1.
çölleşme, adı üstünde bir alanın çeşitli sebeplerden dolayı çölleşmesidir ve günümüz dünyası'nın en önemli sorunlarından birisidir. çölleşmeye karşı mücadele edilmelidir.
devamını gör...
2.
doğal sebeplerle yada insan kaynaklı aktiviteler sonucunda verimli toprakların yavaş yavaş mineral ve barındırdığı canlı çeşitliliğini kaybetmesi, çoraklaşması, kıraçlaşmasına çölleşme denir. bu süreç toprağın su geçirebilme yada tutabilme özelliğine yitirmesine de sebep olur. yağmur yağdığında su düştüğü yerin altına geçemez, akıp gider ve çölleşme ile erozyonu daha da artırır.
bu aralar kışın az yağış alan bir bölgede yaşadığım için özellikle kafaya taktım. dolayısıyla dünyada çölleşme, erozyon ve sulak alanlarla su kaynaklarının yok olması gibi sorunlara yönelik neler yapılıyor diye ara sıra videolar izledim. bunları izlerken bu problemin şehirleşme, tarım, neoliberal politikalar gibi diğer başka alanlarla bağlantılı olduğunu düşünmeye başladım. özellikle büyük ölçekli projelerden olan great green wall of africa adlı afrika'da sahra çölünün güneye doğru genişlemesini önlemek amacıyla başlatılmış sahel bölgesindeki ülkeleri kapsayan ve afrika kıtasını doğu-batı eksenli bir orman-tarım alanı şeklindeki geniş alanlarla yeşillendiren, bu süreçte de o ülkelerdeki gıda, işsizlik ve göç gibi problemleri de çözmeyi vaat eden müthiş bir projeye denk geldim. hindistan'da muson yağmurları sebebiyle yaşanan erozyonu kontrol altına alıp, su kaynaklarını artırıp toprak kalitesini artırarak yerel ekonomiyi ve ekolojiyi iyileştiren projeler izledim.
benzer mantıkla, şehirleşmenin sebep olduğu su kıtlığı, erozyon ve sıcaklık adalarını engellemek için neler yapıldığını araştırdım. ağaçlı caddelerden şehirleri çevreleyen kent ormanlarına, bunun toplum sağlığına ve ekonomiye etkilerine, permakültür aktivitelerinden zirai ormancılık diye çevireceğim agroforestry'e kadar pek çok video izledim. iskoçya'da bile yok edilen caledonian ormanları geri getirilmeye çalışılıyor. yada monokültür denilen sıkça tek tip bitki dikilmiş insan yapımı ormanlar seyreltilip o bölgelerin yerel türlerinden ağaçlar, çalılar ve bitkiler dikilerek kendi başına doğal olarak büyüyebilecek ormanlar oluşturulmaya, nehirler ve göller canlandırılmaya, canlı çeşitliliği artırılmaya çalışılıyor. bunlar aramazsa insanın karşısına çıkacak projeler değiller. greta denilen sorosun proje çocuğunu herkes bilir, ama onun çevreye bir katkısı yok, anca gösteri ve wef toplantılarında reklam peşinde koşuyorlar. o yüzden gerçekten fark yaratan organizasyonları daha da göz önüne getirmemiz, dünyada iklim değişikliği ve çölleşmenin nelere sebep olabildiğini halka göstermemiz lazım.
yani sivil toplumun farkındalık yaratmasıyla bu çözümleri türkiye'ye de uyarlayıp uygulayabiliriz. farkında olmazsak tepeden inme yasalarla büyük şirketlerin işine gelecek yerel tohumu yasaklama gibi hem çevremizi hem sağlığımızı hem de ülke ekonomimizi yabancıların insafına bağımlı hale getiririz. önemli olan sivil toplumun, yani örgütlenebilen halkın çölleşmeyle, erozyonla, su kıtlığıyla, açgözlü şirketler ve politikacılarla, iklim değişikliğiyle mücadele etmeye yönelik bir talebinin olması. diğer türlü herhangi bir mücadele çalışması yapılacaksa bile, kentsel dönüşüm diye başlayıp şehirleri hayat kalitesinin düştüğü rant ve beton çöplüğüne çeviren hükümet ve belediyelerin insafına kalabiliriz.
