zaman tüneli
sayı içeren takım isimleri
takım isimlerini iddaa kuponlarından öğrenen yazarın açtığı başlık.
yoksa topu versen karpuz diye manava götürür.*
yoksa topu versen karpuz diye manava götürür.*
devamını gör...
sayı içeren takım isimleri
isimlerinde sayı olan takımlardır. benim ilk aklıma gelen schalke 04. bir de bu aralar norveç ligi'nden takımlara bahis yapıyorum. akmaz kokmaz sarpsborg 08 var. onu da yazmış olalım.
devamını gör...
neden ünlü olduğu bilinmeyen ünlüler
bekir mert mırık, alaaddin küründük ve muhammet mir bilgin.
devamını gör...
shakira vs jennifer lopez
şimdi ikisinin de kliplerini neden izlediğimizi hepimiz biliyoruz. yemeyelim birbirimizi
*
*
devamını gör...
shakira vs jennifer lopez
shakira ara sıcaktır, jlo ise ana yemek. yummy.
devamını gör...
shakira vs jennifer lopez
michael jordan mı, x mi tartışması gibi bir şey bu. jordan varsa alır. aynı şeyi jennifer abla için de düşünüyorum. shakira da sevdiğimiz bir ablamız ama kötü bir eşleşmeye denk gelmiş.
devamını gör...
trabzon'un şampiyonluk rüyasının bir hafta sürmesi
en az fenerbahçe kadar hak ediyor zirvede şampiyonluk yarışı vermeyi.
hak etmeyen takımı ise siz anladınız.
hak etmeyen takımı ise siz anladınız.
devamını gör...
marie-louise eta
tarihi bir an. ilk kez bu kadar üst düzey bir takımın başına kadın teknik direktör geçti ama daha önce de bjelica(union berlin'in o zamanki teknik direktörü) cezalı olduğu için kendisi üç maç takımı yönetmişti. sezon sonuna kadar göreve getirildi ama umarım başarılı olur ve gelecek sezona da başlar. union berlin gibi köklü ve sert bir takımın başına böyle kritik bir zamanda gelmek başlı başına çok büyük bir başarı zaten.

daha önce corinne diacre fransa 2.lig takımı clermont'u yönetmişti ve baya da başarılı olmuştu.

daha önce corinne diacre fransa 2.lig takımı clermont'u yönetmişti ve baya da başarılı olmuştu.
devamını gör...
nakit parayla sigara satışının yasaklanması
2040'ta ben:
google - tütün nasıl yetiştirilir - enter.*
google - tütün nasıl yetiştirilir - enter.*
devamını gör...
yazarların bugün okudukları kitaplar
coğrafya mahkumları bitti ve simone de beauvoir'den denemelere başladım.
devamını gör...
bensenobiz
mutlu yıllar diliyorum. yeni yaşı sağlık, mutluluk ve gönlünde ne dileği varsa onu getirsin.*
devamını gör...
bensenobiz
doğum günün kutlu olsun gacı. bir ayağın çukurda ama yine de nice mutlu yaşları göresin inşallah. *
devamını gör...
bensenobiz
dünyaya fırlatılışınızın sene-i devriyesi kutlu olsun sayın yazar.
devamını gör...
bensenobiz
doğum günün kutlu olsun sevgili yazar nice güzel yaşlara.
devamını gör...
piç
hakan günday’ın tüm kitaplarında olduğu gibi, bu kitap bitince de kendimi uzun ve içkili bir sohbetten ayrılmış gibi hissetmiştim. çok eskiden demiştim ki, birine hakan günday önerecek olsam ilk sıraya piç’i koyarım. çünkü yazarın bütün karakteristik tarafları burada daha çıplak, daha filtresiz duruyor. karakter yaratma konusundaki ustalığı, araya serpiştirdiği o can alıcı tespitler ve aforizmalar… hepsi yerli yerinde.
yeraltı edebiyatı diye bir tür var mı yok mu hâlâ tartışılır, hatta yazarın kendisi bile bu etiketi reddeder ama ben bu kitabı düpedüz bu damarın içine koyuyorum. adı önemli değil aslında, mesele o hissi ayırt edebilmek. çünkü burada dönen şey, klasik roman dünyasından bayağı farklı. gereksiz duygusallık yok, süs yok, yumuşatma yok. sertlik var ama o sertlik de öyle “şok edeyim” diye değil, doğrudan gerçekliğin kendisi gibi. bu yüzden bana kalırsa yeraltı edebiyatının en net örneklerinden biri.
kinyas ve kayra’ya göre daha ayakları yere basan bir roman olduğu da açık. yine de karakter meselesi burada da başrolde. her biri ayrı telden çalıyor ama hepsinin arka planında benzer kırıklar var. aileyle kopukluk, yuvadan kaçış, bağ kuramama hali.
buradan çıkan şey şu gibi geliyor bana: piçler, babasız olanlar değil. babaları gibi olmayı reddedenler.
dörtlü içinde en çok barbaros çarpıyor göze. david bowie dinleyen, müzik setine bağımlı, sonra hayatın tokadıyla onu bile satmak zorunda kalan biri. en derin olanı. cenk, tişörtleriyle akılda kalıyor, çizim yeteneği var. hakan, okuduğu kitaplardan anlattığı hikâyelerle var oluyor ama o hikâyelerin gerçekten bir kitaptan mı geldiği yoksa kendi zihninin ürünü mü olduğu hep muallak. hayal gücü en geniş olan o ama yazmaya bile inanmıyor, “bir kitapta okumuştum” deyip geçiyor.
buradan da başka bir şey çıkıyor: piçler hırs yoksunudur.
“piçler hakkında konuşmak, insanlara filmler ve haber bültenlerindeki felaket sahnelerini izlerken hissettiklerine benzeyen garip bir zevk verir. sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o hale nereden geldiklerini konuşurlar. çünkü sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikayeleri kadar hayatlarından bir sıfır yaratmış olanlarınki de gösterişlidir.”
dört karakterin de bir yeteneği var ama hiçbiri onu bir şeye dönüştürmüyor. bu da onların hayata olan inançsızlığını besliyor. mesela müthiş bir hayal gücüne sahip olan hakan’ın bunu hiç zorlamaması gibi. ya da eski yüzücü olup hiçbir şey umursamayan afgan gibi. arzuları başka yerde. sıradan insanların “bir şeylere sahip olma” çabası onların gözünde batan bir gemide en iyi kamarayı kapma telaşı gibi.
bir noktada insan şunu soruyor:
onlar gibi olamadıkları için mi nefret ediyorlar, yoksa nefret ettikleri için mi onlar gibi değiller?
“kendimi beyaz kadranlı, romen rakamlı bir duvar saatindeki saniye çubuğu gibi hissediyorum. sadece dönüyorum. zamanın kendisiyim. geçiyorum.”
bu cümleyi başka bir yerde görsem de “bu hakan günday” derdim. adamın zihni düz çalışmıyor, çok katmanlı dönüyor. özellikle bu kitaptaki cümleler ciddi bir farkındalığın ürünü. zaten onu başka bir yere koymamın sebebi de tam olarak bu.
cümleyle baş döndürme işini iyi yapıyor. bunun gibi kinyas ve kayra’da geçen,
“şimdi bir yerlerde saat gece yarısını geçti bile”
cümlesini örnek verebilirim.
bir de şu var, adamın zamanla takıntısı var resmen. okuduğum her kitabında zamanla ilgili bir yerden giriyor. henüz tamamını okumadım ama azil’de de böyle bir şey hatırlıyorum.
final kısmı da tam onun tarzı. çünkü derdi hiçbir zaman “hikâye anlatmak” değil. okuyucunun hayatını değiştirmek falan hiç değil. ders verme gibi bir kaygısı zaten yok. yaptığı şey, toplumun dışında kalmış insanların hayatından kesitler sunmak. o kadar, fazlasını da vaat etmiyor.
kitabın son kelimesi hiç.
gerçekten de kitabın özeti gibi. piçlik ile hiçlik arasındaki bağın sadece kelime benzerliği olmadığını suratına çarpıyor insanın.
yeraltı edebiyatı diye bir tür var mı yok mu hâlâ tartışılır, hatta yazarın kendisi bile bu etiketi reddeder ama ben bu kitabı düpedüz bu damarın içine koyuyorum. adı önemli değil aslında, mesele o hissi ayırt edebilmek. çünkü burada dönen şey, klasik roman dünyasından bayağı farklı. gereksiz duygusallık yok, süs yok, yumuşatma yok. sertlik var ama o sertlik de öyle “şok edeyim” diye değil, doğrudan gerçekliğin kendisi gibi. bu yüzden bana kalırsa yeraltı edebiyatının en net örneklerinden biri.
kinyas ve kayra’ya göre daha ayakları yere basan bir roman olduğu da açık. yine de karakter meselesi burada da başrolde. her biri ayrı telden çalıyor ama hepsinin arka planında benzer kırıklar var. aileyle kopukluk, yuvadan kaçış, bağ kuramama hali.
buradan çıkan şey şu gibi geliyor bana: piçler, babasız olanlar değil. babaları gibi olmayı reddedenler.
dörtlü içinde en çok barbaros çarpıyor göze. david bowie dinleyen, müzik setine bağımlı, sonra hayatın tokadıyla onu bile satmak zorunda kalan biri. en derin olanı. cenk, tişörtleriyle akılda kalıyor, çizim yeteneği var. hakan, okuduğu kitaplardan anlattığı hikâyelerle var oluyor ama o hikâyelerin gerçekten bir kitaptan mı geldiği yoksa kendi zihninin ürünü mü olduğu hep muallak. hayal gücü en geniş olan o ama yazmaya bile inanmıyor, “bir kitapta okumuştum” deyip geçiyor.
buradan da başka bir şey çıkıyor: piçler hırs yoksunudur.
“piçler hakkında konuşmak, insanlara filmler ve haber bültenlerindeki felaket sahnelerini izlerken hissettiklerine benzeyen garip bir zevk verir. sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o hale nereden geldiklerini konuşurlar. çünkü sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikayeleri kadar hayatlarından bir sıfır yaratmış olanlarınki de gösterişlidir.”
dört karakterin de bir yeteneği var ama hiçbiri onu bir şeye dönüştürmüyor. bu da onların hayata olan inançsızlığını besliyor. mesela müthiş bir hayal gücüne sahip olan hakan’ın bunu hiç zorlamaması gibi. ya da eski yüzücü olup hiçbir şey umursamayan afgan gibi. arzuları başka yerde. sıradan insanların “bir şeylere sahip olma” çabası onların gözünde batan bir gemide en iyi kamarayı kapma telaşı gibi.
bir noktada insan şunu soruyor:
onlar gibi olamadıkları için mi nefret ediyorlar, yoksa nefret ettikleri için mi onlar gibi değiller?
“kendimi beyaz kadranlı, romen rakamlı bir duvar saatindeki saniye çubuğu gibi hissediyorum. sadece dönüyorum. zamanın kendisiyim. geçiyorum.”
bu cümleyi başka bir yerde görsem de “bu hakan günday” derdim. adamın zihni düz çalışmıyor, çok katmanlı dönüyor. özellikle bu kitaptaki cümleler ciddi bir farkındalığın ürünü. zaten onu başka bir yere koymamın sebebi de tam olarak bu.
cümleyle baş döndürme işini iyi yapıyor. bunun gibi kinyas ve kayra’da geçen,
“şimdi bir yerlerde saat gece yarısını geçti bile”
bir de şu var, adamın zamanla takıntısı var resmen. okuduğum her kitabında zamanla ilgili bir yerden giriyor. henüz tamamını okumadım ama azil’de de böyle bir şey hatırlıyorum.
final kısmı da tam onun tarzı. çünkü derdi hiçbir zaman “hikâye anlatmak” değil. okuyucunun hayatını değiştirmek falan hiç değil. ders verme gibi bir kaygısı zaten yok. yaptığı şey, toplumun dışında kalmış insanların hayatından kesitler sunmak. o kadar, fazlasını da vaat etmiyor.
kitabın son kelimesi hiç.
gerçekten de kitabın özeti gibi. piçlik ile hiçlik arasındaki bağın sadece kelime benzerliği olmadığını suratına çarpıyor insanın.
devamını gör...
türkiye’deki rezalet internet altyapısı
2026 yılının ilk çeyreği geride kalmışken hâlâ birçok bölgede altyapı bile yok, geriye kalan bölgelerin çoğunda ise adsl, vdsl altyapı mevcut ya da yeterli port yok. afrika'nın aşırı yoksul kırsalları hariç birçok bölgesinde bile internet artık vdsl hızlarında başlıyor, taban hız 100 mbps standart olmuş durumda ve fiyatları da çok ucuz. dünyanın en pahalı ve aynı zamanda en kötü internetini kullanıyoruz. eşe dosta soruyorum çoğuna hâlâ 16mbps paket satmaya çalışmışlar. altyapı giderleri olmadan millete mis gibi sıfır giderle pahalı internet satıyorlar. 100 mbps altı günümüzde küfür gibidir resmen.
devamını gör...



