bir süredir bozuk bir plak gibi bu kitabı kafamda döndürüp duruyorum. evola’nın metapolitik ırkçılığına dair makul bir okuma yapmak niyetindeyim ancak tanımda taraflı bir bakış açısı olduğunu önceden belirtmekte fayda var.
** ressamlıkta aradığını bulamamak bu avrupalılara neden bunu yapar hiç anlamam...
öncesinde dönemin politik ve entelektüel iklimine göz atmakta biraz fayda var.
julius evola’nın il mito del sangue isimli eseri 1937 yılında -ki bu takriben yılın ilk aylarına tekabül etmekte- ilk defa görücüye çıktığında, ırkçılık kavramı çoktan küresel bir norm hâline gelmişti. devlet destekli ırkçı politikaların, etno-milli ve öjenik temelli doktrinlerin hâkim olduğu dünya sahnesinde, totaliter rejimlerin resmi ideolojisine dönüşmüş; yasalarla ve propagandayla kurumsallaşmış olan bu kavram artık yalnızca bireysel bir önyargı ya da bilimsel bir tez olmaktan çıkmış; sadece biyolojik determinizme indirgenmeyen ve kültürel kodlarla yeniden tanımlanan bir paradigma hâlini almış; yani artık yalnızca antropolojik ya da biyolojik bir kategorizasyon değil, aynı zamanda teolojik, tarihsel ve kültürel bir ontolojiye evrilmiş durumdaydı. dönemin entelektüel iklimi, ırkı yalnızca kalıtımsal değil, ruhani ve metafiziksel bir fenomen olarak da kavramsallaştırma eğilimine doğru süratle çekiliyordu. nasyonal sosyalizm, fransa ve britanya'da eklemlenen faşist kolonyalizm ve batı dışı otoriter ideolojiler, ırk düşüncesini devlet ideolojisi bağlamında okuyordu. nasyonal sosyalist almanya, faşist italya, etnik temizlik içerisine girmiş sovyetler, abd'de hâlâ yürürlükte olan ayrıştırıcı yasalar ve pan asyacılık ile kendisini yeniden tanımlayan japon militarizmi, ırkı hem biyopolitik hem de kültürel bir hegemonya aracına dönüştürmüştü.
böyle bir entelektüel iklimin içinde, evola, il mito del sangue ya da kan miti'nde çok açık bir girişimde bulunuyor ve klasik biyolojik ırkçılık anlayışının ötesine geçerek; ırkı bir metafizik kategori ve hatta bir kültürel-ontolojik ilke olarak yeniden kurmaya çalışıyor. nazizmin biyolojik determinizmine dahi mesafeli duran evola, eser boyunca birazdan çürütme girişiminde bulunacağım üzere ırk kavramını yalnızca kalıtımsal ya da antropometrik değil aynı zamanda kültürel, tarihsel ve ruhsal bir öz olarak tanımlıyor. yani özünde evola'nın amacı, ırkçılığı dar anlamda bir ideoloji değil, bütüncül bir
weltanschauung* -
edmund husserl yanım ağır basmasın diye direniyorum, yoksa biteviye söveceğim ayaküstü- olarak yeniden temellendirme gayretindedir diyebiliriz.
boyuna eleştirmek istemiyorum, o sebeple biraz daha argüman/karşı argüman ekseninde ilerleyeceğim içeriği detaylandırırken. yoksa
"il razzismo, trascende i suoi elementi scientifici, filosofici, storici: è un sintomo e simbolo dei tempi,"* öyle mi şarap çanağına tükürdüğümün fikirsizi mentalitesine kayıyorum.
** düşün, ben bir de bunun
eros and the mysteries of love: the metaphysics of sex kitabına da şans verdim... her neyse.
evola, eserinde modern bilimsel eleştirilere karşı ırkçılığı savunurken onu bir mit olarak kurar ancak bu mit basit bir yalan değil, kolektif bilinçdışının metafizik çekirdeği olarak işliyor evola'nın aktarımına göre ki bu sayede kavramının bilimsel zeminden soyutlanması, onu rasyonel değerlendirme dışına çıkarmakla kalmaz aynı zamanda epistemolojik bir bağışıklık da sağlar. ırk, bu açıdan hissi bir hakikat olarak işlenmiştir; tıpkı dinler, semboller ve kutsal gelenekler gibi. bu noktada evola,
alfred rosenberg’in
'der mythus des blutes'* ifadesine yaslanarak, ırkçılığı çağın yeni dini olarak sunar. bu bağlamda karşı argüman sunmadan önce rosenberg'in
der mythus des 20. jahrhunderts'inden
* -ya rosenberg kardeş, vatikan konsülüne sallamak gibi olmuyor değil mi?
*- bir alıntı bırakmak makul olacaktır.
"heute erwacht aber ein neuer glaube: der mythus des blutes, der glaube, mit dem blute auch das göttliche wesen des menschen überhaupt zu verteidigen."
der mythus des 20. jahrhunderts. s.64
okuma yapmaya devam edecek olursak eğer; evola'nın, ırk kavramını mit düzeyine çıkarma girişimi her ne kadar modern pozitivizme karşı metafizik bir alternatif gibi sunulsa da daha önce de belirttiğim gibi en nihayetinde bu yaklaşım onu eleştiriden muaf bir konuma da yerleştiriyor ve ırk kavramını. bilimsel zemininden koparılarak epistemolojik bağışıklık kazanması demek aynı zamanda onu sahte doğruluklardan beslenen bir dogmaya dönüştürme riskini açığa çıkarır. nitekim mitin irrasyonel gücüne yapılan bu vurgu belirli otorite figürlerinin yahut ideolojik yapının ırk teşhisini keyfi olarak gerçekleştirmesini -evola'nın da yaptığı gibi- meşru zemine taşır yani hem etik açıdan hem mantık açısından yanlışlanabilir bir konumdayken modernliğe bir alternatif değil irrasyonel tahakkümün meşrulaştırılması olarak da okunmaya açıktır.
dönemin politik iklimine değinmiş olsam dahi evola üzerinden entelektüel iklimine de göz atmak gerekiyor. evola'nın ırk mitolojisi, xviii. ve xix. yüzyıldaki çeşitli düşünsel hatlara eklemleniyor özünde. birazdan bazılarını detaylandıracak olsam da kabaca;
johann gottfried herder'in
völkergeist -halk ruhu- kavramı,
johann gottlieb fichte'nin urvolk -ilk halk- miti,
ernst haeckel'in monist biyolojisi,
joseph arthur de gobineau'nun aristokratik ırk metafiziği ve
houston stewart chamberlain'nin romantik-panaryan almanlığı iyi birer örnek olacaktır.
her fikri analiz edeceğim diye kütüphanem şahsına münhasır bir ss subayının şahsi kitaplığına dönmüş ya...
şimdi, biraz açacak olursak; gobineau’nun insanlık tarihini soylu bir aryen çekirdeğin kan yoluyla çözülüşü olarak okuması, evola’nın fikirlerine bir açıdan sirayet de eder zira bu tez, batı uygarlığının çöküşünü melezleşmeye bağlayan bir tür soylulukla çöküş diyalektiği üretiyor. gobineau’ya göre, medeniyetlerin düşüşü dini yahut siyasi sebeplerle değil, safkanlığın kaybı ile açıklanabilirdir ancak.
yine de söylemekte fayda var. gobineau’nun aristokratik ırk metafiziğinin evola üzerindeki etkisi yadsınamaz olsa da, iki düşünür arasında önemli farklar mevcut. gobineau, melezleşmeyi kaçınılmaz bir çöküş olarak okurken, evola bu kaderi metafizik irade ile aşılabilir görüyor esasında, yani gobineau’da tarihsel zorunluluk olan çözülüş, evola’da ruhsal seçkinlik ve geleneksel içsel disiplin aracılığıyla tersine çevrilebilir bir etken. bu açıdan bakınca evola’nın düşüncesi, dekadanlığa teslim olmuş bir aristokrasiden ziyade kendini yeniden inşa eden metafizik bir seçkinlik anlayışı taşır denilebilir. kötü ile daha kötü arasında seçim yapıyoruz sahiden...
her neyse; benzer şekilde, chamberlain’in
die grundlagen des neunzehnten jahrhundert adlı eserinde ari ırkın kültürel üretkenliği onu tarihsel kaderin taşıyıcısı hâline getirerek yalnızca fiziksel değil aynı zamanda bilim, sanat ve mistisizm gibi yüksek alanların kurucu unsuru olarak konumlandırıyor. bu yönüyle evola’nın tezi, chamberlain’in kültürel üstünlük kurgusuyla örtüşüyor ancak evola, chamberlain’in modernizme fazlasıyla angaje oluşunu da eleştiriyor aynı zamanda zira onun sanatla çözülemeyecek kadar derin bir meseleye estetik çözümler önermesini yetersiz buluyor.
evola'nın yeniden işlediği thule efsanesine de göz atmak gerekiyor tam da bu noktada ama önce biraz neyin ne olduğunu konuya hakim olmayan şanslı kesim için açalım;
karl wilser’in ırk mitolojisine mütevazı katkısı(!) ırkın kökenini asya’dan alarak kuzey topraklarının buzul uygarlığına yerleştirmesidir. bu arktik mit ya da başka bir deyişle
thule efsanesi, aryen ırkın tarihsel değil kozmik bir halk olduğu fikrine dayanır özünde ve wilser’e göre, kuzeyli dolikosefal, açık tenli insanlar buzul çağında biçimlenmiş, fiziksel dayanıklılıkları ve ruhsal içe kapanıklıklarıyla seçkinleşmişlerdir falan. gel de rasyonel okuma yapıver şimdi. evola elbette kendi lehine okuyabileceği her fikir gibi bu miti yeniden işler ve thule yalnızca coğrafi bir alan değil, metafizik bir merkez işlevi görür anlatısında. yani, aryen halk, yalnızca tarihselliğin değil, kozmik düzenin de mirasçısı varsayılmalıdır. böylece ırk, sadece tarihsel bir kalıntı değil, düzenin ve ışığın taşıyıcısı haline getirilmiş olur ancak arktik mitosun, tarihsel bir halk anlatısından ziyade kozmik bir köken miti olarak yeniden yazılması, evola'nın ırk anlayışını yalnızca zaman-dışılaştırmakla kalmaz aynı zamanda onu doğaüstü ve aşkın bir ilkeye dönüştürür ancak bu dönüşüm, ırk kavramını yine ve yeniden tarihsel eleştiriye kapatarak mutlaklaştıracaktır. yani böylece thule, artık yalnızca bir coğrafi alan değil ideolojik temsillerin meşruiyet kaynağına dönüşür ve bu durumda, tarihsel gerçeklik ile mitolojik inşa arasındaki sınır giderek silinir ve ırksal kimlik sorgulanamaz bir kader olarak dayatılabilir hâle gelir. bu da doğal olarak düşünsel düzlemde bir arkaik meşrulaştırma mekanizması yaratıyor.
biraz da bu düşüncenin sacayağını oluşturan kavramlaştırılmış ırk argümanı üzerinden okuma yapmak elzem. julius evola’nın ırkı yalnızca bedensel değil ruhsal bir fenomen olarak yeniden tanımlaması üç seviyede kavramsallaştırılmış olarak vuku buluyor.
razza del corpo yani bedensel ırk,
razza dell’anima yani ruhsal-psikolojik ırk ve
razza dello spirito yani metafizik ırk olarak çevirebiliriz. bu üçlü yapı, insanın fiziksel kökenleriyle ruhsal kapasiteleri arasında bir kan-ruh diyalektiği kurma gayesiyle oluşturulmuş vaziyette. fiziksel ırk
forme esterne düzeyindeyken; ruhsal ırk,
volontà, ethos, ethos metafisico düzeyindedir. ırkın gerçekliğini kavramak, onu ölçmek değil, teşhis etmekle yani
diagnosi ile mümkündür diye açıklıyor, evola. bu beden-ruh-ruh ötesi üçlemesi sözüm ona ırkçılığın klasik biyolojik formlarını aşan bir derinlik önerisi sunuyor gibi görünse de yine bu yaklaşım da ölçülemezliği ve öznel yoruma açıklığıyla birlikte önemli bir tehlike barındırıyor esasen zira ırkın teşhisle anlaşılabileceği -ancak ölçülemeyeceği- düşüncesi, öznel bir ruh bilgisi ya da karizma biçiminde algılanabilecek ırksal üstünlük anlatılarını doğuruyor ki tarihsel örneklerini bulmak mümkündür bu tür bir tanıma rejimi açıkça modern bilimsellikten uzaklaşırken yerini dogmatik ve otoriter yorumlara bırakma mecburiyetindedir. özellikle totaliter rejimlerde bu ruh teşhisi mevcut liderin keyfi kararıyla örtüşen bir ırk tanımı haline gelebilir ve bunun sonucunda soykırım gibi insanlık suçlarına kolayca kapı aralanır.
yalnız, şu detayı kaçırmamak önemli; evola, ırkçılığı yalnızca modern pozitivizmle değil hristiyanlık ve roma’nın evrensiyetçi düzeniyle de karşıt konumlandırıyor. başta rosenberg'e bu yüzden boşuna laf atmadım... evola'nın perspektifinde hristiyanlık eşitlikçi, roma ise homojenleştirici işlevi görüyor. oysa onun argümanı bağlamında ırk özünde hiyerarşik, ayrımcı ve aristokratiktir. bu nedenle, aryen ruhun yeniden doğuşu ancak antikristiyan ve anti-roma bir bilinçle mümkün olacaktır. bir açıdan bu hıristiyanlık ve roma karşıtlığı evola'nın evrenselci her türlü dünya görüşüne duyduğu nefretin izdüşümünün bir sonucu olarak okunabilir bana kalırsa. burada roma’nın eşitleyici ve homojenleştirici olarak tanımlanması tarihsel gerçeklik açısından kısmen doğru bir çıkarım olsa da genelleştirici kalacaktır zira roma imparatorluğu -basit bir tarihi okuma ile görülebileceği üzere- vatandaşlık sisteminde farklı statüleri barındırmış, sosyal hiyerarşileri koruyarak bir politik çokluk üretmiştir belirli dönemlerde. dolayısıyla roma’yı ırk-dışı bir yıkım aktörü olarak göstermek modern ideolojik öfkenin antik tarih üzerindeki anakronik bir yansıması ve hatta sanrısı kabul edilebilir zira bu tür bir tarih okuması, evrenselciliğin alternatiflerini soyluluk fetişizmine indirgemekten öteye gitmez.
yeni insan tasarısına da biraz göz atıp, eru illuvatar'ın izniyle bu tanımı da küfür etmeden kapatmayı umut ediyorum. şöyle ki; evola için kan miti yalnızca geçmişe değil geleceğe dair de bir proje aslında. modern insanın çöküşüne karşı, içsel ve ruhsal olarak saf, metafiziksel açıdan yüksek bir insan tipi -doğru tabir ile l’uomo differenziato- fikri ortaya konuluyor ki pek orijinal olduğunu söylemek yanlış olur zira bu daha çok nietzscheci
* üstinsan'ın gelenekselci bir yorumundan fazlası değil fakat birebir aynı çizgi üzerinden okumak da yanılgı olur zira l’uomo differenziato ilk bakışta nietzsche’nin üstinsan'ına eş görülse dahi ttemelinde gelenekselci ve hiyerarşik bir ruh soyluluğu yatar. bu figür modern bireyin eşitlikçi öznelliğine karşı konumlandırılmıştır evola tarafından ve seçkinliği yalnızca kişisel başarıyla değil aynı zamanda içkin bir ırksal-ruhsal soyla açıklar.böylece modernitenin özgür birey anlayışından ziyade ezoterik aristokrasi ideali ön plana çıkıyor aslında ancak bu figür, farklılıklara saygı temelinde bir çoğulluk değil; homojen, hiyerarşik ve dışlayıcı bir norm üretiyor aynı zamanda. yani onu bir özgürlük tahayyülünden çok seçkinlik adına kurgulanmış mitik bir tahakküm düzeni olarak okumak elzem.
sonuç olarak, il mito del sangue; nazi ideolojisinin araçsal ve pozitivist ırkçılığına karşı bir tür metafizik ırkçılık üretiyor denilebilir. buradaki ırkçılığın temeli de başta da belirttiğim gibi yalnızca biyolojik bir kategori değil aynı zamanda bir kozmik düzen tahayyülü, sözde bir varoluş rejimi ve ruh aristokrasisi olarak konumlanıyor. evola'nın titizlikle kavramları eğip bükerek gobineau’nun dekadan soyluluğundan tutun chamberlain’in tarihsel mistiğinden ve dahi wilser’in kozmik kuzey mitosundan felsefi bir çekirdek çıkarmayı amaçlıyor ve sonucunda; kan, yalnızca taşıyıcı değil bir ilke; tarihsel değil mitik bir hakikattir mentalitesine dayanak arıyor ancak bu dayanak bir darbede yıkılmaya hazır bir fikir yığını zira sözde bu bağışıklık ırkı bir ölçüt olmaktan çıkarıp, tanrısal sezgiyle saptanacak bir mutlaklık haline getirdiğinden; eser, bilimin değil mitin alanına taşınmış ırkçılığın çok daha tehlikeli ve dogmatik bir versiyonu. kan burada sadece taşıyıcı değil artık taşkın bir ilkeye dönüştüğünden ölçülemez, kati surette sorgulanamaz yani yalnızca teşhis edilebilir. bu da düşünsel değil dogmatik, tartışmacı değil buyurgan bir argüman üretmiştir.
elminster the wise keyifli okumalar diler... ya da dilemesin anasını satayım. başta söylemem gereken şeyi sonda söyleyeceğim zira kimse okumuyor tanımı. bu kitabı dokuz cehennemin lordu okusa hıçkırıklara boğulurdu. şeytani bir şey bu. bildiğimiz sistematik bir kötülük. kitaba her baktığımda kendimi
claus von stauffenberg gibi hissetmeye başladım. eh, ne yaparsın... tuvalde kendini bulamayan avrupa entelektüeli eninde sonunda kafayı ırkla bozuyor; ya pigmentle ya da pigment eksikliğiyle.
devamını gör...