olan o sade gerçeklikte saklı olduğunu bizlere fısıldar. kulaktan kulağa aktarılan bu öykü, o günden sonra tüm krallıkta hakiki sevginin nişanesi olarak anılmaya devam etmiş.
devamını gör...