zaman tüneli

bugün cuma final günüymüş...

şimdi sonuçlar açıklanıyor. zuhal ablanın makyajı, saçı ve kıyafeti süper olmuş.
kadın yaşlanmıyor maaşallah.

bakımlı insanın hali bir başka oluyor anacım.
devamını gör...

çok güzel börek yapılıyor bununla. normal yufkayı aramazsınız bile. hem de yapması çok daha pratik.
devamını gör...

(bkz: diko)
oturur iskemlede, sağa sola sataşır durur sabaha kadar. ondan sonra çok yoruldum.*
devamını gör...

dalavereyle sağda solda gevşek işleri kovalayan tip.
devamını gör...

yemeği daha da lezzetli kılan hede hüde.
devamını gör...

absürdizm, (bkz: camus)’un “hayat saçma, ama devam et” diye özetlediği o felsefe, günlük hayatta sessizce her köşede pusuda bekliyor. mesela sabah kalkıyorsun, alarmı kapat, duş al, kahve iç, hepsi robot gibi. birden “lan ben niye uğraşıyorum ki, sonunda hepimiz toz olacağız” diye bir tokat yiyorsun. işte absürd tam burada devreye giriyor. rutinlerini sarsıyor, hayatın anlamsızlığını yüzüne vuruyor ve seni otomatik pilottan çıkarıyor.

önce motivasyonu vuruyor. işte excel tabloları dolduruyorsun, toplantılarda patrona yalakalık yapıyorsun, ama absürd kulağına fısıldıyor: “bu da kaya yuvarlamak gibi bir şey.” (bkz: sisifos) gibi ter döküyorsun ama yarın yine başa saracak.

burada iki ihtimal doğuyor, ya bu düşüncenin altında eziliyorsun ya da “madem saçma bari gülerek yapayım, en azından eğlenirim” diyorsun. camus’nün söylediği şey de tam olarak bu zaten, kayayı itmek zorundaysan, bari farkında olarak it.

benzer şekilde ilişkilerde patlıyor. sevgilinle tartışırken bir an içinden “oğlum hayat zaten anlamsız, ne fark eder?” diyorsun, ya da arkadaşın dert anlatırken “hepimiz toz olacağız, ama şu an oturmuş ciddiyetle konuşuyoruz” düşüncesi beliriyor. doğum günü pastasını üflerken bile çoğumuzun içinden “bir yıl daha geçti, ölüme yaklaştık” fikri geçmiyor mu? fazla umursamazlık yalnız bırakır seni, aman dikkat.

sonra tüketim çılgınlığına sıçrıyor. alışveriş yapıyorsun, yeni telefon alıyorsun, instagram gibi platformlarda like kasıyorsun, ama absürd yine kulağına eğilip “şşt.. bunlar boş, mutluluk getirmeyecek” diye fısıldıyor. bazen insan bu yüzden minimalizme dönüp sade yaşamaya yöneliyor, bazen de tam tersine “madem saçma, harcayayım” diye black friday kuyruğunda bekleyip eve dönünce “lan ne gerek vardı?” diye pişman oluyorsun. kaya aşağı yuvarlandı yine değil mi?

ama olumlu tarafı da var: absürdü kabul edince yaratıcılık patlıyor. çünkü artık her şeyin büyük bir anlamı olmak zorunda değil. “madem anlamsız, istediğimi yapayım” diyorsun. saçma şiirler yazıyorsun, deftere doodle çiziyorsun, ofis masana “bugün de ölmedik, hehe” notları yapıştırıyorsun.

neticesinde absürd insanı yoruyor mu? evet, ama camus’un sisifos mitinde dediği gibi, mesele kayayı bırakmak değil. kayayı itmeye devam etmek. ama bu sefer gözün açık. hayatın saçmalığını fark ederek, biraz da gülerek. o kayayı gülerek yuvarla. çünkü başka türlü bu kadar ciddiyetin içinde insan gerçekten delirir.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

çok saçma sapan tanımlar da olan bir kaynak sitesi. anonim tanımlamaya müsaitliği ve spesifik bilgi kirliliğine izin verilmesi dolayısıyla etnik, siyasi ve sosyo kültürel konularda çok güvenilir bulmuyorum.
devamını gör...

okurken göze çarpan ilk şey, kitabın “normal roman” diye bir şeyden haberi yokmuş gibi davranması oluyor. hikaye var mı? eh, var gibi, ama sanki yarım yamalak bir puzzle. karakterler? onlar da orada burada beliriyor, ama hiçbir şey klasik roman akışında ilerlemiyor. sahneler bir anda “hop” diye kesiliyor, bambaşka bir yere zıplıyor. okuduğun şey rüya mı, gerçek mi, yoksa (bkz: burroughs)’un kahve lekeli not defterinden mi, ayırt etmek imkansız. bir süre sonra jeton düşüyor. adam sana hikaye anlatmıyor, resmen kafasının içindeki kaosu masaya boca ediyor. “buyur evladım, ye bunları” der gibi.

gerçi adamın hayatına bakınca, “e tabii” diyorsun. yıllarca eroinle dans etmiş, (bkz: beat kuşağı)’nın en karanlık figürü. (bkz: kerouac) yol maceralarında romantik pozlar keserken, (bkz: ginsberg) mistik şiirlerle coşarken, burroughs “her şey çürüyor, hadi eğlenelim” modunda. sanki grubun o “partiyi bozan” elemanı.

naked lunch da tam bu kafanın kitaba dönüşmüş hali. bağımlılık, paranoya, devlet baskısı, beden deformasyonları... hepsi absürt, garip sahnelerle birbirine dolanıyor. tuhaf yaratıklar dolaşıyor, organlar isyan ediyor, sen de “bu ne lan, uyuşturucu mu içtim ben?” diye sayfayı iki kere okuyorsun. ama kitabın amacı da o zaten. seni o rahatsız, mide bulandırıcı ama tuhafça eğlenceli girdaba çekmek. “kalk lan, rahat koltuğunda oturma, kalk biraz kıvran” diyor adeta.

kısacası, bu kitabı mantıkla okumaya kalkarsan kafan atar, ama hissederek dalarsan... eh, en azından “vay be, ne trip” diye gülersin. atmosferle ilerliyor, mantıkla değil, sanki bir acid partisi gibi.

bu tuhaf atmosferi görselleştirmek isteyenler için (bkz: david cronenberg)’in çektiği naked lunch filmi de iyi bir referans sayılır. film kitabın birebir uyarlaması olmasa da burroughs’un o halüsinatif dünyasını, paranoyasını ve absürt imgelerini oldukça iyi yakalar.

dipnot: burroughs bu kitabı yazmadan önce karısını yanlışlıkla vurup öldürüyor. cronenberg filmi bunu hikayenin merkezine koyar.
devamını gör...

istanbul'da açılmasının bir anlamı yok kürtçe seçmeli dil yaptılar tutmadı zaten gereken yerlerde de açılmış orda bol bol wara wara yapılsın..
devamını gör...

marvel bir komedi filmi çekerse cuk oturacak karakter olabilir.

ikibin yıldır yukardaydım ağbi babam salmadı aşağı ineyim! de kült bir replik olarak hayatımıza girer. *
devamını gör...

acil çıkmam gerektiği için kapattım, başkası devralabilir
devamını gör...

beşir fuad denince çoğu kişinin aklına hemen o meşhur intihar sahnesi geliyor. damarlarını kesip ölürken hissettiklerini yazan adam. sanki bütün hikaye bundan ibaretmiş gibi anlatılıyor. halbuki mesele o kadar basit değil. hatta insan biraz okuyunca o intihar hikayesinin adamın hayatındaki en son ve en trajik not olduğunu fark ediyor.

beşir fuad aslında osmanlı’da pozitivizmi ciddiye alan ilk isimlerden biri. sadece lafını etmiyor, gerçekten zihnini o yönde kurmaya çalışıyor. dönemin edebiyat ortamı romantizmle dolu. kahramanlıklar, duygular, gözyaşları. o ise çıkıp “edebiyat bu kadar hayalin içinde yüzmemeli” diyor. realizm ve natüralizm savunuyor. (bkz: victor hugo) gibi romantiklerin karşısına (bkz: emile zola)’yı koyuyor. hatta türk edebiyatında ilk zola savunucularından biri sayılıyor.

ama işin acı tarafı şu. adamın savunduğu şey aslında çok basit. dünyayı anlamaya çalışırken duygudan çok gözleme yaslanalım diyor. bugünden bakınca gayet normal duran bir fikir. fakat o günün osmanlı entelektüel çevresinde bu bayağı sert bir çıkış gibi algılanıyor. tartışmalar büyüyor, polemikler çıkıyor, adam giderek yalnızlaşıyor.

bir de çoğu kişinin pek bilmediği bir tarafı var. kendisi asker kökenli bir adamdır. harp okulunda okumuş, farklı cephelerde görev yapmış biri. yani sadece masa başı bir entelektüel değil. savaş görmüş, ölüm görmüş biri. buna rağmen yazılarında sürekli aklı ve bilimi savunuyor. kim bilir belki de tam bu yüzden romantizmin o süslü duygusallığı ona fazla yapay geliyordu.

hayatının sonuna doğru ise gerçekten ağır bir yalnızlık hissi olduğu anlaşılıyor. annesinin akıl hastalığı yaşaması, çevresindeki tartışmalar, maddi sıkıntılar derken zihni iyice kararıyor. ve 1887’de o meşhur intihar gerçekleşiyor. ama orada bile insanı ürperten bir şey var. çoğu insan böyle bir anda panik içindedir. beşir fuad ise sakin bir şekilde kağıt kalem alıp ölürken vücudunun verdiği tepkileri yazıyor. nabzını, baş dönmesini, bilincinin yavaş yavaş bulanmasını not ediyor.

insan bunu okuyunca ister istemez empati kuruyor. çünkü burada sadece trajik bir ölüm yok. hayatı boyunca akla ve gözleme sarılmış bir zihnin son ana kadar o alışkanlığı bırakmaması var.

en acı tarafı bugün çoğu insan onun adını sadece “intihar eden yazar” diye biliyor. halbuki adamın asıl derdi ölmek değilmiş gibi duruyor. derdi dünyayı anlamak. sadece yaşadığı çağda o soruları soran insan sayısı çok azmış.

o yüzden beşir fuad’ın hikayesi biraz şu hissi bırakıyor insanda. bazen bir insanın fikirleri toplumdan birkaç adım önde oluyor. ama o mesafe açıldıkça insanın konuşabileceği insan sayısı azalıyor ve bazen en ağır yalnızlık da tam orada başlıyor.
devamını gör...

bazı tanımlarını beğeniyor, gülüyorum. nick değiştirmiş birisi mi, eğer öyleyse eski nicki neydi bilemiyorum ama genel olarak sevdiğim bir yazar.
devamını gör...

emine sen aslında hiç komik değilsin harici her eleştiriyi kabul edebilirim.

mesaj kutum açıkken hangi birinizi yönetime şikayet edip uçmanıza vesile oldum? 0. sıfır.
devamını gör...

korku edebiyatı çoğu zaman karanlık evlerde, lanetli ailelerde, hayaletlerde dolaşır. ancak bu adam korkunun ölçeğini büyüttü. hikayelerinde korku bir yaratığın saldırması değil, insanın evrende sandığı kadar önemli olmadığını fark etmesiyle başlar.

onun dünyasında bilgi çoğu zaman kurtuluş değil felakettir. bir karakter eski bir metin bulur, unutulmuş bir şehir keşfeder ya da bir ritüelin izine rastlar ve o noktada şu gerçekle karşılaşır. insanlık sandığından çok daha yeni ve çok daha önemsizdir. (bkz: cthulhu), (bkz: azathoth), (bkz: nyarlathotep) gibi varlıklar aslında klasik anlamda canavar değildir. onlar insan merkezli evren fikrinin kırılmasıdır.

ilginç olan şu. lovecraft yaşarken bugün bildiğimiz gibi büyük bir yazar olarak görülmedi. hikayelerinin çoğu (bkz: weird tales) gibi pulp dergilerde yayımlandı ve hayatı boyunca ciddi maddi sıkıntılar yaşadı. 1937’de öldüğünde arkasında büyük bir ün değil, daha çok dağınık dergi hikayeleri bıraktı.

bir de işin ironik tarafı var. bugün en bilinen hikayelerinden biri olan (bkz: herbert west reanimator) aslında onun pek sevmediği bir metin. çünkü o hikâyeyi edebi bir proje olarak değil, bir dergi için bölüm bölüm para kazanmak amacıyla yazmış. yani bugün kült sayılan şeylerden biri onun gözünde biraz sipariş işti.

her neyse bu abimizin asıl hayatı biraz mektuplarda geçiyor. inanılmaz derecede mektup yazan biri. bazı araştırmacılar yüz bine yakın mektup yazdığını söylüyor. bugün onun hakkında bildiklerimizin önemli bir kısmı da bu mektuplardan geliyor.

arkadaş çevresi de tuhaf bir şekilde önemli. (bkz: robert e howard), (bkz: clark ashton smith) gibi yazarlarla adeta whatsapp grubu gibi mektuplaşarak yazışıyorlar. birbirlerine fikir atıyorlar, “abi bak şöyle bir yaratığa ne dersiniz” tarzında yaratıklar öneriyorlar, bazen birbirlerinin yarattığı şeyleri hikayelerinde kullanıyorlar. bugün (bkz: cthulhu mythos) dediğimiz şey biraz da bu arkadaş grubunun ortak hayal gücünden büyümüş bir evren aslında.

tabii işin problemli tarafı da var. mektuplarında ve bazı yazılarında açıkça görülen ırkçı fikirleri yüzünden çok eleştirildi. bu yüzden lovecraft bugün hem korku edebiyatını değiştiren bir yazar hem de karakteri tartışmalı bir figür olarak birlikte anılıyor.

benim lovecraft’a düşmem biraz da şu yüzden oldu. çoğu korku yazarı insanı korkutmaya çalışır. lovecraft ise insanın kendine bakışını değiştirir. onun metinlerini okurken bir noktada korkudan çok şu fikir kalır. belki de evren gerçekten bize ait değil. belki de biz sandığımız kadar merkezde değiliz. insan bu ihtimali bir kez düşününce dünya biraz daha tuhaf görünmeye başlıyor.
devamını gör...

buralar değerlenir. kalemi keskin, anlatısı hoş en azından ben bu nickaltını girdiğimde yazmış olduğu iki tanımı öyle.

hoşgeldin köftehor kalemin keskin gazan mübarek olsun
devamını gör...

(bkz: mamudo kurban) serbest çağrışım.

ankara'da dayın yoktur!
devamını gör...

türkiyede şu eleştiri ve dozu konusu çok muallak bir şey. au'da birisi beni eleştirecekse (türkçeye çevrilmiş hali spontanedir)

x- ziko sağ ol eline sağlık, şu kodu yazarken baya kafa yormuş olmalısın ama bunun bazı kısa yolları ve döngüleri var.
ziko bir kaç döngü denedim ama hata alınca hatalarla uğraşmak yerine böyle yapmaya karar verdim
x- bir daha böyle bir şey yaşarsan yardımcı olabilirim ziko boşuna zaman kaybedip kendini yormasın ve proje daha verimli olur.
ziko teşekkür ederim eğer böyle bir sorunla karşılaşırsam seni bulurum.

tr'de olsa büyük ihtimalle şöyle olacaktı

x- ziko niye böyle uzun uzun yazdın alüminyum. bubuj özel kodlar var ehe ehe
ziko- bir iki denedim çalışmadı. sende çalışanı vardı da niye söylemedin arka kapısı gıcırdak.
x- özel dedim ya olm

5 dakika sonra birilerine
x- ziko bi billur bilmiyo nasıl gelmiş nasıl çalışıyo burda bilemiyorum.

15 dakika sonra
x- mahkemeye vericem o ziko yu böyle adam mı dövülür len ühü ühü.
devamını gör...

çoğu kişinin sandığı gibi sadece “korku yazarı” değil. adam aslında korkudan çok insanın aklının yavaş yavaş dağılmasını yazmayı seviyor. birçok hikayede ortada hayalet falan yoktur, anlatıcının kendi zihni zaten yeterince korkutucudur. bazı öykülerde anlatıcı o kadar ciddi şekilde saçmalar ki insan hem gerilir hem de içten içe güler. poe’nun karanlığında az miktarda kara mizah da var.

edebiyat açısından da oldukça önemli bir figür. modern dedektif hikayelerinin ilk örneklerinden sayılan (bkz: c auguste dupin) karakteri onun hikayelerinde ortaya çıktı. bugün bildiğimiz dedektif kurgusunun temellerinden biri sayılır. hatta (bkz: arthur conan doyle) bile (bkz: sherlock holmes)’u yazarken dupin’den etkilendiğini açıkça söylemiş.

hayatı ise gerçekten talihsiz. annesi veremden ölüyor, sonra çok sevdiği eşi virginia aynı hastalıktan genç yaşta ölüyor. şiirlerinde ve hikayelerinde sürekli ölüm döşeğindeki genç kadın temasının dönüp durmasının sebebi biraz da bu.

tabii romantize edildiği kadar kusursuz bir edebiyat figürü de değil. hayatı boyunca parasızlık çekiyor, dergilerde editörlük yaparak geçinmeye çalışıyor, alkolle de arası pek iyi sayılmaz. bir de eleştirmenliği meşhur. başka yazarlara yazdığı sert eleştiriler yüzünden edebiyat çevrelerinde çok sevilen biri olmamış. hatta bazen insanı “abi biraz sakin ol” dedirtecek kadar sert yazılar yazdığı söylenir.

ölümü de ayrı tuhaf. 1849’da baltimore’da sokakta yarı bilinçsiz halde bulunuyor ve birkaç gün sonra ölüyor. neden öldüğü hâlâ kesin olarak bilinmiyor.

buna rağmen modern korku edebiyatının en önemli isimlerinden biri sayılıyor. özellikle (bkz: h p lovecraft) gibi yazarlar üzerinde ciddi etkisi var. kısacası poe sadece karanlık şiirler yazan depresif bir adam değil. biraz huysuz, biraz trajik ama edebiyat tarihinde izi oldukça büyük bir yazar.

çüknot: poe’nun başına gelen tuhaf bir durum daha var. gerçekten okuyanlar ayrı, bir de ortamlarda “ben poe okurum” diye dolaşanlar ayrı. adamın adını gotik bir dekor gibi kullanıp tek bildiği şeyin kuzgun şiiri olması biraz ironik. iki hikaye okuyup “ben poe’cuyum” diye dolaşan bir kitle de var.

oysa poe’nun metinleri estetik bir karanlık pozundan çok daha fazlası. yazdığı şey romantik bir gotik atmosferden ziyade insan zihninin en rahatsız edici köşelerine bakmak. gerçekten okuyunca da gotik bir aksesuar değil, insanı huzursuz eden bir edebiyatla karşılaşıyorsun.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim