birinci haçlı seferi; (aklımda kaldığı kadarıyla)

tarih 1096 yılını gösterirken anadolu selçukluların baskılarından bıkmış olan bizans imparatoru aleksios batı hristiyan dünyasından askeri yardım ister. (yıllarca moğolunuz ayrı dert, türkünüz ayrı dert, iki dakka rahat bırakın kardeşim diye bıkmıştır)
batı ülkeleri önce pek rağbet etmez, kim uğraşıcak şimdi elin bizanlısıyla, türkleriyle filan diye ses etmezler. aleksios hemen (günümüzde de rağbet gören) din kartını ortaya atar ve papa'dan da yardım ister. papa da boş durur mu?? atlar hemen orta yere, doğudaki ortodoks hristiyanları da kendisini desteklemelerini sağlamak için fransa'da konsül toplar.

orada başlar "eeyyy hristiyan alemi... kudüs'ü en iyi biz biliriz biiizzz, ıstavroz çıkarmayı sizden öğrenecek değiliz" diye konuşmalara. bu çağrılara kutsal roma-germen imparatorluğu filan pek kulak asmaz. ne haliniz varsa görün,bizim başımızı didiklemeyin derler. e tabi bunu duyan ingilizler de pek sallamazlar, "siz önce bi gidin bakın bakalım neymiş ne değilmiş ona göre ilerde bakarız" derler.
bu çağrılara anca öyle ufak kontluklar, prenslikler, ne idüğü belirsiz ufak tefek dükalıklar filan cevap verirler. "oğlum aşağı mahallede kavga varmış koş lan koş" diye atılırlar orta yere.

bizans imparatoru aleksios askeri yardım filan diye elini ovuşturup beklerken bir anda sürüler halinde ag parti yardım kamyonuna tosunu konduran ahali gibi haçlı askerleri akın etmeye başlarlar.
e haliyle aleksios da tırsmaya başlar "napıcaz olm bunları, hepsi izbandut gibi doluştular bizans'ın içine. karımıza kızımıza, türbanlı bacımıza sarkacaklar , camiye ayakkabılarıyla girip bira mira içecekler" diye.

biraz düşünür aleksios, hemen kafayı toparlar bizans işi çözüm bulur. öyle gelen izbandut sürülerinin başındaki kazmalara der ki "hacı öyle bedavadan geçiş yok, her gelen bizim askerlerimizin rehberliğinde belli noktalarda konaklayacak, yemekti iaşeydi filan herkes cebinden alman usulü ödeyecek. bak size pazarlar kurdum, oradan alın işte ne istiyorsanız. konstantinapol'e gelenler de önce elimi eteğimi öpecek, sonra geçecek. anadolu'da kaybettiğim eski toprakları da ele geçirirse bir kısımını bana verecek" der.
hem ayranım dökülmesin hem belim incinmesin diye şart koşar bu elemanlara.

haçlılar konstantinapolis sınırına geldiğinde "hoopp nereye hacı, öyle her elini kolunu sallayan giremez buralara, başhekimin emri var,geçemen" diye şehre sokulmazlar. önce gidip imparatora bağlılık yemini ettirilirler sonra hızlı bir şekilde gemilerle boğazdan karşıya geçirilerek anadolu topraklarına salınırlar.

bu haçlılar öyle toplu halde gelmezler. orta çağ milletleri her hıyarım var diyene tuzu benden demedikleri için dalga dalga ilerlerler. misal, önce halk haçlı hareketi dediğimiz köylülerden ve küçük soylulardan oluşanlar dalarlar bizans kapılarına, daha sonra baronların ve daha büyük soyluların askerleri gelirler.
anadolu'ya geçerler, ilk önce iznik'i alıp bizans'a verirler. daha sonra anadolu içlerine doğru devam ettiler. anadolu içlerinde gerek türk'lerin gerilla savaşımsı saldırıları, gerek arazinin yaz aylarındaki çoraklığı derken baya kırılırlar antakya'ya gelene kadar.