diğer yandan tema vakfı bu konuda yıllardır ağaçlandırma, toprak kalitesini iyileştirerek erozyonla mücadele faaliyetleri yürütse de maalesef ne toplumda ne de devlet nezdinde yeterince destek ve çaba sarf edildiğini düşünmüyorum. ilkokuldayken tema temsilcilerinin gelip okulumuzun bahçesinde fıstık çamı fidanı dikme etkinliğiyle çölleşmeyle mücadele bilincini kazanmaya başlamıştım. doğup büyüdüğüm şehirde de kent ormanı projesine tanıklık etmiştim.
ama o dönem gösterilen ivme, aradan geçen onca yılda düştü gibi görünüyor. özellikle yanan ormanların yerine oteller dikilmesi, atatürk orman çiftliğinin ortasına kaçak saray yapılması, istanbul'un kuzey ormanlarının ve sulak alanlarının yok edilmesi gibi geniş ölçekli trajediler de yaşadık, yaşıyoruz. şehir içindeki fazla betonlaşmamış, ağaçlıklı askeri araziler toplu konutla betonlaştırılıyor, tarımda bilinçsiz sulama ve iklime uygunsuz ekin yetiştirilmesi sebebiyle su fakiri bölgelerimizde obruklar oluşuyor, meralar yok edildiği için biyoçeşitlilik yaratan çiçekler ve sonucunda arılar ve arıcılık zarar görüyor. hem yerel kuşlar hem göçmen kuşlar bu çevresel gerilemeden olumsuz etkileniyor, bazı canlı türleri yok olmanın eşiğine gelebiliyor.
bireysel olarak maddi gücüm olsa dağın başında çorak bir arazi alıp toprak iyileştirmesi yapmak isterdim. abd'de bir adam bu şekilde geniş çorak bir arazi alıp toprağı su tutabilen hayat dolu bir yere çevirmiş. o adama çok özendim, aklıma hayrettin karaca'nın ağaç sevgisini getirdi. buradan yani türkiye gibi sulak alanların ve yağış miktarının zayıf, çölleşmenin yaygın olduğu kalabalık bir ülkede yaşıyorsak, kısaca bahsettiğim bu alt başlıklara ve çok daha fazlasına dair temel bilgi sahibi olmamız şart. hem yerel hem küresel düşünerek, bu konuları geç dönem kapitalizmin çevreye ve hayatımıza etkileriyle ilişkilendirerek farkındalığımızı artırmalı, çevresel sorunlarına duyarlı ve sürdürülebilir yaşamalıyız. örneğin, kendi elimizle en azından bir tane fidan dikmeli, balkonlarımızda bir tane saksıda bile olsa arıların hoşuna giden yerel yabani çiçekler yetiştirmeliyiz bence.
bu aralar kışın az yağış alan bir bölgede yaşadığım için özellikle kafaya taktım. dolayısıyla dünyada çölleşme, erozyon ve sulak alanlarla su kaynaklarının yok olması gibi sorunlara yönelik neler yapılıyor diye ara sıra videolar izledim. bunları izlerken bu problemin şehirleşme, tarım, neoliberal politikalar gibi diğer başka alanlarla bağlantılı olduğunu düşünmeye başladım. özellikle büyük ölçekli projelerden olan great green wall of africa adlı afrika'da sahra çölünün güneye doğru genişlemesini önlemek amacıyla başlatılmış sahel bölgesindeki ülkeleri kapsayan ve afrika kıtasını doğu-batı eksenli bir orman-tarım alanı şeklindeki geniş alanlarla yeşillendiren, bu süreçte de o ülkelerdeki gıda, işsizlik ve göç gibi problemleri de çözmeyi vaat eden müthiş bir projeye denk geldim. hindistan'da muson yağmurları sebebiyle yaşanan erozyonu kontrol altına alıp, su kaynaklarını artırıp toprak kalitesini artırarak yerel ekonomiyi ve ekolojiyi iyileştiren projeler izledim.
benzer mantıkla, şehirleşmenin sebep olduğu su kıtlığı, erozyon ve sıcaklık adalarını engellemek için neler yapıldığını araştırdım. ağaçlı caddelerden şehirleri çevreleyen kent ormanlarına, bunun toplum sağlığına ve ekonomiye etkilerine, permakültür aktivitelerinden zirai ormancılık diye çevireceğim agroforestry'e kadar pek çok video izledim. iskoçya'da bile yok edilen caledonian ormanları geri getirilmeye çalışılıyor. yada monokültür denilen sıkça tek tip bitki dikilmiş insan yapımı ormanlar seyreltilip o bölgelerin yerel türlerinden ağaçlar, çalılar ve bitkiler dikilerek kendi başına doğal olarak büyüyebilecek ormanlar oluşturulmaya, nehirler ve göller canlandırılmaya, canlı çeşitliliği artırılmaya çalışılıyor. bunlar aramazsa insanın karşısına çıkacak projeler değiller. greta denilen sorosun proje çocuğunu herkes bilir, ama onun çevreye bir katkısı yok, anca gösteri ve wef toplantılarında reklam peşinde koşuyorlar. o yüzden gerçekten fark yaratan organizasyonları daha da göz önüne getirmemiz, dünyada iklim değişikliği ve çölleşmenin nelere sebep olabildiğini halka göstermemiz lazım.
yani sivil toplumun farkındalık yaratmasıyla bu çözümleri türkiye'ye de uyarlayıp uygulayabiliriz. farkında olmazsak tepeden inme yasalarla büyük şirketlerin işine gelecek yerel tohumu yasaklama gibi hem çevremizi hem sağlığımızı hem de ülke ekonomimizi yabancıların insafına bağımlı hale getiririz. önemli olan sivil toplumun, yani örgütlenebilen halkın çölleşmeyle, erozyonla, su kıtlığıyla, açgözlü şirketler ve politikacılarla, iklim değişikliğiyle mücadele etmeye yönelik bir talebinin olması. diğer türlü herhangi bir mücadele çalışması yapılacaksa bile, kentsel dönüşüm diye başlayıp şehirleri hayat kalitesinin düştüğü rant ve beton çöplüğüne çeviren hükümet ve belediyelerin insafına kalabiliriz.
diğer yandan tema vakfı bu konuda yıllardır ağaçlandırma, toprak kalitesini iyileştirerek erozyonla mücadele faaliyetleri yürütse de maalesef ne toplumda ne de devlet nezdinde yeterince destek ve çaba sarf edildiğini düşünmüyorum. ilkokuldayken tema temsilcilerinin gelip okulumuzun bahçesinde fıstık çamı fidanı dikme etkinliğiyle çölleşmeyle mücadele bilincini kazanmaya başlamıştım. doğup büyüdüğüm şehirde de kent ormanı projesine tanıklık etmiştim.
ama o dönem gösterilen ivme, aradan geçen onca yılda düştü gibi görünüyor. özellikle yanan ormanların yerine oteller dikilmesi, atatürk orman çiftliğinin ortasına kaçak saray yapılması, istanbul'un kuzey ormanlarının ve sulak alanlarının yok edilmesi gibi geniş ölçekli trajediler de yaşadık, yaşıyoruz. şehir içindeki fazla betonlaşmamış, ağaçlıklı askeri araziler toplu konutla betonlaştırılıyor, tarımda bilinçsiz sulama ve iklime uygunsuz ekin yetiştirilmesi sebebiyle su fakiri bölgelerimizde obruklar oluşuyor, meralar yok edildiği için biyoçeşitlilik yaratan çiçekler ve sonucunda arılar ve arıcılık zarar görüyor. hem yerel kuşlar hem göçmen kuşlar bu çevresel gerilemeden olumsuz etkileniyor, bazı canlı türleri yok olmanın eşiğine gelebiliyor.
bireysel olarak maddi gücüm olsa dağın başında çorak bir arazi alıp toprak iyileştirmesi yapmak isterdim. abd'de bir adam bu şekilde geniş çorak bir arazi alıp toprağı su tutabilen hayat dolu bir yere çevirmiş. o adama çok özendim, aklıma hayrettin karaca'nın ağaç sevgisini getirdi. buradan yani türkiye gibi sulak alanların ve yağış miktarının zayıf, çölleşmenin yaygın olduğu kalabalık bir ülkede yaşıyorsak, kısaca bahsettiğim bu alt başlıklara ve çok daha fazlasına dair temel bilgi sahibi olmamız şart. hem yerel hem küresel düşünerek, bu konuları geç dönem kapitalizmin çevreye ve hayatımıza etkileriyle ilişkilendirerek farkındalığımızı artırmalı, çevresel sorunlarına duyarlı ve sürdürülebilir yaşamalıyız. örneğin, kendi elimizle en azından bir tane fidan dikmeli, balkonlarımızda bir tane saksıda bile olsa arıların hoşuna giden yerel yabani çiçekler yetiştirmeliyiz bence.
devamını gör...
3.
türkiye'nin bu konuda geniş çaplı bir mücadele çalışmasına girmesi gerektiğini düşündüğüm verimli toprakların bozulması, kalitesinin düşmesi, kuma dönüşmesi durumu. şurada dw'nin dünyada çölleri tekrar verimli topraklara çevirmeye yönelik bazı çalışmaları derlediği bir videosu var.
bu videoda bahsedilen projeler ve daha fazlasından örnek alıp ülkemize uyarlayarak topraklarımız tamamen kuma dönüşmeden önlemler almalıyız. kaybettikten sonra geri getirmek çok zor olur. mesela ingiltere bile şu aralar su sıkıntısı çekiyor, çünkü zamanında kapasitesi yüksek barajlar yapmamışlar. 1-2 yıl kurak geçince sanki türkiye'ymiş gibi barajlarda sular çekildi haberleri yapıyorlar. görece bulutlu ve yağışlı bir ülke bile önlem almadığı için sıkıntı çekiyorsa bizim daha dikkatli olmamız lazım. zira hali hazırda konya ovası ve güney doğu anadolu bölgelerimiz direkt olarak çölleşme tehdidi altında. videoda bahsedilen suudi arabistan'daki al-baydha ve çin'deki kubuqi projeleri etkili görünüyor gibi. inkaların yaptığı gibi teraslarla yada eğimi az olan yerlerde hendeklerle erozyonu önleyip toprağın su tutma kapasitesini ve bitki örtüsünü artırabiliriz. iyileştirici tarım* ve (bkz: permakültür) gibi yöntemleri yaygınlaştırabiliriz. özellikle dağların ve tepelerin yağış miktarı göz önünde bulundurularak yerli ağaç, çalı ve ot türleriyle seyrek bile olsa donatılması şart. bu, su yönetimi, erozyon, bulut oluşumu gibi pek çok sebeple ufak çaplı bile olsa fayda sağlayacaktır.
ayrıca orman yangınları sebebiyle halkta oluşan ağaç dikelim hevesini akıllı şekilde yönetmek gerek. topraktan çok su çeken türde ağaç türlerini sık şekilde zaten su sorunu olan bir bölgeye dikersek, oradaki yer altı sularını daha da azaltırız. iklim değişikliğini de göz önünde bulundurarak kuraklığa dayanıklı yerli veya bölgeye uyum sağlayabilecek kurak bölge ağaç ve çalılarını ekmeliyiz. özellikle yağış miktarı son yıllarda iyice azalmış bölgelerde seyrek ağaç dikimi yapmak, arada kalan bölgelerde çalı, ot, yaban çiçekleri yetişmesini sağlamak gerek. tüm bunları yer altı sularına bel bağlayarak değil, yağmur suyunu tutmayı deneyerek gerçekleştirmeliyiz. ne kadar yağmur yağıyorsa, o kadar suyu kullanacak kadar dikim yapmalıyız, fazla değil.
bu, sadece bitkilerin köklerinin su ve mineraller için savaşmasını önlemez. aynı zamanda toprağın yer yer gölgelik ama tamamen (ot, çalı yada ağaç ile) kaplanarak güneşten olumsuz etkilenmesini de önler. geniş toprakları çıplak bırakmamak lazım, organik yapısını ve canlılığını sürdürmeli. mantarlar, bakteriler ve solucanlar ağaç dallarını, yaprakları, meyveleri çürüterek hayat döngüsünü devam ettirmeli. zamanla o bölgelerde toprak kalitesi artınca veya bulutlanma artarsa doğal olarak yeni fidanlar ve otlar da kendiliğinden bitki örtüsünü sıklaştıracak veya çevreye yayacaktır. pek çok yeniden ağaçlandırma çalışması dünyada bu gibi şeyler dikkate alınarak yapılıyor. biz de çorak, çöl, bir şey yetişmez burada demek yerine araplar ve çinliler gibi bir yolunu bulup mücadele etmeliyiz.
ek: hindistan afrika'dan örnek almış. 1400 km uzunluğunda ve 5 km genişliğinde bir alanı ormanlaştırarak çölleşmenin etkilerini azaltmayı planlıyormuş. buradan ama hükümetleri türkiye'deki gibi bölgeyi madencilik ve inşaata peşkeş çektiği için vatandaşlar kendileri inisiyatif alıp doğayı iyileştirmeye başlamışlar. yine de devlet yasal güvencelerle bölgeyi koruma altına alması gerektiği söyleniyor. tüm dünyada benzer sıkıntılar var, ama çözümleri de var. yeter ki insanlar politikacıların ellerini zorlayıp doğru şeyi yapmalarını sağlasınlar.
bu videoda bahsedilen projeler ve daha fazlasından örnek alıp ülkemize uyarlayarak topraklarımız tamamen kuma dönüşmeden önlemler almalıyız. kaybettikten sonra geri getirmek çok zor olur. mesela ingiltere bile şu aralar su sıkıntısı çekiyor, çünkü zamanında kapasitesi yüksek barajlar yapmamışlar. 1-2 yıl kurak geçince sanki türkiye'ymiş gibi barajlarda sular çekildi haberleri yapıyorlar. görece bulutlu ve yağışlı bir ülke bile önlem almadığı için sıkıntı çekiyorsa bizim daha dikkatli olmamız lazım. zira hali hazırda konya ovası ve güney doğu anadolu bölgelerimiz direkt olarak çölleşme tehdidi altında. videoda bahsedilen suudi arabistan'daki al-baydha ve çin'deki kubuqi projeleri etkili görünüyor gibi. inkaların yaptığı gibi teraslarla yada eğimi az olan yerlerde hendeklerle erozyonu önleyip toprağın su tutma kapasitesini ve bitki örtüsünü artırabiliriz. iyileştirici tarım* ve (bkz: permakültür) gibi yöntemleri yaygınlaştırabiliriz. özellikle dağların ve tepelerin yağış miktarı göz önünde bulundurularak yerli ağaç, çalı ve ot türleriyle seyrek bile olsa donatılması şart. bu, su yönetimi, erozyon, bulut oluşumu gibi pek çok sebeple ufak çaplı bile olsa fayda sağlayacaktır.
ayrıca orman yangınları sebebiyle halkta oluşan ağaç dikelim hevesini akıllı şekilde yönetmek gerek. topraktan çok su çeken türde ağaç türlerini sık şekilde zaten su sorunu olan bir bölgeye dikersek, oradaki yer altı sularını daha da azaltırız. iklim değişikliğini de göz önünde bulundurarak kuraklığa dayanıklı yerli veya bölgeye uyum sağlayabilecek kurak bölge ağaç ve çalılarını ekmeliyiz. özellikle yağış miktarı son yıllarda iyice azalmış bölgelerde seyrek ağaç dikimi yapmak, arada kalan bölgelerde çalı, ot, yaban çiçekleri yetişmesini sağlamak gerek. tüm bunları yer altı sularına bel bağlayarak değil, yağmur suyunu tutmayı deneyerek gerçekleştirmeliyiz. ne kadar yağmur yağıyorsa, o kadar suyu kullanacak kadar dikim yapmalıyız, fazla değil.
bu, sadece bitkilerin köklerinin su ve mineraller için savaşmasını önlemez. aynı zamanda toprağın yer yer gölgelik ama tamamen (ot, çalı yada ağaç ile) kaplanarak güneşten olumsuz etkilenmesini de önler. geniş toprakları çıplak bırakmamak lazım, organik yapısını ve canlılığını sürdürmeli. mantarlar, bakteriler ve solucanlar ağaç dallarını, yaprakları, meyveleri çürüterek hayat döngüsünü devam ettirmeli. zamanla o bölgelerde toprak kalitesi artınca veya bulutlanma artarsa doğal olarak yeni fidanlar ve otlar da kendiliğinden bitki örtüsünü sıklaştıracak veya çevreye yayacaktır. pek çok yeniden ağaçlandırma çalışması dünyada bu gibi şeyler dikkate alınarak yapılıyor. biz de çorak, çöl, bir şey yetişmez burada demek yerine araplar ve çinliler gibi bir yolunu bulup mücadele etmeliyiz.
ek: hindistan afrika'dan örnek almış. 1400 km uzunluğunda ve 5 km genişliğinde bir alanı ormanlaştırarak çölleşmenin etkilerini azaltmayı planlıyormuş. buradan ama hükümetleri türkiye'deki gibi bölgeyi madencilik ve inşaata peşkeş çektiği için vatandaşlar kendileri inisiyatif alıp doğayı iyileştirmeye başlamışlar. yine de devlet yasal güvencelerle bölgeyi koruma altına alması gerektiği söyleniyor. tüm dünyada benzer sıkıntılar var, ama çözümleri de var. yeter ki insanlar politikacıların ellerini zorlayıp doğru şeyi yapmalarını sağlasınlar.
devamını gör...