herkesin bizi kıskanması
ülkede oluşan tüm olumsuzluklar için kullanılan ve yürekten inanılan kıskanılma olayı.
insanların da eleştirildiğinde çoğunlukla kullandığı cümledir.
t. diğerlerinden üstün olunduğu düşünülen özelliklerin, o diğer kişilerde * bu durumdan oluşan acı çekmesi olayı.
insanların da eleştirildiğinde çoğunlukla kullandığı cümledir.
t. diğerlerinden üstün olunduğu düşünülen özelliklerin, o diğer kişilerde * bu durumdan oluşan acı çekmesi olayı.
devamını gör...
ecce homo
nietzsche, ecce homo'da, kendini, değişim süreçlerini, neleri sevdiğine dair düşüncelerini, edebiyata, sanata dair düşüncelerini ve eserlerinin ortaya nasıl çıktığını, nelerin etkilediğini anlatıyor.ayrıca "üst insan" kavramına örnek olarak kendisini tanımlar.
devamını gör...
krokan
şekerli kavrulmuş fındıklı fransız tatlısı olarak adlandırılır.
devamını gör...
duşakabinde zeybek oynarken sabuna basıp kafayı yarmak
bir saat önce başıma gelmiş olan talihsiz durumdur.
biliyorum bunu itiraf etmesi zor, biraz da anonim oluşumun arkasına saklanıyorum dostlarım lakin bilirsiniz işte... her erkeğin herkesten sakladığı gizli, biraz sapık bir huyu vardır. herkesten gizlediğimiz, ve hatta; eşimizden dostumuzdan, en yakınlarımızdan sakladığımız tuhaf fetişlerimiz takıntılarımız elbette var yani... bu gayet de normal bir şey ve bu insani özelliğimden asla utanmıyorum, asla gocunmuyorum.
bilen bilir daha önceden söylemiştim, bir fabrikada güvenlikten sorumlu şef olarak çalışıyorum ve vardiyalı olduğum için saat 1 gibi bitti mesaim ve eve doğru yol aldım. her ayın 15'inde yaptığım bu ritüelimi tekrar gerçekleştirecek olmanın derin arzuları içerisinde şevkle gülümseyerek servis camından dışarıyı seyrederek hayaller alemine daldım. bir yandan proleterya sınıfın neden hala ayaklanmadığını düşünüp bir yandan arabayı satıp gs - malatya maçına 4-6 oran oynasam mı acaba diye bir risk sorgulaması yaptım. nefesimle buğulanan cama birtakım garip, anlaşılmaz işaretler bıraktım ve yol böylece bitti.
kız arkadaşım esra kapıyı açtı:
esra: hoş geldin bebeğim. günün nasıldı?
ben: iyiydi hayatım işte aynı nasıl olsun... fabrika aynı. hee. yeni gelen çocuk...
sözümü kesti:
esra: ramazan'ı diyorsun. alışabildi mi.
ben: ne gezer, elli nasır tutmamış körpecik bir çocuk daha. ama pek cevval... incelikleri öğrendi, kavraması uzun sürmeyecektir.
işle alakalı muhabbetimin infosunu verdikten sonra hızlıca duşa girmeye yeltendim. esra, yanıma müstehzi bir kadın hareketiyle yaklaştı. öpüp koklamak için sokulduğunda, az sonra gerçekleştireceğim kutlu davamın izzetine hâlel getirmesin diye bu dünyevi zevki ertelemek zorundaydım. onu kibarca ittim ve uzaklaştırdım kendimden. hışımla gözlerimin içine bakarak bağırdı:
"ne var selim?? neden böyle yapıyorsun. seni düşündüm ben akşama kadar. yoksa beni istemiyor musun artık?"
" ne alakası var hayatım biraz yorgunum sadece... hem... hem gece daha uzun kaçmıyorum ya eheh. (delikanlıca alnından öptüm)"
"aramızdaki ten uyumu gitgide yok oluyor selim, bunu anlayamıyor musun!..."
"neden?"
"sen benimle ilgilenmiyorsun artık...!"
bir an düşündüm ve hayatı sorguladım:
neden her ayın 15'inde bu oluyor tanrım?
neden ben?
neden esra böyle?
sonra üstümü değiştirmek için banyoya hücum ettim. banyoda bir tek benim ve tanrının bildiği fayansı kaldırarak altındaki zuladan gizli kasayı gün yüzüne çıkardım. şifreyi "1922" girerek tuşladım. kliks* diye açıldı kasa. içeriden efe kıyafetlerini çıkardım. potinlerimi giydim, fesimi taktım, üstüme ceketimi aldım... hemen altındaki oyuktan rahmetli dedem seyid ali efe çavuş'un 1879 model paslanmaz winchester kırma tüfeği çıkarttım. telefondan çakal çökerten zeybeğini açarak duşakabine girdim. bir yandan winchester tüfeği tutuyorum karşımda işgalci düşman varmış gibi doğrultuyorum.
bre düşman bozuntusu!
bre gafletin yılmaz vurucusu!
bilmez misin aydın'ın efeleri sevdim mi tam sever, kızdım mı da tüfengini alır bitene kadar mermisini vurur!
ben selim efe, babam kadir efe, dedem seyid ali efe çavuş...
bir yandan sıcak su akıyor üstüme sırılsıklam oldum ve üstümdeki beyaz gömlek iyice üstüme yapıştı. kıyafetlerim ıslakken hemen hemen 6-7 kg ağırlığa çıktı ve hareket kabiliyetimi zorlaştırdı. bir elimde tüfek çakal çökerten zeybeği oynuyorum, yere üç kez vurup peşrev veriyorum.
"bre ayanlar, bre kendin bilmezler, efelerin seçmesi selim çavuşa çattınız gari!"
"efeleee silah sabit!"
"gez!"
"göz!"
"arpacık!"
"ateş!"
karşıda bir düşman var gibi tüfeğimi doldurup ateşledim. karşımdaki hayali düşmanı yerle bir ettim, al kanlar kahpe vücudunu boyamıştı o'nun.
sonra bağırdım:
"behey kanı bozuk tahta kuruları, kılıncımızı sizin ak mintanlarınıza sildik! gidin bu vatandan, tez elden!"
mutlak zaferi kazandığımda, zeybek oynamaya başladım tekrardan. sonra birdenbire istemediğim bir şey oldu, yerde duran zeytinyağlı kellik sabunuma bastım. yere "şlaks" diye boylu boyunca düştüm, o kadar gürültülü bir şekilde düşmüştüm ki, bilincimi kaybederken fark ettiğim son detay, esra'nın bağırarak kapıyı zorlaması olmuştu.
esra benim bu absürt görüntümü görünce anlam verememiş ve kafamdan akan kanı ve yerdeki tüfeği görünce intihar ettiğimi zannedip sinir krizi geçirmiş. bir süre baygın kalmışım, öldü diye polisi çağırmış. savcılar ve adli tıp gelmiş fotoğraf falan çekmişler, allah'a şükür bir kişi nabzıma bakmış da, baygın olduğumu anlayabilmiş. acil doktoru kafama dikiş attıktan ve gerekli pansumanı yaptıktan sonra doğruca eve geldik. esra'ya ne diyeceğimi bilemiyorum dostlar. kız odada kendi kendine konuşuyor herhalde. ya da annesini arıyor... bu olayı nasıl açıklayacağımı bilemiyorum başım çok fena zonkluyor. ilişkimiz zaten onun psikolojik sorunları sebebiyle hep çalkantılı geçiyor. onu çok seviyorum ama efe olmayı da seviyorum. artık daha fazla bu sırrımı saklayamadım ve kötü bir deneyimle öğrenmiş oldu. ne yapacağım ben yardım edin. bilsem de buraya yazmazdım zaten, içimi dökmeye ihtiyacım var sözlük.
biliyorum bunu itiraf etmesi zor, biraz da anonim oluşumun arkasına saklanıyorum dostlarım lakin bilirsiniz işte... her erkeğin herkesten sakladığı gizli, biraz sapık bir huyu vardır. herkesten gizlediğimiz, ve hatta; eşimizden dostumuzdan, en yakınlarımızdan sakladığımız tuhaf fetişlerimiz takıntılarımız elbette var yani... bu gayet de normal bir şey ve bu insani özelliğimden asla utanmıyorum, asla gocunmuyorum.
bilen bilir daha önceden söylemiştim, bir fabrikada güvenlikten sorumlu şef olarak çalışıyorum ve vardiyalı olduğum için saat 1 gibi bitti mesaim ve eve doğru yol aldım. her ayın 15'inde yaptığım bu ritüelimi tekrar gerçekleştirecek olmanın derin arzuları içerisinde şevkle gülümseyerek servis camından dışarıyı seyrederek hayaller alemine daldım. bir yandan proleterya sınıfın neden hala ayaklanmadığını düşünüp bir yandan arabayı satıp gs - malatya maçına 4-6 oran oynasam mı acaba diye bir risk sorgulaması yaptım. nefesimle buğulanan cama birtakım garip, anlaşılmaz işaretler bıraktım ve yol böylece bitti.
kız arkadaşım esra kapıyı açtı:
esra: hoş geldin bebeğim. günün nasıldı?
ben: iyiydi hayatım işte aynı nasıl olsun... fabrika aynı. hee. yeni gelen çocuk...
sözümü kesti:
esra: ramazan'ı diyorsun. alışabildi mi.
ben: ne gezer, elli nasır tutmamış körpecik bir çocuk daha. ama pek cevval... incelikleri öğrendi, kavraması uzun sürmeyecektir.
işle alakalı muhabbetimin infosunu verdikten sonra hızlıca duşa girmeye yeltendim. esra, yanıma müstehzi bir kadın hareketiyle yaklaştı. öpüp koklamak için sokulduğunda, az sonra gerçekleştireceğim kutlu davamın izzetine hâlel getirmesin diye bu dünyevi zevki ertelemek zorundaydım. onu kibarca ittim ve uzaklaştırdım kendimden. hışımla gözlerimin içine bakarak bağırdı:
"ne var selim?? neden böyle yapıyorsun. seni düşündüm ben akşama kadar. yoksa beni istemiyor musun artık?"
" ne alakası var hayatım biraz yorgunum sadece... hem... hem gece daha uzun kaçmıyorum ya eheh. (delikanlıca alnından öptüm)"
"aramızdaki ten uyumu gitgide yok oluyor selim, bunu anlayamıyor musun!..."
"neden?"
"sen benimle ilgilenmiyorsun artık...!"
bir an düşündüm ve hayatı sorguladım:
neden her ayın 15'inde bu oluyor tanrım?
neden ben?
neden esra böyle?
sonra üstümü değiştirmek için banyoya hücum ettim. banyoda bir tek benim ve tanrının bildiği fayansı kaldırarak altındaki zuladan gizli kasayı gün yüzüne çıkardım. şifreyi "1922" girerek tuşladım. kliks* diye açıldı kasa. içeriden efe kıyafetlerini çıkardım. potinlerimi giydim, fesimi taktım, üstüme ceketimi aldım... hemen altındaki oyuktan rahmetli dedem seyid ali efe çavuş'un 1879 model paslanmaz winchester kırma tüfeği çıkarttım. telefondan çakal çökerten zeybeğini açarak duşakabine girdim. bir yandan winchester tüfeği tutuyorum karşımda işgalci düşman varmış gibi doğrultuyorum.
bre düşman bozuntusu!
bre gafletin yılmaz vurucusu!
bilmez misin aydın'ın efeleri sevdim mi tam sever, kızdım mı da tüfengini alır bitene kadar mermisini vurur!
ben selim efe, babam kadir efe, dedem seyid ali efe çavuş...
bir yandan sıcak su akıyor üstüme sırılsıklam oldum ve üstümdeki beyaz gömlek iyice üstüme yapıştı. kıyafetlerim ıslakken hemen hemen 6-7 kg ağırlığa çıktı ve hareket kabiliyetimi zorlaştırdı. bir elimde tüfek çakal çökerten zeybeği oynuyorum, yere üç kez vurup peşrev veriyorum.
"bre ayanlar, bre kendin bilmezler, efelerin seçmesi selim çavuşa çattınız gari!"
"efeleee silah sabit!"
"gez!"
"göz!"
"arpacık!"
"ateş!"
karşıda bir düşman var gibi tüfeğimi doldurup ateşledim. karşımdaki hayali düşmanı yerle bir ettim, al kanlar kahpe vücudunu boyamıştı o'nun.
sonra bağırdım:
"behey kanı bozuk tahta kuruları, kılıncımızı sizin ak mintanlarınıza sildik! gidin bu vatandan, tez elden!"
mutlak zaferi kazandığımda, zeybek oynamaya başladım tekrardan. sonra birdenbire istemediğim bir şey oldu, yerde duran zeytinyağlı kellik sabunuma bastım. yere "şlaks" diye boylu boyunca düştüm, o kadar gürültülü bir şekilde düşmüştüm ki, bilincimi kaybederken fark ettiğim son detay, esra'nın bağırarak kapıyı zorlaması olmuştu.
esra benim bu absürt görüntümü görünce anlam verememiş ve kafamdan akan kanı ve yerdeki tüfeği görünce intihar ettiğimi zannedip sinir krizi geçirmiş. bir süre baygın kalmışım, öldü diye polisi çağırmış. savcılar ve adli tıp gelmiş fotoğraf falan çekmişler, allah'a şükür bir kişi nabzıma bakmış da, baygın olduğumu anlayabilmiş. acil doktoru kafama dikiş attıktan ve gerekli pansumanı yaptıktan sonra doğruca eve geldik. esra'ya ne diyeceğimi bilemiyorum dostlar. kız odada kendi kendine konuşuyor herhalde. ya da annesini arıyor... bu olayı nasıl açıklayacağımı bilemiyorum başım çok fena zonkluyor. ilişkimiz zaten onun psikolojik sorunları sebebiyle hep çalkantılı geçiyor. onu çok seviyorum ama efe olmayı da seviyorum. artık daha fazla bu sırrımı saklayamadım ve kötü bir deneyimle öğrenmiş oldu. ne yapacağım ben yardım edin. bilsem de buraya yazmazdım zaten, içimi dökmeye ihtiyacım var sözlük.
devamını gör...
psikiyatrik hastalıkların ana sebebi
travma(lar).
psikolojik hastalıklar bir süreçten oluşur. ana sebep vardır, çevresel faktörlerin etkisi ile bu sebep tetiklenir ve hastalıklara sebep olur.
ana sebep nedir sorusunun cevabı eğitimsizlik.
psikolojik hastalıkların sebebinin her zaman bebeklikten geldiğine (bkz: sigmund freud) inanıyorum.
eğitimsizlik dediğimiz kişinin eğitimsizliği değil, ailenin eğitimsizliği oluyor.
aile bazı önemli konularda; sevgi göstermemek, hayatının kontrolünü almak, çocuğunun birey olduğunun farkında olmamak, kararlarına saygı duymamak, fazla üstüne düşmek ya da hiç düşmemek, cesaretini kaybettirmek gibi konularda büyük hatalar ile yapıyor.
yukarıda yazdığım konularda yapılan hatalar hayat boyunca kişinin ruhunda gizli bir kanser hücresi gibi saklı kalıyor. zaman içinde kansere dönmesi beklenilecek sadece.
bebekliğinden sonra kötü bir olay yaşamasa içindeki gizli hastalıklar dışarı çıkar mıydı? bu bir döngü, çocukluğunda ana noktalarda hatalar yapıldığı için hayatı boyunca iyi ve düzgün kararlar alamıyor. alamadığı için de bebekliğindeki sorunlar hayatına eşlik etmeye devam ediyor. döngü...
sağlıklı bir toplum olmamızın ana koşulu güzel insanlar yetiştirmek. güzel insanlar yetiştirmek için de güzel çocuklar yetiştirmek gerekiyor. güzel çocuklar yetiştirmek için de güzel evebeynler olmamız gerekiyor.
şu an toplumda görülen en önemli sorunlardan biri kadın cinayetleri de çocukluğa dayanıyor.
kadın cinayetleri haberlerine baktığımız zaman büyük çoğunluğunun 30-50 yaş arası olduğunu görürüz.
erkek gibi erkek düşüncesi ile yetişen çocuklar, erkekliğini hayatı boyunca kanıtlamak için bir savaş veriyor. bu savaşta da masumlar, kadınlarımız canlarını kaybediyor.
bu bir savaş değil! bu bir cahil eğitimin kötü sonuçları. her sorunun doğduğu eğitimsizliğe dur dedikten sonra bu acı olaylarımız da bir gün bitecek. daha fazla geç kalmamamız dileğiyle.
psikolojik hastalıklar bir süreçten oluşur. ana sebep vardır, çevresel faktörlerin etkisi ile bu sebep tetiklenir ve hastalıklara sebep olur.
ana sebep nedir sorusunun cevabı eğitimsizlik.
psikolojik hastalıkların sebebinin her zaman bebeklikten geldiğine (bkz: sigmund freud) inanıyorum.
eğitimsizlik dediğimiz kişinin eğitimsizliği değil, ailenin eğitimsizliği oluyor.
aile bazı önemli konularda; sevgi göstermemek, hayatının kontrolünü almak, çocuğunun birey olduğunun farkında olmamak, kararlarına saygı duymamak, fazla üstüne düşmek ya da hiç düşmemek, cesaretini kaybettirmek gibi konularda büyük hatalar ile yapıyor.
yukarıda yazdığım konularda yapılan hatalar hayat boyunca kişinin ruhunda gizli bir kanser hücresi gibi saklı kalıyor. zaman içinde kansere dönmesi beklenilecek sadece.
bebekliğinden sonra kötü bir olay yaşamasa içindeki gizli hastalıklar dışarı çıkar mıydı? bu bir döngü, çocukluğunda ana noktalarda hatalar yapıldığı için hayatı boyunca iyi ve düzgün kararlar alamıyor. alamadığı için de bebekliğindeki sorunlar hayatına eşlik etmeye devam ediyor. döngü...
sağlıklı bir toplum olmamızın ana koşulu güzel insanlar yetiştirmek. güzel insanlar yetiştirmek için de güzel çocuklar yetiştirmek gerekiyor. güzel çocuklar yetiştirmek için de güzel evebeynler olmamız gerekiyor.
şu an toplumda görülen en önemli sorunlardan biri kadın cinayetleri de çocukluğa dayanıyor.
kadın cinayetleri haberlerine baktığımız zaman büyük çoğunluğunun 30-50 yaş arası olduğunu görürüz.
erkek gibi erkek düşüncesi ile yetişen çocuklar, erkekliğini hayatı boyunca kanıtlamak için bir savaş veriyor. bu savaşta da masumlar, kadınlarımız canlarını kaybediyor.
bu bir savaş değil! bu bir cahil eğitimin kötü sonuçları. her sorunun doğduğu eğitimsizliğe dur dedikten sonra bu acı olaylarımız da bir gün bitecek. daha fazla geç kalmamamız dileğiyle.
devamını gör...
kağıt bir lira kullanmış nesil
ben kağıt 25 kuruş ve 50 kuruş da kullandım.
devamını gör...
makine öğrenimi
makine öğrenmesi olarak da bilinen, matematiksel ve istatistiksel yöntemler kullanarak öğrenebilen ve veriler üzerinden tahmin yapabilen algoritmalar oluşturmaya yönelik bir çeşit yapay zekâ dalı.
genel olarak denetimli ve denetimsiz öğrenme olarak 2 başlıkta inceleniyor.
denetimli öğrenme, en yaygın kullanılan yöntem. algoritmanın hangi sonuçları elde etmesi gerektiği ona öğretilerek uygulanıyor. yani verileri de sonuçları da makineye vererek, ondan bu bilgiler doğrultusunda veriler arasında bir ilişki kurmasını istersiniz. regresyon, sınıflandırma gibi alt başlıkları içerir.
denetimsiz öğrenme, veriler hakkında detaylı bilgiler vermeden, makinenin öğrenmesini sağlamaktır. yani makineyi kendi haline bırakmak gibidir. kümeleme, ilişkilendirme gibi alt başlıkları içerir.
bunlara ek olarak takviyeli, yoğun ya da yarı denetimli öğrenme gibi yöntemler de kullanılabilir.
genel olarak denetimli ve denetimsiz öğrenme olarak 2 başlıkta inceleniyor.
denetimli öğrenme, en yaygın kullanılan yöntem. algoritmanın hangi sonuçları elde etmesi gerektiği ona öğretilerek uygulanıyor. yani verileri de sonuçları da makineye vererek, ondan bu bilgiler doğrultusunda veriler arasında bir ilişki kurmasını istersiniz. regresyon, sınıflandırma gibi alt başlıkları içerir.
denetimsiz öğrenme, veriler hakkında detaylı bilgiler vermeden, makinenin öğrenmesini sağlamaktır. yani makineyi kendi haline bırakmak gibidir. kümeleme, ilişkilendirme gibi alt başlıkları içerir.
bunlara ek olarak takviyeli, yoğun ya da yarı denetimli öğrenme gibi yöntemler de kullanılabilir.
devamını gör...
misafirin sinir eden davranışları
misafirliğe misafiri ile gelmesi.
üzerine vazife olmadıği halde ev dekorasyonunu eleştirmesi.
onu da çağıralım bunu da çağıralım diyerek ev sahibesini zor durumda bırakması.
üzerine vazife olmadıği halde ev dekorasyonunu eleştirmesi.
onu da çağıralım bunu da çağıralım diyerek ev sahibesini zor durumda bırakması.
devamını gör...
ben kadını obje olarak görüyorum
kadınların korunmaya da böyle bir şekilde düşünen bireylerin sevgisine de ihtiyacı yoktur.
kadınlar obje değil aksine öznedir.
kadınlar obje değil aksine öznedir.
devamını gör...
sözlük dergi turuncu sayfa
farkında mısınız bilmem ama sözlük kanatlandı uçuyor.
kasım ayında neredeydi şimdi nerede.
durdurana aşk olsun.
kasım ayında neredeydi şimdi nerede.
durdurana aşk olsun.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının nicklerinin hikayesi
efendim malumunuz olduğu üzere ''lale devri'' eğlenceleri tarihimizde önemli bir yer tutar. bu devir her ne kadar ''galatı meşhur''lar silsilesi sebebiyle farklı anlatımları haiz olsa da, ben size o dönemle ilgili gerçeğin ta kendisini anlatacağım. elbette ben de hikayeye herkes gibi ''paşa dedem'' diye başlamak isterdim lakin hikayemizin kahramanı olan büyük dedem ne yazık ki, paşa değil.
benim durumumdan da anlayacağınız üzere kendisi halis muhlis bir tosbağa. ama öyle azımsanacak, önemsenmeyecek bir tosbağa değil. kendisi saraylı bir zat-ı muhterem. sarayın bahçe kısmında yaşamış olsa dahi bu onun saraylı olduğu gerçeğini asla değiştirmez.
''lale devri'' pek çok ilki içerisinde barındır. yahya kemal beyatlı'da dizelerinde dönemi bir güzel anlatır ki, sormayın gitsin. zevki sefanın tavan yaptığı, saray eğlencelerinin arşı alaya çıktığı bu dönemde, akşam eğlencelerinin tertibinde, görsellik açısından elbette bir ışıklandırma lazım. sazendeler, hanendeler, rakkaslar, zenneler sanatlarını karanlığın ortasına icra edecek değiller ya.
işte burada devreye büyük dedem ve arkadaşları giriyor. kandillerin yetmediği yerde dedem ve tosbağa arkadaşları sayesinde hareketli ışıklandırma sağlanıyor. tamam kabul ediyorum biraz yavaş bir ışık dolaşımı söz konusu olmuş ancak o dönem zarfında bence bu bile önemli bir gelişme.
dedemler neredeyse her akşam eğlencesinde, kabuklarında yer alan mumlarla birlikte bahçede dolaşıyor, o günün elit tabakasının eğlenmesine katkı sunuyorlar. ancak o kadar kötü şartlarda çalıştırılıyorlar ki, ne yeteri kadar dinlenebiliyorlar ne de kendilerine verilen sözler tutuluyor. örneğin marul ve asma yaprağı konusunda hiç bir sıkıntı çekmeyecekleri sözü bizzat ''damat ibrahim paşa'' tarafından kendilerine verilmiş ancak ne yazık ki, yerine getirilmemiş.
bu yoğun çalışma ortamında pek çok tosbağa yorgunluktan erkenden kış uykusuna dalıyor. bahçenin ortasında hareketsiz kalıyorlar. tabi bu durum kaymak tabakanın hiç hoşuna gitmiyor. eğlencelerinin bozulmasından tosbağaları sorumlu tutuyorlar. mevzu 3. ahmet'e kadar gidiyor. padişahı öyle bir dolduruyorlar ki, padişah gelen baskılara dayanamıyor. ''tiz vurun bunların kellesini ! '' diye kükrüyor. allahtan ''damat ibrahim paşa'' aklı selim bir adam; ''devletlum bu tosbağalara bir şans daha verelim. zaten yeterince korktular ve mahcuplar. binlerce tosbağanın katli tebaanız arasında da homurdanmalara yol açar.'' diyerek araya giriyor.
3. ahmet sadrazamının sözlerini her zaman önemsemiştir. ''söyle bakalım ibrahim ne yapacağız o halde bunlarla ?'' diyerek topu sadrazamına atıyor. kaymak tabaka huzursuz, ufak homurdanmalar var. ibrahim paşa tekrar söz alıyor. ''devletlum kanımca bizim bunları eğitmemiz lazım. emir buyurun bunların terbiyesi için bir kaplumbağa terbiyecisi görevlendirelim. hem terbiye edilirlerse, devlet-i ali'nin ileri gelenlerine daha iyi hizmet ederler. bir daha da böyle elim bir olay yaşanmaz.''
3. ahmet öneriyi olumlu karşılıyor. kaymak tabaka ise durumu ehveni şer olarak değerlendirip huzurdan çekiliyor.
esasen tarihteki ilk ıslahat fermanı 3. ahmet'in tosbağaları ıslah etmek için çıkardığı bu fermandır. ancak resmi tarihçiler bu olaya asla değinmezler. bu da onların ayıbı olsun.
sonrasında ibrahim paşanın görevlendirdiği ''kaplumbağa terbiyecisi'' işe başlıyor. adam gaddar. elinde sopası, yedi gün, yirmi dört saat tosbağalara hayatı zindan ediyor. günde bir marul yaprağı yiyebilen tosbağa kendisini şanslı sayıyor. öyle bir zulüm dönemi işte...
bu durum büyük dedemin canına tak ediyor. kaplumbağa terbiyecisi kafasına kızılcık sopasını indirdiği anda can havliyle hayatının en hızlı hamlesini yapıyor ve terbiyecinin kaftanını, kabuğundaki mum ile tutuşturuyor. kaplumbağa terbiyecisi çığlıklar içerisinde, etrafta koşuştururken ''allahsız tosbağa'' diye bağırıyor. büyük dedem ve tosbağa yoldaşları kaçmaya çalışsalar da, saray bahçesinin çıkışına yaklaştıkları esnada muhafızlar tarafından derdest ediliyorlar.
haklarında bir tosbağa fermanı çıkarılıyor. hepsinin başlarının boyunlarından ayrılması suretiyle idamına karar veriliyor. büyük dedem ve yoldaşları af dilemiyor. nedamet etmiyor. hükmün uygulanacağı gün gelip çattığında, şafakla birlikte idam ediliyorlar. söylenenlere göre, damat ibrahim paşa duruma çok üzülüyor. idam edilen tosbağaların cansız bedenlerini adamlarına toplatıyor.
naaşları gizlice genç osman'ın atı ''sisli kır''ın mezarının bulunduğu kavak sarayının harabelerine gönderiyor ve orada defin edilmelerini sağlıyor. büyük dedem içinse büyük bir teveccühte bulunuyor. kendisine bir mezar taşı yaptırıyor.
üzerinde şu sözler yazmaktadır. ''allahsız tosbağa namlı cesur ve yiğit tosbağa ölmüştür. bu makam içre o gömülmüştür.''
tabi aradan yıllar geçiyor. olay unutuluyor, tarihçiler ''patrona halil isyanı''nı yazarken, allahsız tosbağa ve yoldaşlarının direnişini görmezden geliyorlar. büyük dedem gibi tarihi bir şahsiyeti tarihin tozlu sayfalarına gömmeye çalışıyorlar.
ama sağ olsun aradan uzun bir müddet geçtikten sonra, ''osman hamdi bey'' olaya vakıf oluyor. kendisi aynı zamanda arkeolog. büyük dedemin mezar taşını buluyor. konuyu araştırıyor. ve bu elim olayı öğrendikten sonra ziyadesi ile üzülüyor.
bildiğiniz üzere ''kaplumbağa terbiyecisi'' adlı bir tablo yapıyor. ancak olayları öğrendikten sonra tabloyu yeniden yapma gereği duyuyor. ilk versiyonda bulunan 5 tosbağa sayısını ikinci versiyonda 6'ya çıkarıyor. işte o altıncı tosbağa benim büyük dedem ''allahsız tosbağa'' lakaplı kaplumbağadır. pencereden sızan ışık ise bir göndermedir. orada osman hamdi bey büyük dedeme ithafen ''yolun her daim yolumuzu aydınlatacaktır.'' mesajını veriyor.
neyse efendim böyle bir dedenin torunu olduğum için büyük gurur duyuyorum. bu vesile ile de sözlükte an itibarı ile kullandığım bu kullanıcı adını aldım. birebir dedemin lakabını almak saygısızlık olurdu diye düşündüğümden, onun lakabını günümüz şartlarına uyarladım.
cilalı kabuklar içerisinde uyusun...
işte böyle...
benim durumumdan da anlayacağınız üzere kendisi halis muhlis bir tosbağa. ama öyle azımsanacak, önemsenmeyecek bir tosbağa değil. kendisi saraylı bir zat-ı muhterem. sarayın bahçe kısmında yaşamış olsa dahi bu onun saraylı olduğu gerçeğini asla değiştirmez.
''lale devri'' pek çok ilki içerisinde barındır. yahya kemal beyatlı'da dizelerinde dönemi bir güzel anlatır ki, sormayın gitsin. zevki sefanın tavan yaptığı, saray eğlencelerinin arşı alaya çıktığı bu dönemde, akşam eğlencelerinin tertibinde, görsellik açısından elbette bir ışıklandırma lazım. sazendeler, hanendeler, rakkaslar, zenneler sanatlarını karanlığın ortasına icra edecek değiller ya.
işte burada devreye büyük dedem ve arkadaşları giriyor. kandillerin yetmediği yerde dedem ve tosbağa arkadaşları sayesinde hareketli ışıklandırma sağlanıyor. tamam kabul ediyorum biraz yavaş bir ışık dolaşımı söz konusu olmuş ancak o dönem zarfında bence bu bile önemli bir gelişme.
dedemler neredeyse her akşam eğlencesinde, kabuklarında yer alan mumlarla birlikte bahçede dolaşıyor, o günün elit tabakasının eğlenmesine katkı sunuyorlar. ancak o kadar kötü şartlarda çalıştırılıyorlar ki, ne yeteri kadar dinlenebiliyorlar ne de kendilerine verilen sözler tutuluyor. örneğin marul ve asma yaprağı konusunda hiç bir sıkıntı çekmeyecekleri sözü bizzat ''damat ibrahim paşa'' tarafından kendilerine verilmiş ancak ne yazık ki, yerine getirilmemiş.
bu yoğun çalışma ortamında pek çok tosbağa yorgunluktan erkenden kış uykusuna dalıyor. bahçenin ortasında hareketsiz kalıyorlar. tabi bu durum kaymak tabakanın hiç hoşuna gitmiyor. eğlencelerinin bozulmasından tosbağaları sorumlu tutuyorlar. mevzu 3. ahmet'e kadar gidiyor. padişahı öyle bir dolduruyorlar ki, padişah gelen baskılara dayanamıyor. ''tiz vurun bunların kellesini ! '' diye kükrüyor. allahtan ''damat ibrahim paşa'' aklı selim bir adam; ''devletlum bu tosbağalara bir şans daha verelim. zaten yeterince korktular ve mahcuplar. binlerce tosbağanın katli tebaanız arasında da homurdanmalara yol açar.'' diyerek araya giriyor.
3. ahmet sadrazamının sözlerini her zaman önemsemiştir. ''söyle bakalım ibrahim ne yapacağız o halde bunlarla ?'' diyerek topu sadrazamına atıyor. kaymak tabaka huzursuz, ufak homurdanmalar var. ibrahim paşa tekrar söz alıyor. ''devletlum kanımca bizim bunları eğitmemiz lazım. emir buyurun bunların terbiyesi için bir kaplumbağa terbiyecisi görevlendirelim. hem terbiye edilirlerse, devlet-i ali'nin ileri gelenlerine daha iyi hizmet ederler. bir daha da böyle elim bir olay yaşanmaz.''
3. ahmet öneriyi olumlu karşılıyor. kaymak tabaka ise durumu ehveni şer olarak değerlendirip huzurdan çekiliyor.
esasen tarihteki ilk ıslahat fermanı 3. ahmet'in tosbağaları ıslah etmek için çıkardığı bu fermandır. ancak resmi tarihçiler bu olaya asla değinmezler. bu da onların ayıbı olsun.
sonrasında ibrahim paşanın görevlendirdiği ''kaplumbağa terbiyecisi'' işe başlıyor. adam gaddar. elinde sopası, yedi gün, yirmi dört saat tosbağalara hayatı zindan ediyor. günde bir marul yaprağı yiyebilen tosbağa kendisini şanslı sayıyor. öyle bir zulüm dönemi işte...
bu durum büyük dedemin canına tak ediyor. kaplumbağa terbiyecisi kafasına kızılcık sopasını indirdiği anda can havliyle hayatının en hızlı hamlesini yapıyor ve terbiyecinin kaftanını, kabuğundaki mum ile tutuşturuyor. kaplumbağa terbiyecisi çığlıklar içerisinde, etrafta koşuştururken ''allahsız tosbağa'' diye bağırıyor. büyük dedem ve tosbağa yoldaşları kaçmaya çalışsalar da, saray bahçesinin çıkışına yaklaştıkları esnada muhafızlar tarafından derdest ediliyorlar.
haklarında bir tosbağa fermanı çıkarılıyor. hepsinin başlarının boyunlarından ayrılması suretiyle idamına karar veriliyor. büyük dedem ve yoldaşları af dilemiyor. nedamet etmiyor. hükmün uygulanacağı gün gelip çattığında, şafakla birlikte idam ediliyorlar. söylenenlere göre, damat ibrahim paşa duruma çok üzülüyor. idam edilen tosbağaların cansız bedenlerini adamlarına toplatıyor.
naaşları gizlice genç osman'ın atı ''sisli kır''ın mezarının bulunduğu kavak sarayının harabelerine gönderiyor ve orada defin edilmelerini sağlıyor. büyük dedem içinse büyük bir teveccühte bulunuyor. kendisine bir mezar taşı yaptırıyor.
üzerinde şu sözler yazmaktadır. ''allahsız tosbağa namlı cesur ve yiğit tosbağa ölmüştür. bu makam içre o gömülmüştür.''
tabi aradan yıllar geçiyor. olay unutuluyor, tarihçiler ''patrona halil isyanı''nı yazarken, allahsız tosbağa ve yoldaşlarının direnişini görmezden geliyorlar. büyük dedem gibi tarihi bir şahsiyeti tarihin tozlu sayfalarına gömmeye çalışıyorlar.
ama sağ olsun aradan uzun bir müddet geçtikten sonra, ''osman hamdi bey'' olaya vakıf oluyor. kendisi aynı zamanda arkeolog. büyük dedemin mezar taşını buluyor. konuyu araştırıyor. ve bu elim olayı öğrendikten sonra ziyadesi ile üzülüyor.
bildiğiniz üzere ''kaplumbağa terbiyecisi'' adlı bir tablo yapıyor. ancak olayları öğrendikten sonra tabloyu yeniden yapma gereği duyuyor. ilk versiyonda bulunan 5 tosbağa sayısını ikinci versiyonda 6'ya çıkarıyor. işte o altıncı tosbağa benim büyük dedem ''allahsız tosbağa'' lakaplı kaplumbağadır. pencereden sızan ışık ise bir göndermedir. orada osman hamdi bey büyük dedeme ithafen ''yolun her daim yolumuzu aydınlatacaktır.'' mesajını veriyor.
neyse efendim böyle bir dedenin torunu olduğum için büyük gurur duyuyorum. bu vesile ile de sözlükte an itibarı ile kullandığım bu kullanıcı adını aldım. birebir dedemin lakabını almak saygısızlık olurdu diye düşündüğümden, onun lakabını günümüz şartlarına uyarladım.
cilalı kabuklar içerisinde uyusun...
işte böyle...
devamını gör...
obi-wan kenobi
haza istanbul beyefendisi olan jedi şövalyesi. star wars serisinin demirbaşlarından birisidir.
jedi'lik hayatına qui gon jinn'in padawan'ı olarak başlamıştır. ancak temel öğretileri ve yaşama bakışı yoda d'kana tarafından şekillendirilmiştir.
çok cesur ve güvenilir bir adamdır. tatile çıkarken evinizi rahatlıkla ona bırakabilirsiniz. ne çiçekler solar ne de evde bir şey kaybolur. artı evinize girme teşebbüsünde bulunan hırsızlar ışın kılıcı marifetiyle ortadan ikiye ayrılır.
aynı zamanda zeki adamdır kenobi. sayamadığım kadar çok tuzaktan kurtulmuştur. takriben 3256 kumpastan kabzasından ışın kılıcı çeker gibi yırtmıştır.
lakin bazı batıl inançları vardır. anakin'i elinden tutmuş, konseyin önüne çıkarmış, ahanda bu seçilmiş kişidir diye ayak diremiştir.
kenobi'deki mesih gelecek dertler bitecek algısı, kendisini biraz kaderci bir hale büründürmüştür.
kenobi'nin köşeli olan jetonu kont dooku ile girdiği ikili mücadelede nizami şarj ile yere yığılması sonrasında dahi düşmemiş, kendisini kurtarmak için kolu biçilen anakin'i tek kolu kalmış mesih olarak görmeye devam etmiştir.
oysa olay yerine zıpkın gibi fişek gibi intikal eden yoda olmasa ikisi de çoktan gücün rahmetine kavuşmuş olurdu.
neyse hayatta herkesin bir takıntısı oluyor. kenobi'de böyle bir adam ve biz onu böyle de seviyoruz.
zaten sonrasında gerçekleri görmüş ve anakin'in üzerinden tır gibi geçerek, bacaklarını ve kolunu kesmiştir.
fakat iş işten geçmiş, geç düşen jeton jedilerin düşmesine sebep olmuştur.
devam eden süreçte arazi olmuş, izini kaybettirmiş ve tatooine'de gizlenmeye başlamıştır. kod adı ben'dir artık. burada hayatını kazasız belasız geçirmekteyken bela geliyorum demez, direkt olarak gelir ve onu bulur.
kenobi büyük savaşçıydı, son savaşı da kendisine yakışır şekilde olmuştur. değer verdiği canlıların hayatlarını kurtarmak için kendisini feda etmiştir.
vader kendisine karşı öldürücü darbeyi indireceği sırada güç ile bütünleşir. ince bir sesle fısıldar; ''feda..."
ondan geriye bir kahverengi cübbe, bir de ışın kılıcı kalır.
eşyaları galaktik savaş kahramanları müzesinde sergilenmekte olup, müze 8-17 saatleri arasında gezilebilir. tabi yolunu bulabilirseniz.
jedi'lik hayatına qui gon jinn'in padawan'ı olarak başlamıştır. ancak temel öğretileri ve yaşama bakışı yoda d'kana tarafından şekillendirilmiştir.
çok cesur ve güvenilir bir adamdır. tatile çıkarken evinizi rahatlıkla ona bırakabilirsiniz. ne çiçekler solar ne de evde bir şey kaybolur. artı evinize girme teşebbüsünde bulunan hırsızlar ışın kılıcı marifetiyle ortadan ikiye ayrılır.
aynı zamanda zeki adamdır kenobi. sayamadığım kadar çok tuzaktan kurtulmuştur. takriben 3256 kumpastan kabzasından ışın kılıcı çeker gibi yırtmıştır.
lakin bazı batıl inançları vardır. anakin'i elinden tutmuş, konseyin önüne çıkarmış, ahanda bu seçilmiş kişidir diye ayak diremiştir.
kenobi'deki mesih gelecek dertler bitecek algısı, kendisini biraz kaderci bir hale büründürmüştür.
kenobi'nin köşeli olan jetonu kont dooku ile girdiği ikili mücadelede nizami şarj ile yere yığılması sonrasında dahi düşmemiş, kendisini kurtarmak için kolu biçilen anakin'i tek kolu kalmış mesih olarak görmeye devam etmiştir.
oysa olay yerine zıpkın gibi fişek gibi intikal eden yoda olmasa ikisi de çoktan gücün rahmetine kavuşmuş olurdu.
neyse hayatta herkesin bir takıntısı oluyor. kenobi'de böyle bir adam ve biz onu böyle de seviyoruz.
zaten sonrasında gerçekleri görmüş ve anakin'in üzerinden tır gibi geçerek, bacaklarını ve kolunu kesmiştir.
fakat iş işten geçmiş, geç düşen jeton jedilerin düşmesine sebep olmuştur.
devam eden süreçte arazi olmuş, izini kaybettirmiş ve tatooine'de gizlenmeye başlamıştır. kod adı ben'dir artık. burada hayatını kazasız belasız geçirmekteyken bela geliyorum demez, direkt olarak gelir ve onu bulur.
kenobi büyük savaşçıydı, son savaşı da kendisine yakışır şekilde olmuştur. değer verdiği canlıların hayatlarını kurtarmak için kendisini feda etmiştir.
vader kendisine karşı öldürücü darbeyi indireceği sırada güç ile bütünleşir. ince bir sesle fısıldar; ''feda..."
ondan geriye bir kahverengi cübbe, bir de ışın kılıcı kalır.
eşyaları galaktik savaş kahramanları müzesinde sergilenmekte olup, müze 8-17 saatleri arasında gezilebilir. tabi yolunu bulabilirseniz.
devamını gör...
pazar banyosu
çocukluğumda pazar günlerinden nefret etmeme neden olan birkaç eylemden biridir. alışkanlık olarak her gün sabah uyandıktan sonra ve gece yatmadan önce duş alan biri olarak pazar günleri banyo yapmak hala içime bir sıkıntı davet eder.
pazar sabahları babamın bize zorla izlettiği ve kahvaltı mı ediyoruz yoksa bir toplama kampında çile mi dolduruyoruz anlamadığımız pazar konserleri olurdu. sonra annemin ütü masasını soba yanan tek oda olan oturma odasına getirmesi ile içimizdeki sıkıntı artardı zira ütüden sonra banyo vakti gelirdi. çok küçüktük ama işkenceyi anlayacak kadar da bilinçli idik.
ütü masası kalkıp bakır leğen gelince ve sobanın üzerinde ısınana su soğuk suyla ılıştırılınca işkence başlamak üzere olurdu ve abi olarak ilk kurban ben olurdum. suyun ısısı annem tarafından mükemmel ayarlanmış olsa da ilk anda bir çığlık kopardı ve bu çığlık kalıp hacı şakir sabununun kafamda çıkardığı tok sesle bastırılırdı.
benim keselene keselene yepyeni bir insan haline gelmemden sonra bir havluya sarılıp asker bavulu gibi bir köşeye atılmamla sıra kardeşime gelir, o da aynen benim yaşadıklarımı yaşardı.
ne zor günlerdi. ne güzel günlerdi.
pazar sabahları babamın bize zorla izlettiği ve kahvaltı mı ediyoruz yoksa bir toplama kampında çile mi dolduruyoruz anlamadığımız pazar konserleri olurdu. sonra annemin ütü masasını soba yanan tek oda olan oturma odasına getirmesi ile içimizdeki sıkıntı artardı zira ütüden sonra banyo vakti gelirdi. çok küçüktük ama işkenceyi anlayacak kadar da bilinçli idik.
ütü masası kalkıp bakır leğen gelince ve sobanın üzerinde ısınana su soğuk suyla ılıştırılınca işkence başlamak üzere olurdu ve abi olarak ilk kurban ben olurdum. suyun ısısı annem tarafından mükemmel ayarlanmış olsa da ilk anda bir çığlık kopardı ve bu çığlık kalıp hacı şakir sabununun kafamda çıkardığı tok sesle bastırılırdı.
benim keselene keselene yepyeni bir insan haline gelmemden sonra bir havluya sarılıp asker bavulu gibi bir köşeye atılmamla sıra kardeşime gelir, o da aynen benim yaşadıklarımı yaşardı.
ne zor günlerdi. ne güzel günlerdi.
devamını gör...
bugün okuduğumuz güzel bir kesit
can yücel diyor ya
"gitmek gerekir bazen. fazla yormadan, daha çok bıktırmadan. eğer vaktiyse ardına bile dönüp bakmadan. " bu sözün üstüne söylenebilecek en uygun şeyi sanırım oğuz atay 'ın satırlarında buldum.
"gitmek çözüm değil de insan kaçmanın diğer türlüsünü bilmiyor ki."
"gitmek gerekir bazen. fazla yormadan, daha çok bıktırmadan. eğer vaktiyse ardına bile dönüp bakmadan. " bu sözün üstüne söylenebilecek en uygun şeyi sanırım oğuz atay 'ın satırlarında buldum.
"gitmek çözüm değil de insan kaçmanın diğer türlüsünü bilmiyor ki."
devamını gör...
cinsel ilişki olmadan ilişki yürür mü sorunsalı
günümüzün insanları kalbe değil, tene dokunmaya pek meraklı olduğundan cinsellik olmadan aşkın da olamayacağını savunmaları doğaldır.
devamını gör...
ağustos'tan eylül'e geçmenin verdiği hüzün
hiç sorma. hemen üşümeye başladım.
üşümeyi sevmiyorum, midem de sevmiyor.
işin yoksa anlat ona, ısı değişimini.
üşümeyi sevmiyorum, midem de sevmiyor.
işin yoksa anlat ona, ısı değişimini.
devamını gör...
oblomovluk
ahmet özcan'ın açık mektuplar kitabında da yazdığı gibi:
oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir.
insanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. duygusal ve saftır. inançlı ve ahlaklıdır. her şeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek "sorumsuzluğun" ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek "son"ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. yalnızlık, "sigara külü kadar yanlızlık"tır, oblomov. içe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. "gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir". ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır.
- oblomov olunuz.
oblomovluk, bir asosyallik değil, antisosyallik, tembellik değil şuurlu atalet, agorafobi değil, bir varoluş trajedisidir.
insanlara, topluma ve dünyaya duyulan bir nefretin değil, tanrıya ve kadere sitemin ifadesidir. oblomov, temiz yürekli, iyi niyetli, dürüst ve zeki bir kişiliktir. duygusal ve saftır. inançlı ve ahlaklıdır. her şeyi yarına bırakmak, ertelemek, eyleme geçmemek "sorumsuzluğun" ürünü değil, tersine sorumluluk duygusuyla irkilmenin yarattığı donukluğun sonucudur. oblomov, uyuşukluk değil, belki fazla uyanıklığın; hayata yukardan bakmanın, bütün sonuçları görerek "son"ları karşılamak istememenin yıkılmışlığıdır. yalnızlık, "sigara külü kadar yanlızlık"tır, oblomov. içe dönmek, kendinden ibaret bir dünya kurarak yaşama havlu atmaktır. "gölge etmeyin başka ihsan istemem demektir". ölümü, "yaşayan ölü" haline dönüşerek yenmek, hayat kıvılcımlarını yok ederek ölümün işlevini elinden almaktır.
- oblomov olunuz.
devamını gör...
ikinci abdülhamid
yıkılmakta olan bir devleti ayakta tutmaya çalışmış, fakat dönemin şartları yüzünden başarılı olamamış sadece geciktirebilmiş bir yöneticidir. osmanlı'nın güçlü dönemlerinde başa gelmiş olsaydı her şey farklı olabilirdi.
son gerçek osmanlı padişahıdır bence.
son gerçek osmanlı padişahıdır bence.
devamını gör...
atar yapıp anlaşılmayınca özelden küfreden zavallı yazar
evet tespit etmesi çok kolay olan zavallıdır. sinirle bir başlık açar, yazdıktan sonra yazdığını okumaz, ortaya nazi kriptosuyla şifrelenmiş gibi bir metin çıkar. altına sorgular bir tanım yazmak püf noktadır. akabinde o da ne! mesaj kutunuzda turuncu bir hüzme! senin beynini s*k*yim, *mc*k agızlı gibi küfür sisilesi. böylelikle tanımı yazanın gelişmemiş bir primat olduğunu anlarsın. zaten sen bir yavaş ol bakalım! diyene kadar seni engelleyip kaçmıştır. küfürler mi? onun için mahkemeye gitmem gerekecektir zamanım yoktur. yönetim sadece herkesin okuduğu küfürlerden sorumludur çünkü.
editleme: sevgili yazar yoldaşlar ben de isterim bir fight night izleyin gönlünüz hoş olsun ama maalesef bunlar o kulvarda yazarlar değil(bkz: swh) son günlerde birkaç kere böyle yersiz küfredip kaçan hadsizle karşılaştım iş dönüşü yol faaliyeti olarak böyle bir başlık açayım dedim.
editleme: sevgili yazar yoldaşlar ben de isterim bir fight night izleyin gönlünüz hoş olsun ama maalesef bunlar o kulvarda yazarlar değil(bkz: swh) son günlerde birkaç kere böyle yersiz küfredip kaçan hadsizle karşılaştım iş dönüşü yol faaliyeti olarak böyle bir başlık açayım dedim.
devamını gör...
