havuçlu soda yazar profili

havuçlu soda kapak fotoğrafı
havuçlu soda profil fotoğrafı
rozet
karma: 5954 tanım: 577 başlık: 210 takipçi: 83
moruk içim şişti havuçlu soda var mı ya?

son tanımları | başucu eserleri


otobüs durağındayken kendini yedek kulübesindeki teknik direktör gibi hissetmek

ilginç ama böyle hissediyorum.

otobüs durağı boyunca sağa sola gidip gelmeler, yoldan geçen arabalara yılmaz vural usülü taktik vermeler, durak önünden geçen insanlara "hocam ne yapıyorsun ya?" demek ve daha fazlası... hepsinden o kadar keyif alıyorum ki!

gerçi siz aykut kocaman usulü takılıyorsunuzdur; kollar bağlı, oturmuş ve donuk.
devamını gör...

kurtlar vadisi

kurtlar vadisi, gerek senaryo, gerek karakter tipleri açısından türkiye'nin en çok kafa yorulmuş ve üzerinde çalışılmış dizisidir. ben de bu diziye hak ettiği değeri veriyor ve diziyle ilgili ayrıntıları paylaşıp kaçıyorum. aşağıdaki ayrıntılar spoiler içermekle birlikte, diziyi birkaç kez bitiren arkadaşların anlayabileceği seviyededir. şimdiden keyifli okumalar.

- polat alemdar kimliği duran emmi'nin almanya'dan yeni gelen yeğeni olarak tanıtılsa da polat almanca bilmemektedir. bildiği diller ingilizce, fransızca, rusça, arapça ve kürtçedir.

- çakır'ın kendi koğuşuna istediği tecavüzcünün mahkeme sahnesinde "o benim canımdı, gülümdü" diye feryat eden kişi, seksenler dizisinden tanıdığımız ceyhun fersoy'dur.

- çakır'ın "bu karı karahanlı'ya kadar gider." dediği meral karakterini canlandıran müge ulusoy, bugün zafer ergin'in menajerliğini yapmaktadır.

- dizide zürriyetsiz erdal kömürcü ile yatan hiçbir kadın başka bir erkekle yatamamıştır. (sanki bana alfa zürriyetsiz herif)

- süleyman çakır'ın memati baş'la tanıştığı sahnede çakır'ın gençliğini oktay kaynarca'nın kardeşi, memati'nin gençliğini gürkan uygun'un kardeşi oynamıştır.

- süleyman çakır, memati'yle tanışma sahnesinde kendisi ölene dek gözyaşı dökmemesi için memati'den söz ister. dizide memati, ilk kez çakır'ı hastaneye yetiştirdikten sonra ağlar. bu ağlayışın ardından ise çakır hayatını kaybeder.

- tuncay kantarcı, 2003 sars salgını sırasında maske ticaretine girişmiştir.

- abdülhey, ali candan'ın kırkı okunurken limonata dağıtmaktadır.

- meşhur otelden kaçırılma sahnesinde pala'nın suratına vurulan şey kırmızıya boyanmış 3 litrelik kola şişesidir.

- dizi boyunca mehmet karahanlı ölüm emirlerini kalem kırarak vermiştir (bkz: kalemini kırmak). görmüş olduğumuz üç kalem örneğinde, istanbul sefiri çakır'ın kalemi tahta ve gösterişsiz, testere necmi'nin kalemi çakır'a göre biraz daha afili, polat'ın kalemi ise altın kaplamalı metal bir kalemdir. buradan anlıyoruz ki polat, baron karahanlı için oldukça önemli bir kişi hatta demir leblebidir.

- iplikçi nedim'in bindiği araba peugeot 504 halk arasında "yahudi mercedesi" olarak bilinir.

- ömrünü dağlarda geçiren bedir, şehir içindeki çatışma sahnelerinde bile saatinin kadranını bilek içine almıştır.

- polat alemdar'ın konsey toplantısını iptal ettirdiği sahnede sayın karahanlı, kılıç'a "bu bıçağı bir daha çıkarma." der. kılıç, bu sahneden sonraki ilk bıçak çıkardığı sahnede infaz edilir.

- polat'ın mafyaya sızdığını ve devlete çalıştığını fark eden ilk insan pala'dır.

- memati ismi 2009'dan beri yenidoğan çocuklara konulamamaktadır. anlamı ölüm olduğu için 2009'da yasaklı isimler listesine girmiştir.

- 45. bölümde başhekim, çakır'ın kalp sorunlarını açıklarken kalbinden bıçaklanan kürt bedo'nun cesedi gösterilir. çakır'ın kan kaybını açıklarken küvette kanlar içinde ölen demir görkemli'nin cesedi gösterilir. en son çakır'ın solunum sorunlarını söylerken, urganla boğulan cerrahpaşalı halit'in cesedi gösterilir.

- dizide abdülhey'in, nakliyeci sefer'in, kirve'nin ve pürmüz'ün dublajlarını aynı kişi yapmaktadır. (bkz: engin yüksel)

- dizi boyunca laz ziya, yalnızca çakır'ın ölüm haberini aldığında sigara içmiştir.

- 73. bölümde kktc kurucu cumhurbaşkanı rauf denktaş da küçük bir rol almıştır. bu küçük rolle kurtlar vadisi, oyuncu kadrosunda gerçek cumhurbaşkanı bulunduran tek türk dizisidir.

- polat'ın en sevdiği yemek menemendir çünkü elif sadece menemen yapmayı bilmektedir.

- tuncay kantarcı'nın seyfo dayı tarafından ayağından vurulduğu sahnede, tuncay'ın arkasında devetabanı bitkisi görünmektedir.

- dizinin 97. bölümünde hakimi canlandıran oyuncu, efsane aile şerefi filminde şerefsiz oktay'ı ve kolpaçino filminde emrullah abi'yi canlandıran eriş akman'dır.

- cerrahpaşa'lıların "biz kadınları ve çocukları öldürmeyiz." raconunu kestiği gün, metin'in ölümünden 20 gün sonrasıdır. tesadüftür ki, o yazının durduğu sehpada da "20" sayısı yazılıdır. cerrahpaşalı halit, ablasının zorlamasıyla 40 gün kan dökmemeye yemin etmiştir çünkü.

şimdilik bu kadarını yazabildim. devamı elbette gelecek. zira kurtlar vadisi, şu yazmış olduğum ayrıntıların kat be kat fazlasını içeren harika bir dizi.
devamını gör...

munchausen sendromu

hastalık hastalığıyla karıştırılmaması gereken, enteresan bir psikolojik rahatsızlık.

öncelikle tanımlarımızı yapalım...
hastalık hastalığı (bkz: hipokondriyazis): kişinin sürekli olarak hasta olduğunu düşünmesi ve vücudundaki belirtileri yanlış/abartılı yorumlaması durumudur. yeterince test, inceleme, muayene ve değerlendirme yapılmasına rağmen, hastalık hastaları bir türlü sağlıklı olduğuna inanamaz ve ısrarla sağlık kuruluşlarına başvururlar. hatta öyle vakalar var ki, vücuttaki değişimlerin henüz keşfedilmemiş bir hastalığın semptomu olduğunu dahi düşünebiliyorlar.

munchausen sendromu: kişinin çevresinden ya da sağlık görevlilerinden ilgi görebilmek amacıyla kendi kendini hasta etmesi/yaralaması durumu. bu sendromun pençesindeki insanlar, acılı ve ağrılı tedavi yöntemlerine dahi katlanabiliyorlar ve tüm bu anlattıklarımı yalnızca sağlık görevlilerinin ilgisini çekmek için yapıyorlar.

yani, hastalık hastaları kendilerini hastalığa inandırıp o şekilde hastaneye giderken, münchausen'lılar sağlıklı olduklarını bildikleri halde sağlık kuruluşlarına başvuruyor. aralarındaki temel fark bu... ama daha bitmedi. hastalık hastalığı ve münchausen arasında bir önemli fark daha var.

doktor olmayan insanların bile hastalık hastasını fark etmesi zor değildir. zira hastalık hastalarının büyük çoğunluğu, en ufak tansiyon oynaklığında 112'yi arıyor ve kalp krizi geçirmişçesine feryat figan ambulans istiyor. kendini de hasta olduğuna, öleceğine, tükeneceğine inandırıyor ve hayatı kendine tam manasıyla zindan ediyor. toplumumuzda bu insanlar oldukça nazik ya da fazla evhamlı olarak değerlendirilir. bundan dolayı da hastalık hastalığının pek üzerinde durulmaz. ancak münchausen'lılar kendilerini öylesine hasta ediyor ki ameliyatlarla, acil müdahelelerle ancak hayatta kalabiliyorlar. o ara hastasının hayatını kurtarmaya çalışan, ameliyat sonrası tedaviyi takip eden bir doktorun münchausen'ı anlamasını elbette beklemiyorum zira hiç kimse bir insanın durduk yere kendi kendini ameliyatlık etmesini beklemez. bu tatlış ve minnoş düşüncelerimize rağmen literatürde 30-40 ameliyat geçiren münchausen'lılar bile varmış. tüm bunları sadece ama sadece doktorların, hemşirelerin ilgisini çekmek için yapıyorlar.

ben ilk duyduğumda oldukça şaşırmıştım 30-40 ameliyat geçiren münchausen'lılara. bir insanın hiçbir sağlık sorunu yokken, bir omurilik felçlisi kadar ameliyata girip çıkması ve bundan haz alması anladığım, anlayabileceğim bir şey değil.

uzun lafın kısası... hastalık hastalığı başkadır, münchausen başka. her ikisi de farklı hastalıklardır ancak her iki hastalıkta da ortak niyet vardır. kendinizi hasta hissetmemeniz ve sağlıklı bir ömür yaşamanız dileğiyle... sevgiler...
devamını gör...

cüneyt arkın filmlerindeki bizans askerleri

cüneyt arkın, gerek oyunculuğuyla gerekse filmlerinde dublör kullanmamasıyla bilinen bir insan. filmlerinde dublör kullanmıyor oluşu bile bu yeşilçam üstadını övmeye yeter de artar. lakin cüneyt abimizin özellikle türk destanlarından esinlenerek yazılmış filmlerinde hemen herkesin gözüne batan bir ayrıntı vardır: bizans askerleri!

bu askerler, kolonya cumhuriyeti ordusu gibi askeri eğitimden yoksun, şöyle kılıç, mızrak ve ok kullanmaktan başka bir şey bilmeyen yeteneksiz askerlerdir.
bugünkü savaş oyunlarının en kolay seviyesinde dahi bir düşmanı öldürmeniz için minimum üç mermi isabet ettirmeniz gerekirken cüneyt arkın filmlerindeki bizanslı askerler yumrukla, tekmeyle veya cüneyt abimizin yüksek bir yerden üstlerine atlamasıyla ölebilmektedir. hani o zamanlar sigortacılık olmuş olsa, sigortacıların üstüne para verip sigorta yapmayacağı tek şey sanırım bu askerler olurdu. korkusuz cengaver filminde kafasına domates isabet eden asker ölmüştü, hani düşün durumu ne kadar vahim.
amma ve lakin bu kadar kolay ölseler de bu askerlere rabb'im tekrar canlanma yeteneği vermiştir. öyle ki tek bir cüneyt arkın filminde aynı askerin altı defa öldüğüne şahit olabilirsiniz. (bkz: reenkarnasyon)
bununla birlikte bu askerler okla nişanlamada oldukça kabiliyetsiz, leş arkadaşlardır. attıkları bütün oklar cüneyt abimizin garanti bir buçuk metre uzağından geçmektedir. bu da bu askerlerin saymakla bitmeyecek yeteneksizliklerinden biridir.
her biri en fazla 170 cm olan ve yedi cüceler gibi cüneyt abimizin etrafta dolaşan bu askerler, şatoya baskın olduğunda sürekli olarak surların merdivenlerinden inip surların merdivenlerine çıkarlar. cüneyt abimizin üstüne üçerli beşerli kılıçla, mızrakla saldırırlar; fakat sıfır isabetle tahtalı köyü boylarlar... pardon boylamazlar. bu adamların minimum altı adet reenkarnasyon hakları vardı, unutmuşum sorry.

bizans tarihinde inanılmaz yer kaplayan, hala milyarlarca insanın ilgi gösterdiği bizans gladyatörleri ve bizans şövalyeleri tarih sahnesinden silinmişçesine bu filmde yoktur. gerçi olsa cüneyt abimiz onları da pert ederdi ya, neyse...
devamını gör...

mühendislik okuyacaklara tavsiyeler

"ehee okulda kız yok" diyerek alay ettiğini zanneden mal değneklerine bakmayın. iyi, köklü bir okulda okuyacak puanınız varsa, bir de mühendislikte kendinizi görebiliyorsanız tercih edin.

bu mesleğin zor olduğunu kimse inkar etmiyor. gerçek anlamda yorucu, yeri geldiğinde saç baş yolduran, cenin pozisyonunda sinir krizlerine sokan bir süreç. hem akademik hem de mesleki hayatınız boyunca yaptığınız işe saygı göstermeyen, "bilgisayarın başında iki tık tık yapıyor" diyen yüzlerce insan olacak. anlayışsız bir patron, ilgisiz bir hoca ya da tek derdi kendi poposunu kurtarmak olan bir öğrenci arkadaşınız yüzünden emekleriniz çöpe gidecek. sizin öz çocuğunuza bakar gibi baktığınız, saygı gösterdiğiniz işe "amerika'da daha iyisi var." diyen dallamalar çıkacak. türkiye'de zaten yapılmayana isyan eden, yapılınca da "daha iyisi var ki" diyen, amaçları yerli üretimi kötülemekten ileri gitmeyen bir güruh var.

siz takılmayın bunlara. doğru insanlarla çalıştığınızda mühendisliğin hem sizin hem de ülkeniz için ne kadar elzem bir meslek olduğunu belli bir süre zarfında fark edeceksiniz. hele öğrenmenin hazzını aldığınızda mühendisliği bir sevgili yahut yuva gibi bile düşünebilirsiniz, mümkündür.
devamını gör...

cinnet geçirten yazım yanlışları

türk insanının en çok yaptığı yazım yanlışları iki ana başlıkta toplanabilir:

1 - boşluk bırakmaya yeterince dikkat etmemek
dahi anlamındaki "-de"nin ayrı yazıldığını cümle alem biliyor. gel gelelim, türkçede boşluk bırakılması gereken tek yer ekler değildir. türk insanı, birazdan belirteceğim fiilleri yazmakta tam manasıyla facia denilebilecek seviyede. "farketmek, haketmek, defolmak" gibi yazılışlar bize doğal gelse de birleşik fiillerde ses düşmesi/türemesi gibi bir durum yaşanmıyorsa boşluk bırakılması gerekir. yani üstte verdiğim örneklerin doğrusu "fark etmek, hak etmek, def olmak"tır. bu tarz, iki kelimenin birleşiminden oluşan fiiller, istisnalar haricinde ayrı yazılır. bu kuralın istisnalarından en çok kullanılan iki fiil ise "affetmek ve varsaymak"tır.

2 - konuşma türkçesinin etkisinde kalmak hemen her kesimde bu yanlışa düşen insanlara rastlanır. "eyer, felan, yanlız, dinazor, ejderya" gibi kullanımlara ısrarla başvururlar ve hatalı olduklarını kabullenmezler. elbette hiç kimseden dört dörtlük türkçe kullanması beklenmez. sonuçta hiçbirimiz dil bilimci değiliz. lakin bu tarz yazım yanlışlarını, lise sınavına hazırlanan on üçlük bebeler bile öğrenmiş durumda.

elbette bu yanlışlar çoğaltılabilir ancak az önce de belirttiğim gibi, kimseden dört dörtlük türkçe okuyup yazmasını bekleyemezsiniz. genel profilde şimdilik bu hataların düzeltilmesi yeterlidir. ben bile bu tanımı yazarken belli başlı hatalar yapmış olabilirim, türkçem çok iyiymiş gibi ahkam kesiyorum zannetmeyin.

ayrıca başlıkta şöyle küçük bir hata var: * insanı, yapılan yazım yanlışı delirtmez; yazım yanlışı yaptığını kabul etmeyen mahlukat delirtir.
devamını gör...

burak kut

türk popunun atanamamış prensi.

ilk albümü benimle oynamayı 1994'te, henüz 21 yaşındayken çıkardı. hem müziğiyle, hem tarzıyla, hem de sesiyle pek çok insanı etkiledi. öyle ki liseli kızların bir anda sevgilisi konuma geldi. ilk albümünü çıkardıktan sonraki iki senede toplam 300 konser verdi. mtv local hero ödülünü aldı.

1995'te ikinci albüm olan nereden geldim nereye gideceğim çıktı. londra'da ve new york'ta klipler çekti. o zamana dek yurtdışında klip çekmek, türk şarkıcıları arasında pek de popüler değildi. bebeto burak, özellikle new york'ta çektiği yaşandı bitti klibiyle türk popunu salladı götürdü. öylesine bir sallantı ki bu, doksanlarda ve iki binlerde yurtdışında çekilmiş çoğu klipte bebeto'dan esinlenme söz konusudur. tarkan'ın ölürüm sana'sı, rafet el roman'ın macera dolu amerika'sı ve daha fazlası... onun dönemine kadar, saçları elektrik çarpmış gibi diken diken yapmak da yoktu mesela. bebeto öylesine sallamıştı ki piyasayı, bugün dahi saçını diken yapan insanlar vardır.

ikinci albümün ardından askere giden burak, döndüğünde bıraktığı türk müziğini bulamadı. 1997'de kendi kurduğu şirketten küçük prens isimli albümü çıkardı ancak diğer albümler kadar ses getirmedi maalesef. daha sonrasında şirketi kapattı diye biliyorum. bir dönem uyarlama bir şarkı olan komple ile tutunmaya çalışsa da eski albümlerindeki vuruculuk, bundan sonraki eserlerinde olmadı.

her şeye rağmen burak kut türk popu için dönüm noktasıdır. pek çok sanatçının aksine, katıldığı programlarda ve etkinliklerde playback yapmayı pek tercih etmez. çıplak sesi bile gayet vurucudur.
devamını gör...

yüksek lisans tezi olarak lisenin tarihçesini yazmak

ulusal tez merkezinde araştırma yaparken rast geldiğim, yüksek öğretimin ne hallere düştüğünü sorgulatan yüksek lisans tezi.
tez yazarı tunahan özmen, danışmanı prof. dr. güngör karauğuz, yer de necmettin erbakan üniversitesi.
yüksek lisans tezinin konusu ise devrek lisesi ve tarihi gelişimi.

gerçekten bu kadar kolay mı? yüksek lisans mezunu olmak, "tahsilimin üstüne ihtisas bile yaptım" demek bu kadar kolay mı? millet yüksek lisans tezlerini yazmak için gecesini gündüzüne katıp kütüphanelerde kafa patlatırken lise tarihçesi anlatıp yüksek lisans yapmak bu kadar kolay mı?
hayır, yarın bir gün bu arkadaş akademisyen olacaksa öğrencilerine şimdiden acıyorum ben. düşünsene, sınıfta şöyle bir diyalog oluyor:
- hocam sizin uzmanlık alanınız neydi?
+ devrek lisesi evladım.

tez bilgilerini burada paylaşıyorum. isteyen ulusal tez merkezinden ya da necmettin erbakan üniversitesi veritabanından araştırabilir.
url: acikerisim.erbakan.edu.tr/x...
ulusal tez merkezi tez numarası: 561762
ek bağlantı: hdl.handle.net/20.500.12452...
devamını gör...

çamaşır suyu ile tuz ruhunu karıştırmak

bir an önce allah'ına kavuşmak isteyen arkadaşların tercih ettiği ölüm yöntemi.
çamaşır suyu çok kuvvetli bir baz, tuzruhu ise çok kuvvetli bir asittir. lise kimya derslerinden de hatırlayacağınız üzere asit ve bazların tepkimeye girmesiyle tuz ve su oluşuyor. çamaşır suyu ve tuzruhunu karıştırarak hem su elde edersiniz hem de kimyasal silah olarak kullanılan klor gazını. hatırladınız mı? suriye'de kullanılan ve savaş suçu olarak değerlendirilen klor gazı...

uzun lafın kısası, bu acayip karışım, sonunda suya dönüştüğü için hem iyi temizlik yapmaz hem de klor gazı gibi oldukça zehirli bir kimyasalın oluşmasına yol açar. ayrı ayrı kullanın, hem adam gibi temizlik yapın hem de ölüme koşmayın.
devamını gör...
10.

ezberci eğitim sistemi

eğitimci değilim, belki söyleyeceklerim yanlıştır lakin bu sistemin içinde okumuş hemen her öğrencinin gördüğü bazı çarpıklıklar vardır.

lise zamanlarını unutamıyorum mesela. üniversite sınavına girmeye iki ay gibi bir süre kalmıştı ve ben limit - türev - integral konularında daha kalem bile oynatamıyordum. okuldaki hocalar, yıllardır bu konuları aynı kafayla verdiklerinden üniversitede öğrendiklerini de unutmuştu, kafamın içine girmeyen bu üç baba konu hakkında bana yardımcı olamıyordu. en sonunda çıldırıp şehrimdeki üniversitede okuyan bir matematik öğrencisinden özel ders almaya karar verdim. o da bana üniversitelerde okutulan ders kitaplarından (bkz: thomas' calculus) matematik dersi vermeye başladı.
sonuç: üniversite sınavında limit - türev - integralden 8 soru çıktı, hepsi doğru.

çünkü o ablam, özel derslerde "x in derecesini başa indirip dereceyi 1 azaltırsın" gibi bir matematik dersi vermemişti. limit nereden, türev nereden gelir; integralde neyi amaçlarız; bu üç konunun teoremlerinin ispatları nedir gibi sorularıma cevap vermiş, üstüne üstlük üniversitede okuyan öğrencilerin çalıştıkları sorular üzerinden de hatalarımı tespit edip bunların üstüne gitmemi sağlamıştı.

yanlış anlaşılmasın, özel ders alın demiyorum. fakat okulda üç ay boyunca anlatılan konuyu anlamayan bir öğrenci henüz öğretmen olmamış birinden bir ayda teorem ispatlarına kadar bu konuyu nasıl öğrenir, bunu tartışmak istiyorum. bugün mühendislik öğrencisiyim ve daha lisede öğrendiğim o teorem ispatları sayesinde bugün daha rahatım. bir şeyin arkasını, gerçeğini öğrenmeden rahat edemiyorum. ezberci sistem ise bunu bana vermiyor.

üniversite kitaplarını çok seviyorum, çünkü yıllar boyu lanet okuduğum fizik ve matematiği olağanüstü şekilde sevdirerek anlatıyorlar. hele insanı araştırmaya teşvik etmesi yok mu o kitapların? ah ah...

evet, eğitimde bir şeylerin farklılaşması gerekiyor ama neyin farklılaşması lazım, bunu bilemiyorum. belki de üniversite kitapları tarzında bir anlatım, lise ve ortaokullardaki öğrencileri daha çok rahatlatır , kim bilir?
devamını gör...

kafein bağımlılığı

yeryüzündeki en yaygın bağımlılıklardan biridir.

kahve ve çay, ucuz ve rahat ulaşılabilirliği, üstüne legal oluşuyla bugün hemen herkesin hayatında. eşsiz kokusu, kıvamı ve çeşitli işlenme türleriyle bizi içine çeken, rahatlamamızı sağlayan içecekler bunlar. öyle ki sigarasını kahvesiz/çaysız içemeyen, bir fincan kahve olmadan güne başlayamayan milyonlarca insan var. her ne kadar bu örnekler size çok masum gelse de, yüzünüzü güldürse de bu çay ve kahve çılgınlığı, kafein bağımlılığını da beraberinde getiriyor.

sadece çay ve kahveden örnek vermiş olsam da meşrubat olarak içtiğimiz hemen her içecekte kafein bulunuyor (çikolatalı her şey, soğuk çay ve kola gibi çeşitli endüstriyel içecekler). öyle ki kafeinsiz diye satılan kahvelerin dahi bir fincanında 4 mg kadar kafein bulunduğu söyleniyor. bir bardak çayda 40-80 mg, bir fincan kahvede ise 70-100 mg kafein bulunduğu su götürmez bir gerçek (tabi ki çayın demliliği ve kahvenin sertliği, işleme biçimine göre kafein miktarları değişebilir).

kafein bağımlısı olduğumuzu nasıl anlarız?
bir gün içinde ortalama ne kadar kahve, çay ve endüstriyel içecek tükettiğinizi hesaplayabilirsiniz. günde ortalama 7-8 bardak çayla birlikte 2-3 fincan kahve içen hemen her insanda kafein bağımlılığı baş gösteriyor. ilk başlarda günde 300 mg ile temelleri atılır, daha sonraları bu miktar 700 mg'ın üstüne çıkar. kafein bağımlılarının günlük aldıkları kafein miktarı 700 mg civarlarında dolaşıyor.

bununla birlikte vücuduna yeterli miktarda kafein almayan bağımlılar, belli bir noktadan sonra uyku problemleri, halsizlik, konsantrasyon eksikliği, motivasyon düşüklüğü, düşünsel aktivitede yavaşlama ve asabiyet gibi belli başlı belirtiler gösteriyor.

günde 4-5 fincan kahve içen ve 10 bardak çayın altına düşmeyen bir bağımlı olarak tanımımı yazdım, kahve-sigara yapmaya gidiyorum... *
devamını gör...

türkiye'nin en çok uluslararası öğrenci çeken ülkelerden biri olması

türkiye'nin yabancı öğrenciler tarafından bu kadar çok tercih edilmesinin birkaç sebebi vardır:

1 - üniversitelere yabancı uyruklu öğrenci kabul eden yabancı öğrenciler sınavı, ülkemizin öğrencisine uygulanan yükseköğretim kurumları sınavına nazaran oldukça kolay bir sınavdır. öyle ki herhangi bir türk vatandaşını bir sene yks'ye hazırlamak yerine bir sene yös'e hazırlasak 95-100 puan alacağı bir gerçektir. çifte vatandaşlığı olan öğrencilerin (ör. alamancılar) yks'ye girme imkanları varken türk vatandaşlığından çıkıp yös'e girdiğini gördü bu gözler.

2 - ülkemiz, mülteci kucaklamada tam anlamıyla bir dünya markası olması sebebiyle, somali ve suriye gibi ülkeler tarafından ısrarla tercih ediliyor. öyle ki bu tarz ülkelerden gelen öğrencilerin çoğunun adı da recep, tayyip ya da erdoğan'dır. düşünün, öylesine türkiye sevgisi var adamlarda.

3 - devlet üniversiteleri, yabancı öğrencilerden yıllık 30-100 bin lira arası öğrenim ücreti istiyor. bu değer bize çok büyük bir para gibi gelebilir fakat şu anda bile 100 bin lira 12 bin euro'ya tekabül ediyor (1 euro = 8,43 tl). asgari ücretin 1560 euro olduğu almanya'yı göze alırsak, asgari ücretle bir seneden daha az bir paraya türkiye'de en kral üniversitede okunabilir, üstelik çok kolay bir sınavla... (bkz: yabancı öğrenciler sınavı)

4 - türkiye'de okuyacağım diyen yabancı uyruklu öğrenciye devlet adeta kucak açıyor. devlet yabancı öğrenciye yök bursu veriyor, kendi inşa ettiği kyk yurtlarında barındırıyor, burada yediğini içtiğini eksik etmiyor, üstüne bir de ücretsiz türkçe öğretiyor. ne güzel dünya lan!

uzun lafın kısası, eğer yabancı bir öğrenci olsaydım ben de okumak adına türkiye'yi seçerdim. yös'e testislerimi yaya yaya hazırlanır, yok paraya üniversitemi okur, devlet yurdunda karnımı doyurur ve paşalar gibi mezun olurdum. üstüne bir de yabancı olduğum için türkiye'de değer görürdüm. kendi ülkemizde mülteci muamelesi gören biziz oysa...
devamını gör...

türklerin seks anlayışı

bir gün canı sıkılan birkaç bilim adamı, dünya milletlerinin ortalama seks süresini tespit etmek amacıyla bir araştırma yapmışlar. anketler, incelemeler vs. derken de ortaya şöyle bir sonuç çıkmış:

dünya dördüncüsü almanların ortalama seks süresi 25 dakika, 15 dakikası ön sevişme, 10 dakika da mevzunun döndüğü yer.
üçüncü ise italyanlarmış, ortalama seks süresi 45 dakika imiş, 20 dakikası ön sevişme, geri kalan 20 dakika bildiğiniz gibi.
ikinci olan fransızlarda ise aşk ve şehvet tavan imiş, ortalama seks süresi 50 dakika, 25 dakikası ön sevişme imiş.
birinci ise şaşılacak bir biçimde türkiye olmuş: tamı tamına 3 saat! bilim adamları bir durmuş, 3 saat seks mi olur diye aralarında tartışmışlar, tekrar araştırmışlar ve seks evreleri hakkında şöyle bir sonuç ortaya çıkmış: 2 saat 55 dakika kadını ikna, 5 dakika da paldır küldür artık ne olduysa...

türkiye'de seks anlayışını özetleyen bir fıkradır bu.
devamını gör...

hüsnü çoban'ın kötü bir baba olması

efendim, hüsnü çoban gerek hareketleriyle, gerekse kahramanlıklarıyla içimize işlemiş bir dizi karakteri. 15 yıldan fazladır evimize konuk olan, suat çoban ile birlikte ailesi için elinden geleni yapan hüsnü başkan, bu kadar olumlu özelliğine rağmen kötü bir baba değil mi? eyvallah, hüsnü abimiz iyi bir polistir ama iyi bir baba değildir.

hayatta insanların alabileceği en büyük rol model anne ve babalarıdır. zira anne ve baba dediğimiz kişiler, çocukların doğumundan yetişkinlik çağına kadar onlara eşlik eden ve koruyan varlıklardır. işte hüsnü çoban'ın babalığı, tam bu noktada tıkanmıştır. çocuğun işlediği hatalarda onu doğruya ve güzele yönlendirmek varken, hüsnü başkan çocuklarını güzele yönlendirememiştir. bununla birlikte evlat ayırmakta da zaman zaman tepeye oynamıştır. çocukları tek tek inceleyerek, çoban ailesinin neden doğru düzgün evlat yetiştiremediğini inceleyelim:

1 - zeliha çoban:
çobanspor'un en büyük çocuğu olan zeliha, "illet kız" dendiğinde akla gelen ilk tipleme. hayatta her şeyi kendisinin başarmasını, ailesi tarafından en çok kendisinin sevilmesini isteyen zeliha, kardeşlerinin ilgi odağı olduğu durumlarda tam anlamıyla çirkefleşiyor ve babasını kardeşlerine karşı doldurmaya çalışıyor. öyle ki metin'le tekin'in haylazlıklarının konu alındığı sahnelerde, zeliha sürekli olarak babasının arkasında pozisyon alır ve "bunlar adam olmaz, yüzsüz bunlar." gibi cümlerle hüsnü başkan'ı doldurmaya çalışır. kardeşlerini çekemez, "seninle gurur duyuyorum kardeşim." diyemez. çünkü zeliha içten içe kardeşlerini kıskanan ve en sevilen olmayı bekleyen bir drama queendir.

zeliha'nın bu denli sevilme hevesi elbette ki başına dert olmuştur, karşı cinsle olan ilişkilerinde de tabiri caizse faciadır. evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen çorap değiştirir gibi sevgili değiştirmesi, nerede problemli bir tip varsa gidip ona aşık olması da bunu kanıtlar nitelikte. bir keresinde okulu * basıp gelene geçene pompalıyla ateş eden bir magandayla sevgili olması cabası. ne hikmetse, zeliha bu yanlış ilişkilerin cezası olarak babasından bir fırça bile yemez! ağlayarak babasına sarılır ve mağdur edebiyatı yapar. genelde pek çok drama queen, bu yoldan gider ve eninde sonunda ilgi odağı olur. ilk başta çabalar, çabaları sonuç vermiyorsa da mağdur edebiyatına geçer.

2 , 3- metin çoban - tekin çoban
çoban ailesinin iki karadeliğine hoş geldiniz! hayatta bunlar kadar ailesinin başına iş açan çocuk var mıdır bilemiyorum. yaptıkları haylazlıklar, normal bir insanı dahi gerçekten çıldırtacak haldedir. gel gelelim bu ailenin en masumları metin ve tekin'dir.

ablaları zeliş'in her zaman başarılı bir öğrenci olmasının altında kalan metin ve tekin, babalarının ilgisini çekmek için -çocuk aklıyla- haylazlıklara başvurmuş ve genellikle baba şiddetine maruz kalmışlardır. hadi dedik ki haylaz oldukları için dayak yediler, bunu anladık. peki hüsnü başkan'ın zaman zaman evlat ayrımcılığına gitmesinin sebebi niyedir? zeliha bir hata yaptığında duygu sömürüsü yaparak babasından puanları toplarken, metin ve tekin eninde sonunda dayakla başbaşa kalır. ayrıca bir yerden sonra, dizide metin ve tekin sadece haylazlık yaptıkları için değil, oldukları yerde durdukları için azarlanmaya ve şiddet görmeye başlamışlardır.

mesela şöyle bir örnek açıklayıcı olur: sabah vaktidir, hüsnü ve suat erkenden kalkmıştır. hüsnü de çocuklarını uyandırmaya gider. zeliha'ya "zeliş, hadi kalk kızım." der, metin ve tekin'e ise "ulan eşşek sıpaları, saat kaç oldu? hala eşekler gibi yatıyorsunuz!" der.

4 - şule çoban
ikinci paragrafta "hayatta insanların alabileceği en büyük rol model anne ve babalarıdır." demiştim. anne ve babalardan sonra da sırayı abiler ve ablalar kapar. şule, her ne kadar daha gelişimini tamamlayamamış bir ergen olsa da yolun sonunda ablası zeliha gibi illet bir tip olacaktır. çünkü babasından hiçbir zaman azar yememiş, metin ve tekin gibi hor görülmemiştir. aslında zeliha'nın geçtiği yollardan geçmektedir şu anda. ablasından tek farkı, sanıyorum ki daha mantıklı kararlar verebilmesidir. aman ablan gibi olman guzum.

5 - haydar berk çoban
çoban ailesinin üzümlü keki... doğumunda, suat'ı hastaneye haydar adında bir tüpçü yetiştirdiği için bu adı almıştır. ailesi de berk adını koymuştur. herhalde türkiye'deki alakasız iki ismi olan ilk çocuklardandır diye düşünüyorum.

haydar berk, tahminime göre hiçbir zaman abileri gibi haylaz ya da ablaları gibi illet olmayacaktır. çünkü haydar biladerimin önünde bir rol model var: tunç abisi! tunç, hiçbir zaman yardımını esirgememiş, haylazlıkla işi gücü olmamış, işinde gücünde bir insandır. haydar eğer tunç abisini bu şekilde takip ederse, arka sokaklar'ın 30. sezonunda itü makinaya yerleşecektir.

sonuç
gördüğünüz üzere, beş çocuğun olduğu bu ailede doğru düzgün davranan iki kişi var, onlar da henüz gelişimini tamamlamış değil. şule'nin de ablasının hareketlerini destekler şekilde sinyaller vermesiyle, bu sayı teke düşüyor. o tek kişi de haydar berk.
bu denli facia çocukların yetişmesine sebep olan hüsnü çoban, artık sizin de kabul edeceğiniz üzere iyi bir baba değildir. ama çocuklarının böyle olmasında tek pay kendisinde değildir. suat çoban gibi duygularıyla hareket eden bir annenin olduğu evde, nereden tutsanız bu iş havada kalır.

*
devamını gör...

her ile bir üniversite

bilimi ele ayağa düşüren, pek çok kişi fark etmese de facialara sebep olan ak parti kampanyası.

1983'te hepi topu 19 üniversitemiz vardı. bu sayı 1992'de 52'ye yükseltildi. turgut özal döneminde gerçekleşen bu olayın sebebi, şehirlerarasına yayılmış üniversitelerin il sınırları içinde tutulmasıydı. örneğin gazi üniversitesinin 1992'ye dek ankara, kırşehir, çorum, kastamonu ve nevşehir'de kampüsleri vardı; iç anadolu'ya yayılan bir üniversite olmuştu. 1992'de verilen kararla gazi'nin ankara içinde kalması, geri kalan dört şehirde ayrı üniversiteler kurulması kararlaştırıldı.

verilen bu karar saçmalıktan ibaret sinyorlar. bu kararla kurulan balıkesir üniversitesini ele alalım, çağış kampüsü ve cumhuriyetten eski olan necatibey eğitim fakültesi 1992'ye dek uludağ üniversitesine bağlıydı. yani necatibey mezunu bir öğretmen "uludağ mezunuyum" diyordu. aynı şekilde uludağ da desteğini bu fakülteye veriyordu. bir balıkesirli olarak 120'inci yılını kutlayan, memlekete fevkalede öğretmenler yetiştirmiş necatibey eğitim fakültesinin son halini size söyleyeyim sinyorlar: fizik neti -1 olan adam fizik öğretmenliğine girdi geçen sene.

hadi turgut özal'ı bir yere kadar anladık, şehirlerarası olmasın falan filan dedi. lakin bu ülkede iki devletin ortaklığıyla kurulan üniversiteler var ulan. akademisyeni ta allah'ın almanya'sından gelen türk-alman üniversitesi, berlin'e 2200 km olan istanbul'da mermi gibi öğrenci yetiştiriyor, kırgızistan ile ortak kurulan ahmet yesevi üniversitesi de kendi çapında bir şeyler üretiyor. ne oldu da şehirlerarası üniversite mantığı rahmetli özal'ın zoruna gitti, anlamıyorum.

ak parti dönemi ise dümdüz yokuştan frensiz indiğimiz dönem: 209 üniversite! ak parti kendinden önceki üniversite sayısının iki katı kadar üniversite açtı 20 yılda. hadi bilim üretsin falan diyeceğim de üretmiyor ulan bu üniversiteler bilim falan. öğrenciler içler acısı, akademisyenler ondan da beter. her fakültenin çok sevdiği üç beş kitap olur ya hani (ör. mühendislikte serway fizik ve thomas' calculus çok sevilir), akademisyen bu kitaplardaki soruların verilerini falan değiştirerek bazen onu bile yapmadan öğrencinin önüne koyarak bilim öğrettiğini iddia eder. ulan çocukların eline deney tüpü versen heyecanlanıyorlar, sen nasıl bilim öğrettiğini iddia ediyorsun? öğrenciler desen, onlar da ayrı bir güldürü. matematikte 6 net yapıp mühendislik okuyanı mı ararsın, üniversiteyi anca ortam görmek için okuyanı mı ararsın, fizikte -1 net yapıp fizik öğretmenliğı okuyanı mı ararsın... valla kimse kusura bakmasın, bu devirde kaşarları s..menin, ortamlara akmanın adı okumak olmuş. memleketin dört köşesinden rastgele 1000 tane öğrenci getirelim, 100 tanesinin amacı gerçekten okumak olsun dişimi kırarım.

puan sistemi de çok acayip. 2 milyon kişinin girdiği sınavda 750 bin kişinin toplama işlemini dahi yapamaması var. 30 net yapıp 300 bininci olmak, mühendisliğe/eğitim fakültesine gitmek gibi absürd olaylar var. öğrenmemiş adamı öğretmen diye devlet okullarına diken sistemimiz var.

mantar gibi türeyen üniversitelerin sadece memleketime değil, işini doğru düzgün yapan üniversitelere de zararı dokundu. tıp dışında bir mesleğin itibarı kalmadı. daha geçen balıkesir'de okuyan bir tanıdığın benim için "o gazi'de makina okuyorsa ne olmuş, ben de burada okuyorum." dediğini duydum. düşünün, meslekler ve üniversiteler ne kadar değersiz hale getirildi, düşünün.
devamını gör...

coco chanel

1930'larda mustafa kemal atatürk'ün ricasıyla türkiye'ye gelmiş ve türk ordusunun o dönemki üniformalarını tasarlamış dünyaca ünlü fransız modacı. lakin tarihteki yeri sadece askeri üniforma tasarlayan bir modacı olması değildir.

coco chanel, o zamanlarda matemin rengi olarak anılan siyahı, modanın vazgeçilmez unsuru haline getirdi. tasarladığı the little black dress modada adeta bir devrime imza attı. korselerden, abartı takılardan ve inanılmaz rahatsız edici elbiselerden kadınları kurtaran bu fransız modacı, şıklığın rahatsız edici elbiseler ve takılarla olmadığını tüm dünyaya ispatladı. işte coco chanel'den modaya dair bazı öğütler:

• lüks rahat olmalı aksi halde lüks değildir.
• moda geçer stil kalır.
• parfüm öpülmek istediğiniz yere sürülür.
• moda sokaklara ulaşmıyorsa moda değildir.
• moda demode olmak için yapılır.
• bir genç kız iki şey olmalı: şık ve muhteşem.
• moda kaybolur, sadece tarz aynı kalır.
• parfüm kullanmayan kadının geleceği yoktur.

kaynak
devamını gör...

seks yapmadan çocuk yapmak

imkanı olsa pek çok insanın başvuracağı olay.

bir kabulle başlayalım. evet efendim, günümüzde çocuk sahibi olmak için illaki uterusta döllenmeye ihtiyaç yoktur. tıp bilimi, çocuk sahibi olamayan çiftler için tüp bebek gibi tedavi yöntemleri geliştirmiştir; belli bir ücret dahilinde rahim dışında döllenmeyle çocuk sahibi olunabilir. fakat ben işbu entry'de çocuk sahibi olamadığı için bu yöntemlere başvuran insanlardan bahsetmeyeceğim. benim kastım, cinselliği kötü bir şey olarak gören insanların ister istemez böyle bir arayış içinde olmasıdır.

gençlik dönemlerinde illaki dindar arkadaşlara rastlamışızdır. bu arkadaşlar, ibadetini usulüne uygun yapan, eline beline diline dikkat eden, dostu çok düşmanı yok olan insanlardır. temiz kalplilerdir, siz de içten içe seversiniz onları. gel gelelim bu kişiler, öyle ya da böyle cinselliğe soğuk bakarlar; mastürbasyon yapmayı günah olarak görürler. hatta bazıları vardır ki çocuk yapma amacı taşımayan * cinsel ilişkiye girmekten son derece korkarlar. bu gözler zevkine girilen münasebeti "israf" olarak değerlendiren adamları gördü. düşünün vaziyet ne kadar kötü...

kişinin cinsel ilişkiye gireceği kişi de "namahrem" dediğimiz elin kadını/adamı değil ha; evlendiği, helali olan eşiyle cinsel ilişkiye girecek. ancak kişi bundan korkuyor. anne/baba olacak yaşa gelmesine rağmen hala cinsel ilişkiye sıcak bakamıyor. kimileri öyle bir hale geliyor ki ara ara şunu bile düşünüyor: "bu günahkar zevke bulaşmadan çocuk sahibi olunamaz mı?"

elbette bu konu sadece dindarlarla kısıtlanamaz fakat en iyi örnek dindarlar olduğu için onlara ilk sırayı verdim. bir de kırsal kesimde yetişmiş insanlar vardır. buradaki insanların belli bir bölümü (özellikle kadınlar) cinselliği eşiyle yaşayabileceği bir zevk olarak adlandırmak yerine bir görev olarak görürler. bu cidden üzerine düşünülmesi gereken bir konu. cinsel hayat, sizin eşinize karşı yerine getirmeniz gereken bir sorumluluk değil, aksine sizin de rızanız dahilinde gerçekleşebilecek bir süreç.

örnekler çoğaltılabilir, lakin ben görüşümü sunarak entry'yi tamamlayacağım: bizim ülkemizde, sağlık sorunu olmamasına rağmen sevişmeden çocuk sahibi olmak gibi bir imkan olsaydı, estetik cerrahiden daha fazla para getiren bir sektör ortaya çıkardı. çünkü cinselliğe çok acayip bakıyoruz. sadece dindarlar değil, pek çok kişi cinselliğe öylesine bakıyor ki... triplenmeler, korkmalar falan... * kafa öyle bir programlanmış ki buna, cinsellik çok kötü bir şeymiş gibi davranılıyor.

eğer sağlıklıysanız, çocuk sahibi olmak için sevişmeye ihtiyacınız var. bildiğim kadarıyla tüp bebek sağlıklı çiftler için uygulanan bir yöntem değil.

yaşım genç olduğu için bu konuda herhangi bir çözüm önerisi sunmayacağım. tecrübeli yazarlarımız elbetteki benden daha iyi fikirler sunabilir.
devamını gör...

kolay gibi görünen ama çok zor olan şeyler

okumak (eğitim anlamında).
"okumanın nesi zor aq?" diyebilirsiniz ancak türkiye gibi bir ülkede okumak cidden zordur. ben okumaktan bahsettiğim zaman, insanın gözünün önüne çalışılması gereken birkaç kitap ve sığır bir öğrenci geliyor. gel gelelim zeki olsa dahi, bir öğrencinin böylesi bir sistemde eğitim alması ciddi anlamda zordur.

eğitimin niteliksizliğini ve siyasi propaganda malzemesi haline gelmesini geçiyorum; bunlar zaten bildiğimiz şeyler. resme bir adım geriden baktığımızda, bir öğrencinin okumasında tek etkenin pozitif bilimleri anlama yeteneği olmadığını anlarsınız. iyi bir öğrencinin arkasında, zeka ile birlikte hem ilgi sahibi hem de imkan sahibi olması gerekir.

bir şeyleri yapabilmek için ona uğraşmanızın yanında kafanızın da basması gerekiyor. allah bu yeteneği kimi insana vermiş, kimine vermemiş. yani şunu diyebilir misin: "allah herkese zekayı pay etmiştir." hayır kardeşim etmemiştir, senden daha zeki olanı da var, senden daha aptal olanı da var. önemli olan, senin sahip olduğun zekayı ilgili olduğun alanda etkili bir biçimde kullanmaktır. bir anlamda sahip olduğun zekaya göre iş yapmaya çalışmaktır. sonuçta 100 ıq'lu bir insandan 140 ıq'luk bir kapasite bekleyemem ama aynı ölçüde 140 ıq'um varsa bu zekayı 100 ıq'luk adamın yapacağı işe heba edemem. burada önemli olan, insanın kendi zekasına göre hareket etmesi, bir anlamda kendi yeterliliklerini fark etmesidir. yoksa çalışmayla her şey elde edilebilir. önemli olan, kendi çalışmanı organize edebilmendir.

işte bu durum bizim ülkemizde yok. merdiven altı bir dersanede, 20 yıldır aynı işi yapmaktan ciğeri sönmüş hocaların olduğu okullarda ben böyle şeylerin gerçekleşmesini hiç mi hiç beklemiyorum.

ikinci bir gerekçe de ilgi sahibi olman. bizim ülkemizde bu da yok. memlekette neredeyse hiç kimse ilgi duyduğu mesleği yapamıyor, neredeyse hiç kimse ilgi duyduğu bölümde değil. kimisi çok iyi bir zannatkar olacakken anadolu liselerine sürülmüş, kimisi sanatçı olacakken doktor yapılmaya çalışılmış, kimisi edebiyat öğretmeni olmak isterken mühendis yapılmış... bu örnekler sabaha kadar çoğaltılır. peki bu öğrenciler salak mı da yapamayacakları yahut sevemeyecekleri alanlara yöneliyorlar? hayır kardeşim, bu durum çocukların başındaki hocaların işgüzarlığı. bu ülkede öğrenci rehberliği, öğrenci koçluğu vs. hepsi fasa fiso. rehberliğin ve öğrenci koçluğunun temeli, öğrencileri gazlamak ve "nasıl buna günde 700 soru çözdürürüm" kafası üzerine kurulmuş durumda. motivasyon konuşmaları yapmalar, sınavın önemini vurgulamalar, çalışma programları hazırlamalar falan, rehber hoca değil metin hara sanki aq. bir tek birbirinize sarılın falan demiyor.

bir de imkan sahibi olmak çok önemli. burada kast ettiğim imkan mali durumu da kapsıyor ancak mali durumdan ibaret değil. öğrenciye hayatta yok gösterecek insanların varlığına da ihtiyaç duyuluyor. bu ihtiyacı öğretmenlerin karşılamasını beklemiyorum zira mühendis/eczacı olmak isteyen bir çocuk, meslek hayatına hazırlanırken sadece öğretmenlerine bağlı kalmamalıdır. olmak istediği mesleğin erbablarıyla görüşmeli, hiç olmadı anne babası bu konuda ona destek olmalıdır. fakat yine ülkedeki pek çok öğrencinin bu imkanı yok. öğrencilerin çoğunluğu alt tabakadan geldikleri için anne babalar doğal olarak çocuklarına yardımcı olamıyor. ayrıyeten alt tabakanın çocukları, üzücü bir şekilde hep anne babaları gibi gerek işçilerle gerek şoförlerle gerekse ev hanımlarıyla muhatap oluyor. ben eğitim hayatım boyunca en çok bunun eksiğini çektim. mühendis olmaya karar verdiğimde, etrafımda danışabileceğim hiçbir mühendis olmadı.

uzun lafın kısası, okumak/eğitim almak bu toplum için kitap açıp problem çözmek gibi avelce bir duruma eşdeğer geliyor. ne sistem, ne ebeveynler ne de rehberlik hizmetleri bu çocukların ihtiyaç duyduğu şeyi vermiyor. özellikle alt tabakadan gelenlerin işi daha zor zira attıkları her adımda birkaç düşünmeleri gerekiyor.

umarım okumanın neden bu kadar zor olduğunu anlatabilmişimdir.
devamını gör...

matematik vs fizik

bir benzetme yapacak olursak, fizik baharatlı matematiktir.

hem matematik hem de fizik direkt doğayla ilgilenirler ve yegane amaçları doğayı ve evreni insanın anlayabileceği bir düzene oturtmaktır. gel gelelim fizik, kendini daha anlaşılır kılmak için matematiğe ihtiyaç duyar. ayrıca matematikle ifade edilemeyen fizik, akademik dünya için kabul edilebilir bir şey değildir.

bu konuda ingiliz fizikçi michael faraday'dan bir örnek verebiliriz: lise kimya ve fizik kitaplarına yerleşecek kadar sağlam çalışmaları olan, ismi si birim sisteminde bulunan faraday abimiz, bilim dünyasını sarsacak çalışmalar sunmasına rağmen çalışmalarını matematikle ifade edememiştir. belki newton, belki de thomson kadar büyük bir insan olmasına rağmen, matematikteki telafi edilemez eksiği her daim ona ayak bağı olmuştur. zira kendisi sefalet içinde bir hayat sürmüştür, üst tabaka gibi her şeyin kalitelisine ulaşamamıştır. kendinden sonra gelen james clark maxwell bu çalışmaları doğrulayacak maxwell denklemlerini ortaya koyarak faraday'ın haklı olduğunu ispatlamıştır. gel gelelim bir dahi olan faraday matematik bilseydi, belki maxwell'den yıllar önce bu denklemleri bulacaktı; belki de ölümünden yıllar sonra keşfedilen şeyleri genç yaşlarında keşfedecekti.

matematikçi fizik bilmek zorunda mıdır bilemem. ancak matematik bilmeyen bir fizikçi, dahi olsa bile hep bir adım geriden gelecektir. bu yüzden benim gözümde fizik, baharatlı matematiktir.
devamını gör...

bitmeyen kavga

karakter tahlilleri ve edebi değeri bir yana, "bir grev nasıl başlatılır ve nasıl yönetilir?" formatında yazılmış gibi görünen kitap.


kitap hakkında farkına vardığım ilginç bir ayrıntı da şudur ki, hiçbir olayın sonundan/sonucundan bahsedilmemiş ve okuyucu bu konuda beslenmemiştir. normal bir kitapta, olay örgüsünün başından, sonundan ya da ortasından başlanıp kişilerin nasıl böyle bir kimliğe büründüğü ve ana hikayenin neden böyle şekillendiği anlatılır. ancak bu konularla alakalı kitaptan öğrenebildiğimiz tek şey, üreticiler birliği'nin haksız uygulamaları yüzünden grevin başlatılması ve jim'in yıllar boyu bomboş bir hayat yaşayıp yalnızca bir işe yaradığını hissedebilmek için partiye kaydolması. bunun dışında pek çok olay ve karakter hakkında tatmin edici bir bilgiye sahip değiliz. örneğin mac'in çok iyi bir partili olduğunu ve tek başına bini aşkın işçiyi greve sürükleyebildiğini biliyoruz. sürekli olarak mac'in bu konularda ne kadar da iyi olduğundan bahsediliyor ancak mac'in bundan önceki grevlerde ve eylemlerde tam olarak nasıl başarılar/başarısızlıklar sergilediğini bilmiyoruz. jim dışında hiçbir partilinin partiye kaydolma hikayesini bilmiyoruz, oysa ki kitabın başında partinin üye alımında çok katı davrandığından, üyelerini özel olarak araştırdığından bahsedilir. hatta ve hatta hikayenin ana teması olan grevin de bir sonu yoktur. bu açıdan şu ana kadar okuduğum kitaplar içerisinde en garip anlatıma sahip kitaptı.

fareler ve insanlar'da da buna yakın bir anlatım olmasına rağmen, o kitapta olan fark ana karakterlerin herkesten farksız işçiler ve çiftlik çalışanı olmalarıydı. fakat burada daha farklı işçiler, daha farklı karakterler mevcut.

belki de ben fark edemedim bazı şeyleri.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim