zaman tüneli
pısırık bir erkek olduğunu kendine itiraf etmek
aurası zayıf, ışıksız, kendine güvensiz, pısırık, kıytırık bir erkek olduğunu kendine itiraf edebilmektir.
insanı özgürleştirir belki de, kendini olduğun gibi kabul edince, kavgan da biter kendinle.
insanı özgürleştirir belki de, kendini olduğun gibi kabul edince, kavgan da biter kendinle.
devamını gör...
son hikaye
arabadan inmek zorundaydım. önümde devasa, yarı yarıya çökmüş ahşap bir asma köprü vardı.
arabayı stop etmeden, farları köprüye doğru açık bırakarak kapıyı açtım. içerideki sıcak havadan sonra dışarıdaki dondurucu rüzgar ve yağmur yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. ayaklarım çamura battı. bileklerime kadar soğuk balçığın içine girdim.
arka koltuktan çantamı, babamın kaset çalarını ve deri klasörü aldım. klasörü montumun içine, göğsüme doğru sakladım.
köprünün girişine doğru yürüdüm.
köprünün iki yanında, yere çakılmış paslı metal direkler duruyordu. direklerin arasına gerilmiş telin üzerinde sallanan, korozyondan yenmiş sarı bir metal tabela vardı. üzerindeki harfler kurşunlanmış ya da kazınmış gibiydi ama yaklaştığımda okunabiliyordu: k-44 askeri ve nörolojik karantina bölgesi. giriş kesinlikle yasaktır.
köprüye ilk adımı attım. ıslak ahşap tahtalar ayağımın altında inledi. aşağıda, kanyonun dibinde gürleyen hırçın bir nehrin sesi geliyordu ama suyu göremiyordum. sadece zifiri bir karanlık ve yükselen o buhar vardı.
köprünün ortasına geldiğimde arkamdaki arabanın farları aniden söndü.
karanlık üzerime bir balyoz gibi indi. fenerimi yakmak için elimi cebime attım. parmaklarım soğuktan donmuştu, plastiği kavrayamıyordum. tam o sırada, arabanın durduğu taraftan, köprünün girişinden bir ses geldi.
birkaç kişinin aynı anda çamurda yürürken çıkardığı o vıcık vıcık adım sesleri.
feneri yaktım. beyaz ışık huzmesi köprünün başına doğru uzandı.
ışığın içinde üç kişi duruyordu.
arabayı stop etmeden, farları köprüye doğru açık bırakarak kapıyı açtım. içerideki sıcak havadan sonra dışarıdaki dondurucu rüzgar ve yağmur yüzüme bir kırbaç gibi çarptı. ayaklarım çamura battı. bileklerime kadar soğuk balçığın içine girdim.
arka koltuktan çantamı, babamın kaset çalarını ve deri klasörü aldım. klasörü montumun içine, göğsüme doğru sakladım.
köprünün girişine doğru yürüdüm.
köprünün iki yanında, yere çakılmış paslı metal direkler duruyordu. direklerin arasına gerilmiş telin üzerinde sallanan, korozyondan yenmiş sarı bir metal tabela vardı. üzerindeki harfler kurşunlanmış ya da kazınmış gibiydi ama yaklaştığımda okunabiliyordu: k-44 askeri ve nörolojik karantina bölgesi. giriş kesinlikle yasaktır.
köprüye ilk adımı attım. ıslak ahşap tahtalar ayağımın altında inledi. aşağıda, kanyonun dibinde gürleyen hırçın bir nehrin sesi geliyordu ama suyu göremiyordum. sadece zifiri bir karanlık ve yükselen o buhar vardı.
köprünün ortasına geldiğimde arkamdaki arabanın farları aniden söndü.
karanlık üzerime bir balyoz gibi indi. fenerimi yakmak için elimi cebime attım. parmaklarım soğuktan donmuştu, plastiği kavrayamıyordum. tam o sırada, arabanın durduğu taraftan, köprünün girişinden bir ses geldi.
birkaç kişinin aynı anda çamurda yürürken çıkardığı o vıcık vıcık adım sesleri.
feneri yaktım. beyaz ışık huzmesi köprünün başına doğru uzandı.
ışığın içinde üç kişi duruyordu.
devamını gör...
son hikaye
dikiz aynasına bakmamak için kendimi zorladım ama gözlerim kaydı.
arabanın arka kırmızı stop lambalarının ışığında, o şeyin yolun ortasında doğrulduğunu gördüm. artık dizlerinin üzerinde değildi. imkansız bir uzunlukta, üç metreye yakın bükülmüş bir gövdeyle ayağa kalkmıştı. yüzsüz kafasını gökyüzüne, yağmura doğru kaldırmış, çenesiz boğazından çıkan o sessiz çığlıkla arkamdan bakıyordu.
gaza basmaya devam ettim. araba virajları savrularak, uçurumun kenarından santimlerle geçerek ilerledi. sis giderek kalınlaşıyor, duman gibi arabanın etrafını sarıyordu.
aşağıya, vadinin tabanına doğru iniyordum.
gittiğim yol artık bir yol değildi. ahşap kalıntılarının, çürümüş ağaç köklerinin ve kayaların üzerinden geçiyordum. arabanın süspansiyonlarından gelen çatırtılar her an yolda kalabileceğimi gösteriyordu ama duramazdım. arkamdaki karanlık canlıydı ve beni takip ediyordu.
yaklaşık yirmi dakika sonra yol aniden bitti.
arabanın farları sonsuz bir boşluğa vuruyordu. vadinin kenarındaydım. aşağıda, zifiri karanlığın ve sis tabakasının altında devasa bir çukur, karadeniz dağlarının arasına gizlenmiş derin bir kanyon duruyordu.
arabanın arka kırmızı stop lambalarının ışığında, o şeyin yolun ortasında doğrulduğunu gördüm. artık dizlerinin üzerinde değildi. imkansız bir uzunlukta, üç metreye yakın bükülmüş bir gövdeyle ayağa kalkmıştı. yüzsüz kafasını gökyüzüne, yağmura doğru kaldırmış, çenesiz boğazından çıkan o sessiz çığlıkla arkamdan bakıyordu.
gaza basmaya devam ettim. araba virajları savrularak, uçurumun kenarından santimlerle geçerek ilerledi. sis giderek kalınlaşıyor, duman gibi arabanın etrafını sarıyordu.
aşağıya, vadinin tabanına doğru iniyordum.
gittiğim yol artık bir yol değildi. ahşap kalıntılarının, çürümüş ağaç köklerinin ve kayaların üzerinden geçiyordum. arabanın süspansiyonlarından gelen çatırtılar her an yolda kalabileceğimi gösteriyordu ama duramazdım. arkamdaki karanlık canlıydı ve beni takip ediyordu.
yaklaşık yirmi dakika sonra yol aniden bitti.
arabanın farları sonsuz bir boşluğa vuruyordu. vadinin kenarındaydım. aşağıda, zifiri karanlığın ve sis tabakasının altında devasa bir çukur, karadeniz dağlarının arasına gizlenmiş derin bir kanyon duruyordu.
devamını gör...
son hikaye
camın hemen arkasındaydı. yüzsüz kafasını cama bastırdı. camda ıslak, çürük bir et lekesi oluştu. soğuk, doğrudan arabanın içine, kemiklerimin arasına işledi. kulaklarımın içinde kendi nabzımın gümbürtüsünden başka bir şey duyamıyordum. zihnimin içinde bir fısıltı belirdi. bir ses değil, doğrudan beynimin dokusuna kazınan soğuk bir düşünce: bize bir yüz borçlusun.
hayır diye bağırdım. bütün gücümle anahtarı köküne kadar çevirdim ve gaz pedalına yüklendim.
