zaman tüneli

eğer birinin feykiyse, bu personası daha iyi.
devamını gör...

harbiden yaşlanmışsın la bebe. hey gidinin kasveti hey.
devamını gör...

yallah avareye.
devamını gör...

#4091709
pörtlek gözlü olan :d
devamını gör...

ben de kimdir necidir bilmiyorum. sevdim. hayırlısı herkese. sısıs
devamını gör...

hangisi sensin kanki. #4091707
devamını gör...

apartman toplantısında herkesin derdi otoparkken, 2014 yılındaki bodrum kata yaptırılan fayansların hesabını sorabilecek kapasitede duran insan ismi.

bu isimden uzak durun!1!!11!
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

devamını gör...

#4091602
bu saydıklarının hepsi sensin. kedi ulaşamadığı ciğere mundar dermiş. seninki de o hesap.
kudur.
devamını gör...

mutlu musun harbiden? içine etmişsin buraların..
devamını gör...

ödemeyi yapıyorum...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

çoğunluğun haklı olduğu yerde, benim gibi yanılmak kadar trajik olmayan durum...

siz şanslısınız.
devamını gör...

bence refah toplumlarının yaşlanmasında sadece insanların daha uzun yaşamasının değil, hayata bakışlarının değişmesinin de payı var. eğitim ve kültür arttıkça, insanlar kendi hayatlarını nasıl yaşamak istediklerine daha fazla kafa yoruyor. evlilik yapmak, çocuk sahibi olmak eskisi gibi herkesin önünde duran doğal bir sonraki adım değil artık. insan dünyayı gezmek, farklı şeyler deneyimlemek, kariyerine odaklanmak ya da sadece kendi başına yaşamanın tadını çıkarmak isteyebiliyor. üstelik bütün bunları yaparken kendini eksik hissetmesi de gerekmiyor.

çocuk sahibi olmak da başlı başına bir tercih haline geliyor. eskiden daha çok insanın hayatının merkezinde olan aile kurma fikri, bugün bazılarına hayatı kısıtlayacak bir sorumluluk gibi gelebiliyor. bu tercihi bencillik olarak görmüyorum açıkçası. insanın nasıl bir hayat istediğini düşünmesi de bir özgürlük.

ama bu bireysel tercihlerin toplamı, toplumun geleceğini değiştiriyor. doğum oranları düşüyor, nüfus yaşlanıyor. bana kalırsa asıl ilginç olan, birey için giderek daha cazip hale gelen bu hayat seçimlerinin toplumun devamlılığı açısından aynı sonucu doğurmaması.
devamını gör...

normalsozluk.com/b/serbest-...

teşekkürler.
devamını gör...

gaza ve saza çabuk gelen bir milletiz.
asıl mesele, gaza geldiğimizde arabayı kim sürüyor...
saza geldiğimizde türküyü kim söylüyor...
ona çok dikkat etmek lazım.
devamını gör...

duştan çıkınca kurulanıp don giyen tek miyim??

yalnız olamam bu konuda.*
devamını gör...

kulak temizliği.
saç taraması.
arkasından mocha'mı içiyorum.

maalesef bu konuya romantik bir cevap veremeyeceğim. duştan sonra vücuduma herhangi bir ürün sürmeyi sevmiyorum çünkü cilde sürülen her ürün, cilt yüzeyinde bir katman oluşturur. zaten deriyi temizlemek adına duşa giriyorum. gözeneklerimi geriye neden tıkayayım? bu yüzden kremler- tonikler- jeller bana göre değil.

kulak temizleme olayı benim için bir gereklilik çünkü kulaklarımdan su aldığımda, anında orta kulak enfeksiyonuna döndürüyor. yaşayan bilir, inanılmaz bir gırtlak acısı yaratıyor. günlerce sürünüyoruz. konuşamamanız cabası. bu yüzden her duştan sonra hassas biçimde, kulağıma biriken tüm suyu temizliyorum.


saçları ıslakken taramak önemli. kuruyan saç tararken acayip kırılıyor. bu yüzden öncelik sıralamamda ikinci sıradadır.

en son aşama tamamen keyif. çikolatalı mocham'la dünyanın tadına bakıyorum.
devamını gör...

metronun içi tıkış tıkıştı. omuz omuza, sırt sırta, nefes nefese duran onlarca insanın arasında sinan, tutunduğu demire yaslanmış, vagonun camına bakıyordu. camda kendi yüzü görünüyordu, arkasında da başka yüzler; hepsi solgun, hepsi bir yere yetişmeye çalışan, hepsi başka bir dünyanın kapısında bekleyen yüzlerdi. sabahtan beri en az yüz kişiyle temas etmişti. kolları değmiş, çantaları çarpmış, aynı kokuyu solumuşlardı. ama tuhaftır, o kadar insanın içinde kendini bir kuyunun dibindeymiş gibi hissediyordu. kalabalık ne kadar sıkışırsa, o kadar tek başına kalıyordu sanki. bedenler yaklaştıkça aralarındaki mesafe büyüyordu.

yandaki adam telefonuyla konuşuyor, birine akşam ne pişireceğini soruyordu. karşısındaki genç kız kulaklığını takmış, gözlerini kapatmış, kendi müziğinin içinde kaybolmuştu. herkesin bir yere ait olduğu belliydi. herkesin bekleyeni, arayanı, akşam eve döndüğünde sofrada karşılaşacağı biri vardı. sinan bunu düşününce içinde soğuk bir şey kımıldadı. aslında bir zamanlar onun da vardı. elif akşamları kapıda beklerdi onu. ayakkabılarının sesini tanır, o daha anahtarı çevirmeden mutfaktan seslenirdi. şimdi o ses yoktu. ayrılalı sekiz ay olmuştu ama sinan hâlâ eve girdiğinde bir an duraksıyor, sanki birinin seslenmesini bekliyordu. sessizlik her seferinde onu yeniden yakalıyordu.

metro bir istasyonda durdu. kapılar açıldı, bir grup insan indi, yerlerine yenileri doldu. bu değiş tokuş hiç durmuyordu; yüzler geliyor, yüzler gidiyor, hiçbiri kalmıyordu. sinan bir ara gülümsemek istedi, karşısındaki yaşlı kadına yer vermek için kımıldadı. kadın teşekkür etti, oturdu, sonra çantasını kucağına aldı ve pencereye döndü. o kısacık temas bile bitmişti. insan bu kadar kalabalığın içinde bir başkasına ne kadar dokunabilirdi ki?

cebindeki telefonu titredi. bir bildirimdi, iş grubundan biri bir şeyler yazmıştı. sinan ekrana baktı, okumaya bile üşendi. onlarca mesaj, onlarca konuşma, ama hiçbiri ona sabah nasıl uyandığını sormuyordu. kimse gerçekten sormuyordu. herkes bir şey söylüyordu ama kimse duymuyordu. belki de en büyük yalnızlık buydu; konuşmanın çok, dinlemenin az olduğu bir yerde durmak. vagon sarsıldı, tekrar hareket etti. sinan başını cama dayadı. camın soğukluğu alnına iyi geldi. bir an gözlerini kapadı ve hayal etti; ineceği durakta biri onu bekliyor olsa nasıl olurdu diye. merdivenlerin başında, kalabalığın içinden onu seçen bir yüz. el sallayan, gülümseyen. ama böyle biri yoktu. durakta onu yalnızca akşamın griliği ve eve giden uzun yol bekliyordu.

kendi durağına yaklaştıklarında kapıya doğru ilerledi. insanların arasından sıyrıldı, birkaç omza çarptı, birkaç özür mırıldandı. kapı açıldı, dışarı adımını attı. peronda yürürken arkasına baktı; metro yeniden doldu, kapılar kapandı, o kalabalık başka insanlarla birlikte uzaklaştı. içlerinden kimse sinan'ı hatırlamayacaktı. o da onları hatırlamayacaktı. merdivenleri çıkarken belki yarın biriyle konuşurum diye düşündü. belki elif'i değil ama başka birini, eski bir arkadaşını arardı. belki bu kadar kalabalığın içinde bir tek sesi duymak yeterdi. dışarı çıktığında hava kararmıştı, sokak lambaları yeni yanıyordu. yürüdü. kalabalık geride kalmıştı ama yalnızlık hâlâ yanı başındaydı, sadık bir yoldaş gibi, adımlarına uyum sağlayarak.
devamını gör...

saat üçe geliyordu ki uykum kaçtı. yatakta bir süre döndüm durdum, sonra vazgeçtim. battaniyeyi omzuma attım, sigara paketini ve çakmağı sehpanın üstünden aldım, ayaklarımın ucuna basarak balkona çıktım. dışarısı serindi. içeride kalorifer kokan boğuk havadan sonra bu serinlik yüzüme iyi geldi. bir sigara çıkardım, çakmağın alevi bir an karanlığı yardı, sonra söndü. ilk nefesi çekerken şehre baktım. aşağıda hiçbir şey kımıldamıyordu. karşı bloğun pencereleri karanlıktı, yalnızca en üst katta bir tanesi mavimsi bir ışıkla yanıp sönüyordu; biri televizyonun karşısında uyuyakalmış olmalıydı. sokak lambaları boş kaldırımları aydınlatıyor, hiç kimse geçmiyordu. uzakta, çok uzakta bir köpek havladı, sonra o da sustu.

gündüzleri bu şehir insanın üstüne yürüyordu. kornalar, bağırışlar, otobüslerin homurtusu, kaldırımda birbirine çarpan omuzlar. ama şimdi, bu saatte, her şey durmuştu. sanki koca kent bir yorgunluğun ardından sırtüstü uzanmış, derin derin soluk alıyordu. bu sessizliğin içinde kendi nefesimi duyabiliyordum. sigaranın ucu her nefeste kızarıyor, sonra sönükleşiyordu. külü demir korkuluğun üstüne silktim. aklıma nedense elif geldi. ayrılalı aylar oldu, ama böyle sessiz saatlerde hâlâ o çıkıyordu karşıma.

onunla da böyle balkonlarda otururduk bir zamanlar, ikimiz de sabaha karşı uyuyamayan tiplerdik. o çayını yudumlar, ben sigaramı içerdim. konuşmadan da rahat ederdik. işte o sessizliği özlüyordum galiba, kadını değil de o sessizliği. battaniyeyi biraz daha topladım üstüme. rüzgâr yoktu ama gecenin kendine özgü bir soğuğu vardı, tenin altına sızan türden. karşı apartmanın önündeki ağaç dalları kıpırdamadan duruyordu, sanki onlar da nefeslerini tutmuştu.

bir ara gökyüzüne baktım. şehrin ışıkları yüzünden yıldızlar seçilmiyordu, yalnızca birkaç soluk nokta vardı orada burada. çocukken köyde, büyükbabamın evinin damında yatardık yazları. gökyüzü öyle kalabalıktı ki insan hangi yıldıza bakacağını şaşırırdı. şimdi ise şu gri örtünün altında, o kalabalığı hayal etmeye çalışıyordum. sigaram bitmek üzereydi. son bir nefes çektim, dumanı yavaşça bıraktım ve havada dağılışını seyrettim. aşağıda bir taksi belirdi, sarı ışığı sokağı bir baştan bir başa geçti, sonra köşeyi dönüp kayboldu. ardından yine o derin sessizlik çöktü.

bu anları seviyordum işte. kimseye hesap vermeden, kimseyle konuşmadan, yalnızca kendimle baş başa kaldığım bu gece yarılarını. gündüz taşıdığım yükler bir an için omuzlarımdan iniyordu. ne yarınki toplantı umurumdaydı ne ödenmemiş faturalar ne de içimde bir yerde hep kımıldayan o belirsiz huzursuzluk. yalnızca ben vardım, bir de uyuyan koca şehir. sigarayı korkuluğun kenarındaki küçük tabağa bastırdım. içeri girmeden önce bir kez daha döndüm; karşı bloğun o mavi ışığı sönmüştü artık. demek o da uyumuştu sonunda. balkon kapısını usulca kapattım. battaniyeyi sürükleyerek yatağa döndüm. camdan hâlâ o soluk aydınlık sızıyordu içeri. gözlerimi kapadım. uyku bu sefer gelir gibiydi; sessizlik yatağıma kadar takip etmişti beni.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim