zaman tüneli
anormal sözlük haber ajansı
başlığı açan ablamız, temsili :
devamını gör...
ırkçı değilim ama
hiç böyle bir cümle kurmadım. ben dümdüz ırkçıyım. türk ırkçısıyım.
ebucehil dışında arap sevmem mesela.
ebucehil dışında arap sevmem mesela.
devamını gör...
anormal sözlük haber ajansı
emrettim ve oldu.
haha sen biraz okuduğunu anlamıyorsun insanı hastanelik ederim demekti belki de o?
ben bu sözlükte hiçbir zaman bir kadına hakaret etmedim. ki insanlar ne yaptığını iyi biliyorlar.
benim damarıma basanın kafasına basarım.
hadi eyvallah.
haha sen biraz okuduğunu anlamıyorsun insanı hastanelik ederim demekti belki de o?
ben bu sözlükte hiçbir zaman bir kadına hakaret etmedim. ki insanlar ne yaptığını iyi biliyorlar.
benim damarıma basanın kafasına basarım.
hadi eyvallah.
devamını gör...
moderatör yok mu moderatör
ben uğraşamayacağım bu tür şeylerle. kvkk diyorum, kişisel bilgilerim ihlal edilmek isteniyor diyorum, akıl alıyorum karşılığında, sağolun, en fazla ifşa olurum zaten bunu ben de düşünmüştüm hay aklınızla bin yaşayın. ben bir süre yokum. belki de hiç olmam. zaten kendi kederim bana yetiyor, bir de tehditidir, şantajıdır, bilmem nesidir, bunlara ayıracak vaktim yok. her kimse benimle uğraşan kendi kimliğiyle karşıma çıksın yakınsa evire çevire dövüp evine yollayayım, uzaksa da savcıya vereyim savcı halletsin. haydi eyvallah.
devamını gör...
anormal sözlük haber ajansı
selamlar. sipariş üzerine entry;
yirmibeş milyor tele karşılığında özür dilemem istenildi. dilemiyorum. sonuçta ben kimseye güvenmem. bana bi tane kara koyun lazım.
luciferin yatak arkadaşı suboku her kimse çıksın ben opelina değilim desin mesela. çok sevilen hanımkızımızın profili tertemiz kalacak benim dandik özürümle diye bile kendi çizgimi bozmam. olmadığım biri gibi davranıp, inanmadığım bir şeyi savunamam.
özür dileyeceksin!!! denildiğinde ters psikoji oluşuyor bende. bak canım, feminen damarlarıma bastın. sana mesajlar atıldığını, bu olayların seni gerçek hayatta hastanelere düşürdüğünü söyledin. senle empati yaptım. dedim özür dileyeyim. hatta bekle işe gittiğimde entry girecem bile dedim. sende bunu sana bi boyun eğiş falan sandın herhalde emir kipiyle konuşmalar falan…
ben senin hastaneye düştüğünü nereden bileyim? okan buruk’un askerine mesaj attım n’oldu diye. özel hayatıma sızmaya çalıştı sudoku diyerekten milyor tane başlık açtı. sen de beni gömülen entry’lerin hepsini tek tek beğendin. o dönem güzeldi demi ben susarken?
lucifer’dan hoşlanıyormuşum da gev gev. ben burada bitane insan evladını sevdim, o da burnumdan geldi ekibiniz tarafından. ben solo’yum. kimseye siparişle entry yazdırmam. kendim derim ne diyeceksem. kimseye de durduk yerde sataşmam. ne yazdıysam hak etmişsinizdir. pişman olup sildiğimi falan sanmayın. bi ara tüm bu magazinsel entry’lerimi silmeyi düşünmüştüm. baktım günde 3’er taneyle olmayacak, saldım. profilimi bok götürüyor. kimseye de temiz dursun, şunu yaz demem.
sana tavsiye verdik, doğru düzgün anlamayıp, üstüne bir de kışkırıyorsun. ne diyim ki? dost görünümlü küçük şeytan. özür mözür yok iki yüzlülere.
yirmibeş milyor tele karşılığında özür dilemem istenildi. dilemiyorum. sonuçta ben kimseye güvenmem. bana bi tane kara koyun lazım.
luciferin yatak arkadaşı suboku her kimse çıksın ben opelina değilim desin mesela. çok sevilen hanımkızımızın profili tertemiz kalacak benim dandik özürümle diye bile kendi çizgimi bozmam. olmadığım biri gibi davranıp, inanmadığım bir şeyi savunamam.
özür dileyeceksin!!! denildiğinde ters psikoji oluşuyor bende. bak canım, feminen damarlarıma bastın. sana mesajlar atıldığını, bu olayların seni gerçek hayatta hastanelere düşürdüğünü söyledin. senle empati yaptım. dedim özür dileyeyim. hatta bekle işe gittiğimde entry girecem bile dedim. sende bunu sana bi boyun eğiş falan sandın herhalde emir kipiyle konuşmalar falan…
ben senin hastaneye düştüğünü nereden bileyim? okan buruk’un askerine mesaj attım n’oldu diye. özel hayatıma sızmaya çalıştı sudoku diyerekten milyor tane başlık açtı. sen de beni gömülen entry’lerin hepsini tek tek beğendin. o dönem güzeldi demi ben susarken?
lucifer’dan hoşlanıyormuşum da gev gev. ben burada bitane insan evladını sevdim, o da burnumdan geldi ekibiniz tarafından. ben solo’yum. kimseye siparişle entry yazdırmam. kendim derim ne diyeceksem. kimseye de durduk yerde sataşmam. ne yazdıysam hak etmişsinizdir. pişman olup sildiğimi falan sanmayın. bi ara tüm bu magazinsel entry’lerimi silmeyi düşünmüştüm. baktım günde 3’er taneyle olmayacak, saldım. profilimi bok götürüyor. kimseye de temiz dursun, şunu yaz demem.
sana tavsiye verdik, doğru düzgün anlamayıp, üstüne bir de kışkırıyorsun. ne diyim ki? dost görünümlü küçük şeytan. özür mözür yok iki yüzlülere.
devamını gör...
blended whisky
viski dünyasının biraz haksız yere küçümsenen çocuğu.
"single malt daha kaliteli, blended daha ucuz" diye özetlenmeye çalışılan ama işin aslı bundan çok daha karmaşık olan viski türü. blended whisky, farklı damıtımevlerinden gelen malt ve grain viskilerin harmanlanmasıyla ortaya çıkıyor. amaç da tek bir damıtımevinin karakterini göstermekten ziyade, farklı viskilerin güçlü taraflarını bir araya getirip dengeli ve tutarlı bir içki yaratmak. zaten iskoç viskisinin dünyayı fethetmesinde blended whisky'nin payı inanılmaz büyük.
19. yüzyılın sonlarına doğru grain whisky üretiminin gelişmesi, daha hafif karakterli viskilerin ortaya çıkmasını sağladı. bunlar malt viskilerle harmanlandığında hem daha içilebilir hem de daha geniş kitlelere hitap eden bir ürün elde edildi. usher's, johnnie walker, chivas regal gibi isimlerin büyüdüğü dünya da burası. işin komik tarafı şu: bugün bazı viski meraklıları "ben blended içmem" diyebiliyor ama muhtemelen viskiye ilk başladıkları gece ellerindeki bardağın içinde blended vardı. çünkü blended whisky'nin amacı zaten sana "ben tek bir damıtımevinin karakteriyim" demek değil. sana her seferinde aynı hikayeyi anlatmak. biraz malt, biraz grain, biraz fıçı, biraz zaman ve en önemlisi iyi bir harmanlama. hatta iyi bir blend'in başarısı biraz görünmez olmasında yatıyor. hiçbir bileşenin bağırıp diğerlerinin önüne geçmemesi gerekiyor. bütün parçalar birleştiğinde ortaya tek bir karakter çıkıyor. bu yüzden blended whisky'yi küçümsemek biraz orkestraya bakıp "burada tek bir enstrüman yıldız değil" demeye benziyor. zaten mesele de o.
tek tek bakınca farklı sesler; bardakta birleşince tek bir hikaye. ve belki de viskinin en güzel ironilerinden biri: single malt sana "ben kimim?" diye cevap verir. iyi bir blend ise "ben kimlerden oluşuyorum?" diye düşündürür.
ama benim kişisel tercihim her zaman single malt viskilerden yana olacaktır.
"single malt daha kaliteli, blended daha ucuz" diye özetlenmeye çalışılan ama işin aslı bundan çok daha karmaşık olan viski türü. blended whisky, farklı damıtımevlerinden gelen malt ve grain viskilerin harmanlanmasıyla ortaya çıkıyor. amaç da tek bir damıtımevinin karakterini göstermekten ziyade, farklı viskilerin güçlü taraflarını bir araya getirip dengeli ve tutarlı bir içki yaratmak. zaten iskoç viskisinin dünyayı fethetmesinde blended whisky'nin payı inanılmaz büyük.
19. yüzyılın sonlarına doğru grain whisky üretiminin gelişmesi, daha hafif karakterli viskilerin ortaya çıkmasını sağladı. bunlar malt viskilerle harmanlandığında hem daha içilebilir hem de daha geniş kitlelere hitap eden bir ürün elde edildi. usher's, johnnie walker, chivas regal gibi isimlerin büyüdüğü dünya da burası. işin komik tarafı şu: bugün bazı viski meraklıları "ben blended içmem" diyebiliyor ama muhtemelen viskiye ilk başladıkları gece ellerindeki bardağın içinde blended vardı. çünkü blended whisky'nin amacı zaten sana "ben tek bir damıtımevinin karakteriyim" demek değil. sana her seferinde aynı hikayeyi anlatmak. biraz malt, biraz grain, biraz fıçı, biraz zaman ve en önemlisi iyi bir harmanlama. hatta iyi bir blend'in başarısı biraz görünmez olmasında yatıyor. hiçbir bileşenin bağırıp diğerlerinin önüne geçmemesi gerekiyor. bütün parçalar birleştiğinde ortaya tek bir karakter çıkıyor. bu yüzden blended whisky'yi küçümsemek biraz orkestraya bakıp "burada tek bir enstrüman yıldız değil" demeye benziyor. zaten mesele de o.
tek tek bakınca farklı sesler; bardakta birleşince tek bir hikaye. ve belki de viskinin en güzel ironilerinden biri: single malt sana "ben kimim?" diye cevap verir. iyi bir blend ise "ben kimlerden oluşuyorum?" diye düşündürür.
ama benim kişisel tercihim her zaman single malt viskilerden yana olacaktır.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
hem sesi hem kendisi melek gibi bir hatun bırakıyorum buraya.
devamını gör...
hayvan sevgisi
vampir bir hatunla sevgiliyim diyelim. gelip canım ben hayvanlardan besleniyorum, insan kanı içmem dese siktir git insanlardan iç, hayvanlara ne dadanıyorsun amk derim. öyle bi şey işte. gerçi bu insan nefreti olarak da okunabilir.
devamını gör...
moderatör yok mu moderatör
kaç para lan bi moderatör?*
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük. rüyamda tolkienle geziyorduk. shire'dan çıkıp rohan taraflarına geçtik, uzakta minas tirith görünüyor. derken gökyüzü karardı, birileri peşimize düştü. tolkien telaşla elime mühürlü bir parşömen sıkıştırdı, bunu sakın kaybetme evlat dedi. kaçarken moria'da bi kuyuya düştüm. ölmüşümdür herhalde...
hay amk, niye uyandım şimdi? adama da mahcup oldum bak.
hay amk, niye uyandım şimdi? adama da mahcup oldum bak.
devamını gör...
the crimson idol
w.a.s.p.'ın 1992 tarihli, jonathan steel'in yükselişini ve çöküşünü anlatan konsept albümü. ama albümü yalnızca "şöhretin karanlık yüzü" diye tanımlamak biraz eksik kalıyor. çünkü blackie lawless'ın yıllar sonra kendisinin de söylediği gibi, hikâyenin merkezinde aslında şöhret değil, sevgi var.
jonathan çocukluğundan beri ailesinin sevgisini arıyor. kendisini değersiz hissediyor ve sonunda evden kaçıp rock yıldızı oluyor. para geliyor, şöhret geliyor, milyonlarca insan onu alkışlıyor. fakat bütün bunların arasında hala çocukken alamadığı o sevgiyi bekliyor. ve albümün trajedisi tam burada başlıyor: dünyanın idolü oluyor ama hala babasının oğlu olamıyor. "the crimson idol" ismi de bu yüzden güzel. crimson; kan kırmızısı, idol ise put. dışarıdan bakınca ihtişam, içeriden bakınca yara.
albüm boyunca jonathan'ın hikayesini anlatırken aslında şöhretin insanı nasıl kendi yarattığı karaktere dönüştürdüğünü de anlatıyor. sahneye çıktığında milyonlarca göz ona bakıyor fakat o gözlerin hiçbirinde aradığı şeyi bulamıyor. blackie'nin "idol worship" meselesine özellikle kafa yorduğu da biliniyor; ona göre sanatçıyla seyirci arasındaki hayranlık, tapınma noktasına geldiğinde yıkıcı bir şeye dönüşebiliyor.
albümün en vurucu tarafı da burada: jonathan aslında hayalini gerçekleştirdiğinde kaybetmeye başlıyor. çünkü bütün hayatını "bir gün herkes beni sevecek" düşüncesi üzerine kurmuş. herkes seviyor da... istediği insanlar sevmiyor. dolayısıyla the crimson idol, bir rock yıldızının hikayesinden ziyade, insanın çocukken alamadığı sevgiyi büyüdüğünde başka şeylerle telafi etmeye çalışmasının hikayesi.
para ile.
şöhret ile.
başarı ile.
alkış ile.
milyonlarca yabancının sevgisiyle.
ama bazı yaraların fiyatı yok. ve albümün bütün o gürültüsü, gitarları, sahne ışıkları ve milyonların alkışının altında aslında tek bir soru yankılanıyor: "where is the love to shelter me?" belki de the crimson idol'ı bu kadar ağır yapan şey bu.
çünkü bazen insan dünyayı fethetmek istemiyor. sadece eve döndüğünde birinin onu gerçekten beklemesini istiyor...
jonathan çocukluğundan beri ailesinin sevgisini arıyor. kendisini değersiz hissediyor ve sonunda evden kaçıp rock yıldızı oluyor. para geliyor, şöhret geliyor, milyonlarca insan onu alkışlıyor. fakat bütün bunların arasında hala çocukken alamadığı o sevgiyi bekliyor. ve albümün trajedisi tam burada başlıyor: dünyanın idolü oluyor ama hala babasının oğlu olamıyor. "the crimson idol" ismi de bu yüzden güzel. crimson; kan kırmızısı, idol ise put. dışarıdan bakınca ihtişam, içeriden bakınca yara.
albüm boyunca jonathan'ın hikayesini anlatırken aslında şöhretin insanı nasıl kendi yarattığı karaktere dönüştürdüğünü de anlatıyor. sahneye çıktığında milyonlarca göz ona bakıyor fakat o gözlerin hiçbirinde aradığı şeyi bulamıyor. blackie'nin "idol worship" meselesine özellikle kafa yorduğu da biliniyor; ona göre sanatçıyla seyirci arasındaki hayranlık, tapınma noktasına geldiğinde yıkıcı bir şeye dönüşebiliyor.
albümün en vurucu tarafı da burada: jonathan aslında hayalini gerçekleştirdiğinde kaybetmeye başlıyor. çünkü bütün hayatını "bir gün herkes beni sevecek" düşüncesi üzerine kurmuş. herkes seviyor da... istediği insanlar sevmiyor. dolayısıyla the crimson idol, bir rock yıldızının hikayesinden ziyade, insanın çocukken alamadığı sevgiyi büyüdüğünde başka şeylerle telafi etmeye çalışmasının hikayesi.
para ile.
şöhret ile.
başarı ile.
alkış ile.
milyonlarca yabancının sevgisiyle.
ama bazı yaraların fiyatı yok. ve albümün bütün o gürültüsü, gitarları, sahne ışıkları ve milyonların alkışının altında aslında tek bir soru yankılanıyor: "where is the love to shelter me?" belki de the crimson idol'ı bu kadar ağır yapan şey bu.
çünkü bazen insan dünyayı fethetmek istemiyor. sadece eve döndüğünde birinin onu gerçekten beklemesini istiyor...
devamını gör...
bayburt
bayburt türküleri diye bir gerçek var bu diyarlarda. memleketin türkü repertuarının aşağı yukarı 40 tanesini bayburtta bulup derlemişler. beni de en çok şaşırtan bu kadar küçük bu kadar kıyıda köşede kalmış şehrin ozanları olmuştur.
devamını gör...
moderatör yok mu moderatör
hala olmaması sözlük adına bir utanç.. kuralsızlık kural olmamalı. umarım yoldaş çok vakit kaybetmeden aksiyon alır.
devamını gör...
jonathan steele
w.a.s.p.'ın the crimson idol albümünde yaratılan, aslında rock yıldızı olmaktan çok sevilmek isteyen bir adamın hikayesi. çocukken ailesinin içinde bile kendine yer bulamıyor. babasının gözünde hep yetersiz, kardeşi michael'ın gölgesinde. evden kaçıp rock'n'roll'un peşinden gidiyor ve sonunda istediği her şeye sahip oluyor: para, şöhret, kadınlar, sahneler, milyonlarca insanın sevgisi...
ama bir problem var. milyonlarca insan onu seviyor fakat onun gerçekten istediği birkaç insan hala sevmiyor. işte jonathan'ın trajedisi tam burada başlıyor. çünkü hayatı boyunca eksikliğini hissettiği sevgiyi şöhretle satın alabileceğini sanıyor. fakat milyonların alkışı, çocukken babasının sırtına koymadığı elin yerini doldurmuyor. the idol tam olarak bu fark edişin şarkısı. sahne ışıkları altında herkes onu görüyor ama kimse onu görmüyor. ayna karşısında kendi yüzüne bakıyor ve karşısında bir idol değil, yıllardır sevgiyi yanlış yerde aramış yalnız bir adam buluyor. blackie lawless'ın yarattığı karakterin en vurucu tarafı da bu zaten: jonathan aslında başarıya ulaşamıyor değil; başardığı şeyin hiçbir zaman asıl istediği şey olmadığını çok geç anlıyor.
üstelik jonathan tamamen kurgusal bir karakter olsa da lawless yıllar sonra karakterin kendisinden ve tanıdığı çeşitli insanlardan parçalar taşıdığını, başlangıçta söylediği "yüzde on" oranının geriye dönüp baktığında daha yüksek olduğunu anlatmıştı. bu yüzden jonathan steele'i yalnızca "trajik rock yıldızı" diye okumak eksik kalıyor. o, insanın kendisini sevmeyen insanlara kendisini sevdirmeye çalışırken kendisini kaybetmesinin hikayesi.
ve belki de the crimson idol'un en acı tarafı şu: jonathan milyonların idolü oluyor. ama hayatı boyunca yalnızca birkaç kişinin oğlu olmak istemişti.
ama bir problem var. milyonlarca insan onu seviyor fakat onun gerçekten istediği birkaç insan hala sevmiyor. işte jonathan'ın trajedisi tam burada başlıyor. çünkü hayatı boyunca eksikliğini hissettiği sevgiyi şöhretle satın alabileceğini sanıyor. fakat milyonların alkışı, çocukken babasının sırtına koymadığı elin yerini doldurmuyor. the idol tam olarak bu fark edişin şarkısı. sahne ışıkları altında herkes onu görüyor ama kimse onu görmüyor. ayna karşısında kendi yüzüne bakıyor ve karşısında bir idol değil, yıllardır sevgiyi yanlış yerde aramış yalnız bir adam buluyor. blackie lawless'ın yarattığı karakterin en vurucu tarafı da bu zaten: jonathan aslında başarıya ulaşamıyor değil; başardığı şeyin hiçbir zaman asıl istediği şey olmadığını çok geç anlıyor.
üstelik jonathan tamamen kurgusal bir karakter olsa da lawless yıllar sonra karakterin kendisinden ve tanıdığı çeşitli insanlardan parçalar taşıdığını, başlangıçta söylediği "yüzde on" oranının geriye dönüp baktığında daha yüksek olduğunu anlatmıştı. bu yüzden jonathan steele'i yalnızca "trajik rock yıldızı" diye okumak eksik kalıyor. o, insanın kendisini sevmeyen insanlara kendisini sevdirmeye çalışırken kendisini kaybetmesinin hikayesi.
ve belki de the crimson idol'un en acı tarafı şu: jonathan milyonların idolü oluyor. ama hayatı boyunca yalnızca birkaç kişinin oğlu olmak istemişti.
devamını gör...
istiqlal osaka camii
- dini bütün kardeşlerimiz münühü camilerle donatmışlar.
- he yaa bilo, allah yaptıranlardan razı olsun.
- he yaa bilo, allah yaptıranlardan razı olsun.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
"doldur tüfeğini hedef et beni"
devamını gör...
istiqlal osaka camii
japonya'nın osaka kentinde ocak 2022'de açılan yapı, endonezyalı müslüman topluluğunun girişimleriyle şehre kazandırılan, bölgenin en büyük camilerinden biridir.
aslen bir japon şirketine ait olan eski bir ticari bina satın alınmış ve kapsamlı bir tadilatla camiye dönüştürülmüştür.
aslen bir japon şirketine ait olan eski bir ticari bina satın alınmış ve kapsamlı bir tadilatla camiye dönüştürülmüştür.
devamını gör...
fareler ve insanlar
lennie hep beni üzmüştür. iri yarı, çok büyük güce sahip olmasına rağmen zihinsel engelli olan lennie, bir çocuğun masumiyetine ve saflığına sahip.. aralarında çok bağ olmasa da faeler ve insanların lennie'si ile yeşil yol (the green mile)'daki john coffey'i benzetirim zihnimde. en büyük benzerlikleri fiziksel görünüşleri, farkları çok daha fazla aslında. ancak masumiyetleri ben de aynı iç sızısına neden oluyor.
devamını gör...
threads
erken dönem facebook havası var. ülkemiz ve dünya vatandaşlarının retro stil partner arama rüzgarları esiyor. x yaşımdayım y yapmayı severim ve yorumlar adaylarla dolu...
devamını gör...
ona bir not
yıllar yıllar önce bu abiye dayanamayıp leyla kim diye mesaj atmıştım
o günden beri benim kafa leyla
o günden beri benim kafa leyla
devamını gör...