zaman tüneli

tarihi kendi bağlamından koparıp bugünün kavramlarıyla okuma hali.
roma senatörünün “bu karar halkla istişare edilmedi” diye basın açıklaması yapması gibi.

(bkz: presentism)
devamını gör...

harry'nin annesine çocukken deli gibi aşık olan, harry'e kötü davransa da onu korumak için her şeyi yapan, half blood prince diye 6.kitaba ismini kazıtmış karakterdir. evet elemanın voldemort gibi geçmişi varmış ama onun aksine analı babalı büyümüş yani piş değildir.. zaten ilk kitaptan beri hep voldemort'un ajanı olduğu düşüncesi de kafamızdan çıkamamıştır ki voldemort'tan lily'i öldürdüğü için nefret ettiği zamanla anlaşılır.. zaten ilk kitabın sonunda da profesör quirrell snape'in harry'i nasıl maçta korumaya çalıştığını hatta sırf onu korumayı garanti etmek için maça hakem olduğunu ancak dumbledore'un da o maçta olduğundan dolayı bu yaptığının ne kadar gereksiz ve zavallıca olduğunu, egosuna yenik düşüp gryffindor'a düşmanlığını maçta sürekli gryffindor'a haksızlık ederek belirtmesinden kendisini sevimsizleştirdiğini söylemektedir. harry'nin babasından nefret eder çünkü babası ve kankaları olan marauders onu zamanında epey aşağılamıştır ve lily'nin zaten james potter'ı seçmesinden dolayı bunun ezikliğini hep harry'i azarlayarak belli eder. ölürken gene o klişe "gözlerin anneninkiler gibi" demektedir.. azkaban tutsağı kitabında harry ve arkadaşlarını korumak için kendi canını bile ortaya koymaktaydı. her sene karanlık sanatlara karşı savunma dersine profesör olmak için başvurur ama talebi reddedilir.. e yani zaten her sene bir sorun çıkıyo o senenin öğretmeniyle bir zahmet.. ayrıca 3.senede karanlık sanatlara karşı savunma dersinde neville tarafından epey maymun edilmiştir babaanne kılığına sokularak..

o değil de yeni oyuncusu niye bob marley bozuntusu oldu lan? fazıl say olarak daha iyiydi..
devamını gör...

olabilemez olay.


8 de teget gectigi ya da kahve ictigi erkek olsa 16 erkek yapar.
bu kızla ciddi dusunulmez.
bir insanın kalbi bu kadar afiste olamaz.

hadi birincisinde dikis tutmadı. ya ikincisinde. hadi onda da dikis tutmadı. 16 adamda da mı dikis tutmadı? saka mısın? bu gercek olamaz. asifte kesin.
devamını gör...

insan bazen yaşadığı şeyleri ilk kez yaşıyormuş gibi hisseder, ama bir yandan da garip bir tanıdıklık vardır içinde. sanki daha önce bir yerde görmüş, bir cümlede denk gelmiş gibi. belki de bu yüzden yazıyorum bunları; yaşadığımız şeylerin tamamen bize ait olmadığını hatırlamak için.

okuduklarımızla yaşadıklarımız arasında tuhaf bir mesafe vardır. kitapları kapattığımız anda bitmeleri gerekir aslında ama bitmezler. bir yerden sonra fark edersin ki bazı duygular sana ait değil, sadece senden geçiyor. bir cümlede görmüşsün, bir karakterde denk gelmişsin, sonra gelip senin hayatına yerleşmiş.

mesela bazı sabahlar, ortada hiçbir şey yokken için daralır. öyle büyük bir acı değil bu, daha çok içe çöken bir ağırlık. o an insanın aklına istemsizce dostoyevski gelir, çünkü onun anlattığı şey tam olarak buydu zaten. insan bazen hiçbir şey olmadan bile kendi içinde çöker. sonra aynı günün başka bir anında, her şeyin ne kadar sıradan tekrarlar üzerine kurulu olduğunu fark edersin.

çay koyuyorsun, oturuyorsun... bazen o çayı bile neden koyduğunu bilmiyorsun. kalkıyorsun, sözlüğe girip yazıyorsun, konuşuyorsun. hayatın kendisi büyük değil, biz büyütüyoruz. o anda tolstoy’un o uzun uzun anlattığı şeylerin aslında ne kadar tanıdık olduğunu anlarsın.

insanlarla konuşurken başka bir şey fark edersin. herkes düzgün, herkes olması gerektiği gibi ama bir şey eksik. bir noktada bunun bir sahne olduğunu hissedersin. kimisi âşık gibi konuşuyor, kimisi güçlü gibi davranıyor, kimisi umursamaz. ama kimse tam olarak o değil. shakespeare’in yüzyıllar önce söylediği şeyin hâlâ geçerli olması biraz can sıkıcı.

bazı günler ise hiçbir şey olmamışken bile her şey saçmalaşır. yaptığın iş anlamsız gelir, bulunduğun yer sana ait değilmiş gibi. o an kafka’nın dünyası uzak bir kurgu olmaktan çıkar. insanın kendi hayatında bile yabancı hissetmesi kadar tuhaf bir şey yok. ve bazen bu saçmalığın ortasında, seçmek zorunda olmak, sorumluluğun kaçamayacağın bir şey olduğunu fark etmek gelir aklına; sartre tam da bunu söylemiyor muydu zaten.

ama mesele sadece bunlar da değil. bazen zihnin kendisi dağılır. bir düşünce başlar, başka bir yere kayar, sonra alakasız bir anıya bağlanır. bunu uzun süre eksiklik sanırsın ama sonra bir yerde okuduğun james joyce gelir aklına. zihin zaten düz çalışmıyor ki, sen ondan neden düzen bekliyorsun.

bir de küçücük anlar vardır. bir rüzgâr, bir koku, bir ışık. hiçbir önemi yok gibi ama bir anda her şey anlam kazanır. o anlarda marquez’in abarttığını düşünemezsin. çünkü hayat gerçekten bazen açıklanamayacak kadar tuhaf bir şekilde büyür.

geçmiş dediğin şey de öyle. bitmiş olması gerekir ama bitmez. bir anı, hiç alakası olmayan bir anda çıkıp gelir. o an marcel proust’un neden yıllarca hafızayı anlattığını daha iyi anlarsın. insan zamanı ileri doğru yaşıyor ama aslında sürekli geriye doğru taşıyor.

mesela bir yalnızlık vardır, kalabalığın ortasında bile eksik hissetme hali. bir otel odasında sıkışmış gibi. yusuf atılgan’ı okuyan herkes o hissi bir yerde yaşamıştır. ya da hiç ait olamama duygusu, sanki herkesin hayatı ilerlerken sen bir yerde takılı kalmışsın gibi. o noktada oğuz atay’ın karakterleri uzak birer hikâye olmaktan çıkar.

bazen de hayat o kadar sıradanlaşır ki insan kendi hayatını izliyormuş gibi hisseder. bir sahnenin içindesin ama aynı zamanda dışındasın. ne tam içindesin ne tam dışında. o garip arada kalmışlık hissi, biraz da bizim gerçeğimiz aslında.

gece olduğunda ise bütün bunlar daha netleşir. gün içinde bastırdığın şeyler ortaya çıkar. sessizlik arttıkça insanın iç sesi yükselir. dışarıdan bakınca sıradan bir gün gibi görünen şey, içeride bambaşka bir hikayeye dönüşür. bazı geceler bu ses daha da sertleşir, insanın kendi içine bile sığamadığı o daralan anlar gelir; sylvia plath’in satırlarında dolaşan o ağırlık gibi.

okudukların burada devreye girer aslında. sana yeni bir hayat vermezler. sadece yaşadığın şeylerin daha önce de yaşandığını gösterirler.
bazen bir rus romanında, bazen bir fransız cümlesinde, bazen de türk bir karakterin suskunluğunda.

o yüzden bazı kitaplar bitmez, çünkü sen bitirmezsin onları.
günlük hayatın içinde, fark etmeden taşırsın. biraz dostoyevski’nin karanlığını. biraz kafka’nın sıkışmışlığını. biraz oğuz atay’ın tutunamayanlığını. biraz da kendi hayatını.

geri kalanı zaten aynı hikâye, sadece isimler değişir.
devamını gör...

istiklal'in buluşma noktasıdır. yeşil kapısının önünde yanında tophaneye inen yokuşu solunda yapı kredi yayınevi bulunurdu ki burası tam istiklal'in kalbi niteliğindedir. gerçi öyleydi dediğimiz zamandayız...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


tony soprano abimizden selamlar.
devamını gör...

izmirlilerin buluşma noktasıdır.. ilk izmir'e gittiğimde orayı bulup madem buluşma noktası dedikleri yere geldim bişeyler yiyim bari deyip dondurma yemiştim sonra da 1-2 sefer gitmişliğim oldu ve sonra burası küçülmeye gitti.. yahu orda buluşulduğunda birer çay bir ufak tatlı yense küçülmeye gitmezdi dedirtiyor izmirliler sahip çıkmadı sevinçli olmadılar.
devamını gör...

web ortamında tex göstermeye yarayan bir kütüphane. buradan.

latex'in desteklediği her haltı desteklemez ancak birçok popüler matematik ifadeyi web üzerinde gösterir.
devamını gör...

nasıl sabahlayacağımı düşünüyorum. lan saat 8'de uçak mı olur ya?
devamını gör...

düşünüyorum gece bilmem kaç olmuş. yine düşünüyorum. babamin̈ ölümünü düşünüyorum. 1930 tibbi ile yapılan tedaviyi düşünüyorum. sonra bilim teknoloji dergisini ardindan youtube kanalını açıyorum. 2bin bilmem kaç tıbbini görüyorum.

o tıp babama ugramadı. sana da uğramayacak diğerine de çünkü biz yüzde bilmem kaçlık sınifa dahil değiliz. sağlıklı olmak sinifsaldir.

ölümün bile uğramayacaği insanların çağinda dilediğim tek şey yok oluş. ancak öyle tekrar başlayacağız.
devamını gör...

kitap hakkında şöyle ipucu verir: solgun ten, yağlı siyah saçlar, kanca burun, yarasa gibi süzülen bir pelerin. bu detaylar dekor değil. karakterin içinden sızan şeyler. çünkü snape dediğin adam, uzaktan bakınca soğuk, yaklaştıkça yanık kokan bir hikâye.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

garip olan şu, snape’i izlerken ya da okurken hissettiğim şey hayranlık değil. rahatlık hiç değil. daha çok huzursuz bir merak. bu adam neyin tarafında? gerçekten bir tarafı var mı? aynı sahnede doğruyu yapıp içini rahatsız edebilen nadir karakterlerden.

tom riddle ile kurulan paralellik boşuna değil. ikisi de yarı-kan, ikisi de eksik büyümüş, ikisi de “özelim” fikrine tutunarak ayakta kalmış. aynı yerden çıkan iki farklı ihtimal gibi. biri korkuyu seçip lord voldemort olurken, diğeri ne olduğunu tam bilmeden sürüklenir. ya da belki biliyordur da kabul etmiyordur, orası biraz muğlak.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

fark güç değil bu arada. çünkü güç ikisinde de var. snape daha öğrenciyken büyü icat ediyor, lanet yazıyor, iksir kitabını resmen yeniden düzenliyor. sectumsempra gibi bir şeyi düşünmek bile normal bir zihin işi değil.
mesele şu: snape sevebiliyor.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ama bu sevgi öyle “temiz” bir şey değil. romantik hiç değil. baya rahatsız edici, tek taraflı ve takıntılı. ama gerçek. lily evans onun için bir insan değil neredeyse, bir sabit nokta. karanlığa tamamen bırakmayan son ip ve o ip kopmuyor.

o yüzden snape hiçbir zaman tam kötü olamıyor. ama iyi de değil. zaten mesele bu. arada kalmak dediğimiz şeyin ete kemiğe bürünmüş hali. harry’i koruyup aynı anda çocukluğunu zehir edebilen birini başka nasıl açıklayacaksın bilmiyorum.

film tarafı bu griyi biraz cilalıyor. alan rickman “göğe selam olsun!”, öyle bir karizma katıyor ki, ister istemez snape’i olduğundan daha cool hatırlıyorsun. o ses tonu, o duruş.. adamı resmen ağırbaşlı bir trajedi figürüne çeviriyor. ama kitapta durum daha sert. daha küçük hesaplı, daha sinirli, daha kırıcı. yani daha insani aslında.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

snape’i anlamaya çalışınca dönüp çocukluğuna bakıyorsun. annesi eileen prince, eski ama çok da parlak olmayan safkan bir aileden. babası tobias snape, muggle ve kitap bunu açık açık yazmasa da hissediyorsun: bu evde huzur yok. yoksulluk var, bağırış var, aşağılanma hissi var.

“melez prens” lakabı da öyle havalı bir şey değil aslında. annesinin soyadına tutunmak, babasını silmeye çalışmak. yani biraz kimlik uydurma, biraz kaçış.

sonra lily evans giriyor işin içine. çocukken onunla kurduğu bağ.. belki de snape’in olabileceği insanın tek fragmanı. daha kırılmamış hali. ama orada da uzun sürmüyor zaten. hogwarts’ta yollar ayrılıyor. lily gryffindor, snape slytherin. bu sadece bina farkı değil, baya dünya farkı. snape kendini kabul eden dışlanmadığı yere, karanlığa daha yakın olan tarafa kayar. çünkü orada “garip” değil.

burada james potter ve tayfası giriyor devreye. kitapta bu olaylar filmlerdekinden daha sert. bu iş “şaka” değil, baya sistematik aşağılama. snape zaten kırık, iyice parçalanıyor.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

ve o an geliyor.
lily’ye “mudblood” dediği an.
tek bir kelime ama her şey orada bitiyor.
hangi tarafa kaydığını ilan ettiği an.
lily’yi kaybettiği an.
belki de bütün hikâyenin kilidi.

sonrası karanlık zaten.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

snape ölüm yiyenlere katılıyor. yani lord voldemort’un tarafına geçiyor. burada savunulacak bir şey yok, bu net bir seçim. güç, aidiyet ve biraz da kin. ama sonra o meşhur kırılma. voldemort’un lily’yi öldüreceğini öğrenmesi. işte orada ilk defa gerçekten çöküyor.
gidip albus dumbledore’a yalvarıyor. ama dikkat, harry için değil. lily için.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


yani hâlâ bencil aslında. dumbledore’un “ya çocuk?” diye sorması boşuna değil.

lily öldükten sonra snape değişiyor ama bu bir “aydınlanma” değil.
bu baya ceza. kendi kendine verdiği bir ceza.
buradan sonra çift taraflı ajan hikâyesi başlıyor. herkesin ortasında, kimsenin tarafında olmadan yaşamak. harry’e davranışı da burada oturuyor. çocuğu koruyor ama aynı zamanda james’in oğlu olduğu için ondan nefret ediyor. yani hem koruyup hem eziyor. bu çok temiz bir karakter değil, ama çok gerçek.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

büyü kısmına gelirsek, snape gerçekten anormal derecede iyi. kendi büyülerini yazıyor, iksirleri baştan kuruyor, zihinsel savunmada ustalaşıyor. voldemort’u bile kandırabilecek seviyede.

ve patronus. lily’nin geyiği. orada zaten bütün mesele bitiyor.
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel



“after all this time?”
“always.”




o “always” dediği yer var ya, orası snape’in özeti.

adam bütün hayatını tek bir hatanın etrafında yaşıyor. yaptığı her iyi şey, geçmişte yaptığı tek bir kötü seçimin yankısı gibi. bu bir kahramanlık hikâyesi değil. bu baya kendine verilmiş bir ömür boyu ceza.

snape’i düşününce benim aklıma hep şu geliyor: eski bir ev. sıvası dökülmüş, içerden ses geliyor ama kapıyı açsan girip oturmak istemezsin. yine de geçip gidemiyorsun. çünkü o evin içinde bir şey var. rahatsız eden ama bırakamadığın bir şey. snape tam olarak o.

bu yüzden sevmesi zor. ama unutması daha zor.
devamını gör...

leyla gözlerin o kadar yeşil ki, o gözlerinden bir kere öpsem dudaklarımda bir orman filizlenir.

(bkz: leyla ile mecnun)
devamını gör...

ona ne kadar güzel olduğunu hatırlatan biri girmiştir hayatına.
devamını gör...

mehmet şimşek bizi zkmk istiyor, bunun açıklaması bu.

bu herifin orta ve dar gelirliyi düşünen tek bir icraati bile yok.

kredi kartı kullandırarak kayıtdışını önlüyoruz derler. arka planda kimleri zengin ettikleri belli.
devamını gör...

cilgin zamanlarimda iki amekali çocukla tanismistik. öyle takilmistik da. biri cidden çok yakışıkli ve entelektüeldi. biri çirkin ve kültürsüzdü.
ikisini de istemedim. biri umursadi biri ısrar etti.

türk erkeklrrimden farkı sevismeye becermek olarak bakmamaları ve kadınları eğlenilecek ve evlenilecek kadın olarak ayirmamalarıydı.

eğer türk erkrkleri rus minnoşları seviyorsa
siz türk kadınları amerikalı minnoşları sevin

belki çoğalırsiniz belki dünya barısı olur.
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sıra diğerlerinin başina. titrek biyikli asabi şahsiyet bekle.
devamını gör...

uyuyacağim artik sözlük. içimde sevdiğim adamların resmi geçidi var.
en son sen geçiyorsun baba. en acı vereni
onun öncesinde sen varsın birlikte yaşlanmak istediğim adam alim
öncesimde sen varsin orhan veli en fiyakali abi

ve ben geçişinizi izliyliyorum. sizi tutabilsem ne mutlu olurdum.
devamını gör...

böyük hoca. galatanın her fitboldan gelme hocası, f.b'den daha çok kendini galata'ya konsantre ediyor.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim