zaman tüneli

zzzzzzzzzzzz.......kalk lan uyuma....

devamını gör...

sözlükten ilgi dilenmenin sonu dillenmek gibi geliyor bana.
yani duyuyoruz hep.
devamını gör...

#4054482
agacım bölsene şunu be paragraf olur birden fazla tanım olur. böyle de okur okuyan da ben okursam görme ve işitme kaybı yaşayabilirim hehe...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
cehalet içmekte...
devamını gör...

anayım barı bu texaslı sığır çobanı'nı

devamını gör...

sen luciden daha güzelsin kardeşim, yapma böyle şeyler kendine, ewed.
devamını gör...

erken boşalma problemi yaşayan erkekler için:
"hem böyle daha uzun sürer" yazıp satışa çıkması yeterli.
milyonlarca erkek bir arkadaşına şaka yapmak için alır*
devamını gör...

ısısısısı, temel reisin ıspanak yiyince büyüyen kolları gibidir. ısısısıs.

lusi'yi gören kadınların memesidir.
devamını gör...

yapılmamalı.
kırılacaksa kırılsın ama doğruyu söylemek lazım.
arkadaşlık gerektiğinde üzmeyi, karşı çıkmayı gerektirir.
devamını gör...

var 3 5 kişi ama sormuyorum.. umut vermiş olmayayım
devamını gör...

yaklaşık bir haftadır boş zamanımı değerlendirmek için üzerine yazı yazdığım uzun yazım, keyifli okumlar.
başka galaksilere neden asla gidemeyeceğiz?
insanlık tarihi imkansız denilen şeyleri başarma tarihidir. 1895'te lord kelvin, dönemin en saygın fizikçilerinden biri, havadan ağır araçların uçmasını imkansız olduğunu söyledi. sekiz yıl sonra wright kardeşler uçtu. atom fiziğinin kurucusu ernest rutherford, atomdan enerji çıkarmanın saçmalık olduğunu ifade etti. yirmi yıl sonra nükleer reaktörler çalışmaya başladı. 1956'da ingiltere kraliyet astronomu richard woolley, uzay yolculuğunun tam bir saçmalık olduğunu açıkladı. bir yıl sonra sputnik yörüngedeydi.
eee ne demişler büyük lokma ye, büyük söz söyleme. imkansız diyenler uzman olmasına rağmen yanılabiliyor. tam da bu yüzden, birisi yıldızlararası yolculuk yapmak imkansızdır derse, bak yine büyük lokma deriz biz de, içgüdüsel olarak gülümseriz. tabi tabi, bir zamanlar uçmak da imkansızdı ama burada yapmamız gereken bir ayrım var. çünkü iki farklı imkansız vardır ve bunlar birbirine hiç benzemez.
birincisi hayal gücü yetersizliğinden doğan imkansızlıktır. lord kelvin uçağı hayal edemedi çünkü onun zamanında henüz aerodinamik yeterince anlaşılmamıştı. bu bir bilgi eksikliğiydi. teknoloji ilerledikçe, o imkansızlıklar birer birer aşıldı.
ama bir de ikinci tür imkansızlık var. ebedi hareket makinesi yapamazsın, bu termodinamiğin ikinci yasasını ihlal eder. kendi kendini saçından tutup havaya kaldırmaya çalışmak gibi bir şeydir bu bnce bana göre . ışık hızını aşamazsın, bu uzay-zamanın doğasına aykırıdır. bunlar bir mühendisin çözeceği problemler değildir evrenin yasalarıdır. ne kadar zeki olursan ol, ne kadar teknolojin gelişirse gelişsin, evrende bu duvarlar var ve bunlar çok sağlam değişmez duvarlar.  peki yıldızlararası yolculuk hangi tür bir imkansızlık diyeceksiniz. insanları başka yıldız sistemlerine göndermek, hangi kategoride? buyazımda tam olarak bunu inceliyor olacağım . ve cevap, ne yazık ki umduğumdan biraz daha karanlık. karşımızda dört duvar var: enerji, fizik yasaları, biyoloji ve zaman. her biri tek başına devasa bir engel. ve bu duvarlar birbirini besliyor. birini çözmeye çalıştığınızda diğeri büyüyor zırhı kalınlaştırınca kütle artıyor, kütle artınca daha fazla yakıt gerekiyor, yakıt artınca daha fazla enerji lazım, enerji artınca daha büyük bir motor, daha büyük motor daha fazla kütle... ve döngü başa sarıyor.
ama bu duvarlara tırmanmadan önce, mesafeleri, evrenin büyüklüğünü bir kez daha kendimize hatırlatmamız gerekiyor. çünkü gitmeye çalıştığımız o yıldızlar, düşündüğümüzden çok, çok daha uzaktalar. 13 kasım 2026'da, insanlığın bugüne kadar yaptığı ve uzaya gönderdiği en uzaktaki nesne önemli bir kilometre taşına ulaşmış olacak. voyager 1, dünya'dan tam bir ışık günü uzaklığa varacak. ne demek bu nasa bu uzay aracına bir komut gönderdiğinde, sinyalin voyagera ulaşması 24 saat sürecek. cevabın geri dönmesi 24 saat daha. yani içinde bir astronot olsaydı ve ona bir naber ya diye bir mesaj gönderseydik iyilik ya nolsun işte yuvarlanıp gidiyoruz cevabını  iki gün sonra alırdık.
voyager 1977'de fırlatıldı. yaklaşık 48 yıldır durmaksızın uçuyor saniyede 17 kilometre saatte 61.000 kilometre hızla. bu bir mermiden yüz kat daha hızlı. insanlığın ürettiği en hızlı yıldızlararası nesne bu. ve bu hızla en yakın yıldız sistemi alpha centauri'ye ulaşması 75.000 yıl sürer.
bakın 75.000 yıl diyorum. tarımın icadı yaklaşık 12.000 yıl önce. yazının icadı 5.000 yıl. piramitler 4.500 yıl. tüm kayıtlı insanlık tarihi bu yolculuğun onda birini bile doldurmaz. ve alpha centauri biz en yakın yıldız, tabi güneş’ten sonra 4.37 ışık yılı yaklaşık 41 trilyon kilometre uzakta.
hep kum tanesi benzetmesini yapıyorum, yine yapayım. dünya bir kum tanesi büyüklüğünde olsaydı, bize en yakın bu komşu yıldız 40 kilometre ötede olurdu. bu arada pek de ilginç bir yıldız değil bu yani oraya gidip de yerleşebileceğiniz bir gezegen filan yok. gerçekten ilginç olan yerler, dünya benzeri gezegenler yaşanabilir dünyalar çok daha uzakta. mesela kepler-186f, bilinen en dünya benzeri ötegezegenlerden biri 500 ışık yılı uzakta voyager hızıyla 8 milyon yıldan fazla sürer oraya gitmek insanlık bir tür olarak 300.000 yıldır var. bu yolculuğu tamamlamak için, türümüzün şimdiye kadarki ömrünün yirmi altı katı kadar daha var olmamız gerekirdi. diyeceksiniz ki hasan tamam o zaman daha hızlı gitmemiz gerekiyor. bunu herkes anlayabilir. teknoloji sürekli geliştiğine göre bundan daha hızlı uzay araçları da yapabiliriz. alpha centauriye bir insan ömrü içinde, diyelim 50 yılda ulaşmak istiyorsak ışık hızının yüzde onuna çıkmamız lazım. saniyede 30.000 kilometre. voyagerdan 1.800 kat daha hızlı.
yapabilir miyiz? işte burada ilk duvarımıza çarpıyoruz. enerji duvarına 1903 yılında rus bilim insanı konstantin tsiolkovsky roket biliminin temel denklemini yayımladı. bu denklem, bir roketin ne kadar hız kazanabileceğini taşıdığı yakıtın kütlesiyle ve egzoz gazının hızıyla ilişkilendiriyordu. çok zarif, çok kısa bir formül. ve son derece acımasız. buradaki sorunumuz şu roket yakıtını yanında taşımak zorunda. ve yakıtın kendisi de ağırlık. o ağırlığı kaldırmak için daha fazla yakıt gerekiyor. o ek yakıt da ağırlık onu taşımak için daha fazla yakıt... kısır döngü.yani bir roketin taşıyabileceği yük miktarı, taşıması gereken yakıt miktarına göre gülünç derecede küçük kalıyor.  astarı yüzünden pahalıya geliyor buna roket denkleminin tiranlığı deniyor. ve bu tiranlık, tasarım ne olursa olsun herkesi eşit şekilde eziyor. somutlaştırayım. insanlığı ay'a götüren saturn v roketi, fırlatma rampasındaki haliyle  yüzde 85 yakıttı. koca roketin taşıyabildiği yük, toplam kütlesinin yüzde dördünden azdı. şu anda ay’a tekrar gönderilmek üzere hazırlanan ama tam da bu yakıt problemleri nedeniyle sürekli geciken sls roketinde de aşılamadı bu durum. bakın mars’a gidebilmek ve oraya ağır yükler taşıyabilmek için bile arada ay istasyonu yapılmak zorunda. çünkü sorun mühendislikte değil, fiziğin kendisinde.
şimdi bunu yıldızlararası ölçeğe taşıyalım.
küçük bir uzay aracı düşünün. sadece 1.000 kilogram. bir kişi, minimal yaşam desteği, başka bir şey yok. bu küçücük aracı ışık hızının yüzde onuna, yani saniyede 30.000 kilometreye çıkarmak için gereken enerji: 450 petajoule.
bu ne kadar enerji? 2023 yılında, tüm insanlığın toplam enerji tüketimi yılda yaklaşık 600 exajoule'dü. her ülke, her santral, her fabrika, her araba, her ampul. yani küçücük aracımızı hızlandırmak, tüm dünya enerji üretiminin yaklaşık 50 dakikasına denk geliyor. sadece hızlanma için. varış noktasında durmak da aynı enerjiyi gerektiriyor, yani toplamda bir saat kırk dakika. bütün insanlığın, bir saat kırk dakika boyunca ürettiği her şey. bir buzdolabından çıkan her watt, bir nükleer santralden çıkan her megawatt. hepsi, 1.000 kilogramlık bir aracı bir yıldıza gönderip durdurmak için. peki bu enerjiyi hangi yakıtla sağlayacaksınız? kimyasal roketler, bildiğimiz en iyi teknoloji, çaresiz. hidrojen-oksijen roketleri kilogram başına yaklaşık 13 megajoule verir. 450 petajoule üretmek için 35 milyar kilogram yakıt lazım. 35 milyon ton. uluslararası uzay istasyonu'nun kütlesi 450 ton; yakıtınız, ıss'nin 75.000 katı ağırlığında olurdu. ve roket denklemini uyguladığınızda, yakıtın yakıtını, onun yakıtını hesaba kattığınızda, gereken toplam kütle gözlemlenebilir evrenin kütlesini aşıyor. bu bir abartı değil matematiksel bir sonuç. kimyasal roketlerle yıldızlara gitmek, evrenin izin vermediği bir şey. yasak kardeşim, kimyasal kullanamazsın. peki o zaman nükleer enerji çok daha umut verici görünüyor, hatta bazı uzay araçlarında kullanıldı. nükleer fisyon, kilogram başına kimyasal yakıttan bir milyon kat daha fazla enerji açığa çıkarıyor. füzyon daha da iyi. kilogram başına yaklaşık 600 trilyon joule. füzyonla hesaplarsanız, 1.000 kilogramlık aracımızı hızlandırmak için sadece 750 kilogram yakıt yeter. yavaşlama için 750 kilo daha. toplam 1.500 kilo yakıt. kulağa makul geliyor değil mi?
ama kağıt üzerinde makul görünen bu şey, gerçekte öyle değil. füzyon enerjisini itki gücüne dönüştürmek inanılmaz zor. bugünkü füzyon reaktör tasarımları devasa manyetik bobinler, soğutma sistemleri, yapısal destek gerektiriyor. reaktörün kendi kütlesi, yakıtın kütlesini cüceleştiriyor. ve bir füzyon roketi yoğun nötron radyasyonu üretiyor. mürettebat bölmesi ağır zırhlama istiyor. su, kurşun, polietilen. hepsi kütle ekliyor. her eklenen kilogram daha fazla yakıt gerektiriyor. her eklenen yakıt daha fazla kütle. ve tiranlık yeniden başlıyor.
bu, birinci duvar. ama diyelim ki bir şekilde aştık bu duvarı. mükemmel verimli, hafif bir füzyon motoru hayal ettik. yeterli enerjiyi bulduk. o zaman ikinci duvara çarpıyoruz: evrenin hız sınırı ve yıldızlar arasındaki boşluğun aslında boş olmadığı gerçeği. nükller enerji ikinci duvar
1905 yılında, isviçre'de bir patent ofisinde çalışan 26 yaşında bir fizikçi, evrenin hız sınırını keşfetti. albert einstein'ın özel görelilik teorisi, uzay ve zamanı birleştirdi ve matematiksel bir kural olduğunu gördü kütlesi olan hiçbir şey ışık hızına ulaşamaz. bu bir teknoloji sınırlaması değil, uzay-zamanın doğası. bir nesneyi ışık hızına yaklaştırdıkça kütlesi artar, onu hızlandırmak için gereken enerji de artar. ve tam ışık hızında, gereken enerji sonsuza gider. sonsuz enerji diye bir şey olmadığına göre, bu duvar aşılamaz. yani, evrenin kurallarına karşı gelip ışık hızına ulaşmaya çalışmak tam anlamıyla akıntıya kürek çekmek oluyor. ama sorun sadece hız sınırı değil. asıl tehlike, birinci duvarı zorlayıp hızlandığınızda ortaya çıkıyor. çünkü yıldızlararası boşluk, adının aksine, boş değil. yıldızlar arasındaki uzayda her metreküpte yaklaşık bir hidrojenatomu var. düşük hızlarda bu tamamen önemsiz. voyager hızında bir rüzgar bile sayılmaz. ama ışık hızının yüzde onunda her şey değişiyor. bu hızda, geminin ön yüzeyinin her metrekaresine saniyede 30 trilyon hidrojen atomu çarpıyor. her atom 5 kiloelektronvolt enerjiyle vuruyor. tek tek bakarsanız küçük, ama hepsini topladığınızda, 10 metrekarelik bir ön yüzeye sürekli olarak 2.4 megawatt enerji aktarılıyor. bu 2.400 elektrikli ısıtıcının aralıksız çalışması demek. geminizin burnunda, 50 yıl boyunca durmaksızın. gövde ısınıyor, aşınıyor, radyasyon yayıyor. ve bakın sadece hidrojen atomlarından bahsettik. onlar bu yolculuğun en zararsız engeli. yıldızlararası uzayda toz taneleri de var. karbon ve silikat parçacıkları, ortalama bir mikrometre boyutunda, yaklaşık bir mikrogram ağırlığında. her bin kübik kilometrede kabaca bir tane. bu da kulağa çok seyrek geliyor. ama ışık hızının yüzde onunda, bir mikrogram ağırlığındaki bu küçücük toz tanesi 45.000 joule enerjiyle geminize çarpıyor. bu, 10 gram patlayıcıya eşdeğer. her toz tanesi, geminizin gövdesine çarpan dinamit gibi. 50 yıllık bir yolculukta geminiz yaklaşık 20 trilyon kübik kilometre hacim tarayacak. bu hacimde milyonlarca toz tanesi var. milyonlarca küçük patlama oluşacak. ve bu, hızın yüzde onu için geçerli.
şimdi hızı yüzde doksana çıkaralım. çünkü 50 yılda değil, birkaç yılda varmak istiyorsak buna ihtiyacımız var. bu hızda zaman genişlemesi devreye giriyor, mürettebat için yolculuk kısalıyor. ama aynı mikrogram toz tanesi artık 5.8 milyon joule enerjiyle çarpıyor. bir kilogramdan fazla tnt. ve hidrojen bombardımanı da bir yandan devam ediyor. 2.4 megawattan 200 megawata çıkıyor. bu, küçük bir nükleer santralin çıktısına yakın. geminizin ön yüzeyine, durmaksızın.
kalkan koyarsınız canım ne olacak? metreler kalınlığında, en yoğun malzemelerden. tonlarca ağırlık eklenir. o ağırlığı hızlandırmak için daha fazla yakıt gerekir. daha fazla yakıt daha fazla kütle demektir. roket denkleminin tiranlığı, ikinci duvarın arkasından birinci duvara el sallamaya başlar.
peki ya kestirme yollar? bilim kurgunun favori çözümleri?
solucan delikleri, einstein'ın genel görelilik denklemlerinde matematiksel bir olasılık olarak ortaya çıktı. uzay-zamanı katlanmış bir kağıt gibi düşünüp, iki noktayı birbirine bağlayan bir tünel. güzel bir fikir. ama çalışması için "negatif enerji" ya da eşdeğeri egzotik koşullar gerekiyor. kuantummekaniğinde negatif enerji yoğunluğu küçük ölçeklerde gözlemlendi, casimir etkisi buna bir örnek. ama bir solucan deliğini açık tutmak için gereken miktarlar, gezegen kütlelerini aşıyor. laboratuvardaki titiz bir kuantum etkisinden, yıldızlararası bir geçide uzanan mesafe, hayal bile edilemez.
warp sürücüsü? 1994'te fizikçi miguel alcubierre, uzay-zamanı geminin önünde büzüştürüp arkasında genişleterek "etrafındaki uzayı hareket ettirme" fikrinin matematiksel olarak mümkün olduğunu gösterdi. yine zarif bir çözümle. son yıllarda bazı fizikçiler negatif enerji gerektirmeyen alternatif warp metriklerini araştırıyor. ama bu çözümler bile astronomik enerji miktarları gerektiriyor ve hiçbiri deneysel olarak test edilebilir aşamaya yaklaşmadı.
tekrar ediyorum bunlar mühendislik zorlukları değil. var olduğunu bilmediğimiz, var olmadığına dair güçlü teorik nedenlerimiz olan bir şeye ihtiyaç duymak. bu, fizik yasalarına çarpmak demek. üstelik ikinci duvar, birincisinden daha sert. çünkü birinci duvarda en azından "belki daha iyi bir motor" diyebilirsiniz. ikinci duvarda evrenin kendisi karşınızda.
ama diyelim ki bunları da bir şekilde aştık. enerjiyi bulduk, hızı çözdük, tozdan ve radyasyondan koruduk gemiyi. insan bedeni buna dayanabilir mi? üçüncü duvar, belki hepsinden daha kişisel gelecek bize.
üçüncü duvar biyoloji dünya'da yaşamak, görünmez bir zırhın içinde yaşamaktır. gezegenimizin manyetik alanı, manyetosfer, uzaydan gelen yüksek enerjili parçacıkların büyük çoğunluğunu saptırıyor. atmosfer, gerisini emiyor. bu iki katmanlı kalkan olmasa, yeryüzünde karmaşık yaşam muhtemelen hiç var olamayacaktı. ve bu kalkanın dışına çıktığınız anda, evren size dünyanın kaç bucak olduğnu gösterir, sudan çıkmış balığa dönersiniz galaktik kozmik ışınlar var. süpernova patlamalarında doğmuş, ışık hızına yakın hareket eden parçacıklar. yüzde 87'si proton, yüzde 12'si helyum çekirdeği, yani alfa parçacıkları. ve geriye kalan yüzde 1-2: ağır iyonlar. demir, silisyum, karbon çekirdekleri. sayıca az, ama biyolojik etkisi yıkıcı.bu parçacıklar, uzay gemisinin duvarlarından sanki orada değilmiş gibi geçiyor. vücudunuza giriyor. ve dna'nızın çift sarmalını parçalıyor. tek sarmal kırılmalarını vücut genellikle onarabilir. ama ağır iyonların yaptığı çift sarmal kırılmaları farklı. hasar o kadar yoğun ki, hücrenin onarım mekanizmaları yetersiz kalıyor. yanlış onarım yapıldığında mutasyonlarortaya çıkıyor. mutasyonlar biriktiğinde kanser. ve sadece kanser değil. hızlanmış yaşlanma, bağışıklık sistemi çöküşü, kalp ve beyin dokusunda bozulma.bunu en iyi kim biliyor nasa .
ve bir engel daha var ki, fizik formülleriyle ölçülmesi en zor olan engel bu psikoloji. ıss'deki astronotlar dünya ile sürekli iletişim halinde, hatta en son yanlarında cep telefonu götürmelerine bile izin verildi, acil durumda birkaç saatte dönebiliyorlar. pencereden baktıklarında gezegenlerini görüyorlar. peki ya yıldızlararası bir yolculuğua gönderilen astronotlar ne yapacak? yıllar boyunca, giderek küçülen bir ışık noktasına bakacaklar. dönüş yok. kurtarma yok. iletişim gecikmesi saatler, sonra günler, sonra haftalar. tam bir izolasyon. dünya'daki en uzun izolasyon deneylerinde bile katılımcılar ciddi psikolojik sorunlar yaşadı. ve onlar, kapıyı açıp çıkabileceklerini biliyorlardı.
her çözüm başka bir duvara çarpıyor. zırh ekliyorsun, kütle artıyor. dönen yapı yapıyorsun, kütle artıyor. daha fazla mürettebat alıyorsun, daha fazla yaşam desteği, daha fazla yiyecek, daha fazla su, daha fazla kütle. ve kütle arttıkça enerji ihtiyacı katlanıyor, yakıt ihtiyacı katlanıyor, motor büyüyor, zırh büyüyor... dört duvar birbirinin içine geçiyor. birini ittiğinizde diğer üçü yaklaşıyor.
ama belki de mesele hızlı gitmek değildir. belki yavaş gitmeyi, hatta çok yavaş gitmeyi kabullensek işler çözülür? nesiller boyu süren bir yolculuk, devasa bir uzay gemisi, kendi kendine yeten bir toplum? işte bu dahiyane fikrimiz bizi dördüncü duvara getiriyor: zaman.
dördüncü duvar zaman diyelim ki hızdan vazgeçtik. yüzde 10, yüzde 90, boşverin. daha yavaş gidelim, ama gidelim. nesiller boyu süren bir yolculuk yapalım. devasa bir gemi, bir habitat, bir dünya. içinde binlerce insan. doğacaklar, yaşayacaklar, ölecekler. ve bir gün, belki yüz yıl sonra, belki beş yüz yıl sonra, torunlarının torunları başka bir yıldıza varacak.bilim kurgunun en romantik fikirlerinden biri. ve fizikten önce matematiğe, matematikten önce sosyolojiye çarpıyor. ama önce, daha temel bir sorunla başlayalım. bu öyle bir sorun ki, nesil gemisini değil, her türlü yıldızlararası gönderiyi baltalıyor. diyelim ki 2100 yılında, ışık hızının yüzde 10'unda bir gemi gönderdiniz alpha centauri'ye. 50 yılda varacak, 2150'de. mürettebat hayatlarını bu yolculuğa adadı. ama dünya'da teknoloji durmadı. 2125'te yeni bir motor geliştirildi, yüzde 20 hıza ulaşabiliyor. yeni bir gemi gönderildi. ve o gemi 2145'te varacak. ilk mürettebat 50 yılını harcadı, ama kendilerinden 25 yıl sonra yola çıkanlar, onlardan 5 yıl önce hedefe ulaşacak. buna bekleme hesabı deniyor. wait calculation. ve mantığı acımasız eğer teknolojiniz teorik sınırlara yakın değilse, bugün başlamak neredeyse her zaman yanlış bir karardır. çünkü beklerseniz, daha hızlı bir teknolojiyle daha kısa sürede varacaksınız. ama ne kadar bekleyeceksiniz? bir sonraki atılımı mı? ondan sonrakini mi? mantık hep aynı yere götürüyor: daha iyi bir zaman olacak. her zaman daha iyi bir zaman olacak. ta ki teorik sınıra, ışık hızına, yaklaşana kadar. ve o sınıra yaklaşmanın ne anlama geldiğini, ikinci duvarda gördük.
bekleme hesabı bir paradoks yaratıyor başlamak için asla doğru zaman yok, ama beklemek de bir garanti değil. çünkü o "daha iyi teknolojiyi" geliştiren uygarlığın o zamana kadar var olacağını kim söylüyor
fizikçi robert forward bu soruna basit bir kural koydu: "50 yılda tamamlanamayacak bir görev hiç başlatılmamalı." çünkü o sürede daha iyi bir teknoloji gelişecek ve sizi geçecektir. peki ya nesil gemisi?forward'ın kuralını görmezden gelelim. yüzyıllar sürecek bir yolculuğu kabul edelim. o zaman ne gerekiyor? birincisi kapalı döngü yaşam destek sistemi. hava, su, besin. hepsi mükemmel bir şekilde geri dönüştürülmeli. yüzyıllar boyunca. dışarıdan hiçbir şey gelmeyecek. su arıtma bozulursa herkes ölür. hava döngüsü çökerse herkes ölür. toprak verimsizleşirse herkes ölür. ve biz bunu dünya'da bile beceremiyoruz. 1991'de arizona çölünde biosphere deneyini başlattık. tam 1.27 hektarlık kapalı bir ekosistem. yağmur ormanı, okyanus, tarım alanı, çöl, bataklık. sekiz insanla birlikte. iki yıl dayanması gerekiyordu. ilk aylardan itibaren sorunlar başladı. oksijen seviyesi düştü, betonun beklenmedik bir şekilde karbondioksit emmesiyle. böcek popülasyonları çöktü, polinasyon durdu, mahsuller yetersiz kaldı. ekip üyeleri arasında ciddi çatışmalar çıktı. deney tamamlandı ama "başarılı" demek zor. dışarıdan oksijen takviyesi yapılmak zorunda kalındı. ve bu, dünya'nın yerçekiminde, dünya'nın manyetik alanında, dünya'nın sabit sıcaklığında, acil durumda kapıyı açıp çıkma imkanı varken oldu. bir nesil gemisinin bunu yüzyıllar boyunca, uzayın ortasında, hiçbir yedek plan olmadan yapması gerekiyor.
ikincisi: genetik çeşitlilik. bir kurucu popülasyonun akraba evliliğinden kaçınarak sağlıklı nesiller üretebilmesi için minimum birkaç yüz, ideal olarak birkaç bin kişi gerekiyor. bu, birkaç bin kişilik yaşam desteği, yiyecek, su, barınak demek. kütlesi milyonlarca tona ulaşan bir gemi. onu hızlandırmak için gereken enerji? hesaplamak bile istemiyorum. ama insanlığın şimdiye kadar ürettiği toplam enerjinin hatırı sayılır bir oranı olduğunu söylememiz yeterli.
üçüncüsü, ve belki en görmezden gelineni: toplumsal istikrar. nesil gemisi bir toplum taşıyor. ve o toplumun yüzyıllar boyunca işlevsel kalması gerekiyor. bir düşünün. dünya'daki hiçbir siyasi sistem, hiçbir devlet, hiçbir kurum yüzyıllar boyunca kesintisiz işlemedi. romaimparatorluğu çöktü. osmanlı sona erdi. sovyetler birliği 70 yıl bile dayanamadı. ve bunlar, kaçacak yeri olan, kaynakları tükenmez görünen, dışarıdan yardım alabilecek toplumlardı.
nesil gemisinde kaçacak yer yok. dışarı çıkamazsınız. muhalefet edemezsiniz, çünkü gemiyi terk etmek ölümdür. toplum çökerse, alternatif yok. ve en kritik soru: gemide doğan üçüncü, beşinci, onuncu nesil, yani o yolculuğu seçmemiş insanlar, bu göreve neden bağlı kalsın? kimin yıldızına gidiyoruz? neden? gidiyoruz? dedelerinin kararı, torunları bağlar mı?
nesil gemisi fikri bir fizik projesi filan değil. basbayapı bir sosyoloji deneyi olarak düşünülmeli. ekoloji, genetik, psikoloji deneyi. ve her bir alanda, başarı için gereken koşullar, şimdiye kadar hiçbir insan topluluğunun sürdüremediği ölçekte. bu resmen bir ütopya hayali. ve ütopyalar genellikle kağıt üzerinde kalır.
anlayacağınız o dört duvar arasında kalmış durumdayız. enerji, fizik yasaları, biyoloji, zaman. her biri tek başına devasa, hepsi birlikte aşılmaz. peki bu bize ne anlatıyor? sadece kendimiz hakkında değil, evrendeki diğer herkes hakkında?
büyük sessizlik samanyolu galaksisi yaklaşık 10 milyar yaşında. 100.000 ışık yılı genişliğinde. içinde 100 ila 400 milyar yıldız var. ve artık biliyoruz ki bu yıldızların büyük çoğunluğunun gezegenleri de var. kepler teleskobu bunu doğruladı. yıldızların etrafında bizimkine benzer yaşanabilir bölgelerde dönüp duran kayalık gezegenler var. hem de bol miktarda.
şimdi bir hesap yapalım. bu yıldızların sadece yüzde 10'unun yaşanabilir bir gezegeni olsun. bu, milyarlarca aday demek. bu gezegenlerin sadece küçük bir fraksiyonunda yaşam başlasın, onun küçük bir fraksiyonunda zeki yaşam gelişsin, onun küçük bir fraksiyonunda teknolojik uygarlık ortaya çıksın. sayıları ne kadar küçültürseniz küçültün, galaksinin yaşı ve büyüklüğü karşısında sonuç hâlâ çok büyük ve çok şaşırtıcı: binlerce, belki milyonlarca başka uygarlık var olmuş olmalı.
belki yaşam son derece nadirdir. dünya bir istisnadır. belki zeki yaşam nadirdir. evrim her yerde vardır ama bakteri seviyesinde duraklar, çünkü bakteriden karmaşık yaşama geçiş inanılmaz düşük olasılıklı bir eşiktir. belki teknolojik uygarlıklar kendi kendini yok etmiştir. nükleer savaş, yapay zeka felaketi, iklim çöküşü. buna da büyük filtre deniyor: yaşanabilir gezegenden galaktik uygarlığa giden yolda en az bir adım o kadar zor ki, neredeyse hiç kimse geçemiyor demek ki. ya da belki de uygarlıklar saklanıyor. işte mesele bu. insansız bir araç göndermek, fizik yasalarını zorluyor ama kırmıyor. bizim konuştuğumuz şeyse, neden yıldızlara gidemiyoruz sorusuydu. canlı, düşünen, hisseden varlıkları yıldızlar arasında hareket ettirmekti. ve maalesef etrafımızdaki o dört duvar hâlâ dimdik ayakta.
fizik yasaları evrensel. ışık hızı alpha centauri'de de aynı, galaksinin öbür ucunda da aynı. roket denkleminin tiranlığı, yakıtını yanında taşıyan her gemi için geçerli. kozmik ışınlar, karbon bazlı olsun silikon bazlı olsun, her biyolojiyi parçalıyor. enerji korunumu her yerde aynı işliyor. hangi kimyadan evrilmiş olurlarsa olsunlar, hangi teknolojiyi geliştirmiş olurlarsa olsunlar, dört duvar her uygarlığın karşısına çıkıyor.
belki bazıları bizden çok daha ileri gittiler. belki güneş sistemlerinin her köşesini kolonize ettiler, yapay zekalar geliştirdiler, problar gönderdiler. ama kendileri? kendileri gidemediler. çünkü biyoloji ve fizik, aynı anda aşılamaz.
o zaman büyük ihtimalle varacağımız sonuç şöyle: uygarlıklar ortaya çıkıyor. gezegenlerine yayılıyorlar. güneş sistemlerini keşfediyorlar. belki küçük elçiler, problar, sinyaller gönderiyorlar karanlığa. ama kendileri yerlerinden fazla hareket edemiyor. çünkü yıldızlar çok uzak, enerji çok yetersiz, tehlikeler çok büyük, zaman çok acımasız. her uygarlık kendi güneş sisteminde doğuyor, büyüyor ve ölüyor. bağımsız adalarda yaşıyor gibiyiz. aynı okyanusta, ama birbirimizden sonsuza dek ayrı düşmüş gibiyiz.
belki bir gün birilerinin gönderdiği mesajı hani okyanus kıyısına vuran şişenin içindeki mesaj gibi bir şeyleri bulacağız. ama muhtemelen birbirimizi en azından biyolojik canlılar olarak asla ziyaret edemeyeceğiz. sahip olduğumuz tek ada
bu yazıyı okurken belki içinizde bir şeyler karardı. etrafımıza duvar üstüne duvar ördük. enerji dedik, fizik dedik, biyoloji, zaman. her çıkış yolunu tek tek kapattık. bilim kurgunun, filmerlin, dizilerin bize verdiği sözleri birer birer geri aldık. ve şimdi buradayız: yıldızlara bakıyoruz, çok güzel, ama ulaşılmaz. başka uygarlıklar belki var, ama asla tanışamayacağız. sonsuza dek bu güneş sistemindeyiz. yeterince depresif mi
her yere gidebiliriz yanılsaması, garip bir şekilde bizi burayı, şu an ayaklarımızın altındaki yeri, ciddiye almaktan alıkoyuyor. bir b planı olduğunu düşündüğünüzde, a planını harcamak daha kolay. dünya'yı mahvedersek mars'a gideriz. mars'ı mahvedersek başka bir yıldıza. sonsuz kaçış, sonsuz erteleme. ama ya kaçabileceğimiz bir yer yoksa? güneş sistemi dışında.
o zaman iklim değişikliği sadece bir politik tartışma olmaktan çıkıyor. içinde yaşayabileceğiniz o tek evin duvarlarını ateşe vermek gibi oluyor. nükleer savaş sadece bir jeopolitik risk değil artık galaksinin bu köşesinde var olabilecek tek bilinçli yaşamı silmek. ekosistemimizi çökertirsek artık yerine koyamayacağınız bir şeyi geri dönüşsüz olarak kaybederiz.
buranın gidebileceğimiz tek ada olduğunu bilmek, o adaya ve adanın içindeki odaya bakışımızı değiştirir.
hem sonra bu güzel ada pek de küçük sayılmaz.
beş milyar yıl. bu sürede insanlık ne olur, neye dönüşür, neyi başarır, neyi anlar. hayal bile edemeyiz. yıldızlara gidemeyebiliriz. ama bu güneş sisteminin içinde, bir uygarlığın yapabileceği her şey için yeterli alan, yeterli enerji, yeterli zaman var.
ve son olarak, voyager 1'e dönmek istiyorum. 1990 yılında, carl sagannasa'yı ikna etti. voyager 1'in kamerasını dünya'ya çevirmesini istedi. uzay aracı o sırada 6 milyar kilometre uzaktaydı. neptün'ün yörüngesini çoktan geçmişti. kamerayı çevirdi ve bir fotoğraf çekti. o fotoğrafta dünya, güneş ışığının içinde neredeyse görünmez, soluk mavi bir nokta. bir piksellik küçücük bir ışık. 
o noktaya bir kez daha bakın. o nokta burası. o bizim evimiz.
voyager 1, kasım 2026'da dünya'dan bir ışık günü uzaklığa ulaşacak. insanlığın en uzağa giden eseri. alpha centauri'ye ya da herhangi bir yıldıza gitmiyor. dedimya gitseydi, varması 75.000 yıl sürerdi. sessiz, karanlık, ölü bir metal parçası olarak. kimse karşılamayacak. kimse mesajını okumayacak. ama üzerindeki altın plakta, dünya'nın sesleri var. dalgalar, rüzgar, bir annenin bebeğine söylediği ninni, barış manço müziği. bir adanın, okyanusa bıraktığı bir şişedeki mesaj.
sanırım öğrenmemiz gereken ders şu: sahip olduğumuz tek şeyin değerini, onu kaybetmeden önce görmek. bu küçük adayı, bu soluk mavi noktayı, gerçekten görmek. sonra da kafamızı yine yukarıya kaldırıp bakmak. hani bazen, gecenin en karanlık saatinde, şehrin ışıkları söndüğünde baktığınız gibi. hani orada, binlerce ışık noktası görürsünüz ya. her biri bir güneş. her birinin etrafında dünyalar dönüyor. ve o dünyaların bazılarında, belki, tam şu an, bizim gibi biri başını kaldırıp kendi gökyüzüne bakıyordur. bizim güneşimizi görüyordur. bir ışık noktası. ve aynı şeyi düşünüyordur: acaba orada biri var mı
ikimiz de cevabı asla bilemeyeceğiz. ama ikimiz de soruyu soruyoruz. ve bu, bir şey ifade ediyor.
ve kim bilir. belki bir gün, çok uzak bir gelecekte, teleskoplarımız tuhaf bir şey yakalar. yıldızlararası boşluktan gelen, doğal olmayan bir nesne. küçük. belki bir avuç içi büyüklüğünde. milyonlarca yıl önce fırlatılmış. onu yapanlar çoktan unutulmuş belki uygarlıkları çoktan sönmüş. ama o küçük elçi hâlâ yol almaya devam ediyordur.
okuduğunuz için teşekkür ederim. öğretmen adayı hasan kavan
devamını gör...

bazen insanların kendi duymak istediklerini söylemektir.
zaten o tavsiyeyi vermesen de o yolu kendisi seçecek. size sorma sebebi kendi içini rahatlatmak
devamını gör...

devamını gör...

"fili c5'e koy 3 hamlede mat var."


mat vardı da... rakibin de o çaprazda bekleyen fili varmış...
devamını gör...

slim sigara içen erkek burda delikanlılık yapmasın

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

devamını gör...

bu diyar beni geriyo’
bugünümü mâhkum ediyo’

devamını gör...

ne vuruyor beni biliyor musunuz?
stevie ray vaughan bir helikopter kazasında öldü.

devamını gör...

şu köşede kafana at demiştim
devamını gör...

14-15 yaşına kadar normaldir. çocuk aklıdır. sonrasında ise maymundan daha gerizekâlı olduğunu gösteren durumdur.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim