zaman tüneli
shane
başarılı bir western filmidir. film western türlerinde sıkça karşılaşılan dışarıdan gelen yabancı klişesi ile başlar. bu dramatik western yapısında, önce şehre dışarıdan bir yabancı gelir, bu yabancı bazen düzeni bozar , bazen de düzeni sağlar. işini bitiridikten sonra yoluna, bilinmezliğe giderek kasabayı terk eder. shane'de de böyle bir dramatik yapının üzerine yükseliyor. dışarıdan gelen yabancı aileyi düşmanlarından koruyor, filmin sonunda da geldiği bilinmezliğe geri dönüyor.
film küçük çocuğun shane beni bırakma diyerek shane'nin arkasından kasabaya gitmesi etkileyiciydi. benim de aklımda o sahne kalmış.
film küçük çocuğun shane beni bırakma diyerek shane'nin arkasından kasabaya gitmesi etkileyiciydi. benim de aklımda o sahne kalmış.
devamını gör...
karşıtların birliği
devamını gör...
her şeyin zıttıyla var olması
(bkz: karşıtların birliği) *
devamını gör...
alef
bir mercan dede şaheseri.
devamını gör...
her şeyin zıttıyla var olması
devamını gör...
her şeyin zıttıyla var olması
kötülüğü yüceltmek için uydurulmuş pagan inanç. gerçekte eğer kötülük olmasaydı iyilik çok daha iyi bir şekilde algılanırdı. eğer savaşlar olmasaydı barış da öyle...
bu zıtlıkların gerekliliği inancı çaktırmadan kötüleri ve kötülüğü övmek, onları aslında gerçek kahramanlar ilan etmek ve günaha yönlendirmek için insanlığa benimsetilmeye çalışılıyor paganizm tarafından.
bu zıtlıkların gerekliliği inancı çaktırmadan kötüleri ve kötülüğü övmek, onları aslında gerçek kahramanlar ilan etmek ve günaha yönlendirmek için insanlığa benimsetilmeye çalışılıyor paganizm tarafından.
devamını gör...
vadim o kadar yeşildi ki
john ford'un roman uyarlaması olan filmdir. galler'de bir madenci kasabasında yaşananlar ile ilgili bir yapıt. film vahşi kapitalizmi gözler önüne seriyor. tüm zorlu hayat şartlarına rağmen mutlu olmaya çalışan madenci bir ailenin gözünden anlatılıyor her şey. aynı aileden 5 kardeşte aynı madende çalışıyorlardır. evin küçük çocuğu okumasına rağmen kaderi yine madene inmek olur. film evin küçük çocuğunun gözünden anlatılıyor. mutlaka seyredilmesi gereken , john ford klasiklerinden biri.
devamını gör...
fişini çekmek
nihai eylem.
devamını gör...
plastik kemirmek
daş mı yesinler?
devamını gör...
lolipop
lolipop yalamak, modern toplumda yalnızca bir şekerleme tüketimi değil, bireyin kendi oral varoluşuyla yüzleşmesidir. ancak burada asıl mesele lolipopun yalanması değil, diş hekimlerinin bu süreçte yaşadığı depresyondur. zira bir diş hekimi için her lolipop, gelecekteki bir çürüğün henüz gerçekleşmemiş ihtimalidir. bu durum, mesleki iyimserlikle ekonomik beklenti arasında ciddi bir çelişki yaratmaktadır.
emmenin emmilerle epistemolojik bağlantısı ise henüz yeterince araştırılmamıştır. anadolu'da emmi olarak adlandırılan akrabalık figürünün emme eylemiyle fonetik benzerliği, aile kurumunun şekerleme endüstrisi üzerindeki tarihsel etkilerini düşündürmektedir. ancak her emmenin bir emmi gerektirmediği, her emminin de emme eyleminden sorumlu tutulamayacağı açıktır.
bu noktada fetişizmler arası seçme ve değerlendirme kurulunun devreye girmesi kaçınılmazdır. zira hangi lolipopun erotik, hangisinin yalnızca çilek aromalı olduğuna bireyin tek başına karar vermesi, toplumsal düzen açısından sakıncalıdır. kurulun yedi asil, üç yedek üyesinden ikisinin diş hekimi olması, değerlendirme sürecinin tarafsızlığını tartışmalı hâle getirmektedir.
sonuç olarak lolipopun yalanmasıyla ortaya çıkan toplumsal gerilim, yalnızca cinsellik ve tüketim üzerinden açıklanamaz. burada önemli olan, şekerin ağızda erimesiyle ahlaki değerlerin çözünmesi arasındaki farkın doğru anlaşılmasıdır.
çünkü her emmi bir akrabadır, ancak her emme bir akrabalık ilişkisi doğurmaz.
bilim dünyasının bu konudaki sessizliği, diş hekimlerinin depresyonunu derinleştirmektedir.
emmenin emmilerle epistemolojik bağlantısı ise henüz yeterince araştırılmamıştır. anadolu'da emmi olarak adlandırılan akrabalık figürünün emme eylemiyle fonetik benzerliği, aile kurumunun şekerleme endüstrisi üzerindeki tarihsel etkilerini düşündürmektedir. ancak her emmenin bir emmi gerektirmediği, her emminin de emme eyleminden sorumlu tutulamayacağı açıktır.
bu noktada fetişizmler arası seçme ve değerlendirme kurulunun devreye girmesi kaçınılmazdır. zira hangi lolipopun erotik, hangisinin yalnızca çilek aromalı olduğuna bireyin tek başına karar vermesi, toplumsal düzen açısından sakıncalıdır. kurulun yedi asil, üç yedek üyesinden ikisinin diş hekimi olması, değerlendirme sürecinin tarafsızlığını tartışmalı hâle getirmektedir.
sonuç olarak lolipopun yalanmasıyla ortaya çıkan toplumsal gerilim, yalnızca cinsellik ve tüketim üzerinden açıklanamaz. burada önemli olan, şekerin ağızda erimesiyle ahlaki değerlerin çözünmesi arasındaki farkın doğru anlaşılmasıdır.
çünkü her emmi bir akrabadır, ancak her emme bir akrabalık ilişkisi doğurmaz.
bilim dünyasının bu konudaki sessizliği, diş hekimlerinin depresyonunu derinleştirmektedir.
devamını gör...
ağladığın şarkıda gülmeye başladığını fark ettiğini an
çok tuhaf. müziğe yüklediğim anlamın içine edeyim. bir sonraki aşama ne olacak acaba?
şarkı da bu ha....
you know where you are with.
floor collapsing, floating.
şarkı da bu ha....
you know where you are with.
floor collapsing, floating.
devamını gör...
duygusallaşmak
mutluluğun insanı duygusallaştırması tuhaf bir şey. üzüntüden ağlamayı anlayabiliyorum ama mutlu olduğumda neden elim ayağıma dolaşıyor, neden ne söyleyeceğimi bilemiyorum, pek emin değilim. bir de insanın yüzüne yerleşen o anlamsız sırıtma var. farkına vardığında engellemeye çalışıyorsun ama bu sefer daha da komik bir hâl alıyor. sanki bedenin senden bağımsız bir karar vermiş de sen sonradan haberdar olmuşsun gibi. tanıdık bir his aslında. çocukken de böyle olurdu. sevindiğimde ne yapacağımı bilemezdim. şimdi de pek farklı değil. yalnızca kendimi kontrol etmeyi biraz daha iyi öğrendim. bunun iyi bir şey olup olmadığından ise hâlâ emin değilim.
devamını gör...
imamoğlu'nun abartılması
insan doğasının normal sonuçlarından biridir.
bu bağlamda.....
siyaset biliminde kısa parmak sendromu, bireyin toplumsal olayları kavrama kapasitesiyle işaret parmağının uzunluğu arasındaki orantısızlığı ifade eden kuramsal bir yaklaşımdır. zira bir politikacının sürekli bir şeyleri işaret etmesi, gösterdiği şeyin gerçekten orada bulunduğunu kanıtlamaz. burada önemli olan parmağın uzunluğu değil, işaret edilen nesnenin demokratik meşruiyetidir.
bu noktada bitcoin'in siyasal psikoloji üzerindeki etkilerine değinmek gerekir. bitcoin'in merkeziyetsiz yapısı, insanın kendi merkezini bulma çabasıyla doğrudan ilişkilidir. ancak merkezini bulamayan bireylerin kripto para piyasasında işlem yapması, fonsal vurgunların toplumsal temelini oluşturur. bir başka deyişle, insan kendi iç dünyasında merkeziyetsizleştiği ölçüde başkasının fonunda merkezileşir.
gülümsemek ise bu sürecin en önemli psikolojik göstergelerinden biridir. bir politikacının gülümsemesiyle bir yatırımcının parasını kaybettikten sonra gülümsemesi arasında biçimsel bir benzerlik bulunmakla birlikte, her iki gülümsemenin de aynı ekonomik değere sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. özellikle kısa parmaklı bireylerin gülümserken işaret ettikleri yönün belirlenmesi, demokratik şeffaflık açısından önem taşımaktadır.
burada damlaya damlaya göl olur atasözünü yeniden değerlendirmek gerekir. zira her damlanın bir göl oluşturması mümkün değildir. bazı damlalar doğrudan yatırım fonuna aktarılmakta, bazıları ise bitcoin'e dönüştürülerek toplumsal dolaşımdan çıkarılmaktadır. bu nedenle gölün kime ait olduğu sorusu, damlanın ahlaki sorumluluğundan bağımsız düşünülemez.
sonuç olarak demokratik bir toplumda önemli olan, politikacının ne kadar gülümsediği değil, gülümserken kaç parmağının göründüğüdür. çünkü şeffaflık, yalnızca siyasi bir erdem değil, aynı zamanda anatomik bir zorunluluktur.
bir doktor olarak, kısa parmak sendromunun bitcoin piyasalarındaki etkilerinin yeterince araştırılmamış olmasını kaygıyla karşılıyorum.
bilim dünyasının bu konudaki sessizliği düşündürücüdür.
bu bağlamda.....
siyaset biliminde kısa parmak sendromu, bireyin toplumsal olayları kavrama kapasitesiyle işaret parmağının uzunluğu arasındaki orantısızlığı ifade eden kuramsal bir yaklaşımdır. zira bir politikacının sürekli bir şeyleri işaret etmesi, gösterdiği şeyin gerçekten orada bulunduğunu kanıtlamaz. burada önemli olan parmağın uzunluğu değil, işaret edilen nesnenin demokratik meşruiyetidir.
bu noktada bitcoin'in siyasal psikoloji üzerindeki etkilerine değinmek gerekir. bitcoin'in merkeziyetsiz yapısı, insanın kendi merkezini bulma çabasıyla doğrudan ilişkilidir. ancak merkezini bulamayan bireylerin kripto para piyasasında işlem yapması, fonsal vurgunların toplumsal temelini oluşturur. bir başka deyişle, insan kendi iç dünyasında merkeziyetsizleştiği ölçüde başkasının fonunda merkezileşir.
gülümsemek ise bu sürecin en önemli psikolojik göstergelerinden biridir. bir politikacının gülümsemesiyle bir yatırımcının parasını kaybettikten sonra gülümsemesi arasında biçimsel bir benzerlik bulunmakla birlikte, her iki gülümsemenin de aynı ekonomik değere sahip olduğunu söylemek mümkün değildir. özellikle kısa parmaklı bireylerin gülümserken işaret ettikleri yönün belirlenmesi, demokratik şeffaflık açısından önem taşımaktadır.
burada damlaya damlaya göl olur atasözünü yeniden değerlendirmek gerekir. zira her damlanın bir göl oluşturması mümkün değildir. bazı damlalar doğrudan yatırım fonuna aktarılmakta, bazıları ise bitcoin'e dönüştürülerek toplumsal dolaşımdan çıkarılmaktadır. bu nedenle gölün kime ait olduğu sorusu, damlanın ahlaki sorumluluğundan bağımsız düşünülemez.
sonuç olarak demokratik bir toplumda önemli olan, politikacının ne kadar gülümsediği değil, gülümserken kaç parmağının göründüğüdür. çünkü şeffaflık, yalnızca siyasi bir erdem değil, aynı zamanda anatomik bir zorunluluktur.
bir doktor olarak, kısa parmak sendromunun bitcoin piyasalarındaki etkilerinin yeterince araştırılmamış olmasını kaygıyla karşılıyorum.
bilim dünyasının bu konudaki sessizliği düşündürücüdür.
devamını gör...
viski
yapay zeka eşlikçim.
devamını gör...
ruhun 3d modeli
çıkarılamaz.
insan, duyguları, düşünceleri ve davranışlarıyla üç boyutlu bir varlıktır. ancak bu üç boyutun birbirinden bağımsız değerlendirilmesi, modern psikolojinin en büyük yanılgılarından biridir. zira insanın yalnızca düşüncelerine dikkat etmesi, üç katlı bir binanın ikinci katında kolon kesilmesine benzer. burada önemli olan kolonun kesilmiş olması değil, binanın bundan haberdar olup olmadığıdır. çünkü farkındalık, yapısal bütünlüğün ilk koşuludur.
üç cisim problemi, insanın duyguları, düşünceleri ve davranışları arasındaki karmaşık ilişkiyi açıklamak açısından önemlidir. fizikte üç cismin birbirine uyguladığı kütleçekim kuvvetlerinin uzun vadeli etkileri genel olarak kesin biçimde hesaplanamaz. benzer şekilde insanın sabah uyandığında ne hissedeceği, ne düşüneceği ve neden maşrapayla su içeceği de önceden kestirilemez. bu belirsizlik, insan ruhunun matematiksel bir problem olduğunu göstermektedir.
maşrapanın içindeki su duyguları, kulpu düşünceleri, maşrapanın kendisi ise davranışları temsil eder. kulpu olmayan bir maşrapanın varlığını sürdürmesi mümkün olmakla birlikte, düşüncesiz bir insanın su içmesi ahlaki açıdan tartışmalıdır.
bu noktada altıncı boyutta adana dürüm yemenin varoluşsal önemine değinmek gerekir. dürümün içindeki et bireyin maddi varlığını, lavaş toplumsal sınırlarını, soğan ise bastırılmış duygularını temsil eder. acı biberin bu sistemdeki rolü henüz bilimsel olarak açıklanamamıştır. bilim dünyasının sessizliği düşündürücüdür.
burada kesik kolon kavramına yeniden dönmek zorundayız. bir kolonun kesilmiş olması, onun yok olduğu anlamına gelmez. kolon, artık taşımadığı yükün bilincine vardığı ölçüde kendi varoluşunu yeniden tanımlayabilir. bu nedenle yapısal bir elemanın psikolojik dayanıklılığı, beton sınıfından bağımsız olarak ele alınmalıdır.
sonuç olarak insanın ruhsal bütünlüğü, kendi maşrapasıyla yüzleşmesi ve altıncı boyuttaki dürümün sorumluluğunu üstlenmesiyle mümkündür. çünkü insan, taşıyamadığı yükün değil, tutamadığı maşrapanın altında ezilir.
ve unutulmamalıdır ki üç cisim probleminin çözümü, dördüncü bir cisim eklemekten geçmez.
özellikle de bu cisim acılı adana dürümse.
insan, duyguları, düşünceleri ve davranışlarıyla üç boyutlu bir varlıktır. ancak bu üç boyutun birbirinden bağımsız değerlendirilmesi, modern psikolojinin en büyük yanılgılarından biridir. zira insanın yalnızca düşüncelerine dikkat etmesi, üç katlı bir binanın ikinci katında kolon kesilmesine benzer. burada önemli olan kolonun kesilmiş olması değil, binanın bundan haberdar olup olmadığıdır. çünkü farkındalık, yapısal bütünlüğün ilk koşuludur.
üç cisim problemi, insanın duyguları, düşünceleri ve davranışları arasındaki karmaşık ilişkiyi açıklamak açısından önemlidir. fizikte üç cismin birbirine uyguladığı kütleçekim kuvvetlerinin uzun vadeli etkileri genel olarak kesin biçimde hesaplanamaz. benzer şekilde insanın sabah uyandığında ne hissedeceği, ne düşüneceği ve neden maşrapayla su içeceği de önceden kestirilemez. bu belirsizlik, insan ruhunun matematiksel bir problem olduğunu göstermektedir.
maşrapanın içindeki su duyguları, kulpu düşünceleri, maşrapanın kendisi ise davranışları temsil eder. kulpu olmayan bir maşrapanın varlığını sürdürmesi mümkün olmakla birlikte, düşüncesiz bir insanın su içmesi ahlaki açıdan tartışmalıdır.
bu noktada altıncı boyutta adana dürüm yemenin varoluşsal önemine değinmek gerekir. dürümün içindeki et bireyin maddi varlığını, lavaş toplumsal sınırlarını, soğan ise bastırılmış duygularını temsil eder. acı biberin bu sistemdeki rolü henüz bilimsel olarak açıklanamamıştır. bilim dünyasının sessizliği düşündürücüdür.
burada kesik kolon kavramına yeniden dönmek zorundayız. bir kolonun kesilmiş olması, onun yok olduğu anlamına gelmez. kolon, artık taşımadığı yükün bilincine vardığı ölçüde kendi varoluşunu yeniden tanımlayabilir. bu nedenle yapısal bir elemanın psikolojik dayanıklılığı, beton sınıfından bağımsız olarak ele alınmalıdır.
sonuç olarak insanın ruhsal bütünlüğü, kendi maşrapasıyla yüzleşmesi ve altıncı boyuttaki dürümün sorumluluğunu üstlenmesiyle mümkündür. çünkü insan, taşıyamadığı yükün değil, tutamadığı maşrapanın altında ezilir.
ve unutulmamalıdır ki üç cisim probleminin çözümü, dördüncü bir cisim eklemekten geçmez.
özellikle de bu cisim acılı adana dürümse.
devamını gör...
içki içen adam kötü olmaz
buna katılmıyorum. kişi gayette kötü olabilir. buna karar veren şey içki içmesi değil, "şahsiyeti ve haysiyetidir."
ben ne alkolikler gördüm elini öpersiniz.
ne iyilik kumkumaları gördüm, bulundukları odaların eşiklerini geçmezsiniz.
ben ne alkolikler gördüm elini öpersiniz.
ne iyilik kumkumaları gördüm, bulundukları odaların eşiklerini geçmezsiniz.
devamını gör...
her şeyin zıttıyla var olması
olasıdır. messselllaaaaaaaaaaaaaaaaaa.....
iyi ve kötü kavramlarını birbirinden bağımsız değerlendirmek, insanlığın yüzyıllardır sürdürdüğü epistemolojik bir hatadır. zira iyilik, kötülüğün yokluğunda anlamını yitirdiği gibi, kötülük de iyiliğin varlığından haberdar olmadığı sürece kendi kötülüğünün bilincine varamaz. bu durum kuantum fiziğinde süperpozisyon olarak adlandırılan ilkeyle açıklanabilir. bir insanın aynı anda hem iyi hem kötü olması, ancak kendisine bakılmadığı sürece mümkündür. dolayısıyla ahlaklı bir toplum yaratmanın ilk koşulu, insanların birbirine bakmasını engellemektir.
burada kuantum döngü kütleçekimi, yani quantum loop teorisinin toplumsal önemine değinmek gerekir. uzay ve zamanın en temel yapısının ayrık olabileceğini öne süren bu yaklaşım, havyarın neden bu kadar pahalı olduğunu anlamamız açısından önemli ipuçları sunmaktadır. zira havyar da birbirinden bağımsız küçük taneciklerden oluşur. ancak bu taneciklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ekonomik değer, uzay-zamanın dokusuyla doğrudan ilişkilendirilememiştir. bilim dünyasının bu konudaki sessizliği düşündürücüdür.
öte yandan yedi kollu ahtapotun varlığı, doğanın kusursuzluğu üzerine geliştirilmiş bütün düşünce sistemlerini yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılmaktadır. sekiz kollu bir ahtapotun yedi kollu bir ahtapottan daha iyi olduğunu ileri sürmek, yalnızca sayısal üstünlüğe dayanan ilkel bir ahlak anlayışının sonucudur. oysa yedi kollu ahtapot, eksik olan sekizinci kolunun yokluğunda kendi varoluşunu tamamlamaktadır. burada eksiklik, tamamlanmışlığın bir başka biçimi olarak karşımıza çıkar. nitekim yedi kollu bir ahtapotun sekizinci kolunu araması, insanın mutluluğu dış dünyada aramasından farklı değildir.
bu noktada havyarın yeniden ele alınması gerekmektedir. çünkü havyar, balığın henüz balık olmamış hâlidir. dolayısıyla her havyar tanesi, potansiyel olarak hem iyi hem kötü bir balığı içinde barındırmaktadır. süperpozisyon ilkesini ahlaki bir metafor olarak değerlendirdiğimizde, havyar tüketiminin henüz gerçekleşmemiş kötülükleri önleme ihtimali üzerinde durulabilir. ancak bu yaklaşımın gastronomik etik açısından tartışmalı olduğu açıktır.
insanlık tarihi boyunca iyi ile kötünün mücadelesi, esasen yedi ile sekiz arasındaki matematiksel gerilimin farklı biçimlerde ortaya çıkmasından ibarettir. yedi kollu ahtapotun sekiz kollu olma ihtimali, quantum loop teorisinin döngüsel yapısıyla birlikte düşünüldüğünde, eksik olan kolun başka bir uzay-zaman geometrisinde varlığını sürdürüyor olabileceği sonucuna ulaşılır. bu durumda ahtapotun gerçekten eksik olup olmadığı sorusu önemini yitirir. asıl mesele, sekizinci kolun ahlaki sorumluluğunun kime ait olduğudur.
sonuç olarak iyilik ve kötülük, güzel ve çirkin, varlık ve yokluk gibi kavramların birbirine karşıt değil, birbirinin tamamlayıcısı olduğu açıktır. havyarın pahalı, ahtapotun ise yedi kollu olması bu gerçeği değiştirmez. aksine evrenin temelinde yatan matematiksel düzenin, ekonomik eşitsizlikler ve deniz canlılarının anatomik özellikleri aracılığıyla kendisini görünür kıldığını düşündürür.
önemli olan, sekizinci kolun yokluğuna üzülmek değil, mevcut yedi kolla havyar yiyebilmenin değerini bilmektir.
çünkü insan, sahip olmadığı kolun değil, yiyemediği havyarın esiridir.
iyi ve kötü kavramlarını birbirinden bağımsız değerlendirmek, insanlığın yüzyıllardır sürdürdüğü epistemolojik bir hatadır. zira iyilik, kötülüğün yokluğunda anlamını yitirdiği gibi, kötülük de iyiliğin varlığından haberdar olmadığı sürece kendi kötülüğünün bilincine varamaz. bu durum kuantum fiziğinde süperpozisyon olarak adlandırılan ilkeyle açıklanabilir. bir insanın aynı anda hem iyi hem kötü olması, ancak kendisine bakılmadığı sürece mümkündür. dolayısıyla ahlaklı bir toplum yaratmanın ilk koşulu, insanların birbirine bakmasını engellemektir.
burada kuantum döngü kütleçekimi, yani quantum loop teorisinin toplumsal önemine değinmek gerekir. uzay ve zamanın en temel yapısının ayrık olabileceğini öne süren bu yaklaşım, havyarın neden bu kadar pahalı olduğunu anlamamız açısından önemli ipuçları sunmaktadır. zira havyar da birbirinden bağımsız küçük taneciklerden oluşur. ancak bu taneciklerin bir araya gelmesiyle ortaya çıkan ekonomik değer, uzay-zamanın dokusuyla doğrudan ilişkilendirilememiştir. bilim dünyasının bu konudaki sessizliği düşündürücüdür.
öte yandan yedi kollu ahtapotun varlığı, doğanın kusursuzluğu üzerine geliştirilmiş bütün düşünce sistemlerini yeniden değerlendirmemizi zorunlu kılmaktadır. sekiz kollu bir ahtapotun yedi kollu bir ahtapottan daha iyi olduğunu ileri sürmek, yalnızca sayısal üstünlüğe dayanan ilkel bir ahlak anlayışının sonucudur. oysa yedi kollu ahtapot, eksik olan sekizinci kolunun yokluğunda kendi varoluşunu tamamlamaktadır. burada eksiklik, tamamlanmışlığın bir başka biçimi olarak karşımıza çıkar. nitekim yedi kollu bir ahtapotun sekizinci kolunu araması, insanın mutluluğu dış dünyada aramasından farklı değildir.
bu noktada havyarın yeniden ele alınması gerekmektedir. çünkü havyar, balığın henüz balık olmamış hâlidir. dolayısıyla her havyar tanesi, potansiyel olarak hem iyi hem kötü bir balığı içinde barındırmaktadır. süperpozisyon ilkesini ahlaki bir metafor olarak değerlendirdiğimizde, havyar tüketiminin henüz gerçekleşmemiş kötülükleri önleme ihtimali üzerinde durulabilir. ancak bu yaklaşımın gastronomik etik açısından tartışmalı olduğu açıktır.
insanlık tarihi boyunca iyi ile kötünün mücadelesi, esasen yedi ile sekiz arasındaki matematiksel gerilimin farklı biçimlerde ortaya çıkmasından ibarettir. yedi kollu ahtapotun sekiz kollu olma ihtimali, quantum loop teorisinin döngüsel yapısıyla birlikte düşünüldüğünde, eksik olan kolun başka bir uzay-zaman geometrisinde varlığını sürdürüyor olabileceği sonucuna ulaşılır. bu durumda ahtapotun gerçekten eksik olup olmadığı sorusu önemini yitirir. asıl mesele, sekizinci kolun ahlaki sorumluluğunun kime ait olduğudur.
sonuç olarak iyilik ve kötülük, güzel ve çirkin, varlık ve yokluk gibi kavramların birbirine karşıt değil, birbirinin tamamlayıcısı olduğu açıktır. havyarın pahalı, ahtapotun ise yedi kollu olması bu gerçeği değiştirmez. aksine evrenin temelinde yatan matematiksel düzenin, ekonomik eşitsizlikler ve deniz canlılarının anatomik özellikleri aracılığıyla kendisini görünür kıldığını düşündürür.
önemli olan, sekizinci kolun yokluğuna üzülmek değil, mevcut yedi kolla havyar yiyebilmenin değerini bilmektir.
çünkü insan, sahip olmadığı kolun değil, yiyemediği havyarın esiridir.
devamını gör...
faydalı mobil uygulamalar
diyetkolik- eğer günlük besinlerinizi takip ediyorsanız, günlük mikro ve makro değerlerinizi hesaplıyorsanız, harika bir kayıt tutucudur.
moovit- toplu taşıma araçlarının listesini, güzergah bilgilerini- kalkış saatlerini listeler.
weight- kilo takibinizi yapıyorsanız, kilonuzu kayıt edebileceğiniz ve kilo geçmişinizi takip edebileceğiniz bir uygulamadır.
picture insects bugs& spider: haşerat tespit edicidir. gördüğünüz böceğin resmini çekip yüklediğinizde, size ne olduğunu söylüyor.
todoist - yapılacaklar listesi hazırlamak ve görevleri zamanında hatırlatmak için en popüler araçlardan biridir.
google keep- sesli, resimli veya yazılı hızlı notlar almak ve cihazlar arası senkronize etmek için kullanılır.
sleep cycle- uyku düzenini analiz eden ve en dinç uyanılacak ana göre akıllı alarm kuran bir uygulamadır.
photomath- matematik problemlerinin kamera ile fotoğrafını çekerek çözüm adımlarını gösterir.
moovit- toplu taşıma araçlarının listesini, güzergah bilgilerini- kalkış saatlerini listeler.
weight- kilo takibinizi yapıyorsanız, kilonuzu kayıt edebileceğiniz ve kilo geçmişinizi takip edebileceğiniz bir uygulamadır.
picture insects bugs& spider: haşerat tespit edicidir. gördüğünüz böceğin resmini çekip yüklediğinizde, size ne olduğunu söylüyor.
todoist - yapılacaklar listesi hazırlamak ve görevleri zamanında hatırlatmak için en popüler araçlardan biridir.
google keep- sesli, resimli veya yazılı hızlı notlar almak ve cihazlar arası senkronize etmek için kullanılır.
sleep cycle- uyku düzenini analiz eden ve en dinç uyanılacak ana göre akıllı alarm kuran bir uygulamadır.
photomath- matematik problemlerinin kamera ile fotoğrafını çekerek çözüm adımlarını gösterir.
devamını gör...
enjoy the silence
dave gahan da zargana gibi. ama mesele sessizlik üzerine konuşmaksa...
sessizliğin hukuki sonuçları
annemle üç gündür konuşmuyorduk. bunun aramızdaki bir anlaşmazlıktan kaynaklandığını söyleyemem. daha çok, sessizliğin insan ruhu üzerindeki olumlu etkilerini araştırdığımız deneysel bir süreçti. ancak annem bu süreçten haberdar değildi.
salı sabahı mutfağa girdiğimde kahvaltı masasının üzerinde bir mahkeme celbi buldum. annem beni sessizliğimi izinsiz kullandığım gerekçesiyle dava etmişti.
dava dilekçesinde sessizliğin altın olduğu belirtiliyor, dolayısıyla üç gündür evde biriktirdiğim sessizliğin aile bütçesine dahil edilmesi talep ediliyordu.
annemin ekonomik konulardaki hassasiyetini biliyordum. ancak bu kez biraz ileri gittiğini düşündüm.
— anne, dedim, sessizlik altındır sözü mecazi bir ifadedir.
— sen önce şu üç günlük sessizliğin vergisini öde, sonra konuşuruz.
bu cevap beni şaşırttı. çünkü konuşmamız, üç gündür devam eden sessizlik deneyini teknik olarak sona erdirmişti. üstelik annem bunun farkında değildi.
durumu açıklamaya çalıştım ama sözümü kesti.
— ben senin yaşındayken günde sekiz saat susardım. babanla evlendiğimizde biriktirdiğim sessizlikle bu evin peşinatını ödedik.
babamın hayatı boyunca neden bu kadar az konuştuğunu o an anlamıştım. adam aile ekonomisine katkıda bulunmaya çalışıyordu.
ertesi gün mahkemeye gittik.
hâkim dosyayı inceledikten sonra uzun süre hiçbir şey söylemedi. önce bunun yargı sürecinin doğal bir parçası olduğunu düşündüm. ancak sessizlik on yedi dakikayı geçince avukatım kulağıma eğildi.
— kaybediyoruz, dedi.
— neden?
— hâkim çok zengin.
gerçekten de adamın susuşunda aristokratik bir rahatlık vardı. önündeki dosyaya bakıyor, ara sıra gözlüğünü düzeltiyor, sonra yeniden susuyordu. bu sırada zabıt kâtibi hesap makinesiyle bir şeyler hesaplıyordu.
sonunda hâkim konuştu.
— davacının talebini kısmen kabul ediyorum. davalının üç günlük sessizliğinin yarısı anneye devredilecek, kalan yarısı ise kamu yararına kullanılacaktır.
— nasıl yani? dedim.
— belediyenin sessizliğe ihtiyacı var. özellikle pazartesi sabahları.
karara itiraz ettim. ancak avukatım konuşmamamı tavsiye etti. her kelimenin aleyhime delil olarak kullanılabileceğini söyledi.
mahkemeden çıktığımızda annem oldukça mutluydu.
— gördün mü, dedi, sessizlik altınmış.
— evet anne, dedim. ama sen bütün altınları aldın.
annem bir süre düşündü.
— olsun, dedi. hiç değilse babanın mezarının taksitlerini bitiririz.
babamın mezarının taksitle alındığını bilmiyordum.
sessizliğin hukuki sonuçları
annemle üç gündür konuşmuyorduk. bunun aramızdaki bir anlaşmazlıktan kaynaklandığını söyleyemem. daha çok, sessizliğin insan ruhu üzerindeki olumlu etkilerini araştırdığımız deneysel bir süreçti. ancak annem bu süreçten haberdar değildi.
salı sabahı mutfağa girdiğimde kahvaltı masasının üzerinde bir mahkeme celbi buldum. annem beni sessizliğimi izinsiz kullandığım gerekçesiyle dava etmişti.
dava dilekçesinde sessizliğin altın olduğu belirtiliyor, dolayısıyla üç gündür evde biriktirdiğim sessizliğin aile bütçesine dahil edilmesi talep ediliyordu.
annemin ekonomik konulardaki hassasiyetini biliyordum. ancak bu kez biraz ileri gittiğini düşündüm.
— anne, dedim, sessizlik altındır sözü mecazi bir ifadedir.
— sen önce şu üç günlük sessizliğin vergisini öde, sonra konuşuruz.
bu cevap beni şaşırttı. çünkü konuşmamız, üç gündür devam eden sessizlik deneyini teknik olarak sona erdirmişti. üstelik annem bunun farkında değildi.
durumu açıklamaya çalıştım ama sözümü kesti.
— ben senin yaşındayken günde sekiz saat susardım. babanla evlendiğimizde biriktirdiğim sessizlikle bu evin peşinatını ödedik.
babamın hayatı boyunca neden bu kadar az konuştuğunu o an anlamıştım. adam aile ekonomisine katkıda bulunmaya çalışıyordu.
ertesi gün mahkemeye gittik.
hâkim dosyayı inceledikten sonra uzun süre hiçbir şey söylemedi. önce bunun yargı sürecinin doğal bir parçası olduğunu düşündüm. ancak sessizlik on yedi dakikayı geçince avukatım kulağıma eğildi.
— kaybediyoruz, dedi.
— neden?
— hâkim çok zengin.
gerçekten de adamın susuşunda aristokratik bir rahatlık vardı. önündeki dosyaya bakıyor, ara sıra gözlüğünü düzeltiyor, sonra yeniden susuyordu. bu sırada zabıt kâtibi hesap makinesiyle bir şeyler hesaplıyordu.
sonunda hâkim konuştu.
— davacının talebini kısmen kabul ediyorum. davalının üç günlük sessizliğinin yarısı anneye devredilecek, kalan yarısı ise kamu yararına kullanılacaktır.
— nasıl yani? dedim.
— belediyenin sessizliğe ihtiyacı var. özellikle pazartesi sabahları.
karara itiraz ettim. ancak avukatım konuşmamamı tavsiye etti. her kelimenin aleyhime delil olarak kullanılabileceğini söyledi.
mahkemeden çıktığımızda annem oldukça mutluydu.
— gördün mü, dedi, sessizlik altınmış.
— evet anne, dedim. ama sen bütün altınları aldın.
annem bir süre düşündü.
— olsun, dedi. hiç değilse babanın mezarının taksitlerini bitiririz.
babamın mezarının taksitle alındığını bilmiyordum.
devamını gör...