motor vahşi bir böğürtüyle çalıştı. egzozdan çıkan siyah duman karanlığı yırttı. vitesi birinciye takıp debriyajı aniden bıraktım. dört tekerlek birden çamurun içinde çıldırmış gibi dönmeye başladı. çamur ve çakıl taşları arabanın alt tabanını döverken araç ileriye doğru fırladı.
sürücü camındaki o yüzsüz şey savruldu. kaputun üzerindeki yağlı el izleri yağmurun altında erirken, araba devrilmiş kamyonetin yanından milim farkla geçti. yan ayna paslı kamyonete çarparak kırıldı ve karanlığın içinde yok oldu.
hayır diye bağırdım. bütün gücümle anahtarı köküne kadar çevirdim ve gaz pedalına yüklendim.
motor vahşi bir böğürtüyle çalıştı. egzozdan çıkan siyah duman karanlığı yırttı. vitesi birinciye takıp debriyajı aniden bıraktım. dört tekerlek birden çamurun içinde çıldırmış gibi dönmeye başladı. çamur ve çakıl taşları arabanın alt tabanını döverken araç ileriye doğru fırladı.
sürücü camındaki o yüzsüz şey savruldu. kaputun üzerindeki yağlı el izleri yağmurun altında erirken, araba devrilmiş kamyonetin yanından milim farkla geçti. yan ayna paslı kamyonete çarparak kırıldı ve karanlığın içinde yok oldu.
devamını gör...
son hikaye
ellerim titreyerek kontağı bir kez daha çevirdim.
arabanın kaportasından yükselen buz gibi duman içeriye sızıyordu. şiddetli yağmur tavanı dövüyor, her bir damla metalin üzerinde küçük patlama sesleri çıkarıyordu. ön camın hemen ardındaki o gri, biçimsiz yaratık çamurun içinde dizlerinin üzerinde kayarak arabanın kaputuna ulaştı.
uzun, boğumları tersine kıvrılmış parmaklarını arabanın sıcak kaputuna bastırdı. iki elinin altında sac büküldü, metale tiksindirici, koyu renkli ve yağlı bir sıvı bulaştı. yüzü olmayan kafasını yavaşça yukarı kaldırdı. ağzı ya da gözleri yoktu ama derisinin altındaki balçığın çalkalandığını görebiliyordum. derisi gerildi, pürüzsüz dokunun altından diş benzeri kemik çıkıntıları yüzeye doğru bastırdı, sanki içeriden dışarıya doğru yırtılmak ister gibi.
gözlerimi kapattım. göğsümdeki çığlığı bastırmak için alt dudağımı ısırdım. ağzıma sıcak, demir gibi kan tadı doldu.
o şey kaputun üzerinden kayarak sürücü tarafındaki cama doğru yaklaştı.
arabanın kaportasından yükselen buz gibi duman içeriye sızıyordu. şiddetli yağmur tavanı dövüyor, her bir damla metalin üzerinde küçük patlama sesleri çıkarıyordu. ön camın hemen ardındaki o gri, biçimsiz yaratık çamurun içinde dizlerinin üzerinde kayarak arabanın kaputuna ulaştı.
uzun, boğumları tersine kıvrılmış parmaklarını arabanın sıcak kaputuna bastırdı. iki elinin altında sac büküldü, metale tiksindirici, koyu renkli ve yağlı bir sıvı bulaştı. yüzü olmayan kafasını yavaşça yukarı kaldırdı. ağzı ya da gözleri yoktu ama derisinin altındaki balçığın çalkalandığını görebiliyordum. derisi gerildi, pürüzsüz dokunun altından diş benzeri kemik çıkıntıları yüzeye doğru bastırdı, sanki içeriden dışarıya doğru yırtılmak ister gibi.
gözlerimi kapattım. göğsümdeki çığlığı bastırmak için alt dudağımı ısırdım. ağzıma sıcak, demir gibi kan tadı doldu.
o şey kaputun üzerinden kayarak sürücü tarafındaki cama doğru yaklaştı.
devamını gör...
son hikaye
etinde göz, burun ya da ağız olması gereken yerler, pürüzsüz, gri ve çürümeye başlamış bir deri tabakasıyla kaplıydı. ama en dehşet verici olanı, kafatası yapısıydı. sanki derisinin altında tek bir kemik bile yoktu. içi ıslak balçıkla doldurulmuş esnek bir torba gibi, kafası yağmurun altında biçimsizce sallanıyordu.
o şey bana doğru, çamurun içinde dizlerinin üzerinde sürünerek gelmeye başladı.
o şey bana doğru, çamurun içinde dizlerinin üzerinde sürünerek gelmeye başladı.
devamını gör...
son hikaye
okuyan varsa devam ediyorum.
bu arada dostlar, bir kısmını yazmıştım. yazdıklarımı seri seri atıyorum. bir yandan worde yazmaya devam ediyorum.
bu arada dostlar, bir kısmını yazmıştım. yazdıklarımı seri seri atıyorum. bir yandan worde yazmaya devam ediyorum.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
hiç sevmediğim ama bazen alışveriş yapmak zorunda kaldığım bir market var. marketin kendisine de çalışanlarına da ayrı ayrı gıcık oluyorum. tabelası bile sinirlerimiz bozuyor. ama diğer kitapsız marketlerde bulunmayan şeyler burada bulunabiliyor. o yüzden bazen zorunlu olarak alışveriş yapmak zorunda kalıyorum.
alışveriş yaparken de mutlaka bir şeylerin yerini değiştiriyorum. mesela makarna alıp, sonra vazgeçip çamaşır deterjanı reyonuna geri bırakıyorum. dolaptan yoğurt, içecek falan alırsam dolap kaoağını açık bırakıyorum. limon tarttırıp sonra "aa evde vardı" diyerek geri bırakıyorum falan.
gıcık olsunlar, arkamdan reyonları toplayıp, dolap kapağını falan kapatsınlar diye küçük şerefsizlikler yapıyorum. eminim arkamdan sövüyorlardır. ama yüzüme sövmedikleri için hiç umurumda değil.
alışveriş yaparken de mutlaka bir şeylerin yerini değiştiriyorum. mesela makarna alıp, sonra vazgeçip çamaşır deterjanı reyonuna geri bırakıyorum. dolaptan yoğurt, içecek falan alırsam dolap kaoağını açık bırakıyorum. limon tarttırıp sonra "aa evde vardı" diyerek geri bırakıyorum falan.
gıcık olsunlar, arkamdan reyonları toplayıp, dolap kapağını falan kapatsınlar diye küçük şerefsizlikler yapıyorum. eminim arkamdan sövüyorlardır. ama yüzüme sövmedikleri için hiç umurumda değil.
devamını gör...
çay demliğine verdiğim ibretlik ayar
yatakla yaşadığım krizden sonra şöyle güzel bir tavşan kanı çay gömeyim de kendime geleyim dedim mutfağa geçtim.
bilen bilir, bizim evdeki demlik de öyle sıradan bir mutfak eşyası değil. sanarsın zamanında saray mutfağından sürgün edilmiş sadrazam. kulpu hafif gevşek, emziği tıkalı, üstelik ne zaman bardak doldurmaya çalışsam bilerek emziğin dibinden tezgahın üzerine sızdıran, ocağın gözünü söndürüp evi gaz kokusuyla dolduran tam bir şerefsiz çelik yığını.
suyu koydum, çayı demledim, geçtim masaya bekliyorum. ulan bu demlik kafasına göre ocağa cosss diye çay damlatmaya başladı yine. baştan sabrettim, olur öyle, metallerin ısıl genleşme katsayısı falan dedim kendi kendime, bilimsel yaklaştım. sanırsın aynitaynım. ama yok, ben bardağı uzattıkça bu bilerek dışarı akıtıyor. bardağın yarısı çay, yarısı mutfak tezgahına akan gözyaşı. en son öyle bir damlattı ki ocak söndü, ortamı derin bir sessizlik kapladı.
bu sefer delirdim. bardağı yavaşça kenara bıraktım. demliğin tam karşısına geçtim. gözlerinin içine bakacağım ama gözü yok, doğrudan o sızdıran emzik kısmına kilitlendim. mutfaktaki florasan lamba hafif cızır cızır ediyor, tam bir düello atmosferi.
dedim ki, bana bak lan çinko hurdası.
florasan ışığı testere filmindeki gibi karardı sanki, ortama ağır bir delikanlılık çöktü.
sen kendini ne sanıyorsun lan? alt tarafı iki gram kurutulmuş rize yaprağıyla kaynar suyu buluşturmaktan ibaret olan bütün varoluş gayeni, şu an tezgahı kirleterek pille çalışan uyduruk bir ketılın seviyesine indiriyorsun. seni üreten pres makinesinin döküm kalıbına, seni çeyiz diye bu eve sokan teyzemin estetik zevkine sokayım. oğlum sen kime şekil yapıyorsun? senin kulpunu tuttuğum gibi seni hurdacı nuri amcanın tartısına malzeme yaparım, kalan parayla da sallama çay alır krallar gibi yaşarım.
ayarı verdikten sonra hamlemi yaptım: cebimden poşet çayı çıkardım, demliğin tam gözünün önünde bardağın içine fırlattım. sıcak suyu da doğrudan alt çaydanlıktan bardağa bocaladım.
bardağı demliğe doğru kaldırıp son vuruşu yaptım:
bak gördün mü? sen olmadan da bu çay içiliyor. sen şu an sadece yer kaplayan, paslanmaya mahkum, işlevsiz bir mutfak kalıntısısın. senin karakterin de tıpkı emziğin gibi delik.
beyler yemin ediyorum o an demliğin tutacak yerindeki plastik ısınmadan dolayı hafif büküldü, resmen boynunu büktü pezevenk. alt çaydanlık korkudan foşur foşur kaynamayı kesti, suyun altı titredi. demlik resmen varoluşsal krize girdi, ben niye varım ki diye içten içe kendini sorgulamaya başladı.
o sırada kapı açıldı, babam don atletle mutfağa girdi. bana baktı, demliğe baktı, elimdeki poşet çaya baktı.
evlat dedi, gözleri yaşlı. 20 yıldır bu eve hükmeden o dik kafalı zibidiyi tek bir cümleyle mat ettin ya. yarın gel dükkanın tapusunu üstüne yapayım.
ölmüş ninem mezarından çıkıp çaydanlığın önünde moonwalk yapmaya başladı. demliği bize getiren teyzem olaylardan haberdar gibi annemi arayıp söylenmeye başladı.
sallama çayımın son yudumunu alıp demliğe son bir bakış attım. şu an mutfakta tezgahın altında ters duruyor, gıkı bile çıkmıyor. bir daha da tezgaha damlatmaya cesaret edemedi. bu da böyle bir anımdır.
bilen bilir, bizim evdeki demlik de öyle sıradan bir mutfak eşyası değil. sanarsın zamanında saray mutfağından sürgün edilmiş sadrazam. kulpu hafif gevşek, emziği tıkalı, üstelik ne zaman bardak doldurmaya çalışsam bilerek emziğin dibinden tezgahın üzerine sızdıran, ocağın gözünü söndürüp evi gaz kokusuyla dolduran tam bir şerefsiz çelik yığını.
suyu koydum, çayı demledim, geçtim masaya bekliyorum. ulan bu demlik kafasına göre ocağa cosss diye çay damlatmaya başladı yine. baştan sabrettim, olur öyle, metallerin ısıl genleşme katsayısı falan dedim kendi kendime, bilimsel yaklaştım. sanırsın aynitaynım. ama yok, ben bardağı uzattıkça bu bilerek dışarı akıtıyor. bardağın yarısı çay, yarısı mutfak tezgahına akan gözyaşı. en son öyle bir damlattı ki ocak söndü, ortamı derin bir sessizlik kapladı.
bu sefer delirdim. bardağı yavaşça kenara bıraktım. demliğin tam karşısına geçtim. gözlerinin içine bakacağım ama gözü yok, doğrudan o sızdıran emzik kısmına kilitlendim. mutfaktaki florasan lamba hafif cızır cızır ediyor, tam bir düello atmosferi.
dedim ki, bana bak lan çinko hurdası.
florasan ışığı testere filmindeki gibi karardı sanki, ortama ağır bir delikanlılık çöktü.
sen kendini ne sanıyorsun lan? alt tarafı iki gram kurutulmuş rize yaprağıyla kaynar suyu buluşturmaktan ibaret olan bütün varoluş gayeni, şu an tezgahı kirleterek pille çalışan uyduruk bir ketılın seviyesine indiriyorsun. seni üreten pres makinesinin döküm kalıbına, seni çeyiz diye bu eve sokan teyzemin estetik zevkine sokayım. oğlum sen kime şekil yapıyorsun? senin kulpunu tuttuğum gibi seni hurdacı nuri amcanın tartısına malzeme yaparım, kalan parayla da sallama çay alır krallar gibi yaşarım.
ayarı verdikten sonra hamlemi yaptım: cebimden poşet çayı çıkardım, demliğin tam gözünün önünde bardağın içine fırlattım. sıcak suyu da doğrudan alt çaydanlıktan bardağa bocaladım.
bardağı demliğe doğru kaldırıp son vuruşu yaptım:
bak gördün mü? sen olmadan da bu çay içiliyor. sen şu an sadece yer kaplayan, paslanmaya mahkum, işlevsiz bir mutfak kalıntısısın. senin karakterin de tıpkı emziğin gibi delik.
beyler yemin ediyorum o an demliğin tutacak yerindeki plastik ısınmadan dolayı hafif büküldü, resmen boynunu büktü pezevenk. alt çaydanlık korkudan foşur foşur kaynamayı kesti, suyun altı titredi. demlik resmen varoluşsal krize girdi, ben niye varım ki diye içten içe kendini sorgulamaya başladı.
o sırada kapı açıldı, babam don atletle mutfağa girdi. bana baktı, demliğe baktı, elimdeki poşet çaya baktı.
evlat dedi, gözleri yaşlı. 20 yıldır bu eve hükmeden o dik kafalı zibidiyi tek bir cümleyle mat ettin ya. yarın gel dükkanın tapusunu üstüne yapayım.
ölmüş ninem mezarından çıkıp çaydanlığın önünde moonwalk yapmaya başladı. demliği bize getiren teyzem olaylardan haberdar gibi annemi arayıp söylenmeye başladı.
sallama çayımın son yudumunu alıp demliğe son bir bakış attım. şu an mutfakta tezgahın altında ters duruyor, gıkı bile çıkmıyor. bir daha da tezgaha damlatmaya cesaret edemedi. bu da böyle bir anımdır.
devamını gör...
2. karabağ savaşı
savası kazandıran dronlar yanı yenı askeri teknoloji ve rusya'nın politika değişikliği, başında dertlerin olmasıdır.
devamını gör...
haçova muharebesi
kepçe kazan savaşı olarak da bilinen savaştır. nasıl ki roma ordusunda lejyonun simgesi kartal önemliyle osmanlı’da kazan önemlidir. savaşta kazan nereye kurulursa o yeniçeri ortası alemini oraya diker, kazanı düşman eline geçen ortanın yüzüne tükürülürdü.
tüfekli haçlı ordusu karşısında atları ürkerek düzeni bozulan eyalet ve kırım sipahileri geri çekilmiş, düşman padişahın otağını ele geçirmeye ramak kala cephe gerisindeki aşçı ve amelelerimiz bakmış ki otağ ne ki kazan elden gidecek kepçe ve küreklerle ağır zırhlı macar piyadesini geri püskürtmüş ve savaş kazanılmıştır.
tüfekli haçlı ordusu karşısında atları ürkerek düzeni bozulan eyalet ve kırım sipahileri geri çekilmiş, düşman padişahın otağını ele geçirmeye ramak kala cephe gerisindeki aşçı ve amelelerimiz bakmış ki otağ ne ki kazan elden gidecek kepçe ve küreklerle ağır zırhlı macar piyadesini geri püskürtmüş ve savaş kazanılmıştır.
devamını gör...
yeminli tercüman
artık yapay zeka sayesinde tarihe karışmak üzere olan meslektir.
devamını gör...
kutsal
bugün elimizdeki tek gerçek kutsal kitap kuran'dır: emre1974tr.blogspot.com/202... ve yazımın 2. bölümü: medium.com/@emre_1974tr/kut...
devamını gör...
2. karabağ savaşı
azerbaycan'ın kendi topraklarını geri kazandığı savaş. zaten tüm ermenistan, azerbaycan toprakları üzerine kurulu bu arada. yani bundan sonra da ermenistan'dan alacağı her yer yine kendine ait olacak.
devamını gör...
para harcamaya değen şeyler
psikoterapi başta olmak üzere; nitelikli geziye, kitaba ve eğitime harcanan para ve zaman, insana zihinsel ve ruhsal bir kazanım olarak geri döner. çok büyük paralardan söz edilmiyorsa sağlığı yerinde biri için bunlardan âlâ yatırım yok diye düşünüyorum.
devamını gör...
en sevilen anne yemeği
fırında mantı, köfte patates temelli yemekler, pilavlar, karnı yarık, milföy hamuruna sarılmış tavuk fırın, sulu yemekler, çorbalar.... pideli köfte, pide kebabı... sayısız kısacası...
devamını gör...
tımarlı sipahi
hatalı olarak avrupadaki şövalyelere benzetilen osmanlı süvarisi.
şöyle ki şövalyeler toprak sahibi ve aristokrat iken sipahiler toprağı yalnızca işleyen ve halktan kimselerdi.
roma’da ve 4 halife döneminde hz. ömer zamanında savaşlarda üstün cesaret gösteren askerlere ödül olarak toprak veriliyordu. doğunun ve batının sentezi olan osmanlı’da da bu uygulama devam etti ancak tek farkla ki osmanlı’da toprağın sahibi yine devletti, eğer belli şartlara uyulmazsa devlet toprağını geri alabiliyordu. bu sayede hem hazinenin askeri harcamaları azalıyor hem de merkeze uzak yerlerin asayişi sağlanıyordu.
varna savaşına kadar devşirmeler ve hatta hristiyanlar bile sipahi olabiliyordu. türk ve müslüman turhanoğullarının yanısıra sırp ve rum devşirme mihalloğulları ve evrenosoğullarının da ünlü sipahileri vardı. ancak artık kronikleşen osmanlı-habsburg savaşlarında rumeli’deki devşirme ve hristiyan sipahilerin saf değiştirmesi sonucu meşhur fatih kararnamesiyle sipahilerin yalnız türklerden seçilmesi kanunlaştırıldı.
sipahiler aslında anadolu ve rumeli eyalet askeri iseler de padişahın da hassa ordusunda masrafları hazineden karşılanan kapıkulu süvarileri vardı.
klasik osmanlı savaş düzeninde ordunun her iki tarafında hat düzeninde bulunan sipahiler özellikle meydan savaşlarında hızlı ve etkili sonuçlar sağlıyordu.
ancak ateşli silahların yaygınlaşmasıyla sipahilerin önemi giderek azaldı. haçova muharebesinden sonra ise neredeyse tamamen tükendi. ancak devlet yine de vefa göstererek tımar sahiplerinin yaşamı boyunca topraklarını işlemesine müsaade etti.
sipahiler merkeze ve saray entrikalarına uzak olduklarından isyan da etmiyorlardı. celali isyanlarına kadar bilinen büyük bir sipahi isyanı olmamıştır.
sipahilerin ortadan kalkmasıyla devlet merkeze uzak topraklarını iltizam usulü kiraya vermeye başladı. bu toprakları genelde pasif gelir olsun diye gayrimüslimler alıyordu. bu sistem ayan adı verilen devlet düşmanı bürokratları doğurdu ve osmanlı’nın yıkılışını hızlandırdı.
şöyle ki şövalyeler toprak sahibi ve aristokrat iken sipahiler toprağı yalnızca işleyen ve halktan kimselerdi.
roma’da ve 4 halife döneminde hz. ömer zamanında savaşlarda üstün cesaret gösteren askerlere ödül olarak toprak veriliyordu. doğunun ve batının sentezi olan osmanlı’da da bu uygulama devam etti ancak tek farkla ki osmanlı’da toprağın sahibi yine devletti, eğer belli şartlara uyulmazsa devlet toprağını geri alabiliyordu. bu sayede hem hazinenin askeri harcamaları azalıyor hem de merkeze uzak yerlerin asayişi sağlanıyordu.
varna savaşına kadar devşirmeler ve hatta hristiyanlar bile sipahi olabiliyordu. türk ve müslüman turhanoğullarının yanısıra sırp ve rum devşirme mihalloğulları ve evrenosoğullarının da ünlü sipahileri vardı. ancak artık kronikleşen osmanlı-habsburg savaşlarında rumeli’deki devşirme ve hristiyan sipahilerin saf değiştirmesi sonucu meşhur fatih kararnamesiyle sipahilerin yalnız türklerden seçilmesi kanunlaştırıldı.
sipahiler aslında anadolu ve rumeli eyalet askeri iseler de padişahın da hassa ordusunda masrafları hazineden karşılanan kapıkulu süvarileri vardı.
klasik osmanlı savaş düzeninde ordunun her iki tarafında hat düzeninde bulunan sipahiler özellikle meydan savaşlarında hızlı ve etkili sonuçlar sağlıyordu.
ancak ateşli silahların yaygınlaşmasıyla sipahilerin önemi giderek azaldı. haçova muharebesinden sonra ise neredeyse tamamen tükendi. ancak devlet yine de vefa göstererek tımar sahiplerinin yaşamı boyunca topraklarını işlemesine müsaade etti.
sipahiler merkeze ve saray entrikalarına uzak olduklarından isyan da etmiyorlardı. celali isyanlarına kadar bilinen büyük bir sipahi isyanı olmamıştır.
sipahilerin ortadan kalkmasıyla devlet merkeze uzak topraklarını iltizam usulü kiraya vermeye başladı. bu toprakları genelde pasif gelir olsun diye gayrimüslimler alıyordu. bu sistem ayan adı verilen devlet düşmanı bürokratları doğurdu ve osmanlı’nın yıkılışını hızlandırdı.
devamını gör...
duş jeli
banyo köpüğü olarak da kullanılabilir küvette.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük.
şu an sinirden yerimde sekiyorum, öyle bir öfke patlaması. öyle bir sinir ki bütün gece uyutmayan bacak ağrısı ve mide bulantısı geçti.
ağrı kesici içmek istemiyorsanız gidin sinirlenin a dostlar. en azından adrenalin vücudu diri tutuyor.
şu an sinirden yerimde sekiyorum, öyle bir öfke patlaması. öyle bir sinir ki bütün gece uyutmayan bacak ağrısı ve mide bulantısı geçti.
ağrı kesici içmek istemiyorsanız gidin sinirlenin a dostlar. en azından adrenalin vücudu diri tutuyor.
devamını gör...