tembel köfte yazar profili

tembel köfte kapak fotoğrafı
tembel köfte profil fotoğrafı
rozet
karma: 4022 tanım: 230 başlık: 38 takipçi: 95
cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün..

son tanımları


hayal kırıklığı

hayal kırıklığı hissiyatına kapılıyor olmaya sebebiyet verebilecek onlarca faktör mevcutken bunlardan yalnızca bir tanesi olan beklenti kavramı üzerinde duracağım. insanoğlunun geleceğe dönük projeksiyonlar üretmeye meyilli yapısı gereği mevcut verileri idealize ederek gelecek senaryolar oluşturma konusunda üstüne başka hiçbir canlı yok, beklenti olarak adlandırılan kavram da bir önceki yaptığım tanıma çok yakın aslında. ikisini birbirinden ayıran o ince çizgi birisini yalın ve saf haliyle “beklenti” olarak adlandırabiliyorken diğeriniyse “bireyin ürettiği senaryolara dayalı olan beklentiler” olarak adlandırmamız gerekliliğinden geçiyor. belki hayatta kalmak, belki hayatı anlamlandırmak, belki de hayata karşı adaptasyonumuzu sağlayabilmek adına beynimiz; bizim bilgimiz dahilinde olmadan duygularımızla başa çıkabilmek adına bazı stratejiler geliştiriyor. savunma mekanizmaları, içgüdüsel mekanizmalar, algısal filtreleme mekanizmaları gibi beynimizin geliştirmekte olduğu bir sürü mekanizma ve strateji varken “beklenti” oluşturma gerekliliğini bize hissettiren mekanizma aslında temelde bir tahmin mekanizması olmuş oluyor. bizden habersiz seyralan bu mekanizma mevcut verileri kullanarak gelecek durumları öngörmek adına sürekli olarak tahlillerde bulunuyor lakin geleceği öngörmeye çalışıyor olmak her ne kadar güzel bir şeymiş gibi gözükse de insan zihni kontrol edemeyeceği değişkenleri kontrol edebileceğini varsaydığı için “ideal olmayan” ve “gerçek olan” durumla yüzleşmek durumunda kaldığında kaçınılmaz bir iç çatışma haliyle baş başa kalıyor. en basitinden, yapılması gereken bir işin bile ne kadar süreceği hakkında tahminlerde bulunulurken karşılaşılabilecek potansiyel engeller ve gecikmeler sistematik bir şekilde göz ardı ediliyor. maalesef ki insan beyni sürekli olarak belirsizliği minimuma indirme eğiliminde ve bu eğilim kompleks gerçekliği basitleştirirken aynı zamanda ideal olana yakınlaştırma ihtiyacından kaynaklanıyor. “kompleks” ve “gerçek” olan durum, “kompleks” ve “gerçek” olmayan bir duruma yaklaşmış oluyor, neticede beklentilerimiz gerçekliğin karmaşık doğasını kapsamakta yetersiz kalıyor, beklentilerimiz karşılanmamış bir şekilde yarım kalıyor, sadece beklentiler değil birey de kendisini yarım hissediyor, nihayetinde hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor.. bu bağlamda hayal kırıklığını bir öğrenme mekanizması olarak değerlendiriyor olmak, hayal kırıklığının uğrattığı o büyük hüsranı yapıcı bir şekilde ele alma konusunda doğru bir yaklaşım olur zira bu mekanizma gerçek olan durum ile beklenti arasındaki sapmayı tespit ederek kendisini kalibre ediyor, beynimiz negatif deneyimleri pozitif deneyimlerden daha güçlü bir şekilde kodladığından dolayı ortaya çıkan bu asimetrik kodlama gelecek beklentilerimizin oluşumunu şekillendirmiş oluyor. ufak bir matematiksel formülle bu yazımı taçlandırmak istiyorum:

h = b x (1-r),
h = hayal kırıklığı seviyesi | h ∈ [0,100]
b = beklentinin büyüklüğü | b ∈ [0,100]
r = gerçekleşme oranı | r ∈ [0,1]

kişi gecesini gündüzüne katarak uğraştığı hayali bir işten güzel sonuçlar almayı ümit ediyor.
h= 90x(1-0,2)= 72.
h=72.

kişi rutin olarak görüştüğü bir arkadaşıyla kahve içmek üzere sözleşiyor.
h= 20x(1-0,9)= 2.
h=2.

bu kadar basit aslında. olaylara karşı olan beklentin arttıkça potansiyel hayal kırıklığının etkisi de artıyor, gerçekleşme ihtimali arttığı zamanlarda da yaşayabileceğin hayal kırıklığının etkisi azalıyor. fark etmesek de hayatın her yerinde karşımıza çıkan idealizm-realizm çatışması burada da karşımıza çıkıyor..
devamını gör...

dürüst olmak işe yarar mı sorusu

“dürüst olmak işe yarar mı sorunsalı” olarak revize edilmesini uygun bulduğum başlıktır. dürüst olma eylemi daha çok etik ve ahlaki felsefenin alanına girer. dürüstlük, her ne kadar ikili ilişkilerin temelini oluştursa da bazı anlarda dürüst olmak bireysel anlamda yıkımlara yol açabilir, kişiye acı veren bir gerçeğin zamansız bir şekilde söylenmesi gibi. kantçı bakış açısı dürüstlük kavramını ahlaki bir yükümlülük olarak kabul ederken utilitarist bir yaklaşım sonuçların değerlendiriliyor olmasını ön planda tutar. bu bağlamda dürüstlük ilkesi bireysel ve toplumsal anlamda tartışmalı bir şekilde karşımıza çıkar. dürüst olmak her ne kadar uzun vadede getirisi olan bir eylem olsa da kısa vadede karışık ve belirsizliklerle dolu bir şekilde gün yüzü bulabilir.
devamını gör...

ölümden sonra yaşam var mı sorunsalı

insanoğlunun varoluşundan itibaren süregelen belki de en eski sorunsal.. ölümden sonra yaşam var mı?

bu soruyu yalnızca ontolojik açıdan yani varlık felsefesi açısından değil de edebi açıdan incelememiz de mümkündür. edebi eserlerde bu soruyu soran kahramanlara, onların bu konu hakkındaki içsel çatışmalarına ve hatta mistik anlatılar beraberinde ölümsülüğe dair birçok konuya yer verilip imgeler yaratılmıştır, haliyle de bu konular edebiyat dünyasında asırlar boyu yankılanan bir tema oluşturmuştur.

biraz daha dikkat edildiği vakit fark edilecektir ki “ölüm” kavramı edebiyatın en merkezinde yer alan kavramlardan bir tanesidir. bunun sebebi “ölüm” kavramı genel itibarıyla edebi metinlerde varoluşun sonu olarak değil de belki de yeni bir başlangıcın habercisi olarak anlatılmaya meyillidir.

shakespeare, hamlet’inde “olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu.” sözleriyle beraber edebiyat dünyasında ölümden sonraki yaşam ile ilgili güçlü bir yankı yaratmayı başarmıştır. hamlet, yaşam ve ölüm arasında bir sınırda dururken aslında insan zihninin bilinmezliğe karşı duyduğu endişe ve korku duygusunu işler. “uyumak, ama düş görebilirsin uykuda, o kötü.” dizeleri beraberindeyse karanlık olarak tasvir edilen ölümün bilinmezliği içerisinde bir yaşamın olabileceğine dair imada bulunuluyor.

dante, ilahi komedya’sında edebi anlamda ölümden sonra yaşamı detaylı bir şekilde tasvir etmeyi başarmıştır. cehennem, araf ve cennet olarak üç bölüme ayrılan bu eserde ölümden sonra insan ruhunun geçeceği yollar alegorik bir şekilde anlatılmıştır. yazar, insan ruhunun ölümden sonra hesaba çekileceğini ve bahsedilen hesaplaşma neticesinde ödüllendirileceğini veya cezalandırılacağını savunur. bakıldığı zaman dante’ye göre ölüm bir son değildir, aksine bir duraktır. insan ruhu aslında farklı bir dünyaya yola çıkmıştır bile, bu yolculuk edebi anlamda ölümden sonraki yaşamın tasavvurunu güçlü bir zemine oturtmaya olanak sağlamış olur.

edebiyatta ölümden sonraki yaşamı biraz daha karanlık ve umutsuz bir şekilde ele almak isteyecek olursak tolstoy’un ivan ilyiç’in ölümü eserine göz gezdirmemiz yeterli olacaktır. ölüm korkusuyla yüzleşen bir adamın içsel bunalımına şahitlik ettiğimiz bu karanlık yolculukta ana karakter, ölümün yaklaşmasıyla beraber aslında yaşamın ne kadar anlamsızlaştığı üzerine durur. ölüm, onun için bir son değildir. tüm hayatın şifresini çözdüğü bir andır aslında. ölümden sonra yeni bir yaşama başlama umuduna tutunmak yerine ölümün ne kadar keskin, bilinmez, kaçınılmaz ve gerçek olduğu fikrini aşılamaya çalışır eser bize. yani modern çağın edebi metinlerinde, ölüm sonrası yaşamı bir teselli olarak görme fikri ortadan yavaş yavaş kaybolmaya başlar. bu tesellinin yerini; ölümün, varoluşun kaçınılmaz sonu olarak tasvir edilmesi alır.

kafka’nın dönüşüm eserinde ölüm, fiziksel bir yok oluşun da önüne geçer. gregor samsa’nın bir sabah uyandığında kendisini böceğe dönüşmüş olarak görmesi insanın kendi varoluşsal gerçekliğiyle yabancılaşmasını simgeler. böceğe dönüşmüş olmak aslında metaforik olarak ölümü simgeler. insan kendi kimliğini kaybettiği zaman ölümü bu kimliksizlik içinde bulmaz mı zaten? kafka, ölümden sonraki yaşamın bilinemez olduğunu vurgularken aynı zamanda yaşıyor olmanın da ölümden farksız olduğundan bahseder.

ölüm sonrası yaşam kavramının en derin yankı bulduğu ve belki de bu konu üzerindeki en eski edebi anlatılardan birisi olan homeros’un odysseia destanında, odysseus’un hades’e yolculuğu ve bu yolculukta ruhların ölümden sonra da varlıklarını sürdürdüğüne dair anlatılar mevcuttur. zaten homeros’un bu destanda ölüler diyarı olarak tasvir ettiği yerde fiziksel bütünlüğünü kaybetmiş ruhlar vardır, bu ruhlar fiziksel varlıklarını kaybetmiş olsalar bile bir şekilde bilinçlerini korumayı başarmışlardır.

yani geçmişten günümüze bakıldığı zaman, ölümden sonra yaşam kavramı edebi eserlerde varoluşsal krizler nedeniyle veya kimlik bunalımları sonucunda ele alınmış olur. sisifos söyleni’nde sisifos, bir kayayı sonsuza dek dağın tepesine kadar taşımakla görevlidir. bu döngüsel çaba insanın ölüm karşısındaki umutusuz ama kaçınılmaz mücadelesini simgeler. camus, ölüm sonrası yaşam fikrini çoktan bir kenara bırakmıştır bile, onun için daha bi ehemmiyet taşıyan ve odaklanmasını gerektiren konu yaşamın ne derece absürt olduğudur. insan, hayatını anlamlı da kılabilir anlamsız da fakat ölüm kesin bir sondur. insanın da bu gerçekliği farkında olarak yaşaması gerekmektedir.

nihayetinde; edebi eserler ölümden sonrasını anlamlandırmaya çalışırken insanın bu yolda sonsuzluk arayışını gözler önüne serer. edebiyatın kendisi için “insanın ölümsüzlük uğruna verdiği çabanın yansıması” desek çok da yanlış olmaz. yazarların ölüm hakkında yazıyor olmalarının sebebi belki de kendi varlıklarını ve düşüncelerini sonsuzluğa taşımaktır, iddia ettikleri gibi ölümden sonra bir yaşam olmasa bile yazıları sayesinde ölümsüzlüğe ulaşmayı başarmış olacaklardır.

belki de gerçek ölümsüzlük; ölümden sonraki yaşamda değil, ölümden sonrası için yarattığımız anlamlarda saklıdır..
devamını gör...

ümmetçilerin vatan bilinci yoktur

ümmetçilik, islam toplumlarını ortak bir dini kimlik adı altında birleştirmeyi hedefleyen bir ideoloji olduğundan dolayıdır ki ümmetçi bir bakış açısına sahip olmak milliyetçiliğin göz ardı edilmesine sebep olup dini dayanışmayı ön plana çıkarır. ümmetçi bir düşünce yapısının aksine, vatan bilinci olarak bahsettiğimiz şey belirli bir coğrafya ve ulusal aidiyet kavramları etrafında şekillenir. herkesin kendince doğruları olduğu mantalitesiyle olaya yaklaştığım vakit benim doğrularım ulus-devlet anlayışını ve türk milletine dair bağlılığı esas alıyor. bahsi geçen "vatan" kavramını ümmetçi bir düşünce şeklinde daha soyut ve dini bir yönde yorumluyor olmak benim nezdimde bir anlam ifade etmiyor. "vatan", somut bir coğrafi alanla yani türkiye cumhuriyeti'nin sınırları içerisinde kalan topraklarla doğrudan ilişkili olup ulusal bağımsızlığı bir bütün olarak ele alır. bu topraklar yalnızca üzerinde yaşadığımız bir kara parçası değil, aynı zamanda türk ulusunun bağımsızlığını, hürriyetini ve de egemenliğini koruduğu hatta uğruna mücadele ettiği kutsal bir değerdir. ulu önder mustafa kemal atatürk, "vatan bir bütündür, parçalanamaz." sözüyle türkiye cumhuriyeti topraklarının bölünmez bütünlüğüne işaret ederken aynı zamanda her bireyin bu toprakları savunma sorumluluğuna da işaret etmiştir. ben ve benim gibi düşünen kişilere göre vatan, halkın özgürlüğü ve refahı için korunması gereken büyük bir hazine ve emanettir. nihayetinde; ümmetçilerin vatan anlayışı, milliyetçi bir vatan bilincinden uzaklaşıp islam ümmetine yönelik soyut bir vatan kavramına dayandığı için ümmetçilik ve milliyetçilik arasında büyük bir uçurum olduğunu unutmamak gerekir. bizler millet kavramını ve vatan bilincini, bağımsızlık ve özgürlüğün temel taşı olarak görürken ümmetçilik yalnızca bizlerin vatan bilincini zayıflatma potansiyeline sahip geri kalmışlığa sebep olmuş bir düşünce şeklidir.

ne mutlu türk'üm diyene!
devamını gör...

daha fazla

"daha fazla" ifadesi; bir şeyin derece, miktar, yoğunluk vb. anlamındaki artışını ifade eden bir söz öbeğidir. elde bulunanın yetersiz olduğunu ve onun daha da çoğuna ihtiyaç duyulduğunu belirtmek için kullanılır. yani eldeki şeyin mevcut durumunun ötesine geçme isteği veyahut ihtiyacını ifade eder diyebiliriz.

bahsi geçen söz öbeğine 20. yüzyıl türk edebiyatında sıkça yer verilmiştir. servet-i fünün, milli edebiyat gibi edebi dönemlerde "daha fazla" ifadesi çoğunlukla daha geleneksel anlamlarda yani bir şeyin miktarını, derecesini artırmak anlamında kullanılmıştır. bu söz öbeği her ne kadar nesnel ve tanımlayıcı bir rol üstlenmiş olsa da ikinci yeni döneminde sahip olduğu nesnel gövdesinden sıyrılıp daha soyut ve derin bir karaktere bürünmüştür.

şairler ikinci yeni şiir hareketinde "daha fazla" ifadesini kullanarak bir şeylerin sınırlarını zorlamayı, derinleşmeyi ve hatta yoğunlaşmayı vurgulamışlardır. aynı zamanda bireyin modern dünyadaki bitmek bilmeyen arzularını ve tatmin olmayan benliklerini de büyük bir başarıyla simgelemişlerdir. bu gibi söz öbekleri bir şeyleri nicelemenin yanı sıra karmaşık ve çatışmalarla dolu iç dünyalarını yansıtmak için şairler için eşsiz bir araçtı. bundan dolayıdır ki "daha fazla" ifadesini edebi metinlerde yalnızca niceliksel bir artış olarak değil de duygusal ve varoluşsal bir derinleşmenin dışavurumu olarak da görmemiz muhtemeldir.


"her şeyin fazlası zararlıdır ya,
fazla şiirden öldü edip cansever."
devamını gör...

mehmet çınarlı

1925 yılında karaman'ın ermenek ilçesinde dünyaya gelen mehmet çınarlı, 1937 yılında ilkokul eğitimini ermenek'te tamamladıktan sonra ermenek'te ortaokul olmadığı için orta öğrenim görmek amacıyla konya lisesi'nin orta öğretim kısmında eğitimine başlayıp 1940 yılında eğitimini tamamlamıştır, parasız yatılı sınavındaki başarısının sonucunda lise eğitimini 1943 yılında antalya lisesi'nde tamamlamıştır. 1948 yılında ankara siyasal bilgiler fakültesinden mezun olduktan sonra maliye bakanlığında devlet memuru olarak çalışmaya başlayan mehmet çınarlı, 1960 yılında bütçe ve mali kontrol genel müdür yardımcılığı'na 1964 yılındaysa maliye tetkik kurulu üyeliğine getirilmiştir. bunların devamındaysa 1967 yılında tbmm tarafından sayıştay üyeliğine, 1981 yılında anayasa mahkemesi üyeliğine seçilmiştir. anayasa'da belirtilen yaş sınırına ulaşması gerekçesiyle 1990 yılında emekliliğini vermiştir. 19 ağustos 1999 yılında ankara'da vefat eden mehmet çınarlı; gerek şiirleri olsun, gerek edebi anlayışıyla etrafındaki insanlara yol göstermiş olması olsun, düşünceleri ve eserleriyle beraber hepimize geçmişe ve geleceğe uzanan değerli bir edebi miras bırakmıştır. aile hayatından kısaca bahsedecek olursak, annesi emine hanım babasıysa sağlık memurluğundan emekli, "doktor osman" lakaplı osman çınarlı'dır. 1955 yılında ingilizce öğretmenliği yapan nuran işeri'yle dünya evine girip bu evliliğinden oya çınarlı ve bahar çınarlı adlı iki kızı olmuştur, 1984 yılında eşinden ayrılan çınarlı, üç sene sonrasında bu sefer de 1987 yılında emekli albay kızı olan gönül kayra ile hayatını birleştirmiştir.

henüz ufak yaşlarındayken büyümüş olduğu çevrenin etkisini edebi eserlerinde görmek mümkündür. çocukluğunda doğayla iç içe büyüdüğünü ve içerisinde bulunduğu ekosistemi şiirlerine başarılı bir şekilde yansıtabilmiş olması aslında çınarlı'nın çok iyi bir gözlemci olduğunu da gözler önüne seriyor. konya lisesi'nin ortaokuluna gittiği sıralarda kendisini edebiyat alanında geliştirmeye çoktan başlamıştır bile. şiire duyduğu ilgi ve alakayı bir heves olarak bırakmadan tüm hayatı boyunca sürdürmüştür.

yayımlanan ilk şiiri olan "antalya'da kış", 1937 yılında antalya gazetesi'nde yer almıştır. ilk şiirlerini henüz lise öğrencisiyken antalya gazetesi, yedigün, yarımay gibi dergi ve gazetelerde yayınlayan çınarlı'nın edebiyat camiasına yeni bir soluk getiren şiirleri aslında çınaraltı dergisinde yayımlanan şiirleridir.

çınaraltı dergisinde aynı fikir etrafında toplanan ve garip akımına karşıt bir tavır alan şairlerin bir araya gelmesiyle beraber hisar topluluğu ortaya çıkmıştır ve mehmet çınarlı da bahsi geçen hisar dergisinin kurucularından birisi olmuştur. kendisine mehmet hisarlı olarak bile hitap edenler olmuşken hisar dergisine de çınar dergisi diyenler yok değilmiş. çınar, edebiyata ve hisar anlayışına karşı olan tutkusunu kaybetmeden derginin ilk sayısından son sayısına kadar yazılarını ve şiirlerini derginin bünyesinde bulundurmuştur. edebi anlayışı, geleneğe bağlılık adı altında şekillenirken tarafını hep milli şiirden yana seçip milli kaynaklardan beslenmiştir. şiirlerinde her ne kadar aile, doğa, sosyal olaylar, vatan sevgisi gibi çeşitli konulara yer verse de şiirlerini halkın konuştuğu dilden yana seçerek yaşayan türkçeyi kullanmıştır. aruz ölçüsünü usta bir şekilde kullanırken hece ölçüsünü de çok başarılı kullandığı şiirleri mevcuttur.
devamını gör...

hisar akımı

türk edebiyatının süreli yayın tarihinin uzun ömürlü dergilerinden birisi olan hisar dergisi; dönemin aylık fikir, edebiyat ve sanat dergilerinden birisidir. dergi, "fikir sanat ve edebiyat dergisi" başlığı beraberinde 1950 yılında ankara'da yayımlanır. 1940'lı yıllarda garip anlayışının zayıflattığı geleneksel bağı tekrardan güçlendirmeyi, yazılarıyla beraber sanatseverlere hitap edip dönemin türkiyesinin edebiyat hayatına seviye getirmeyi amaçlamıştır. sonuç olarak hisar akımının vizyonu, türk edebiyatında yer alan geleneksel ve modern unsurları harmanlayarak milli ve manevi değerlere bağlı bir edebi anlayış geliştirmek ve geliştirdikleri bu anlayışı olduğunca geniş kitlelere ulaştırmak çevresinde şekillenmiştir. zaten bahsi geçen ifadelerde de aslında türk milletinin kültürel mirasını koruyup gelecek nesillere taşıma gayesi güdüldüğü açık bir şekilde ortadadır.

hisar dergisinde 500'ü aşkın şair ve yazarın eserleri yayımlanmıştır, yüzlerce sanatçının belirli ilkeler etrafında kenetlenebilmesi ortak milli duygular ve sanat anlayışları beslemelerinden kaynaklanıyor. benim nezdimde benimsenilen ortak anlayışlar arasında diğerlerine nazaran daha bir ehemmiyete sahip olan anlayış her birinin "kökü mazide olan ati" çizgisinde eserler vermesi. nedir bu "kökü mazide olan ati" olayı diyecek olursanız diye kısaca bahsetmek isterim. ziya gökalp ile yahya kemal arasında geçen ufak bir manzum şakalaşmada ziya gökalp, yahya kemal'e "harabisin harabati değilsin, gözün mazidedir ati değilsin." demiş, yahya kemal ise ziya gökalp'e cevap olarak "ne harabi ne harabatiyim, kökü mazide olan atiyim." diye bir cevap vermiştir. bu dizelerin nihayetinde yahya kemal geçmiş, günümüz ve gelecek arasında bir köprü kurup kendisini hisarcılar olarak atfeden hisar dergisi yazarlarının bu dizeler etrafında toplanıp bu çizgide eserler vermesine imkan sağlamıştır.

hisar dergisi, amaçlarından hiçbir zaman hiçbir şekilde taviz vermeden 1950-1980 tarihleri arasında yayımlanır. ilkeli yayımından dolayı olarak da türkiye'nin ilk kültür bakanı talat sait halman bu dönemi hisar çığırı olarak niteler. hisarcılar, edebi olarak halk ve divan edebiyatıyla modern edebiyatın, garip ve sosyalist gerçekçiler ile ikinci yeni anlayışları dışındaki bütün oluşumlarından yararlandığını söylememiz yanlış olmaz. yahya kemal'in neoklasizmi ve ahmet haşim'in sembolizm'ini kişisel maharetleriyle birleştirerek genç kalemler ve beş hececiler etkisinde de kalmışlardır. kültürel yönden bakıldığı zaman tarih, din, dil, anadolu coğrafyası ve insanlarından beslenmişlerdir.

çınaraltı dergisi'nde garip akımı'na karşı çıkılmasıyla başlayan serüven, onlarca yazarın hisar çatısı altında toplanmasıyla beraber eserlerin günümüze kadar süregelmesine olanak sağlamıştır.

bazı hisar dergisi şairleri: mehmet çınarlı, mustafa necati karaer, gültekin samanoğlu, ilhan geçer, munis faik ozansoy, yavuz bülent bakiler, arif nihat asya, tarık buğra, mehmet kaplan, cemil meriç, sabahattin engin, halil rıdvan çongur, nurettin özdemir, rıza polat akkoyunlu, macit benice, yahya akengin, sevinç çokum, sabahat emir, oyhan hasan bıldırki, şevket bulut, m. fahri oğuz, necmettin hacıeminoğlu, m. necati özsu, muhtar körükçü, mahmut özay, faik baysal, mustafa necati sepetçioğlu, fevzi halıcı, mehdi halıcı, ülkü uluırmak, bilgesu duru, burhanettin muz, yusuf mardin, ömer atilla, metin and, ergun sav, kamuran özbir, rüştü şardağ, müjgan cumbur, mehmet önder, hilmi ziya ülken, talat sait halman, coşkun ertepınar, ibrahim minnetoğlu, ismail minnetoğlu, ismail geçeksöz, ayla oral, bahattin karakoç ve daha nicesi..
devamını gör...

fake it till you make it

bu söylem kişinin belirli bir durumu veyahut beceriyi tam anlamıyla edinmeden edinmiş gibi davranıyor olmasını ifade eder. bu ifadeyi kısa bir söz öbeğinden ibaret görmek yerine bu ifadenin psikoloji, nörobilim gibi çeşitli alanlarda birbirinden farklı bilimsel temellere dayandırılabileceğini unutmamak gerekir. her şeyin kimyası olduğu gibi aslında davranışlarımızın da kimyası vardır. belirli bir şekilde davrandığımızda beynimizin kimyası bu davranışı destekleyecek şekilde değişir. örneğin gülümsüyor olmamız beynimizi mutluluk hissi veren kimyasalları salgılamaya teşvik eder. bu bağlamda bakıldığı zaman, hedefe ulaşana kadar kendine güvenen bir tavır içerisinde bulunuyor olmak bireyin hedefe ulaşma olasılığını gerçek anlamda artırabilir. plasebo etkisi gibi de düşünülebilir, kişi başarılı olacağına inanır ve ona göre hareket ederse başarıya ulaşma olasılığı çok artar. bu noktada amerikalı sosyolog robert king merton tarafından öne sürülen pygmalion etkisinden kısaca söz edeceğim. kısaca beklenti etkisi anlamına gelen bu "kendini gerçekleştiren kehanet" teorisi; kişinin başkalarına yönelik beklentilerinin, bu kişilerin performansını etkilediğini ileri süren bir psikolojik fenomendir. nihayetinde hedeflenilen durumdan ne kadar uzak olunursa olunsun, kişinin ve çevresindekilerinin kişiyi yapmış olarak görmesi kişiyi hedeflenilen duruma bir adım da olsa yaklaştıracaktır.
devamını gör...

bütün yarınların dünde kalması

bütün yarınların dünde kalması ifadesi aslında determinist bir bakış açısını yansıtır çünkü bu bahsi geçen ifade; geleceğin, geçmişin doğal bir uzantısı olduğunu öne sürer. geçmişte meydana gelen yaşadığımız her olay ve verdiğimiz her karar geleceğimizi şekillendirir. örnek vermek gerekirse bir kişinin geçmişte almış olduğu eğitim onun gelecekteki kariyer yolunu etkileyebilir fakat bu eğitimi almasaydı geleceği farklı da olabilirdi. bu verdiğim örneğe determinist bir bakış açısıyla yaklaşacak olsaydık bu yaşanan farklılığın da geçmişten kaynaklı sebeplerle gerçekleşmiş olduğunu söyleyebilirdik. yani kısacası determinizm, evrenin ve insan yaşamının bir tür nedensellik zinciri içinde işlediğini öne süren bir felsefi yaklaşımdır. determinist bir bakış açısı, insan eylemlerinin ve kararlarının özgür irade yerine koşullar ve nedenler tarafından yönlendirildiğini savunur. bu yüzden olsa gerek insanlar hayatları boyunca yalnızca onlar için belirlenmiş yolda ilerlerler ve özgürce seçimler yapma yetenekleri de bir bakımdan sınırlıdır.
devamını gör...

filmlerde hemen hemen hiç kimsenin çiş yapmaması

tuvalet ihtiyacı veya kişisel bakım gibi gün içinde yaptığımız sıradan aktiviteler çoğu zaman hikayenin akışını yavaşlatabilir ve izleyiciyi sıkılmışlık hissine sürükleyebilir. bu tür sahneler hikaye akışına dahil olmadığı için önemsiz detaylar olarak kabul edilip izleyicinin ilgisini kaybetmemek adına filmlerde yer verilmez. bahsetmekte olduğum günlük aktiviteler bazı kültürlerde tabu olarak da kabul edilebilir, bundan dolayı bu tarz sahnelerin görselleştiriliyor olması bazı toplumlarda rahatsızlık yaratabilir. üstünden geçtiğim faktörlerin yanı sıra filmler genel olarak karakterlerin gelişimine ve hikayenin ilerlemesine odaklandığından ötürü bu gibi sahneler filmin ilerlemesinde bir rol oynamayabilir ve bu yüzden de yer verilmeyebilir. soracak olursanız elbette ki yer verildiği filmler de oluyor. komedi filmlerinde bu tür sahneler bazen mizahi bir şekilde kullanılıyor veyahut aynı şekilde bazı filmlerde dramatik bir etki yaratmak için de kişisel bakım sahnelerine yer verilmiyor değil. her film yapımcısının ve yönetmenin bu konuda farklı düşüncelere sahip olduğunu da unutmamak gerekiyor.
devamını gör...

özgürlük gerçek midir sorunsalı

sorunsal kelimesi bir bakımdan çözümü olmayan şeyler için kullanıldığından ötürü hiçbir şekilde evet veya hayır gibisinden bir yorum yapmayaraktan yorumlarımı iletmek istiyorum. öncelikle bahsetmekte olduğumuz sorunsal özgürlüğün ne anlama geldiğini ve ne derecede gerçek veya ne kadar mümkün olduğu hakkında etik, siyasi ve sosyal sorunları içeriyor. bu sorunun cevabı düşünce tarzına ve bakış açısına göre değişkenlik gösterebiliyor doğal olarak. özgürlüğün tam anlamıyla ne olduğu ve ne olmadığı da başlı başına karmaşık bir konudur aslında. felsefi anlamda belirli bir kesim tarafından özgürlük kavramı üzerine çeşitli teoriler ve yaklaşımlar mevcut. bazısı özgürlüğü dış müdahalenin sıfır olması ve kısıtlamaların yokluğu olarak tanımlarken diğerleri bardağın biraz daha dolu tarafından bakıp bireylerin kendi potansiyellerini gerçekleştirebileceği bir durum olarak tanımlayabiliyor. determinizm ve özgür irade arasındaki bağlantıyı da gözden geçirmemizde fayda var bana kalırsa. determinizm doğruysa, yani her şey arasında bir neden-sonuç ilişkisi varsa o vakit insanların gerçek anlamda özgür iradesinin olup olmadığını tartışmamız ihtimaller arasında yer alabilir. bunların yanı sıra bireylerin özgürlüğü toplumsal ve siyasi yapılarla da yakından ilişkilidir zira toplumun bireyler üzerinde bıraktığı ekonomik eşitsizlikler, siyasi baskılar ve kültürel normlar gibi etkiler özgürlük kavramını şekillendiren ve sınırlandıran temel faktörlerden bazılarıdır. özgürlük gerçek midir sorusunun cevabını sabahlara kadar tartışsak bile bir sonuca ulaşamayacağımız kanaatindeyim, insanoğlu yüzyıllardan beri bu sorunsal üzerine konuşmaya devam ediyor ve sosyal bilimlerde bu bahsettiğimiz sorunsal çok uzun zamandan beri bir tartışma konusu. elbette ki farklı felsefi ve ideolojik görüşlere sahip olan insanlar arasında ayrılıklar olacaktır fakat özgürlük çok karmaşık ve çok boyutlu bir kavramdır, ve bu kavramı her açıdan değerlendirmemiz o kadar da kolay olmayabilir.
devamını gör...

pollyanna'nın aslında mutsuz olması

bilmeyenler için polyanna, amerikalı yazar eleanor h. porter tarafından yazılmış bir kitap olup aynı zamanda kitapla aynı adı taşıyan hayali* bir karakterdir. bahsettiğimiz roman 20. yüzyılın başlarında yayımlanmış olmakla birlikte polyanna'nın hayata pozitif bir bakış açısıyla yaklaşarak etrafındaki insanların hayatlarını da olumlu bir şekilde etkilemesini anlatıyor kısaca. fakat geçtiğim bu özete rağmen bazı eleştirmenler veya yorumcular da diyebiliriz polyanna karakterinin aslında mutsuz olduğunu iddia ediyorlar. buna sebep olarak da polyanna'nın yaşadığı olumsuz durumlara karşı sürekli olarak mutlu olmayı denemesi ve bunun için çabalamasını gösteriyorlar. bahsetmekte olduğum eleştirmenlere göre bir insanın sürekli mutlu ve pozitif olması mümkün değildir ve bu tür bir yaklaşım gerçek hayatta karşılaştığımız zorlukları göz ardı etmemiz anlamına gelir, bu da iyi bir şey değildir. tüm bu eleştiriler polyanna karakterinin aslında yüzeysel olduğu ve gerçekçilikten uzak olduğunu gösteriyor. bana göreyse bildiğiniz üzere her insan eşsizdir bundan dolayıdır ki herkesin hayata karşı farklı bir bakış açısı vardır ve insanların zorluklarla nasıl başa çıktığı konusunda farklı yaklaşımlarının olması da gayet doğaldır. zaten bahsetmekte olduğumuz karakter hayali bir karakter olduğu için asıl olay karakterin mutlu olup olmadığı değil, topluma verilmek istenen mesajın karakter aracılığıyla verilip verilmediğidir. roman, amacına uygun hizmet ederek okuyucularına pozitif düşüncenin ve empatinin önemini vurgulayarak başkalarının yaşamlarına olumlu etki bırakmanın yollarını empoze etmektedir. ve yalnızca bu temaları işleyerek dünya çapında geniş bir okuyucu kitlesi yakalaması da kitabın amacına ulaştığını gösterir.
devamını gör...

deha genetik midir sorunsalı

öncelikle şunu söylemek isterim ki zeka ve deha birbirinden farklı iki kavram olup insanların yetenekleri ve zihinsel kapasiteleriyle ilgili farklı özellikleri ifade eder. zeka; mantıksal düşünme, problem çözme, hafıza, dil becerileri gibi alanda kişinin zihinsel kapasitelerini ölçen bir kavram olmakla birlikte iq testleri olarak adlandırdığımız testlerle ölçülmeye çalışır ve insan zekasını böylece değerlendirmiş oluruz. deha ise zekaya nazaran daha kompleks ve geniş bir yapıya sahip olan bir kavramdır. bir kişinin dehasını yalnızca zeka seviyesine kıyasla ölçmemiz mümkün değildir çünkü deha kişinin yaratıcılığına, problem çözme yeteneğine, sanatsal ve estetik anlayışına, tabiri caizse olağanüstü yeteneklere sahip olma potansiyeline dayanır. yani kısaca anlattığım kadarıyla zeka, dehanın bir bileşeni olabilse bile deha, zekanın ötesinde daha derin ve karmaşık bir anlam taşır. şimdi dehanın genetik olup olmadığı sorusuna gelecek olursak, elbette ki genetik faktörlerin de rol oynadığını fakat çevresel faktörlerin de dehanın gelişimini büyük bir ölçüde etkilediğini söyleyebiliriz. çocukluk dönemi, aile ortamı, çevredeki eğitim seviyesi, sosyal çevre gibi çevresel etkenler kişinin potansiyelini tam olarak ortaya çıkarmasına yardımcı olabilir.

genler bireyin potansiyelini belirlerken çevresel faktörlerse bu potansiyelin gerçekleştirilmesinde rol oynarlar.
devamını gör...

gelecek belli ise tercihlerin ne önemi var sorusu

geleceğin kesin olarak belli olduğu bir senaryoda bile tercihlerimiz akıl almaz derecede önemlidir. insanoğlu genellikle belirsizlik ve seçenekler arasında tercihlerde bulunur fakat geleceğin belli olduğu bir senaryoda ortadaki belirsizlik hali kaybolur. bu gibi durumlardaysa yalnızca seçenekler arasında tercihlerde bulunmamız gerekir. gelecekte ne olacağını bile bile yine de hayatımızı etkileyecek bir çok karar vermemiz elbet gerekecektir. bu gibi durumlarda bizi en çok mutlu ve tatmin edecek seçenekleri seçmemiz en mantıklı karar olacaktır. örnek vermek gerekirse, geleceğimizin yine belirli olduğu bir senaryoda kariyer tercihi yapmak ikileminde kaldık, belki de çok fazla getirisi olan fakat bizler için anlamsız bir iş ve tutkularımızı, ilgi alanlarımızı yansıtan bir kariyer planı arasında seçim yapmak zorundayız. sizce gelecekte sizlere çok iyi bir maaş getirecek bir iş mi daha iyi olur yoksa yetenekli bir ressamken sanatçı kimliğinizle mutluluk duyacağınız bir iş mi? bu sorunun elbette ki net bir cevabı yok. veyahut gelecekte ne olacağını biliyor olmanıza rağmen kişisel gelişiminize önem veriyor olmanız her halükarda gereklidir. yeni bir dil öğrenip kendinizi hem kültürel hem de farklı açılardan zenginleştirip belki de iş hayatınızda daha farklı fırsatlar da yakalayabilirsiniz. her ne kadar tüm bu olayı 7 harflik bir kelimeye sığdırmış olsak bile gelecek düşündüğümüz kadar basit ve kolay anlaşılacak bir şey değildir, çok boyutlu bir kavram ve bu gibi sorularla ancak farklı perspektifler edinmenize olanak sağlayabilirsiniz. geleceğiniz belli olsa bile etik değerlerinize ve ahlaki ilkelerinize bağlı kalmanız hayati önem taşır. çalıştığınız yerde elinize haksız kazanç sağlamaya yönelik ufak bir fırsat geçti ve bu fırsatı değerlendirdiniz diyelim, belki bu yaptığınız şeyi kimse hiçbir zaman bilmeyecek ve bu yaşananlar hayatınıza yön veren bir an olmayacak fakat bunun iç muhasebesini yaptığınız vakit belki için içinizi yiyecek, bu bakımdan da vicdanınızla uyumlu kararlar almanız gerekecek. kısacası kaldığınız ikilemlerde her zaman kendinizi geliştirmeye ve potansiyelinizi maksimize etmeye odaklı tercihler yapmanız gerekecek. belki de en zoru bu olacak.
devamını gör...

two girls reading

fransız ressam pierre auguste renoir tarafından 1890 yılında empresyonizm akımı etkisinde tamamlanmış bir eserdir. görseldeki tabloda yer alan iki kız, renoir'in diğer eserlerinde de kullandığı modeller arasında olan jeanne darlot ve marie goujon'dan ilham alınarak yapılmıştır. fark ettiyseniz ünlü ressam ışığın ve renklerin anlık etkilerini yansıttığı bu eserde fırça darbelerini hızlı ve gevşek bir şekilde uygulayarak figürlerin ve çevrenin detaylarından kaçınmıştır, bahsetmekte olduğum bu fırça kullanışı empresyonist ressamların karakteristik özelliklerinden yalnızca birisidir. eser her ne kadar dönemin zarif iç mekan anlayışını yansıtan bir atmosfere sahip olmasa bile bu detaylı çizimler yerine eserdeki renklerin uyumu 19. yüzyılın sonları için gerekli olan burjuvazi havayı katmaya yeterli olmuştur.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

rivayetlerin gerçeklerden daha akılda kalıcı olması

rivayetler hepimizin bildiği üzere hikayeleştirilerek ve anekdotlar halinde tarafımıza aktarılır. insan beyni de bilgileri ve olayları hikayeler şeklinde hatırlamaya daha yatkındır. bundan dolayı gerçekleri veri halinde hafızamıza almak yerine olayları hikayeleştiriyor olmamız bilginin daha kalıcı ve etkili bir şekilde bizler tarafından hatırlanmasına yardımcı olur. rivayetlerin gerçeklerden daha akılda kalıcı olmasının tek sebebi insanoğlunun sahip olduğu hikayeleştirme eğilimi değildir, çoğu rivayet bir duygusal yük taşır ve insanların duygularına hitap eder. bir olayın duygusal olması da insan hafızasının daha derinlerine işlenmesine ve daha kolay hatırlanmasına neden olur. kısacası, herhangi bir şekilde o kültürün hafızasına yerleşmiş bir rivayet, nesilden nesile aktarılarak kültürel birikimin ve kültürel kimliğin sürdürülmesine yardımcı olur.

kültürel miraslarımızı koruyalım ve aktaralım, gelenekleri yaşatalım, dilimizi ve sanatımızı destekleyelim, gelecek nesillere daha da zengin bir kültürel birikim bırakalım.
devamını gör...

insanlar neden sokak yemekleri yer sorunsalı

öncelikle birçok sokak yemeği uzun tarihsel geçmişe sahip geleneksel tariflerle günümüze gelmiştir. bundan ötürü olsa gerek bazı insanlar yerel kültüre duydukları ilgi ve o kültürün tarihiyle bağlantı kurma amacıyla sokak yemeklerini tercih ederler. bunun yanı sıra sokak yemekleri bizlere sokak satıcılarının canlı ve renkli atmosferini sunar ve yerel halkla sosyal etkileşim kurmamıza olanak sağlar. aynı zamanda sokak yemekleri restoranlara nazaran daha zahmetsizlerdir, çok hızlı bir şekilde hazırlanıp servis edilir. yoğun çalışma saati olanlar ve alelacele bir şekilde yemek yemek zorunda olan kişiler için de pratik bir çözümdür. bazı kişilere göre sokak yemekleri hiç hijyenik olmasa bile bana göre sokak yemeklerinin bu denli lezzetli olmasının sebebi hijyenik olmamasıdır, yoksa neden hijyenik olmayan bir şeyi sokak "lezzeti" olarak adlandıralım ki?
devamını gör...

simitin ortası niye boş sorunsalı

simit, osmanlı döneminden beri fırıncıların işlerini kolaylaştırmak amacıyla ortası boş bir şekilde pişiriliyordu. hem fırıncılar simidi pişirirken daha hızlı ve verimli bir şekilde pişiriyorlardı hem de üzerlerine dikiş ipliği geçirilerek taşınması ve askıya asılarak saklanması için sokak satıcılarına uygun bir yapı sunuyordu. kısacası simit, yıllar öncesinde ortasında boşluk bırakılan bir çörek türünün spesifik olarak bir kültürde nasıl gelenek haline geldiğini gözler önüne seren başarılı örneklerden birisidir.
devamını gör...

her şeye ve herkese rağmen yalnız hissetmek

(bkz: monachopsis)
devamını gör...

genel bir anlamlandırma çabasına girme zorunluluğu

bir zorunluluk değildir aksine insan doğasının bir parçasıdır çünkü insanlar dünyayı anlamak ve yaşadığı olayları, edindiği bilgileri bir bağlam içerisinde değerlendirmek ister. aslında bu anlamlandırma çabası bilinmeyen bir şeyi anlamak veyahut karmaşık bir konuyu çözüme kavuşturmak adına bir motivasyon kaynağıdır zira yeni bilgilerle karşılaştığımız vakitler bunları hemen mevcut bilgilerimizle kıyaslayıp ilişkilendirmeye çalışırız. o vakitler içinde bulunduğumuz ilişkilendirme sürecinde bilgilerin anlamını kavramak ve bazı kararlar vermek açısından önemlidir. aynı zamanda anlamlandırma çabasında olan insanların empati yeteneğinin daha yüksek olduğu da su götürmez bir gerçektir çünkü bu çaba aynı zamanda iletişimimizi geliştirir ve farklı bakış açılarını değerlendirmek gibi durumlarda kaldığımız vakitlerde kendimizi ifade etmek ve başkalarının düşüncelerini anlamak anlamında farkındalık edinmiş oluruz. ancak her zaman genel bir anlamlandırma çabası halinde olmak zorunda olmadığınızı da unutmayın zira bazı durumlarda bilgi eksikliğinden veya sınırlı kaynaklardan ötürü net bir bilgiye ulaşmak mümkün olmayabilir. bu gibi durumlarda bilgiyi sorgulamaya devam edip yeni bilgiler ortaya çıktıkça düşüncelerimizi revize etmemiz gerekir. kısacası bahsetmekte olduğumuz bu anlamlandırma çabası dünyayı anlama isteğimizin bir aynasıdır, yansımasıdır.
devamını gör...
devamı...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim