zaman tüneli
normal sözlük yazarlarından yarım kalmış öyküler
saksıların içindeki sardunyaların kendi aralarındaki sohbetini dinlemek çok ayıp değil mi? şimdi soracaksınız, sardunyalar hiç sohbet eder mi? bu sanrıları olmayan biri için oldukça şaşırtıcı olabilir.
işte bu yüzden bir pazar akşamı balkonunda yıldızları seyrederken üç saksısında çiçekleri patlamış sardunyaların bir anda konuşmaya başlamaları aklı başındaki hülya’yı fazlasıyla endişelendirmişti. elindeki koca şarap kadehini masanın üzerine koymadan önce büyük bir yudum aldı. demir masanın cam kadehle buluşmasından tok bir ses çıkmasına çıktı ama sardunyaların konuşmaları arasından bunu duymadı.
eh sonunda kafayı yedim ve sesler duymaya başlıyorum, lanet olsun bu rakamlara dedi kendi kendine.
masanın üzerinde kül tablasının yanında duran "integralin ruhunu reddeden adamın öyküsü" adlı matematik kitabının kapağını kapattı biraz dikkatini toplamak, birazda kitabın artık saçmalamasından dolayı.
konuşmalar devam ediyordu saksıların içinde.
sence de hava güzel değil mi diyordu soldaki sardunyanın yaprakları.
ah bence de çok iyi diyordu ortadaki çiçekleri artık balkondan dışarı çıkan saksı.
üçüncüsü, erkek olan. amma da abarttınız tabi ki de güzel olacak yaz gelmedi mi artık diyordu.
bu sıradan ve havadan sudan muhabbetin nereye gideceğini merak etti hülya.
zaten hep meraklı bir kadın olmuştu. ortaokulda ölümü merak ettiğinden dolayı kendini beşinci kattan atınca doktor bu merakı kendisine zarar verdiği için bir takım ilaçlar yazmıştı ama onları içememenin daha mantıklı olacağını düşünmüş ve bir hafta sonra bırakmıştı küçük mucize hapları almayı. belki de ölümü merak etmeyi ölüme bırakmak gerek diye düşünmüştü ki bu oldukça aklı başında bir yaklaşımdı.
sonra ya da önce
psikiyatrın muayenehanesinin havası sakindi, aydınlık bekleme salonuna giren güneş usul usul ısıtıyordu hastaları.
burak sakızı çıkardı ağzından. zaten o tatlı karpuz aroması kaybolmuştu. sırtını dayadığı duvarın üzerine yapıştırdı. tek ayağını indirdi ve dimdik durdu. bekleme koltuklarında oturan kimse bunu fark etmemişti. herkes elindeki cep telefonlarıyla sabah olanları takip ediyordu. dişlerinin arasından belli belirsiz bir cümle döküldü tekli kırmızı koltukta oturan adamın.
tanrı birilerini cezalandırmış işte dedi.
ve telefonundaki videoyu tekrar izledi.
ne fark ederdi
pasaport lütfen dedi güvenlik kulübesinde duran orta göbekli adam.
hortiga gözlerini kıstı. hatırlamıştı. pasaportunu çantanın dibine sokmuştu ve çanta bagajdaydı.
çok özür dilerim. bagajı açmam lazım dedi ve arabadan çıktı. uzun bacakları karıncalanmıştı sekiz saatlik yoldan. o sırada adam da kulübeden çıktı ve yanına geldi.
bagaj açılır açılmaz temmuz sıcağının havasına kesif bir baharat kokusu yayıldı.
a demek kriop’dan geliyorsunuz. bu baharat kokusunun başka açıklaması olamaz.
evet ama biliyorsunuz eski adı kriop. şimdiki adını söylemeniz daha doğru olur.
tanrı korusun o ismi ağzıma alamam dedi güvenlik sorumlusu.
burası da eskiden ardilya idi ama biz hala alışamadık yeni adına.
eh her değişiklik beraberinde direnci de getiriyor dedi hortiga.
çantasının ağzını açtı ve pasaportunu çıkardı. o sırada güvenli görevlisi kafasını iyice bagajın içine sokmuştu. doğrulurken, yalnız bu baharatları buraya alamam.
gerekli belgelerim var dedi hortiga. ve arka cebinden sararmış bir kağıt çıkardı.
güvenlik görevlisi gözlüklerini takarak inceledi kağıdı.
tamam o zaman dedi ve kağıdı hortiga’ya geri uzattı.
pasaportunuza işlem yaptıktan sonra geçebilirsiniz dedi. hortiga baharat kokusundan adamın kafasının güzel olduğunu tahmin ediyordu.
yarım saat sonra eski ardilya’nın sokaklarında park yeri bulmakla uğraşıyordu.
en son 40 sene önce gelmişti şehre. o zamanlar kıvırcık saçları boynuna dökülüyordu siyah siyah.
o şehirden eser kalmamıştı tabi.
insanlarından da. güvenlik kulübesindeki adam tipik örneğiydi. ağzının yarısı dikişlerle tutturulmuştu.
burnunun yarısında dövme.
şehrin sokaklarında dolaşan herkesin burnunda aynı dövmeden vardı. oturanları on sekiz yaşına bastıklarında bu dövmeyi ve ağızlarının yarısını diktirmekle yükümlüydüler. inanır mısınız bunun için bir referandum bile yapmışlardı. şehrin ismini değiştirdikten sonra.
kırk senede insanlar nasıl mutasyona uğrar konulu çalışmanın başarılı bir örneğiydi eski ardilya’lılar
yarım ağızlarından çıkan kelimeler kesik kesik geliyordu kulağa. otoritenin bir denemesi.
değişiklik sadece insanlarda değildi.
şehrin kendisinin üzerine atılan bombalardan sonra o elle, cetvelle disiplinle çizilen şehrin sokakları darmadağın olmuştu.
kaostan beslenen yeni yönetim geriye kalan insan sayısını hesaplayarak eski şehrin merkezinden otuz kilometre öteye dikdörtgen bir çadır kurmuşlardı. şehir buradan genişleyecekti. ama genişleyeceği yönü belirlememekte ısrar ediyorlardı. geleneksel yöntemlerin hepsini reddediyorlardı.
bu mimariye de sirayet etmişti tabi. zaten politik olmayan mimari mi vardı?
arabayı park ederken hortiga tam da bunu düşünüyordu.
sorunun cevabı belliydi. otelin önüne gelmişti. bagajdan çantasını ve baharat torbalarını taşıyabildiği kadar aldı.
otelin kapısından içeri girdi ve yeni mimarinin iç mekan anlayışı yüzüne tokat gibi çarptı.
işte bu yüzden bir pazar akşamı balkonunda yıldızları seyrederken üç saksısında çiçekleri patlamış sardunyaların bir anda konuşmaya başlamaları aklı başındaki hülya’yı fazlasıyla endişelendirmişti. elindeki koca şarap kadehini masanın üzerine koymadan önce büyük bir yudum aldı. demir masanın cam kadehle buluşmasından tok bir ses çıkmasına çıktı ama sardunyaların konuşmaları arasından bunu duymadı.
eh sonunda kafayı yedim ve sesler duymaya başlıyorum, lanet olsun bu rakamlara dedi kendi kendine.
masanın üzerinde kül tablasının yanında duran "integralin ruhunu reddeden adamın öyküsü" adlı matematik kitabının kapağını kapattı biraz dikkatini toplamak, birazda kitabın artık saçmalamasından dolayı.
konuşmalar devam ediyordu saksıların içinde.
sence de hava güzel değil mi diyordu soldaki sardunyanın yaprakları.
ah bence de çok iyi diyordu ortadaki çiçekleri artık balkondan dışarı çıkan saksı.
üçüncüsü, erkek olan. amma da abarttınız tabi ki de güzel olacak yaz gelmedi mi artık diyordu.
bu sıradan ve havadan sudan muhabbetin nereye gideceğini merak etti hülya.
zaten hep meraklı bir kadın olmuştu. ortaokulda ölümü merak ettiğinden dolayı kendini beşinci kattan atınca doktor bu merakı kendisine zarar verdiği için bir takım ilaçlar yazmıştı ama onları içememenin daha mantıklı olacağını düşünmüş ve bir hafta sonra bırakmıştı küçük mucize hapları almayı. belki de ölümü merak etmeyi ölüme bırakmak gerek diye düşünmüştü ki bu oldukça aklı başında bir yaklaşımdı.
sonra ya da önce
psikiyatrın muayenehanesinin havası sakindi, aydınlık bekleme salonuna giren güneş usul usul ısıtıyordu hastaları.
burak sakızı çıkardı ağzından. zaten o tatlı karpuz aroması kaybolmuştu. sırtını dayadığı duvarın üzerine yapıştırdı. tek ayağını indirdi ve dimdik durdu. bekleme koltuklarında oturan kimse bunu fark etmemişti. herkes elindeki cep telefonlarıyla sabah olanları takip ediyordu. dişlerinin arasından belli belirsiz bir cümle döküldü tekli kırmızı koltukta oturan adamın.
tanrı birilerini cezalandırmış işte dedi.
ve telefonundaki videoyu tekrar izledi.
ne fark ederdi
pasaport lütfen dedi güvenlik kulübesinde duran orta göbekli adam.
hortiga gözlerini kıstı. hatırlamıştı. pasaportunu çantanın dibine sokmuştu ve çanta bagajdaydı.
çok özür dilerim. bagajı açmam lazım dedi ve arabadan çıktı. uzun bacakları karıncalanmıştı sekiz saatlik yoldan. o sırada adam da kulübeden çıktı ve yanına geldi.
bagaj açılır açılmaz temmuz sıcağının havasına kesif bir baharat kokusu yayıldı.
a demek kriop’dan geliyorsunuz. bu baharat kokusunun başka açıklaması olamaz.
evet ama biliyorsunuz eski adı kriop. şimdiki adını söylemeniz daha doğru olur.
tanrı korusun o ismi ağzıma alamam dedi güvenlik sorumlusu.
burası da eskiden ardilya idi ama biz hala alışamadık yeni adına.
eh her değişiklik beraberinde direnci de getiriyor dedi hortiga.
çantasının ağzını açtı ve pasaportunu çıkardı. o sırada güvenli görevlisi kafasını iyice bagajın içine sokmuştu. doğrulurken, yalnız bu baharatları buraya alamam.
gerekli belgelerim var dedi hortiga. ve arka cebinden sararmış bir kağıt çıkardı.
güvenlik görevlisi gözlüklerini takarak inceledi kağıdı.
tamam o zaman dedi ve kağıdı hortiga’ya geri uzattı.
pasaportunuza işlem yaptıktan sonra geçebilirsiniz dedi. hortiga baharat kokusundan adamın kafasının güzel olduğunu tahmin ediyordu.
yarım saat sonra eski ardilya’nın sokaklarında park yeri bulmakla uğraşıyordu.
en son 40 sene önce gelmişti şehre. o zamanlar kıvırcık saçları boynuna dökülüyordu siyah siyah.
o şehirden eser kalmamıştı tabi.
insanlarından da. güvenlik kulübesindeki adam tipik örneğiydi. ağzının yarısı dikişlerle tutturulmuştu.
burnunun yarısında dövme.
şehrin sokaklarında dolaşan herkesin burnunda aynı dövmeden vardı. oturanları on sekiz yaşına bastıklarında bu dövmeyi ve ağızlarının yarısını diktirmekle yükümlüydüler. inanır mısınız bunun için bir referandum bile yapmışlardı. şehrin ismini değiştirdikten sonra.
kırk senede insanlar nasıl mutasyona uğrar konulu çalışmanın başarılı bir örneğiydi eski ardilya’lılar
yarım ağızlarından çıkan kelimeler kesik kesik geliyordu kulağa. otoritenin bir denemesi.
değişiklik sadece insanlarda değildi.
şehrin kendisinin üzerine atılan bombalardan sonra o elle, cetvelle disiplinle çizilen şehrin sokakları darmadağın olmuştu.
kaostan beslenen yeni yönetim geriye kalan insan sayısını hesaplayarak eski şehrin merkezinden otuz kilometre öteye dikdörtgen bir çadır kurmuşlardı. şehir buradan genişleyecekti. ama genişleyeceği yönü belirlememekte ısrar ediyorlardı. geleneksel yöntemlerin hepsini reddediyorlardı.
bu mimariye de sirayet etmişti tabi. zaten politik olmayan mimari mi vardı?
arabayı park ederken hortiga tam da bunu düşünüyordu.
sorunun cevabı belliydi. otelin önüne gelmişti. bagajdan çantasını ve baharat torbalarını taşıyabildiği kadar aldı.
otelin kapısından içeri girdi ve yeni mimarinin iç mekan anlayışı yüzüne tokat gibi çarptı.
devamını gör...
jartiyer
ucuz kadını tanımak istiyorsanız jartiyerini analiz edin.
devamını gör...
mıknatısın ruhu
bir nesne başka türlü nasıl maddeleri itebilir ya da çekebilirdi ki?
devamını gör...
yaş aldıkça kendini bedenen güçlü hissetmemek
bu olmasın diye ağırlık çalışıyoruz naaber.
devamını gör...
araç bozulunca kaputunu açıp motora boş boş bakmak
görünür bir sorun değilse; kapatıp tekrar çalıştırmak, polen filtresini temizlemek, aküyü dürtmekten sonra yapılan iştir.
devamını gör...
yaş aldıkça kendini bedenen güçlü hissetmemek
his değil bir gerçekliktir, tutan el tutmaz olur, gören göz görmez olur, en sonunda her şey bir avuç toprak olur.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının sözlüğü sahiplenmesi
onu yazma bunu söyleme diye insanlara dert olunması ile sonuçlanır.
devamını gör...
yoldaş'ın anadolu köyüne kitap gönderdiği günleri unutması
kaç kere ayın yazarlarında ilk on’da oldum, tüm kitaplarımı bağışayın dememin üzerine daha kaç kere kitap kazandım. birini bana verseydi. bağışlandı mı o da şüpheli şuan.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
şarkılarda düşen gözyaşlarımı topladığım kabı bu akşam diktim kafama. kendini bulamayan çocuk oldum bu gece. sonra saklambaç oynarken birden karşısına çıkan çocuğun şaşkınlığını yaşadım yine çocuk olarak.
ve melodik duygularımın defterinin içinde kayboldum. kendimi çizmeye çalıştım bir kağıda. renkli kalemlerim vardı. morlardan kocaman baloncuklar ve kırmızlardan dudaklar çizdim gülümseyen.
yitip giden gençliğimin üzerine bir yudum şarap bir lokma peynir serptim,
korkmuyorum dedim. zamanın şimdisinde korkmuyorum dedim, açık penceremden gelen soğuğu doldurdum ciğerlerime ve karar verdim. bu yolculuk bitmeyecekti.
mutsuz oldum çünkü kendimi çok yalnız hissettim bugün. kaybolmuş gibi. bir çeşit uzayda yolculuk gibi ya da gölün dibinde susuz gibi. bir kurbağa mıyım tatlı suda yaşayan... çirkin dişi kurbağayı öpen prensin olmadığı bir dünyada belki de keyfini çıkarmak lazım tatlı suların. ve ayrıca çirkin ördek yavrusundan gösterişli bir kuğuya dönüşen erkek kuğulara da selam olsun.
mutsuz oldum çünkü kendimi biraz dışlanmış hissettim bugün. mekandan ve zamandan dışlanmış. cennetten kovulan havva'nın dünyaya sürülmeden hemen önce yere fırlattığı elma çürüdüğünde, içinde oluşan kurdun akıbeti gibi sevimsiz yaşantım. bu sevimsizliği paylaştığım binlerce hemcinsimin olması ama kendi aramızda hiç konuşmuyor olmamız canımı sıkıyor. bir çeşit ortaklık mı aradığım?
mutsuz oldum bugün. kendimi uçağın motoruna yerleşmiş bir uçan hamamböceği gibi hissettiğim için. insan denilen ama insan olmayanlar tiksiniyor benden. uçabiliyorum ama gitmek istediğim yere götürecek güçte kanatlarım yok. uçağın geniş gövdesinin yanında bulunan motora sığındım. nafile bir çaba belki de.
mutsuz olurken biraz ağladım bugün çünkü fazla geldi çaresizlik, kısıtlanmışlık, serbest duran ellerime bakıp yine de elimden bir şey gelmemesi. gündelik yaşantının çilesine kaptırma işini bile beceremiyorum. öyle bir başıboşluk.
ve şimdi yazarken biraz mutlu oldum, göğsümün üzerine oturan çirkin dişi kurbağa yalnızlığına ağlamasın diye başını okşuyorum, uçan hamam böceği gürültülü motor çalıştığında savrulurken kendini özgür hissettiğini biliyorum. kuğulara gelince… oldum olası sevmem ve insanın sevmediği şeylerin ayırdına varması güzel bir şey.
yetmez ama evet
abajurum yamuk duruyor kaç gündür.
elim gidip de düzeltmiyorum.
ve melodik duygularımın defterinin içinde kayboldum. kendimi çizmeye çalıştım bir kağıda. renkli kalemlerim vardı. morlardan kocaman baloncuklar ve kırmızlardan dudaklar çizdim gülümseyen.
yitip giden gençliğimin üzerine bir yudum şarap bir lokma peynir serptim,
korkmuyorum dedim. zamanın şimdisinde korkmuyorum dedim, açık penceremden gelen soğuğu doldurdum ciğerlerime ve karar verdim. bu yolculuk bitmeyecekti.
mutsuz oldum çünkü kendimi çok yalnız hissettim bugün. kaybolmuş gibi. bir çeşit uzayda yolculuk gibi ya da gölün dibinde susuz gibi. bir kurbağa mıyım tatlı suda yaşayan... çirkin dişi kurbağayı öpen prensin olmadığı bir dünyada belki de keyfini çıkarmak lazım tatlı suların. ve ayrıca çirkin ördek yavrusundan gösterişli bir kuğuya dönüşen erkek kuğulara da selam olsun.
mutsuz oldum çünkü kendimi biraz dışlanmış hissettim bugün. mekandan ve zamandan dışlanmış. cennetten kovulan havva'nın dünyaya sürülmeden hemen önce yere fırlattığı elma çürüdüğünde, içinde oluşan kurdun akıbeti gibi sevimsiz yaşantım. bu sevimsizliği paylaştığım binlerce hemcinsimin olması ama kendi aramızda hiç konuşmuyor olmamız canımı sıkıyor. bir çeşit ortaklık mı aradığım?
mutsuz oldum bugün. kendimi uçağın motoruna yerleşmiş bir uçan hamamböceği gibi hissettiğim için. insan denilen ama insan olmayanlar tiksiniyor benden. uçabiliyorum ama gitmek istediğim yere götürecek güçte kanatlarım yok. uçağın geniş gövdesinin yanında bulunan motora sığındım. nafile bir çaba belki de.
mutsuz olurken biraz ağladım bugün çünkü fazla geldi çaresizlik, kısıtlanmışlık, serbest duran ellerime bakıp yine de elimden bir şey gelmemesi. gündelik yaşantının çilesine kaptırma işini bile beceremiyorum. öyle bir başıboşluk.
ve şimdi yazarken biraz mutlu oldum, göğsümün üzerine oturan çirkin dişi kurbağa yalnızlığına ağlamasın diye başını okşuyorum, uçan hamam böceği gürültülü motor çalıştığında savrulurken kendini özgür hissettiğini biliyorum. kuğulara gelince… oldum olası sevmem ve insanın sevmediği şeylerin ayırdına varması güzel bir şey.
yetmez ama evet
abajurum yamuk duruyor kaç gündür.
elim gidip de düzeltmiyorum.
devamını gör...
denizanası
iğrenç bir canlı işte. olduğu yerde denize girmem. çocukken kovalara doldurup kızgın kumların üstüne atardık, erirdi.
devamını gör...
kahkahaya neden olan şey
gerginlik dolu bir bekleyişin boş çıkması.
devamını gör...
yoldaş'ın anadolu köyüne kitap gönderdiği günleri unutması
cidden bir tişörtünü alamadık adamın. sısısıs
lanet gelsin böyle yoldaşlığa. s
lanet gelsin böyle yoldaşlığa. s
devamını gör...
seri tanım silmek sözlüğe zarar vermektedir
entrylerimin vergisini mi ödediniz oğlum, siliyorum işte karışmasanıza. alkollüydüm memur bey...
devamını gör...
hangi yazar gözünde nasıl canlanıyor sorusu
devamını gör...
keder pastırması
üzüntü, stres veya aşk acısı sonucu teselli bulmak için aşırı yemek yeme.
"duygusal sorunlarla baş edememenin atfedildiği obezite"
"duygusal sorunlarla baş edememenin atfedildiği obezite"
devamını gör...
hayal kırıklığı
olayların beklenenin tersine gelişmesi.
devamını gör...
jartiyer
seksi şey. hala bu yaşımda ne fonksiyonu var anlayabilmiş değilim.
ayrıca bana kartonpiyer kelimesini hatırlatıyor her duyduğumda.
yok benim.
mor olanını bulmak zormuş. bir arkadaş dedi.
her sene jartiyer başlığına yazmaya karar verdim.
jartiyer sevdiğimden değil.
konseptin unutulmaması bağlamında.
jartiyerler ölmez düzen bölünmez bacak omuza her yerde görülen sekiz işareti sonsuzluk işareti değildir, her jartiyerin kumaşı yenilmez.
yırtılmaz.
sökülmez
aralanmaz
ayrıca bana kartonpiyer kelimesini hatırlatıyor her duyduğumda.
yok benim.
mor olanını bulmak zormuş. bir arkadaş dedi.
her sene jartiyer başlığına yazmaya karar verdim.
jartiyer sevdiğimden değil.
konseptin unutulmaması bağlamında.
jartiyerler ölmez düzen bölünmez bacak omuza her yerde görülen sekiz işareti sonsuzluk işareti değildir, her jartiyerin kumaşı yenilmez.
yırtılmaz.
sökülmez
aralanmaz
devamını gör...
hayal kırıklığı
neden her şey fakirlere, başarısızlara, eziklere, çirkinlere vaad ediliyor kardeşim. böyle olmayanlar neden bir şeyler kazanamıyor, hediye alamıyor, söylenenler yapılmıyor. safi hayal kırıklığısınız yeminle
devamını gör...
yoldaş'ın anadolu köyüne kitap gönderdiği günleri unutması
pdf gönderilebilir. evinde okumadığı, kapağı açılmamış pdfleri olan varsa benim mega drivea yüklesin de onu da kullanmış olayım. kapanacak yoksa.
devamını gör...