antakya ele geçirilir uzun kuşatmalardan sonra, diğer yandan burayı geçtikten sonra kudüs'ü ele geçirirler. kudüs'ü ele geçirdikten sonra birbirlerine düşerler, sen mi yöneticen ben mi yöneticem diye diye. en son kudüs krallığını kurarlar ama bunun yönetimi iyice karışıktır.
devamını gör...

yine dinlerken pamuk gibi olduğum yayın*.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

nereden nasıl başlasam bilemediğim bir kitap bitirdim. çok nadirdir yüreğimi ağırlaştıran, kızdıran kitaplar. ama iza'nın şarkısı tam olarak böyle bir kitap oldu benim için. kitap bittikten sonra bir süre sindirmeyi bekledim hakkında konuşmak için. ama şimdi kafam ve duygularım kadar karışık fikirlerime geçebilirim sanırım.

ıza'nın şarkısı macar yazar magda szabó'nun kaleme aldığı bir roman. ilk defa macar edebiyatı okudum demeden de geçmek istemiyorum. araştırırken yazarın dilimize kazandırılan üç kitabı daha olduğunu gördüm. ama bunların arasında en bilinenikapı adlı kitabı.
kitabı okuyuculuguna çok güvendiğim bir arkadaşım çok beğeneceksin diye önermişti. kitapların arka kapaklarını genelde okumam. okumadan önce araştırma da yapmam. hiçbir fikrim olmadan edinip okumaya başladım bu kitabı. ve o kadar sevdim ki. bana karmakarışık hissettirdi, kendimi sorgulattı. bu kadar sade ve güzel bir dili olup, insanları bu kadar iyi gözlemleyip de duygularını bize aktaran bir yazarla tanıştığım için de ayrıca mutlu oldum. diğer kitaplarını da muhakkak okuyacağım.

konuya gelirsek eğer taşrada yaşayan birbirini seven bir aile. etelka ve vince. ve çok sevdikleri , gurur duydukları kızları iza. yoksulluklarına rağmen okutup doktor olan, sert mizaclı, her zaman ayakları yere basan olgun kızları iza eşinden ayrılınca yaşadığı yerden budapeşte'ye taşınıyor. özel günlerde bir araya gelseler de , kızları hep onlara para gönderse, hep iyilikleri için çabalasa da vince bir gün kanser oluyor ve o zaman hayatları değişiyor. olmesi kaçınılmaz olan bu hastalıkta o an geliyor ve bunun sonucunda iza annesini alıp yanına budapeşte'ye götürüyor.
yıllar sonra bir araya gelen anne ve kız . bunu heyecanını yaşayan, kendi fikirlerinden ve yaşamından yeniliğe ayak uydurmakta zorlanan etelka ve büyük sehre alışmış, düzenini kurmuş yıllardır yalnız yaşayan iza. sırf anne kız olmaları yuznden anlasabilecekler mi?
sahi anne ve kızlar her zaman anlaşır mı?
kendini kızına karşı hep sorumlu hisseden, onun için bir şeyler yapmanın heyecanında olan anne ama bunların hiçbirini kabul etmeyen kendi düzenini bozdurmayan bir kız. zaman ikisinden de götürüyor.. işte kitapta bu anne ve kızın iç hesaplaşmasını okuyoruz ve belki de biz çoğumuzun annenizle ilişkisini. ama tabiii yalnızca iza ve etelka 'nın hayatına değinmiyor yazar. vince, antal, gica.. ve bunu o kadar güzel yapıyor ki.

bu ay okuduğum en güzeller içindeydi. bence siz de tanışmalısınız.

keyifli okumalar...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

zannedildiği kadar zor değildir çünkü kadınları güldürmek kolaydır.*
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

arjantin'in buenos aires şehrindeki boca juniors takımının maçlarını oynadığı stadyumdur.
ismini, şeker kutusuna benzeyen mimarisi sebebiyle almıştır.
diğer stadyumların aksine çok farklı bir mimarisi vardır. 3 tarafı tribünle çevrili, diğer tarafı ise apartmanı andıran bir yapıya sahiptir.

stadyum'un girişinde; dinim boca, tanrım maradona, mabedim la bombonera yazar.

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

8 sene önce falandı. yoldaş benjamin franklin'in tam tersi istikamette -- warsaw to riga -- 20 kişilik de olabilir bilmiyorum ayni uçakmı ama tahminim 35 40 kişilik vardır, pırpır pervaneli uçaklardan..

ilk defa böyle bir uçağa bindim. eski görünmüyordu ama yeni de değildi. bu uçakların kullanıldığını bile bilmiyordum.

hava gerçekten berbat, neyse alman bi kadinla oturuyorum, orta yaşlı, uçak kalktı o konuşmaya çalıştıkça ben geriliyorum. uçak zaten hiç güven vermiyor.

gergin olduğumu anladı, sordu ve bende itiraf ettim... etmez olaydım.
azılı bir hristiyan çıktı kadının içinden, dua etmemiz gerektiğinden jesusa guvenmemiz gerektiğinden bi başladı, rigaya vardığımızda elimde incil vardi*

inişteyse ilk seferde pisti mi tutturamadi nasil olduysa tekrar yükseldik,ancak 15-20 dakika kadar sonra tekrar inişe geçebildik. gerim gerim gerildim, avuc iclerim terledi şuan bile. indikten sonra da yağışlı zemin nedeniyle çok zor durduğunu hatırlıyorum. ve finalde pilota koca bi alkış tabi.

berbat bir havada külüstür pırpır uçakla uçmanın, inerken ölümden döndüğünü hissetmenin gerginliği ve dinci/dırdırcı/evengelist/misyoner bir alman. daha korkunç çok az hikaye vardır*
devamını gör...

sanırım bu haberler bitmeyecek.
ne olacak yani büstlere saldırınca? atatürk'ün fikirleri baki kalmaya devam edecek nihayetinde.
hukuk çerçevesinde siz de kendi fikrinizi beyan edin. saldırmak. neden? niçin?

giderek daha da kutuplaşıyoruz. hayrolsun sonumuz.
t: üzücü saldırılar.
devamını gör...

hiç beceremediğimdir. ağlamayı hissettiğim anda, yolunu bilen gözyaşları gözü terk etmeye başlar. o yakıcı damlalar yanakta yaptığı izlerden usul usul aşağı iner.
devamını gör...

ya aşırı korumacı ailede büyüyen çocuk ya da sürekli eleştirilen, yargılanan çocuk, neyin doğru neyin yanlış, kimin iyi, kimin kötü olduğunu öğrenemez, çünkü ebeveyni, dominanttır, her şeyi bilir. mesela, çocuk "ben üşümedim, hırka giymem" dediğinde "sen nereden bileceksin, hemen giy hırkanı" der. çocuğun ailede hiç söz hakkı yoktur, her şeyi ebeveyni bilir, çocukta bu düşünce yerleşince zamanla özüyle bağlantısı kopar, neyin iyi, neyin kötü olduğunu ayırt edemez hale gelir. büyüyünce ya ailesine itaat eden, boyun eğici uslu bir evlat olur ya da "alayına isyan" modunda her şeyi toptan reddeden biri olur. her halükarda, kim olduğunu, ne istediğini ya da ne istemediğini bilmeyen ve iyiyi, kötüyü ayırt edemeyen biri hale gelmiştir. büyüyüp yetişkin olduğunda ise, kendi aklından çok başkalarının aklına güvenir hale gelir ama bir gün tekrar özüyle bağ kurmayı, kendine güvenmeyi öğrenirse, zamanla iyiyi kötüyü ayırt etme yeteneğini tekrar geri kazanabilir.
devamını gör...

evet efendim. yine kız kıza yapılan şahane ve bir o kadar da eğlenceli aktivitelerden birisidir. kız arkadaşınızı yanınıza almışsınızdır, felekten bir gece çalmak için gece kulübüne gitmişsinizdir. akabinde beraber dans etmeye başlamışsınızdır, alkolün etkisiyle dans esnasında yanlışlıkla öpüşmüşsünüzdür. kafalar güzel ya o bakımından söyledim.

hunharca eğlendikten sonra da beraber eve gelmişsinizdir, evde de birer kadeh içki içince iyice yakınlaşmışınızdır… gerisini yazamayacağım yine fena hallere girdim üf!

edit: alttaki yazarın sorusuna cevap vereyim. çorbacıya değil kokoreççi amcanın yanına gidip birer yarım kokoreç gömüyoruz. te allam ya.
devamını gör...

çocukluğumun sürpriz oyuncaklı kutusudur.
devamını gör...

sevdiğim yazarlardandır, kalemi de ismi gibi tatlıdır efendim.

vaay be, en iyi yazarın nickaltını şahsım açmış!
ulan var bende bi gurmelik ama, neyse.
devamını gör...

tatlılardan şekerpare yapımı için :

4 yumurta, 4 bardak un, 1 bardak sıvı yağ, 1 bardak süt ve biraz ekşimemiş yoğurt suyu, yarım limon suyu birlikte yoğrulup hamur yapılır. koyuca hamur küçük çay bardağının ağzıyla aynı büyüklükte yuvarlaklar haline getirilir.

yağlı kağıt kaplanmış tepsiye dizilerek fırına verilir, üstü kızarınca çıkarılır ve soğumaya bırakılır. sora 1 kg. toz şeker kaynatılarak kestirilir ve üzerine dökülür.

şerbeti içine alan malzeme şişerek büyür. üzerine hindistan cevizi veya toz fındık dökülerek afiyetle yenir. şimdilerde marketlerde hazırı da satılıyor.
devamını gör...

son derece muhafazakar bir toplumsal felsefeyi destekleyen freud, saldırganlığın doğuştan gelen bir içgüdü olduğunu; kişinin uygarlıkla ve kendisiyle olan ilişkisinin en iyi, birbirleriyle rekabet halinde olan (bkz: thanatos) ve (bkz: eros) içgüdüleri ile gerçeklik arasında çatışmayla tanımlanabileceğini ileri sürer. (bkz: civilization and its discontents) kitabında freud toplumsal düzenin ancak saldırgan ölüm içgüdüsünün bastırılması ve kontrol edilmesi yoluyla korunabileceğini iddia eder ve bu görevi otoriter kurumlara yükler. bu uygarlık tanımı haz ve umut verici değildir. uygarlık ilerledikçe saldırgan içgüdülerinin bastırılması gerekecek ve bu da kendi kendime yönelik saldırganlığa ve suçluluk duygularının artmasına yol açacaktır. freud’a göre insanlığın, uygarlığın ilerlemesi karşısında kaçınılmaz olarak ödediği bedel otorite ve suçluluğun artmasıdır. kabul edildiği zaman, bu kültürel bildirimler ütopik devrimci düşüncenin temelini yok eder ( özellikle de anarşizmi). kişinin freud’u izleyerek ulaşabileceği en ileri nokta kendi benliği ( id ) ile toplum arasında mutsuz bir anlaşmadır. otoriter kurumlar saldırganlığı kontrol etmek ve güçlü süperegonun gelişimine kılavuzluk etmek için gereklidir. argümanı temelde yasa ve düzen argümanıdır aslında. bütün polis, yasalar ve geleneksel otoriter çocuk yetiştirme yöntemleri kaldırılırsa sonucun thanatos’un erbaşta kalması ve karşılıklı bir yok etme katliamı olacağını ileri sürer.

(bkz: wilhelm reich) bu duruma güzel bir eleştiri getirir ve freud’un ölüm içgüdüsünü reddeder. kendisi tam tersine zalim, saldırgan karakter özelliklerinin otoriter, cinsel açıdan baskıcı çocuk yetiştirme uygulamalarının sonucu olduğuna inanır. cinsel bastırma, cinsel kaygıya o da genel bir zevk kaygısına ulaşıyordu. (bkz: zevke ulaşamayanlar onu engellemek için elinden gelen her şeyi yaparlar). reich zevki yaşama yetersizliğinin ve saldırgan karakter özelliklerimin her zaman bir arada bulunduğunu iddia eder. öte yandan, zevki yaşama yeterliliği be düşmanca olmayan karakter özellikleri de birbirine bağlıydı. onun zevk anlayışının merkezinde cinsel dürtüler vardı. bu dürtülerin saldırgan içgüdülerle çatışma halinde olduğuna inanan freud’un aksine reich saldırganlığı cinsel dürtülerin bastırılmasının bir ürünü olarak görüyordu( hatta bunu daha önceki bir yazımda da belirtmiştim seviştikten sonra pamuk gibi oluruz demiştim haha! ). 1920’lerde bunun üzerine bir çalışma yapmış ve reich şu sonunda varmıştır “ genital tatmini yaşayabilen bireylerin ılımlısı ve yumuşaklığı dikkat çekicidir; genital tatmini yaşayabilip de sadist karakter özelliklerine sahip olan birini görmedim”. burada çok önemli bir nokta da reich’in ahlak eğitimine karşı çıkmasıdır.

edit : reich okullarda cinsel eğitim ile ilgili çarpıcı bir örnek verir. neden okullarda cinsel hastalıklara özellikle vurgu yapılır ve çocuklar cinsellikten caydırılır?


(bkz: bir tabu olarak seks)
devamını gör...

sözlüğe o kadar uzun zamandır doğru düzgün girmiyorum ki ,arkadaşlar "sözlüğün adı değişiyormuş" demese bundan bile haberim olmayacak.

(bkz: biz yanmışız sözlük yansa ne olacak be dostlar)*
devamını gör...

-ölümden konuşmaz mısın baba?
+ölümden ancak hayattayken konuşabiliriz,başka zaman değil.


jose saramago-mağara
devamını gör...

başta (bkz: dan brown) denen şarlatan olmak üzere, birçok komplo teorisyeni tarafından ucuz makalelere konu edilen; (bkz: leonardo da vinci) 'e ait bir başyapıt.

1495'te yapımına başlanmış olup, yaklaşık üç sene içerisinde tamamlanmakla beraber; 9 metre uzunluğunda, 5 metre genişliğinde devasan bir eserdir. (ölçüleri küsuratı küsuratına hatırlayamadım. ama düz hesap böyle nitelendirirsek yanlış olmaz sanırım.)

esasen bu duvar resmi, (bkz: batı resim sanatı)'nın kırılma noktalarından biri; aydınlığın, batı kültürünün bir sembolü gibidir.

resmin konusuna gelirsek; (bkz: matta incili)'ne göre (bkz: hamursuz)'un birinci gününde(bkz: on iki havari), isa'nın yanına gelirler ve bayram yemeğini nerede yiyeceklerini sorarlar. isa'dan aldıkları yanıt neticesinde belirlenen yerde toplanırlar. tabii bu sırada 30 gümüş karşılığında isa'ya ihanet eden (bkz: yahuda iskariyot) da masada bulunmaktadır. matta incilinde ki anlatıya göre;
"akşam olunca isa, on iki öğrencisiyle yemeğe oturdu. yemek yerlerken, 'size doğrusunu söyleyeyim; sizden biri bana ihanet edecek' dedi. bu söz onları kedere boğdu. teker teker, 'ya rab, beni demek istemedin ya?' diye sormaya başladılar. o da 'bana ihanet edecek olan' dedi, 'elindeki ekmeği benimle birlikte sahana batırandır. insanoğlu, kendisi için yazılmış olduğu gibi gidiyor ama insanoğlu'na ihanet edenin vay haline! o adam hiç doğmamış olsaydı, kendisi için daha iyi olurdu.' dedi. bunun üzerine yahuda iskariyot, 'rabbi, yoksa beni mi demek istedin?' diye sordu ve isa'dan aldığı cevap 'söylediğin gibidir.' şeklindeydi."

referans : (bkz: matta)26: 20,25, (bkz: the bible society in turkey), yeni yaşam yayınları

yani son akşam yemeği, matta incili'nden alınan bu pasajın verdiği ilham ile yapılmıştır. esasen gerek leonardo'dan önce, gerekse sonra aynı konu birçok kez yorumlanmış, farklı şekilde resmedilmiştir. bu eserlere bakıldığı zaman genellikle genç havari (bkz: yahya)'nın başını, isa'nın göğsüne koymuş şekilde görürüz. bunun sebebi de bu sefer (bkz: yuhanna)'dan alınan şu sözlerdir;
"isa bunları söyledikten sonra ruyhunda derin bir sıkıntı duydu. açıkça konuşarak 'size doğrusunu söyleyeyim; sizlerden birisi bana ihanet edecek' dedi. öğrenciler kimden söz ettiğinği merak ederek birbirlerine baktılar. öğrencilerden biri isa'nın göğsüne yaslanmıştı ve isa onu severdi."

referans : (bkz: yuhanna)13; 21,23, the bible society in turkey, yeni yaşam yayınları

leonardo'nun yorumundaki temel fark ise; "içinizden biri bana ihanet edecek" dediği o 'anı' resmetmiş ve bir ilke imza atmıştır. esere bakar bakmaz en amatör okuyucu bile isa'nın cümlesini yeni bitirdiğini fark eder. aynı konuyu tasvir eden diğer eserlerde statik bir şekilde yemek yiyen figürler görülürken, burada önemli bir ana tanıklık ettiğimizi hissederiz.

ayrıca (bkz: on iki havari)' nin hepsinin (bkz: antik yunan) filozofları gibi görünmesi ise (bkz: rönesans)'ın, antik yunan ve (bkz: antik roma) sanatına sürekli gönderme yapması ile ilgilidir. mesela resimdeki tavan figürüne baktığımızda, antik yunan döneminde uygulanan bir mimari teknik olan "(bkz: kaset tavan)" özelliği taşıdığını görülür.

bir diğer benzersiz özelliği ise oran ve orantı olarak (bkz: sanat tarihi)'nin en başarılı kompozisyonlarından biri olduğunu söyleyebiliriz. isa'nın başına baktığınız ve onu merkeze aldığınız vakit, resmin her köşesine eşit uzaklıkta olduğunu fark edebilirsiniz.

yapıt, normalde (bkz: fresko tekniği) ile yapılması gerekirken; bilinmeyen bir sebepten ötürü (bkz: tempera tekniği) kullanılarak yapılmıştır. tempera, ortaçağ'dan beri kullanılan eski bir teknik olmakla beraber; tutkallı su ve boyanın, çoğu zaman da yumurta akıyla karıştırılmasından elde edilen bir boya türüdür. bu yöntemle beraber oldukça kalın bir boya katmanı elde edilir. lakin manastır'ın yemek salonunda eserin resmedildiği duvarın hemen ardında, epey büyük fırınlı bir mutfak vardır ve yapının altından da milano'nun su kanalları geçmektedir. bu da yapı içerisindeki ısının baya yüksek olduğu yönünde bulguları ortaya koyuyor. haliyle rutubete çözüm bulunamadı, nefes alamayan resmin yüzeyi çatlayıp kabarmaya başladı. fakat bu başyapıt, fresko tekniği ile yapılsaydı herhangi bir sıcaklık sorun haline gelmeyecekti. haliyle bugün (bkz: yuhanna) figürü, (bkz: mecdelli meryem)'e benzetilmeyecek ve (bkz: dan brown), birtakım şifreler içerdiğini iddia ederek, popüler kültürün ucuzluğuna bu eseri alet edemeyecekti.

muhakkak yanlışlarım vardır; sanat tarihi uzmanları muhakkak uyaracaklardır diye düşünüyorum.

yararlandığım kaynaklar;

(bkz: sanatın öyküsü) - (bkz: ernst gombrich)
(bkz: uygarlığın ayak izleri) - (bkz: celil sadık)
(bkz: the bible society in turkey)
(bkz: art history)- (bkz: marilyn stokstad)
devamını gör...

suyun yerini alabilecek güzide içecek türevi
yormuyor, bıktrmıyor, efendim insanın içtikçe içesi geliyor. özelikle şeftalisi illet bir şey.
devamını gör...

israil, bal porsuğu olurdu. boyu küçük işlevi büyük.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim