yazar : hakan günday
yıl : 2003
babaları belli olan ancak babalarının yanında hayatla da aralarına mesafe koymuş olan dört gencin hikayesini anlatan romandır.
yıl : 2003
babaları belli olan ancak babalarının yanında hayatla da aralarına mesafe koymuş olan dört gencin hikayesini anlatan romandır.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "hame" tarafından 15.11.2020 18:04 tarihinde açılmıştır.
1.
bu kitaptan çok etkilenmiştim. ilk okuduğumda ergenlik dönemime gelmesinden midir yoksa bir piç olmamdan mı kaynaklıdır bilmiyorum, her karakterden kendime ait bir çok detay bulduğum, kitabın içinde yaşadığımı çok fazla kez farkettiğim, kendi kendime "dur olm ya hakanlık yapma" telkinlerinde bulundum.
(bkz: schrödinger'in kedisi)'nden sonra kuantumu anlatan en iyi teori de bu kitapta geçmektedir. tarafımca bu teoriye hakan günday'ın müzik seti demekteyim.
"... tek hoparlörü çalışan bir müzik seti gibi. müziğin sadece bir bölümünü duyuyoruz. diğer hoparlörden ne çıktığınıysa kimse bilmiyor."
(bkz: schrödinger'in kedisi)'nden sonra kuantumu anlatan en iyi teori de bu kitapta geçmektedir. tarafımca bu teoriye hakan günday'ın müzik seti demekteyim.
"... tek hoparlörü çalışan bir müzik seti gibi. müziğin sadece bir bölümünü duyuyoruz. diğer hoparlörden ne çıktığınıysa kimse bilmiyor."
devamını gör...
2.
hakan günday'ın dört arkadaşın hayatını anlattığı kitabı. ilk cümlesi de gayet etkileyicidir. "insanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihanete uğramıştır."
hakan.
devamlı hikayeler anlatır ve bu hikayelerin önceden okuduğu kitaplar olduğunu söyler. aslında hepsini kafasından uydurmaktadır ama kimse ondan şüphe duymaz, inanırlar. çünkü piçler her şeyi çok irdelemez.
cenk.
hayatındaki en önemli varlığı üstünde hayata göndermelerin olduğu tişörtleridir.
barbaros.
birleşmiş milletler genel sekresi olmak gibi bir hayale sahip piç.
afgan.
hayatında sadece bir kadına aşık olmuştur.
piç kimdir?
hayatı akışına bırakmış günü gününe yaşayan insanlar. son paralarıyla sigara ve alkol alıp nerde yatacaklarını sonra düşünen, çoğunluğu aşka inanmayan, beğendiği kadın kim olursa olsun elde etmek için elinden geleni yapan, serseri gibi görünseler de aslında kötülük bile yapamayacak kadar bu dünyadan bıkmış ve yaşamaktan yorulmuş insanlar piçler. kendilerini tanımladıkları bu kelime gerçek anlamıyla örtüşmese de hepsinin babasıyla bir derdi vardır. su yerine içki içip hayatla dalga geçerken de aynı anda büyük içsel bunalımlar yaşayabilirler. değişik ve ilginç insanlardır.
kitap akıcı olsa da yazarın en beğendiğim kitapları arasına giremedi malesef. benim için sıralama şu şekilde; daha, az, kinyas ve kayra . okumayı düşünenler daha ile başlayabilir.
şuraya birkaç alıntı da bırakalım sizler için. *
tanıdıkları insanlara yeterince borçları vardı. bir de hayata borçlanmak istemediler. onun için aldıkları her nefesi geri verdiler.
syf. 17
pahalı saatler takan insanların zamanları değerlidir.
syf. 29
bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum. tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa. para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa. tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar, felaketler, ölümler oluyor. ölenler harcanıyor. kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor.
syf. 38
hakan.
devamlı hikayeler anlatır ve bu hikayelerin önceden okuduğu kitaplar olduğunu söyler. aslında hepsini kafasından uydurmaktadır ama kimse ondan şüphe duymaz, inanırlar. çünkü piçler her şeyi çok irdelemez.
cenk.
hayatındaki en önemli varlığı üstünde hayata göndermelerin olduğu tişörtleridir.
barbaros.
birleşmiş milletler genel sekresi olmak gibi bir hayale sahip piç.
afgan.
hayatında sadece bir kadına aşık olmuştur.
piç kimdir?
hayatı akışına bırakmış günü gününe yaşayan insanlar. son paralarıyla sigara ve alkol alıp nerde yatacaklarını sonra düşünen, çoğunluğu aşka inanmayan, beğendiği kadın kim olursa olsun elde etmek için elinden geleni yapan, serseri gibi görünseler de aslında kötülük bile yapamayacak kadar bu dünyadan bıkmış ve yaşamaktan yorulmuş insanlar piçler. kendilerini tanımladıkları bu kelime gerçek anlamıyla örtüşmese de hepsinin babasıyla bir derdi vardır. su yerine içki içip hayatla dalga geçerken de aynı anda büyük içsel bunalımlar yaşayabilirler. değişik ve ilginç insanlardır.
kitap akıcı olsa da yazarın en beğendiğim kitapları arasına giremedi malesef. benim için sıralama şu şekilde; daha, az, kinyas ve kayra . okumayı düşünenler daha ile başlayabilir.
şuraya birkaç alıntı da bırakalım sizler için. *
tanıdıkları insanlara yeterince borçları vardı. bir de hayata borçlanmak istemediler. onun için aldıkları her nefesi geri verdiler.
syf. 17
pahalı saatler takan insanların zamanları değerlidir.
syf. 29
bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum. tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa. para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa. tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar, felaketler, ölümler oluyor. ölenler harcanıyor. kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor.
syf. 38
devamını gör...
3.
sigara içtiğim zamalarda okuduğum ve okurken paketlerce sigara içtiğim kitaptır.
hakan günday kitaplarını bir süredir okumuyorum. bir tanesini tekrar okuyacak olsam o kitap piç olur
hayatımın çok döneminde aklıma geldi bu cümleler:
'piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.'
hakan günday kitaplarını bir süredir okumuyorum. bir tanesini tekrar okuyacak olsam o kitap piç olur
hayatımın çok döneminde aklıma geldi bu cümleler:
'piçler, aşık oldukları kadınların kendilerini kurtaracaklarını düşünür. oysa hiçbir kadın dünyaya bir piçi kurtarmak için gelmemiştir.'
devamını gör...
4.
hakan günday'ın 2003'lü romanıdır.
az'dan sonra okurken beni en çok içine çeken kitabıydı yazarın.
''açlık, soğuk, hayat, ölüm, dostluk, aile yok oldu. konuşmaya gerek yoktu.
hikayenin sonunu da tam bir piç gibi yazdığını düşünmüştüm.
az'dan sonra okurken beni en çok içine çeken kitabıydı yazarın.
''açlık, soğuk, hayat, ölüm, dostluk, aile yok oldu. konuşmaya gerek yoktu.
hikayenin sonunu da tam bir piç gibi yazdığını düşünmüştüm.
devamını gör...
5.
tüm hakan günday kitapları gibi, "kutsal kitap" sayılsa yeridir.
hele bir de böyle yaşıyorsanız, karakteriniz kitaptaki karakterlerden esintiler taşıyorsa, s.kilip gittiğinizin tutanağıdır adeta.
hakan'ın yazmak istediği "oto-otopsi"nizdir aslında tüm kitap.
hele bir de böyle yaşıyorsanız, karakteriniz kitaptaki karakterlerden esintiler taşıyorsa, s.kilip gittiğinizin tutanağıdır adeta.
hakan'ın yazmak istediği "oto-otopsi"nizdir aslında tüm kitap.
devamını gör...
6.
lisede, üniversiteye hazırlanırken rehberlik hocam tarafından tavsiye edilmiş kitaptır. sınavdan soğutmuş bambaşka bir yola sokmuştur. halen görüştüğüm ve potansiyel gördüğü gençleri bu tarz kitaplarla zehirleyen rehberlik hocamın tutuklanıp görevden men edilmesi lazımdır.
devamını gör...
7.
bir hakan günday kitabıdır.
hakan günday beğendiğim bir yazar. yani tüm kitaplarını olmasa da çok iyi kitapları olduğunu düşünüyorum. bu kitap onlardan biri değil açıkçası. aslında kitabın altında yatan fikri beğendim. piç sözcüğüne yazar tarafından yüklenen nevi şahsına münhasır anlam hoşuma gitti ve hikaye de bu fikrin üzerine güzel inşa edilmiş ama bir şeyler eksikti kitapta, belki de bazı şeyler haddinden fazlaydı. bu noktada çok emin değilim.
kitap, yazarın sözcüğe kattığı anlamda dört tane piçin hikayesidir. bu tanımın üzerinde durmayacağım ya da piçlerin özelliklerini yazmayacağım zira kitap boyu bu konu defalarca işlenecek.
kitabın en önemli karakteri olan hakan bir anlamda yazarın kendisi. hayal gücü zehir gibi çalışan hakan ekibin hikaye anlatıcısı, hatta meddahı. ikinci karakter barbaros da az hayalci değil. olmayacak bir görevi takıntı haline getirmiş bir piçtir. cenk ise bir moda ikonu sayılabilir kendi çapında, kelimeleri bazı anlamlara gelir. afgan ise ekibin mecnun'udur
çok iyi olmasa da kesinlike vakit kaybı olmayacak bir kitaptır.
hakan günday beğendiğim bir yazar. yani tüm kitaplarını olmasa da çok iyi kitapları olduğunu düşünüyorum. bu kitap onlardan biri değil açıkçası. aslında kitabın altında yatan fikri beğendim. piç sözcüğüne yazar tarafından yüklenen nevi şahsına münhasır anlam hoşuma gitti ve hikaye de bu fikrin üzerine güzel inşa edilmiş ama bir şeyler eksikti kitapta, belki de bazı şeyler haddinden fazlaydı. bu noktada çok emin değilim.
kitap, yazarın sözcüğe kattığı anlamda dört tane piçin hikayesidir. bu tanımın üzerinde durmayacağım ya da piçlerin özelliklerini yazmayacağım zira kitap boyu bu konu defalarca işlenecek.
kitabın en önemli karakteri olan hakan bir anlamda yazarın kendisi. hayal gücü zehir gibi çalışan hakan ekibin hikaye anlatıcısı, hatta meddahı. ikinci karakter barbaros da az hayalci değil. olmayacak bir görevi takıntı haline getirmiş bir piçtir. cenk ise bir moda ikonu sayılabilir kendi çapında, kelimeleri bazı anlamlara gelir. afgan ise ekibin mecnun'udur
çok iyi olmasa da kesinlike vakit kaybı olmayacak bir kitaptır.
devamını gör...
8.
okuduğum ilk hakan günday eseriydi sanırım.
yeraltı edebiyatına iyi bir örnek.
okuduklarım arasında kinyas ve kayra ilk sırada yerini alır, piç de 2. sırayı.
yıllardır okumadım gerçi, gidip bi hakan günday alayım.
yeraltı edebiyatına iyi bir örnek.
okuduklarım arasında kinyas ve kayra ilk sırada yerini alır, piç de 2. sırayı.
yıllardır okumadım gerçi, gidip bi hakan günday alayım.
devamını gör...
9.
afgan adlı karakteri aklıma kazanmıştır. hakan günday, gerçekten oldukça sıradan bir olay örgüsünü oldukça çarpıcı aktarmıştır.
yeraltı edebiyatı okumak istiyorsanız başlangıç seviyesi için tavsiye ederim.
yeraltı edebiyatı okumak istiyorsanız başlangıç seviyesi için tavsiye ederim.
devamını gör...
10.
hakan günday'ın okumadığım bir tane bile kitabı yoktur. kendisi en sevdiğim yerli yazardır. piç kitabı da tüm kitapları arasında ilk 3'üme rahatlıkla girer...
her kitabından hayvan gibi alıntı yapabilecek kadar da metinlerine hakim olduğumu düşünüyorum. ama piç kitabında öyle bir yer var ki; konuya bakış açımı gerçekten okuduğum günden beri değiştirmiş, yeni bir şekle şemale sokmuştur:
'' pahalı saatler takan insanların zamanları değerlidir. ama bir terasta yaşıyor ve saati sokaktaki yabancılardan öğreniyorsanız; zaman size sonsuzmuş gibi gelir. ve ekonomi, bilim haline gelmeden önce de var olan bir kurala göre bolluk, değersizliği getirir...''
ayrıca, kitabın piçlerinden olan hakan'a bayılıyorum. özellikle metin içerisinde 3-5 farklı yerde onun ''bir yerde okumuştum'' diyerekten girip; kendi kafasında kurduğu ve bahsettiği yarım kalmış hikayelerine hayranım... isteseydi, her birinden ayrı bir kitap çıkarabilirdi hakan abi aslında...
hatta bunu antalya kitap fuarı'nda kendisine sorma fırsatım da oldu... ''abi piç kitabındaki hakan'ın hikayeleri yarım. bunları kitaplaştırmayı düşünmedin mi hiç? beni çok etkilemişti oradaki fikirler. bu yüzden onların her birinin tamamını okumayı çok isterdim...'' diye sorduğumda bana; ''bu piçler biraz da hikayeleri yarım kaldıkları için piçler... o hikayeler eğer tamamlansaydı piç olmazlardı...'' dedi... yani hakan abi aslında kitabın doğası gereği, kitaptaki hakan'ın eliyle o hikayeleri de piç etmişti...
bayılıyorum bu adama ya...
her kitabından hayvan gibi alıntı yapabilecek kadar da metinlerine hakim olduğumu düşünüyorum. ama piç kitabında öyle bir yer var ki; konuya bakış açımı gerçekten okuduğum günden beri değiştirmiş, yeni bir şekle şemale sokmuştur:
'' pahalı saatler takan insanların zamanları değerlidir. ama bir terasta yaşıyor ve saati sokaktaki yabancılardan öğreniyorsanız; zaman size sonsuzmuş gibi gelir. ve ekonomi, bilim haline gelmeden önce de var olan bir kurala göre bolluk, değersizliği getirir...''
ayrıca, kitabın piçlerinden olan hakan'a bayılıyorum. özellikle metin içerisinde 3-5 farklı yerde onun ''bir yerde okumuştum'' diyerekten girip; kendi kafasında kurduğu ve bahsettiği yarım kalmış hikayelerine hayranım... isteseydi, her birinden ayrı bir kitap çıkarabilirdi hakan abi aslında...
hatta bunu antalya kitap fuarı'nda kendisine sorma fırsatım da oldu... ''abi piç kitabındaki hakan'ın hikayeleri yarım. bunları kitaplaştırmayı düşünmedin mi hiç? beni çok etkilemişti oradaki fikirler. bu yüzden onların her birinin tamamını okumayı çok isterdim...'' diye sorduğumda bana; ''bu piçler biraz da hikayeleri yarım kaldıkları için piçler... o hikayeler eğer tamamlansaydı piç olmazlardı...'' dedi... yani hakan abi aslında kitabın doğası gereği, kitaptaki hakan'ın eliyle o hikayeleri de piç etmişti...
bayılıyorum bu adama ya...
devamını gör...
11.
hakan günday’ın tüm kitaplarında olduğu gibi, bu kitap bitince de kendimi uzun ve içkili bir sohbetten ayrılmış gibi hissetmiştim. çok eskiden demiştim ki, birine hakan günday önerecek olsam ilk sıraya piç’i koyarım. çünkü yazarın bütün karakteristik tarafları burada daha çıplak, daha filtresiz duruyor. karakter yaratma konusundaki ustalığı, araya serpiştirdiği o can alıcı tespitler ve aforizmalar… hepsi yerli yerinde.
yeraltı edebiyatı diye bir tür var mı yok mu hâlâ tartışılır, hatta yazarın kendisi bile bu etiketi reddeder ama ben bu kitabı düpedüz bu damarın içine koyuyorum. adı önemli değil aslında, mesele o hissi ayırt edebilmek. çünkü burada dönen şey, klasik roman dünyasından bayağı farklı. gereksiz duygusallık yok, süs yok, yumuşatma yok. sertlik var ama o sertlik de öyle “şok edeyim” diye değil, doğrudan gerçekliğin kendisi gibi. bu yüzden bana kalırsa yeraltı edebiyatının en net örneklerinden biri.
kinyas ve kayra’ya göre daha ayakları yere basan bir roman olduğu da açık. yine de karakter meselesi burada da başrolde. her biri ayrı telden çalıyor ama hepsinin arka planında benzer kırıklar var. aileyle kopukluk, yuvadan kaçış, bağ kuramama hali.
buradan çıkan şey şu gibi geliyor bana: piçler, babasız olanlar değil. babaları gibi olmayı reddedenler.
dörtlü içinde en çok barbaros çarpıyor göze. david bowie dinleyen, müzik setine bağımlı, sonra hayatın tokadıyla onu bile satmak zorunda kalan biri. en derin olanı. cenk, tişörtleriyle akılda kalıyor, çizim yeteneği var. hakan, okuduğu kitaplardan anlattığı hikâyelerle var oluyor ama o hikâyelerin gerçekten bir kitaptan mı geldiği yoksa kendi zihninin ürünü mü olduğu hep muallak. hayal gücü en geniş olan o ama yazmaya bile inanmıyor, “bir kitapta okumuştum” deyip geçiyor.
buradan da başka bir şey çıkıyor: piçler hırs yoksunudur.
“piçler hakkında konuşmak, insanlara filmler ve haber bültenlerindeki felaket sahnelerini izlerken hissettiklerine benzeyen garip bir zevk verir. sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o hale nereden geldiklerini konuşurlar. çünkü sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikayeleri kadar hayatlarından bir sıfır yaratmış olanlarınki de gösterişlidir.”
dört karakterin de bir yeteneği var ama hiçbiri onu bir şeye dönüştürmüyor. bu da onların hayata olan inançsızlığını besliyor. mesela müthiş bir hayal gücüne sahip olan hakan’ın bunu hiç zorlamaması gibi. ya da eski yüzücü olup hiçbir şey umursamayan afgan gibi. arzuları başka yerde. sıradan insanların “bir şeylere sahip olma” çabası onların gözünde batan bir gemide en iyi kamarayı kapma telaşı gibi.
bir noktada insan şunu soruyor:
onlar gibi olamadıkları için mi nefret ediyorlar, yoksa nefret ettikleri için mi onlar gibi değiller?
“kendimi beyaz kadranlı, romen rakamlı bir duvar saatindeki saniye çubuğu gibi hissediyorum. sadece dönüyorum. zamanın kendisiyim. geçiyorum.”
bu cümleyi başka bir yerde görsem de “bu hakan günday” derdim. adamın zihni düz çalışmıyor, çok katmanlı dönüyor. özellikle bu kitaptaki cümleler ciddi bir farkındalığın ürünü. zaten onu başka bir yere koymamın sebebi de tam olarak bu.
cümleyle baş döndürme işini iyi yapıyor. bunun gibi kinyas ve kayra’da geçen,
“şimdi bir yerlerde saat gece yarısını geçti bile”
cümlesini örnek verebilirim.
bir de şu var, adamın zamanla takıntısı var resmen. okuduğum her kitabında zamanla ilgili bir yerden giriyor. henüz tamamını okumadım ama azil’de de böyle bir şey hatırlıyorum.
final kısmı da tam onun tarzı. çünkü derdi hiçbir zaman “hikâye anlatmak” değil. okuyucunun hayatını değiştirmek falan hiç değil. ders verme gibi bir kaygısı zaten yok. yaptığı şey, toplumun dışında kalmış insanların hayatından kesitler sunmak. o kadar, fazlasını da vaat etmiyor.
kitabın son kelimesi hiç.
gerçekten de kitabın özeti gibi. piçlik ile hiçlik arasındaki bağın sadece kelime benzerliği olmadığını suratına çarpıyor insanın.
yeraltı edebiyatı diye bir tür var mı yok mu hâlâ tartışılır, hatta yazarın kendisi bile bu etiketi reddeder ama ben bu kitabı düpedüz bu damarın içine koyuyorum. adı önemli değil aslında, mesele o hissi ayırt edebilmek. çünkü burada dönen şey, klasik roman dünyasından bayağı farklı. gereksiz duygusallık yok, süs yok, yumuşatma yok. sertlik var ama o sertlik de öyle “şok edeyim” diye değil, doğrudan gerçekliğin kendisi gibi. bu yüzden bana kalırsa yeraltı edebiyatının en net örneklerinden biri.
kinyas ve kayra’ya göre daha ayakları yere basan bir roman olduğu da açık. yine de karakter meselesi burada da başrolde. her biri ayrı telden çalıyor ama hepsinin arka planında benzer kırıklar var. aileyle kopukluk, yuvadan kaçış, bağ kuramama hali.
buradan çıkan şey şu gibi geliyor bana: piçler, babasız olanlar değil. babaları gibi olmayı reddedenler.
dörtlü içinde en çok barbaros çarpıyor göze. david bowie dinleyen, müzik setine bağımlı, sonra hayatın tokadıyla onu bile satmak zorunda kalan biri. en derin olanı. cenk, tişörtleriyle akılda kalıyor, çizim yeteneği var. hakan, okuduğu kitaplardan anlattığı hikâyelerle var oluyor ama o hikâyelerin gerçekten bir kitaptan mı geldiği yoksa kendi zihninin ürünü mü olduğu hep muallak. hayal gücü en geniş olan o ama yazmaya bile inanmıyor, “bir kitapta okumuştum” deyip geçiyor.
buradan da başka bir şey çıkıyor: piçler hırs yoksunudur.
“piçler hakkında konuşmak, insanlara filmler ve haber bültenlerindeki felaket sahnelerini izlerken hissettiklerine benzeyen garip bir zevk verir. sözünü edebilecekleri konular tükendiğinde tanıdıkları piçlerin ne hale geldiklerini ve o hale nereden geldiklerini konuşurlar. çünkü sıfırdan hayatlarını yaratmış insanların hikayeleri kadar hayatlarından bir sıfır yaratmış olanlarınki de gösterişlidir.”
dört karakterin de bir yeteneği var ama hiçbiri onu bir şeye dönüştürmüyor. bu da onların hayata olan inançsızlığını besliyor. mesela müthiş bir hayal gücüne sahip olan hakan’ın bunu hiç zorlamaması gibi. ya da eski yüzücü olup hiçbir şey umursamayan afgan gibi. arzuları başka yerde. sıradan insanların “bir şeylere sahip olma” çabası onların gözünde batan bir gemide en iyi kamarayı kapma telaşı gibi.
bir noktada insan şunu soruyor:
onlar gibi olamadıkları için mi nefret ediyorlar, yoksa nefret ettikleri için mi onlar gibi değiller?
“kendimi beyaz kadranlı, romen rakamlı bir duvar saatindeki saniye çubuğu gibi hissediyorum. sadece dönüyorum. zamanın kendisiyim. geçiyorum.”
bu cümleyi başka bir yerde görsem de “bu hakan günday” derdim. adamın zihni düz çalışmıyor, çok katmanlı dönüyor. özellikle bu kitaptaki cümleler ciddi bir farkındalığın ürünü. zaten onu başka bir yere koymamın sebebi de tam olarak bu.
cümleyle baş döndürme işini iyi yapıyor. bunun gibi kinyas ve kayra’da geçen,
“şimdi bir yerlerde saat gece yarısını geçti bile”
bir de şu var, adamın zamanla takıntısı var resmen. okuduğum her kitabında zamanla ilgili bir yerden giriyor. henüz tamamını okumadım ama azil’de de böyle bir şey hatırlıyorum.
final kısmı da tam onun tarzı. çünkü derdi hiçbir zaman “hikâye anlatmak” değil. okuyucunun hayatını değiştirmek falan hiç değil. ders verme gibi bir kaygısı zaten yok. yaptığı şey, toplumun dışında kalmış insanların hayatından kesitler sunmak. o kadar, fazlasını da vaat etmiyor.
kitabın son kelimesi hiç.
gerçekten de kitabın özeti gibi. piçlik ile hiçlik arasındaki bağın sadece kelime benzerliği olmadığını suratına çarpıyor insanın.
devamını gör...
