zaman tüneli

geri dönün eoo. * görende…

nickimi yazmadığınız da ben de bişey demiyorum. başak eleştirisel kişiliğimi kullanmıyorum bakın. tutuyorum, bir anda patlıyorum biriktirdiklerimle. siz beni anmazsanız bir sorunumuz yok. bu kadar basit. hayatınızı çalmışım gibi rollenmeyin.

ayrıca giden yazarlar sırf karalama için fake hesapla geri döndüğüne göre ben bu sözlüğe bir şey kaybettirmiyorum.
devamını gör...

suyun kokusuyla gelenler

araba taş döşeli yolun son virajını aldığında, selin ilk önce kokuyu duydu.
ıslak taş. çürüyen yosun. bir de altında, daha derinden gelen başka bir şey, durgun suyun dibine çökmüş bir ağırlık gibi.
«pencereyi kapatsana» dedi doruk, direksiyonda öne eğilmiş, ağaçların arasından yalıyı seçmeye çalışıyordu. «içerisi buz gibi oldu.»
selin cam düğmesine bastı ama koku içeride kaldı. sanki arabaya onlarla birlikte binmiş, arka koltukta sessizce oturuyordu.
yalı, çamların arkasından usul usul sıyrıldı. üç katlı, cumbaları denize bakan, ahşabı yer yer kavlamış koyu bir gövde. boyası bir zamanlar belki beyazdı. şimdi tuzun ve yılların altında kül rengine dönmüştü, bazı tahtalar siyaha çalıyordu, sanki içeriden bir şey sızıp dışarı vurmuş gibi.
«işte bu» dedi doruk. sesinde çocuksu bir sevinç vardı, selin'in aylardır duymadığı türden. «fotoğraflardan büyük görünüyor. değil mi?»
«büyük» dedi selin. başka bir şey eklemedi.
arabayı eski bir incir ağacının altına çektiler. doruk daha motoru kapatmadan kapıyı açmış, dışarı atlamıştı bile. selin bir an öylece oturdu. ön camdan yalıya baktı. üst kattaki pencerelerden biri aralıktı, perde yoktu, içerisi karanlıktı, ve o karanlıkta bir hareket olduğuna yemin edebilirdi. bir salınım. rüzgâr belki.
rüzgâr yoktu.
«selin!» doruk bahçe kapısının orada ona el sallıyordu. «gel, anahtarı emlakçı saksının altına bırakmış.»
indi. ayağının altında çakıl değil, ıslak bir yosun tabakası vardı, oysa üç gündür yağmur yağmamıştı. bahçe demir parmaklıkla çevriliydi, parmaklıkların çoğu pas içinde eğilmiş, bazıları kopmuştu. kapının üstünde kabartma bir yazı okunuyordu, harfler birbirine girmişti: belki bir isim, belki sadece süs.
«ne yazıyor sence?» diye sordu.
doruk omuz silkti. «eski osmanlıca falandır. önemli değil. hadi.»
saksının altındaki anahtar paslanmıştı ama kilide girdi. doruk omzuyla kapıya yüklendi, kapı inleyerek açıldı, ve o an koku onları karşıladı. dışarıdakinden kat kat ağırı. bodrumdan yukarı doğru yükselen, boğaza oturan bir ıslaklık.
«tanrım» dedi selin, ağzını eliyle kapatarak. «bu koku ne böyle.»
«kapalı kalmış, o kadar. bir havalanınca geçer.» doruk içeri adım attı, ayakkabısının altında tahta gıcırdadı. «düşün bir, kaç yıldır kimse girmemiş.»
«kaç yılmış?»
durakladı. «emlakçı tam söylemedi aslında. on yıl falan dedi önce, sonra bilmiyorum dedi. tapuda karışıklık varmış.»
selin eşikte kaldı. içeride, holün sonunda geniş bir merdiven yukarı kıvrılıyordu, tırabzanların oyması hâlâ zarifti. duvarlarda soluk bir kâğıt vardı, üstünde tekrarlanan bir desen, belki gül, belki başka bir çiçek, artık seçilmiyordu. ve duvarların alt kısmı. selin oraya baktı.
nemliydi. yerden yarım metre yüksekliğe kadar, kâğıt koyulaşmış, kabarmış, bazı yerlerde çatlamıştı. sanki ev tabanından su çekiyordu, bir fitil gibi.
«doruk» dedi. «şu duvarlara bak.»
«gördüm. rutubet. her eski evde olur.» elini duvara bastırdı, sonra geri çekti, parmaklarına bakarak. «hı. yaş.»
«çok yaş.»
«nem alma makinesi alırız. bir de iki üç tane soba. birkaç haftaya burayı tanıyamazsın.» döndü, selin'e baktı, gözlerindeki ışık biraz sönmüştü. «pişman olma şimdi. daha yeni geldik.»
«pişman olmadım.» yalandı ve ikisi de biliyordu.
içeri girdi.
istanbul'daki daireyi altı ay önce satmışlardı. doruk'un işten çıkarılması, selin'in matbaadaki yarı zamanlı işi, biriken faturalar. hepsi üst üste gelmişti. sonra doruk bir gece, mutfak masasında dizüstü bilgisayarının ışığında, bu ilanı bulmuştu. «restorasyon karşılığı uzun vadeli kiralama.» deniz kıyısında koca bir yalı, neredeyse bedavaya. doruk mimardı, eli işe yatkındı, selin de düzeni severdi. «bir yıl veririz kendimize» demişti o gece. «toparlarız burayı, belki pansiyon yaparız. sıfırdan başlarız.»
o zaman kulağa kurtuluş gibi gelmişti.
şimdi holde durmuş, tavandaki su lekesine bakıyordu.
«yukarı çıkalım mı?» doruk çoktan merdivene yönelmişti. «yatak odasını seçelim.»
çıktılar. basamaklar her adımda farklı bir sesle inledi, kimi tiz, kimi boğuk, sanki ev her birini ayrı ayrı tanıyordu. ikinci kat sahanlığında üç kapı vardı. doruk ilkini açtı: boş bir oda, yerde eski bir gazete, pencere denize bakıyor. ikincisi kilitliydi.
«bu neden kilitli?»
doruk kolu zorladı. «bilmiyorum. anahtarı yoktur herhalde. boş ver, zaten üç odamız var.»
üçüncü oda en büyüğüydü. tavanı yüksek, iki penceresi vardı, birinden deniz, diğerinden arka bahçedeki çamlar görünüyordu. içeride bir karyola iskeleti duruyordu, şiltesi çoktan çürümüş. köşede bir gardırop, kapağı aralık.
«burası» dedi doruk, kollarını açarak. «burayı toparlarız, bizim oda olur.»
selin pencereye yürüdü. dışarıda deniz kurşun rengindeydi, dalgasız, neredeyse kıpırtısız. kıyıda eski bir iskelenin kalıntıları vardı, direkleri suyun içinden siyah parmaklar gibi çıkıyordu. bir an orada bir şey gördü. iskelenin ucunda, suya bakan bir siluet.
gözlerini kırptı.
iskele boştu.
«ne oldu?» doruk yanına gelmişti.
«hiç. yorgunum galiba.» camın soğuk yüzeyine parmağını değdirdi. «doruk, bu odanın duvarı da yaş.»
«her yer yaş, selin.» sesinde ilk kez bir sabırsızlık vardı. «bak, birlikte halledeceğiz bunu. ama önce eşyaları indirelim, akşam oluyor.»
indirdiler. kartonları, iki valizi, mutfak kutusunu, doruk'un alet çantasını. her sefer kapıdan girip çıktıkça koku selin'in genzine daha derin yerleşiyordu. son kutuyu bırakırken fark etti: üstündeki tişörtü hafifçe nemliydi. oysa ter değildi bu. daha soğuk bir şeydi, dışarıdan içine işlemiş gibi.
akşam çökerken elektrikle uğraştılar. sigorta kutusu bodrum merdiveninin başındaydı. doruk kolları birer birer kaldırdı, çoğu işlemedi, sadece holdeki ve yatak odasındaki ampuller yandı. sarı, titrek bir ışık.
«yarın elektrikçi çağırırız» dedi doruk, ellerini pantolonuna silerek. «bu gecelik idare eder.»
bodruma inen merdivenin ağzında karanlık, katı bir madde gibi duruyordu. selin oraya doğru bir adım attı, aşağıdan gelen hava yüzüne çarptı. ıslak toprak. durgun su. ve çok hafif, neredeyse duyulmayacak bir şey: suyun damlama sesi. düzenli. tik. tik. tik.
«aşağıda su mu var?»
doruk omzunun üstünden baktı. «olabilir. su basmış olabilir bir ara. yarın bakarız. kapat şu kapıyı, soğuk geliyor.»
selin kapıyı kapattı. ama kapıyı iterken, kapının öbür yüzünden, yani karanlığın içinden, bir basınç hissetti. sanki aşağıda bir şey de aynı anda kapıyı kendine doğru çekiyordu. bir saniye. sonra kapı yerine oturdu.
elini koldan çekti, avucu ıslanmıştı.
ilk yemeklerini mutfakta, tek bir mumun ışığında yediler, çünkü mutfağın ampulü de yanmıyordu. yolda aldıkları ekmek, peynir, bir kavanoz zeytin. doruk termostan çay doldurdu, çay çoktan ılımıştı.
«garip, değil mi» dedi doruk, ekmeği bölerek. «bu kadar büyük bir ev, bu kadar ucuza. niye kimse almamış şimdiye kadar?»
«belki almışlardır. belki hep gitmişlerdir.»
doruk güldü ama gülüşü kısaydı. «sen de amma karamsarsın.» bir an sustu, çayından bir yudum aldı, yüzünü buruşturdu. «bu suyun tadı da tuhaf. boru paslıdır herhalde.»
selin bardağını kaldırdı, dudağına değdirdi, geri koydu. içmedi. suyun tadında metal vardı, bir de altında başka bir şey, mide bulandırıcı bir yumuşaklık.
«yarın şişe su alalım» dedi.
«alırız.»
yemekten sonra yatak odasına çıktılar. yere yeni aldıkları bir şilteyi sermişlerdi, çürük karyolayı dışarı çıkarmışlardı. battaniyelerin arasına girdiklerinde doruk neredeyse anında uyudu, her zaman öyle olurdu, başı yastığa değer değmez. selin sırtüstü yattı, tavana baktı.
mum sönmüştü. perdesiz pencereden ay ışığı giriyordu, soluk ve gümüşi. tavanda bir leke vardı. küçük, yuvarlak, kenarları dağınık. daha önce fark etmemişti. belki ışık yoktu, belki bakmamıştı.
lekeye baktı. göz kapakları ağırlaştı.
tam uykuya dalacakken bir ses duydu.
gözlerini açtı. oda sessizdi. doruk'un düzenli nefesi. dışarıda, çok uzakta, denizin usul çekilişi. sonra tekrar. duvarın içinden geliyordu, başucundaki duvardan.
bir damlama değildi bu. bir akıştı. ince, sürekli bir su sesi, sanki duvarın içinde, iki tabakanın arasında bir dere akıyordu. selin elini uzattı, avucunu duvara dayadı.
duvar soğuktu ama bu normaldi. garip olan, duvarın titreşmesiydi. çok hafif, parmak uçlarıyla ancak hissedilen bir titreşim. su akarken borunun titremesi gibi. ama burada boru yoktu. bu yatak odasının dış duvarıydı, ardında sadece gece ve deniz vardı.
«doruk» diye fısıldadı.
kıpırdamadı.
«doruk.» onu dürttü.
«hı. ne oldu?»
«dinle. duvardan su sesi geliyor.»
doruk bir an dinledi, ya da dinler gibi yaptı. «rüzgâr o. ya da deniz. uyu hadi.»
«rüzgâr değil. elini koy şuraya.»
iç çekti, elini uzattı, duvara dokundu, hemen çekti. «nemliymiş. yarın bakarız dedim ya. olabilir bir sızıntı. sabah olsun.» yüzünü öbür yana çevirdi, battaniyeyi omzuna çekti.
selin elini duvardan çekmedi.
su sesi devam ediyordu. ama şimdi, dinledikçe, bir ritmi olduğunu fark etti. düzenli yükselip alçalıyordu. bir nefes gibi. bir soluk. içe
çekiliş, dışa veriliş. avucunun altında duvar ılıktı, sonra soğudu, sonra yeniden ılıdı.
parmaklarını kaldırdı. lambaya uzandı, düğmeye bastı. tık sesi geldi, ama oda karanlık kaldı.
«doruk.»
«uyu.»
«lamba yanmıyor.»
homurdandı, ama bu sefer doğruldu. başucundaki telefonunu yokladı. ekranın mavi ışığı yüzünü aydınlattı, çenesindeki iki günlük sakalı, uykudan şişmiş göz altlarını. telefonu duvara doğru tuttu.
boyanın üstünde ince bir çizgi vardı. tavandan aşağı inen, parmak genişliğinde koyu bir hat. kenarları ıslak parladı.
«tamam» dedi doruk. «bir çatlak var. yarın ustayı ararız. deniz kenarı ev işte, rutubet yapar.»
«bu akşam kuruydu. yatmadan önce buraya yaslanmıştım.»
«emin misin?»
«yaslanmıştım.»
doruk telefonu bir süre daha tuttu, sonra indirdi. karanlık yeniden kapandı üstlerine. «selin, saat üç. sabah ne olduğunu görürüz. şimdi iki saat daha uyusak fena olmaz.»
yattı. battaniyeyi çekti. birkaç dakika içinde soluması ağırlaştı, düzene girdi.
selin tavana baktı. göremiyordu, ama bakıyordu. duvardaki ses sürüyordu, ama artık yalnız değildi. doruğun soluğuyla aynı anda yükselip alçalıyordu. ikisi birbirine denk düşüyordu. önce doruk nefes alıyor, sonra duvar. önce duvar, sonra doruk.
hangisinin önce geldiğini ayırt edemedi.
sabaha kadar uyumadı.
ışık perdenin kenarından sızmaya başladığında ayağa kalktı, yatağın ucundan hırkasını aldı, omzuna attı. zemin soğuktu. taş döşemenin üstüne serdikleri kilim bu köşeye kadar ulaşmıyordu. çıplak tabanıyla duvara yaklaştı.
gece gördüğü çizgi oradaydı. gün ışığında daha uysal görünüyordu, sıradan bir rutubet lekesi, boyadan koyu bir iz. parmağını dokundurdu. kuruydu.
eğildi, kulağını duvara dayadı.
hiçbir şey yoktu. ne su, ne nefes. kendi kalbinin sesini duydu sadece, kulağının içinde boğuk boğuk vuran.
«gördün mü» dedi doruk arkasından. yatakta doğrulmuş, saçları bir yana yatmış, gözlerini ovuşturuyordu. «gündüz hiçbir şey yok. gece kafan çalışıyor senin. yeni ev, yabancı sesler. alışırsın.»
«dün akşam kuruydu, demiştim.»
«belki geceleyin nemlendi, gündüz kurudu. güneş vuruyor bu duvara öğleden sonra.»
selin doğruldu. duvara bir kez daha baktı, sonra doruğa. bir şey söyleyecekti, vazgeçti. mutfağa gitti.
ocağı yakmaya çalıştı. çakmak üç kez boşa döndü, dördüncüde tutuştu. cezveye su koydu, kahveyi attı. pencereden deniz görünüyordu, kurşun rengi, dalgasız. köyün iskelesi suya uzanıyordu, tahtaları yer yer eksik. bir balıkçı teknesi iskeleye bağlıydı, ama içinde kimse yoktu, günlerdir yoktu.
evi üç hafta önce almışlardı. daha doğrusu, çok ucuza kiralamışlardı, sahibinin adını bile görmedikleri bir ilanla. emlakçı yoktu. anahtarı köy kahvesindeki adam vermişti, parayı da ona bırakıyorlardı. doruk için bu bir ayrıntıydı, hatta avantajdı. selin için tuhaftı, ama şehirdeki o daireden, komşu gürültüsünden, doruğun kapanan atölyesinden sonra buraya gelmek bir çıkış gibi görünmüştü. deniz vardı. sessizlik vardı.
fazla sessizlik.
kahve taştı. ocağı kıstı, cezveyi çekti. iki fincana döktü. birini doruğa götürdü.
«bugün kahvaltıdan sonra köye inelim» dedi doruk, fincanı alırken. «şu kahveci rıfat amcaya ustayı sorarız. bir de market lazım, un bitti.»
«rıfat mı, adı?»
«öyle dedi. ya da ben öyle anladım.»
indiler. köy, evden aşağı doğru, zeytinliklerin arasından kıvrılan dar bir yolun ucundaydı. on, on beş hane. çoğunun kepenkleri kapalı, bahçeleri otlanmış. bir evin önünde yaşlı bir kadın ip eğiriyordu, onlar geçerken başını kaldırdı, bakışını selin'in üstünde bir an fazla tuttu, sonra işine döndü.
«gördün mü nasıl baktı?» diye fısıldadı selin.
«nasıl bakacak, yabancıyız. küçük köy.»
kahve, meydanın kenarındaydı. içeride üç masa, bir soba, duvarda sararmış bir takvim. rıfat tezgâhın arkasında bulaşık yıkıyordu, kolları dirseğine kadar sıvalı.
«günaydın» dedi doruk.
rıfat başını kaldırdı. yüzü, yıllarca güneşe çalışmış bir deri gibiydi, derin oluklu. «gelenler sizsiniz demek. yukarıdaki ev.»
«evet, taşındık. üç hafta oldu.»
«biliyorum.» bulaşık bezini omzuna attı. «ne alırsınız?»
iki çay söylediler. rıfat çayları getirdiğinde doruk duvardaki çatlaktan, sızıntıdan, ustadan bahsetti. rıfat dinledi, yüzünü bozmadan. çay bardağını masaya bıraktığında eli bir an havada kaldı.
«hangi oda?» diye sordu.
«yatak odası. denize bakan. üst kat.»
rıfat bir şey demedi. tezgâha döndü, bir sigara yaktı, pencereden dışarı baktı.
«usta var mı köyde?» diye tekrarladı doruk.
«yok.»
«kasabadan çağırsak?»
«çağırın.» sigarasından bir nefes çekti. «ama o duvar kurur gider. uğraşmayın. o ev öyledir.»
«nasıl yani, öyle?»
rıfat omuzlarını kaldırdı. «eski ev. nemli. deniz işte.» ama söylerken selin'e bakmadı, doruğa da bakmadı, pencereden dışarıya, iskeleye baktı.
selin çayını karıştırdı. kaşık bardağın kenarına değdi, çıngırdadı.
«bu evde daha önce kim oturuyordu?» diye sordu.
rıfat'ın elindeki sigara durdu. «niye sordun?»
«sorusuna soruyla cevap veriyordu bu adam» diye düşündü selin. «merak ettim. eşyalar duruyor içeride. dolapta giysiler var. bir kadının giysileri.»
«onları atın» dedi rıfat. sesi değişmişti, inceldi. «yakın gitsin.»
«kimindi?»
«çok oldu.» sigarayı tablaya bastırdı, yarısını söndürdü. «çay sizden olsun. alacağınız bir şey varsa karşıdaki bakkal açar birazdan. un, şeker, ne lazımsa.» bezini aldı, tezgâhın arkasına geçti, bulaşığa döndü. sohbet bitmişti.
dışarı çıktıklarında doruk kolunu selin'in beline doladı. «köylü işte. lafı sevmezler.»
«giysileri atın, dedi. duymadın mı nasıl söylediğini?»
«rutubetten küflenmiştir, onu demek istedi.»
«öyle demedi.»
doruk cevap vermedi. bakkala yürüdüler. bakkal henüz açılmamıştı. camın ardından rafları gördüler, yarı boş, tozlu. beklerken selin meydanın öbür ucundaki çeşmeye baktı. suyu akmıyordu. taş yalağın içinde, dibinde, yosun tutmuş karanlık bir su birikintisi vardı.
eve döndüklerinde öğle olmuştu. doruk bilgisayarını açtı, şehirdeki birkaç işi halledecekti, yarım kalan çizimler. selin yukarı çıktı.
yatak odasının kapısında durdu. içeri girmeden önce bir an bekledi, neyi beklediğini bilmeden. sonra girdi.
dolaba yürüdü. gömme dolap, kapakları şişmiş, menteşeleri paslı. dün akşam açmış, içindeki giysileri görünce kapatmıştı. şimdi yeniden açtı.
beş, altı parça asılıydı. bir kadının. ince kumaşlı iki entari, yakası dantelli bir gömlek, koyu renkli bir hırka. askıların üstünde toz vardı, ama giysiler fazla eskimemişti. en uçtaki entariye dokundu. kumaş serindi, hafif nemliydi.
hırkanın cebine elini soktu. parmakları bir şeye değdi. kâğıt. katlanmış, nemden kabarmış bir kâğıt parçası çıkardı. açtı. mürekkep dağılmıştı, ama birkaç satır okunuyordu, eğik, aceleyle yazılmış bir el yazısı.
«su yükseliyor. her gece biraz daha. duvarı dinliyorum ve o beni dinliyor. doruk bana inanmıyor.»
kâğıt parmaklarının arasında titredi.
doruk.
aynı ad. aynı cümle. ona inanmıyor.
kâğıdı okuduğu yerden aşağı, satırın altına baktı. bir isim vardı, imza gibi. mürekkep en çok orada dağılmıştı, ama ilk harf okunuyordu. bir s.
dışarıdan doruğun sesi geldi, aşağıdan, merdiven boşluğundan.
«selin? iyi misin yukarıda?»
ağzını açtı, cevap verecekti. sesi çıkmadı. kâğıdı elinde tuttu, dolabın karanlığına baktı, en arkada, giysilerin ardında, duvarın alt köşesinde bir şey parladı. ıslak bir iz. tavandan gelen o çizgi, aşağı inmiş, buraya kadar ulaşmış, dolabın tabanında küçük bir birikinti yapmıştı.
dün akşam kuruydu.
eğildi. parmağını suya değdirdi, kokladı. tuzluydu. deniz suyu.
ama ev denizin kenarındaydı, evet, oysa yukarıdaydı, yamaçta, sudan yirmi metre yukarıda. deniz buraya nasıl çıkardı?
«selin!» bu sefer daha yakından, merdivenleri çıkıyordu.
kâğıdı aceleyle hırkanın cebine geri soktu. dolabı kapattı. kapandı, ama tam oturmadı, bir parmak aralık kaldı. itti, yine açıldı. üçüncüde bıraktı.
doruk kapıda belirdi. «seslendim, duymadın mı?»
«duymadım. dolaba bakıyordum.»
gözü dolaba kaydı, aralık duran kapağa. «hâlâ mı bu giysiler? atalım şunları, haklısın. akşam yakarız, bahçede.»
«dur» dedi selin. nedenini bilmeden. «dursun şimdilik.»
«niye? hani rahatsız oluyordun.»
«dursun dedim.» sesi sertti, kendi kulağına bile. yumuşatmaya çalıştı. «yani, bir bakayım önce. içlerinde bir şey var mı diye.»
doruk ona baktı, tuhaf bir bakış, sonra omuz silkti. «nasıl istersen. ben çalışıyorum aşağıda. akşam yemeğe ne yapalım?»
«ne olsa.»
çıktı. ayak sesleri merdivende uzaklaştı.
selin yatağın kenarına oturdu. dolabın aralığından içerideki karanlık ona bakıyordu. hırkanın cebindeki kâğıt orada duruyordu, bekliyordu, okunmayı. ya da yeniden okunmayı.
pencereye döndü. deniz, kurşun rengi, dalgasız, az önceki gibi. ama iskeleye baktığında bir şey fark etti. sabah boş olan balık
tutma sehpasında şimdi biri oturuyordu.
uzaktaydı, yüzü seçilmiyordu. sırtı eve dönük, bacakları suya sarkmış, kıpırtısız. üstünde koyu bir şey vardı, yağmurluk belki, ya da sadece ıslak kumaş. oltası yoktu. hiçbir şeyi yoktu elinde. öylece oturuyor, denize bakıyordu.
selin camı açmadan, sadece baktı. on saniye. yirmi. figür kıpırdamadı. nefes alıp vermeyen bir şeyin durgunluğuyla duruyordu orada.
«doruk» diye seslendi. alçak sesle. kimse duymadı tabii, adam aşağıda, duvarları eski taş bu evin. yine de tekrar etti, bu kez kendine. «doruk, aşağıda biri var.»
camı araladı. iskeleden deniz kokusu değil, başka bir şey geldi içeri. çürümüş yosun. diş etine yapışan o tuzlu, tatlımsı koku. rüzgâr yoktu oysa.
figür başını çevirdi.
yavaşça, bir kapı menteşesinin gıcırtısı kadar yavaş, yüzünü eve doğru döndürdü. selin yüzünü hâlâ seçemiyordu, mesafe çok, ışık az. ama başın dönüşünde bir yanlışlık vardı. boyun fazla döndü. insan boynunun durduğu yerde durmadı.
selin camı kapattı. sert. parmakları sürgüye gitti, çevirdi.
aşağı indi, iki basamağı birden. mutfakta doruk tezgâhın üstüne eğilmiş, telefonuna bakıyordu, yanında açılmış bir kutu konserve.
«iskelede biri var» dedi selin.
«ne?»
«iskelede. balık sehpasında. oturuyor biri.»
doruk telefonu bıraktı, pencereye yürüdü. mutfağın penceresinden iskele görünüyordu, selin'in yukarıdan gördüğü aynı ahşap, aynı kurşun deniz.
«nerede?» dedi.
selin yanına gitti. sehpa boştu.
ıslak ahşap, yosun lekeleri, bir martının bıraktığı beyaz iz. insan yoktu. oturan hiçbir şey yoktu.
«oradaydı» dedi selin. «az önce. bana baktı.»
«belki balıkçıydı, gitmiştir.»
«tekne yoktu. nasıl gitsin, yüzerek mi?»
doruk ona döndü, o tuhaf bakışla yine, sabırla karışık bir şey. «selin, iki gündür doğru dürüst uyumadın. taşınma stresi, yeni ev, her şey yeni. insan böyle zamanlarda yorgun gözle bir şeyler görebilir.»
«yorgun göz boyun çevirmez.»
«ne?»
«hiç.» vazgeçti. anlatması, anlatmaya çalışması bile şu an taşıyamayacağı bir yüktü. «boş ver.»
doruk su ısıtıcısını doldurdu, fişe taktı. aletin uğultusu mutfağı doldurdu, sıradan, güven veren bir ses, ve selin bir an için her şeyin olağan olabileceğine inanmak istedi. konserve kutusuna baktı. ton balığı. etiket yarı sökülmüştü, altındaki tenekede pas lekeleri vardı.
«bunu nereden aldın?» diye sordu.
«kilerdeydi. bir sürü var aşağıda, önceki sahipler bırakmış herhalde. son kullanma tarihi geçmemiş, baktım.»
«yeme.»
«niye yemeyeyim?»
cevabı yoktu. sadece istemiyordu doruk'un o kutudan bir şey yemesini, bu evden çıkan hiçbir şeyi ağzına koymasını, ve bu isteğin altında yatan şeyi kendine bile açıklayamıyordu.
«taze bir şey alırız kasabadan» dedi sonunda. «daha iyi.»
doruk kutuyu geri koymadı. tezgâhta bıraktı, açık, içindeki balık havayla temas eden yüzeyinde grileşmeye başlamış. selin bakışını kaçırdı.
öğleden sonra ev sessizdi. doruk bodrumdaki elektrik panosuyla uğraşıyordu, arada bir çıkan metalik tıkırtılar duvarların içinden geliyordu. selin yukarı çıkmadı. oturma odasındaki eski koltuğa oturdu, dizlerini karnına çekti, telefonundan çekmeye çalıştı. çekmiyordu. tek çubuk bile yoktu.
ev, kasabanın asıl kümelendiği yerden iki kilometre uzaktaydı, bir burnun ucunda, yalnız. emlakçı buna «mahremiyet» demişti. «tam size göre, şehrin gürültüsünden kaçanlara.» fiyatın neden bu kadar düşük olduğunu sorduklarında kadın gülümsemiş, denizin aşındırdığı yapıların bakımının pahalı olduğunu söylemişti. başka bir şey söylememişti.
selin o konuşmayı şimdi hatırladı. kadının gülümsemesini. dişlerini gösteren ama gözlere ulaşmayan türden.
kalktı, kilere gitti. doruk ton balığını oradan aldığına göre bir yerde bir dolap, bir raf vardı. mutfağın arkasındaki dar koridordan geçti, basık tavanlı bir kapı, arkasında taş basamaklar. aşağıdan doruk'un sesi geliyordu, kendi kendine mırıldandığı bir şey.
kiler mutfağın hemen altındaydı, bodrumdan ayrı. loş. tek bir ampul, tavandan sarkan, çıplak. selin ipi çekti. ışık titredi, tutundu.
raflar doluydu. ton balığı kutuları, sıra sıra, hepsi aynı marka, etiketleri aynı şekilde yarı sökülmüş. yanlarında cam kavanozlar, içlerinde bulanık bir sıvı ve sıvının içinde yüzen koyu şeyler. turşu belki. belki değil. birinde dibe çökmüş bir şey vardı, parmak büyüklüğünde, soluk.
rafın en altında bir kutu duruyordu. teneke değil, ahşap. üstünde toz yoktu, oysa her şey tozluydu burada. biri yakın zamanda dokunmuştu ona.
selin diz çöktü. kutuyu çekti. ağırdı. kapağı sürgülüydü, kaydırdı.
içinde kâğıtlar vardı. yukarıdaki hırkanın cebindekiyle aynı el yazısı, aynı sararmış kâğıt. bir deste, iple bağlanmış. en üsttekine bir fotoğraf iliştirilmişti, kenarları kıvrılmış, siyah beyaz. bir aile, evin önünde duruyorlardı, şu an selin'in üstünde durduğu evin. anne, baba, iki çocuk. hepsi gülümsüyordu. hepsi doğru şekilde gülümsüyordu, gözlere ulaşan türden.
fotoğrafın arkasına bir tarih yazılmıştı. ve bir cümle.
«deniz geri istiyor.»
selin iki buçuk saattir çözemediği bir şeyi o an çözdü, kelimelerle değil, mide boşluğunda büyüyen bir ağırlıkla. kâğıtları açmadı. açamadı. ipi çözmeye başladı ama parmakları beceriksizdi, düğüm sıkıydı, ve çözülürken en alttaki kâğıt kaydı, yere düştü, açıldı.
üstünde tek bir çizim vardı. bir ev. bu ev. pencerelerinden birinde bir yüz çizilmişti, üst kattaki pencerede, yatak odasının penceresinde. ve iskelede, balık sehpasında, oturan bir figür. sırtı eve dönük. bacakları suya sarkmış.
çizimin altında, çocuk eliyle yazılmış gibi düzensiz harflerle, bir not:
«o oturunca içeri girmek istiyor. pencereyi açmayın.»
yukarıda bir ses oldu.
cam. sürgü. selin yatak odasının penceresini kapatıp sürgülemişti, emindi bundan, parmaklarının sürgüyü çevirdiğini hatırlıyordu. ama şimdi yukarıdan gelen ses, o sürgünün geri çekildiği, metalin metal üstünde kaydığı sesti. ardından menteşenin gıcırtısı. pencere açılıyordu.
«doruk?» diye seslendi. sesi kilerin taş duvarlarında boğuldu.
bodrumdan cevap geldi, uzak. «efendim?»
doruk aşağıdaydı. hâlâ aşağıdaydı.
o zaman yukarıyı kim açıyordu.
selin kâğıtları olduğu gibi bıraktı, yerde, açık. basamakları çıktı, nefesi düzensiz, kiler ampulünü söndürmeyi unuttu, arkasında titreyen bir ışık bıraktı. mutfaktan geçti. tezgâhta açık duran ton balığı kutusu şimdi tamamen grileşmişti, üstüne ince bir zar çökmüştü sanki.
merdivene vardı. yukarısı karanlıktı, oysa öğleden sonra güneşi yatak odasını dolduruyor olmalıydı. perde çekilmiş gibi. ama perde yoktu o odada, henüz asmamışlardı.
ilk basamağa bastı.
yosun kokusu merdiven boşluğunu doldurdu, aşağı akıyordu, suya düşen bir şeyin üstüne yürümek gibi. üst kattan bir ses geldi. ıslak bir ses. bir şeyin tahta zeminde sürüklenmesi, ağır, ıslak, ve her hareketin ardından bir damlama.
«selin» dedi aşağıdan doruk. bu kez daha yakın, bodrum kapısından çıkmış olmalıydı. «içeride su mu var? zeminden geliyor galiba, tavanda leke oluşmuş.»
selin cevap vermedi. gözünü yukarıdaki karanlıktan alamıyordu. ikinci basamak. üçüncü. her adımda koku ağırlaştı.
yatak odasının kapısı aralıktı. içerisi kurşun rengiydi, denizin rengi, ve açık pencereden içeri dolan hava perdesiz camda bir şeyi dalgalandırıyordu. yatağın üstünde bir ıslaklık vardı, çarşafa yayılmış koyu bir şekil, iskeledeki sehpanın üstünde gördüğü figürün oturduğu yerde bırakacağı türden bir iz.
ve dolap. sabah araladığı dolap. kapağı şimdi ardına kadar açıktı. içerisi, az önceki karanlık, artık boş değildi.
selin geri geri bir adım attı. topuğu basamağın kenarına değdi.
aşağıdan doruk'un ayak sesleri geldi, merdivene yaklaşıyordu, sakin, habersiz, akşam yemeğini düşünen bir adamın adımlarıyla.
«çıkma yukarı» demek istedi selin. ağzı açıldı. ses çıkmadı.
dolabın içindeki şey öne eğildi.
devamını gör...

game of thrones'un yaklaşık 100 yıl öncesini anlatan dizi, game of thrones serisinin üçüncü televizyon dizisi.. house of the dragonda, game of thrones’tan birkaç yüzyıl öncesini anlatılıyordu. bu dizi ise robert baratheon’un tahta çıkmasından ve daenerys targaryen’in ailesinden çalınan tacı geri alma yolculuğuna başlamasından 100 yıl önce geçiyor.
r.r.martin'in kurduğu got evrenini seviyorum. bu dizi de game of thrones’tan önceki westeros’u, genç bir şövalye ile gizli kimliğe sahip targaryen prensinin maceraları üzerinden anlatıyor. genç şövalye duncan “dunk” the tall, yanında egg adında küçük bir çocukla westeros’ta dolaşıyor. egg aslında sıradan bir çocuk değil ama, o prens aegon targaryen. yani daenerys ve rhaegar targaryen’in büyükbabası.. egg, sonradan kral oluyor. dunk ise ileride ser duncan the tall olarak efsaneleşir ve kral muhafızları’nın lord kumandanı olur.
yani dizideki iki ana karakter, game of thrones dönemindeki targaryen ailesinin geçmişinde çok önemli kişiler.
dizide dunk, egg’in gerçek kimliğini öğrendikten sonra onunla birlikte çeşitli turnuvalara ve siyasi olaylara sürükleniyor. game of thrones kadar büyük bir savaş ve taht mücadelesinden ziyade iki karakterin yolculuğuna odaklanılmış.
izleyecek bişey aradığım şu günlerde keyif aldığım bir yapım oldu. henüz 1. sezon yayınlandı ve dizinin 2. sezonunun 2027 yılının başında yayınlanması planlanıyormuş. merakla beklerim sanıyorum.
devamını gör...

fon olaylarındaki kılıbık tavırlarından ötürü ismini pembe parti olarak değiştireceklerini tahmin ediyorum. logolarındaki ampül artık pembe ışık saçabilir. ekose sıçtın mavisi ceket yerine de leopar desenli fuşya saten gömlek öneren çıkabilir. badem bıyık zaten banko, onda değişecek bişey yok.
devamını gör...

güney kore'nin turistik jeju adası'nda yer alan ve adadaki müslüman topluluğa hizmet veren aktif bir camidir.
devamını gör...

canlı yayın yapıyor, arada denk geliyorum.
faydalı bir şey anlattığı filan yok.
hasta hallerini kimseden saklamadan, odasından yayın yapıyor.
iyi olduğunu daha görmedim...
iyileştim, artık bir şeyler yapabilirim, dediğini görmüş değiliz. allah yardımcısı olsun,
ama sanki kendisi bu hayatından memnunmuş gibi geliyor bana, bu düzenine alışmış, kendini zahmete sokmak istemez gibi. çok iyi olsa bile kılını kıpırdatacağını zannetmiyorum bu arkadaşın.
devamını gör...

uykummm varrrr
belim tutuk
açım
işten geldim ama yapacak bir sürü işim var ağlıycammmm
devamını gör...

sen söylediğinde sallanmayan şeyi, en saçma haliyle söylediğinde bile koca koca adamların kafa patlattığı kişi.
adam şu duvardaki çizgilerdeki illüzyonu görüyor musun diyor, o kadar daire başkanı müfettiş vs çizgi üstüne fikir üretiyor.
beyin fırtınası resmen.
devamını gör...

sevmek kalp işi, sevdigini söylemek yürek işi.

uzaktan sevmek bir masal, hülya, hayal, sevgiyi yaşamak ve yaşatmak ise cesaret.
biri hayali, biri gerçek.
devamını gör...

hatırlıyorum da deprem olduktan sonra sayın bakanlarımızın tamamı, kendilerinin sorumluluğunda olan her görev için "sayın cumhurbaşkanımızın emriyle" cümlesini kurmuşlardı.
bugün hangi gazeteyi açarsanız açın, eğer bir akp'li herhangi bir işten bahsediyorsa "sayın cumhurbaşkanımızın emriyle ve himayesinde" diye cümleye başlıyordur.
herhangi bir televizyon kanalındaki herhangi bir dizinin 10 saniyelik bir bölümünü bile bilen ve o sahne nedeniyle miting meydanlarında saatlerce insan yuhalatan "sayın cumhurbaşkanımız" tamamı maliye bakanlığının, spk'nın ve bddk'nın denetiminde olan milyarlarca doların hesaplar arası hareketlerinden habersizmiş ve yüz binlerce insanın parasını çalanların en ağır şekilde cezalandırılmasını istemiş. bunlardan bir tanesi, parası olmadığı için ibb'den 100 bin dolar burs alıp amerika'ya giden, bakanlığı döneminde aile fertleri milyarlarca liralık taşınmaza kavuşan ve hesabında biriken paranın 63 milyon lirasıyla 2 milyar liralık vurgun yapan dini bütün fatma bacımız.
fatma bacımız işlediği bu suçtan dolayı en ağır şekilde cezalandırılmış ve akp'nin whatsapp grubundan çıkarılmış.
devamını gör...

evet, nasıl geçiyor, bi anlatsanıza,
ben de tebessümle hayal edeyim, mutluluklarınıza ortak olayım gönülden dostlar...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


köhne bir yalıyı restore etmeye gelen bir çift, duvarların ardında hapsolmuş bir geçmişin yavaş yavaş kendilerini çağırdığını fark eder.


ıssız odalarda kendi sesini arayan herkese.

«evler insanları değil, insanlar evleri terk eder; ama bazı duvarlar gidene izin vermez.»

bölüm 1/4: suyun kokusuyla gelenler
bölüm 2/4: tavanda biriken yüz
bölüm 3/4: bodrumun hiç çekilmeyen suyu
bölüm 4/4: fısıltılar bir isim söylüyor
devamını gör...

kocaman derken sanki mesaj veriyor sözlük ahalisine. allah korusun sözlüğümüzü.
devamını gör...

gezmek tozmak gibi şeylerde gözü olmayan tiptir. ayrıca istanbul gibi insan kirliliği olan bir şehirden keyif almak demek ki bu tipler için zordur.
aynı ben de böyle düşünüyorum.
evden çıkmasam da olur yani.
devamını gör...

durum tespiti;)

benim bi kanka vardı lise universitede.
yakısıklı, fırlama bi cocuk.
bi de mitoman;)
cocugun uc kız arkadası vardı. o kadar profesyonel organize olmustu ki yakalanmamak icin her birine farklı dogumgunu soylemis.
yalancılıkta master degree.

napıyo deli simdi acaba? ihih.
devamını gör...

yazılım tabii ki de önemlidir. ip ban açısından. gelse de kurtulsak vıttırı cızzık’lardan.

yönetime ulaşınca başınız göğe mi erecek? mod’lar burada devreye girer mesela. ay görende ekşide yönetimle her saniye konuşuyor sözlük analizi yapıyor sanar. *
devamını gör...

kolonoskopi artışı yüzünden bunlar. israil türkiye'deki tüm hastalıkları kolonoskopiye bağlıyor. yapay zekayı da sokuyorlar artık içimize. şemsiye yerleştiriyorlar.
devamını gör...

#4079915 aktif bir şekilde yazıyorsun işte daha ne? klavyenizimi çaldım?
devamını gör...

"çatır kızlar" olmasın onlar. bildiğimizi bize mi öğetiyonuz?
devamını gör...

herkes fake hesaplar arkasındaki gerçek kişilikleri merak ediyor, gerçek kişilik sandığı da sanal alemde yaratılmış başka bir fake kişilik. önemli olan kimin kim olduğundan ziyade, ne yazdığı. nöbet çıkışı kuğulu parkta günün stresini atmaya çalışırken, itibarsızların birbirine itibar suikasti yapmaya çalışarak söylediklerini önemsizleştirme çabasının anatomisi üzerine düşünüyorum.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim