şeytanların boş rolde olduğu bir düzen:
devamını gör...
yeni olan tek sey, eskidende yaptiklari seyleri acik acik soylemeleri. yoksa degisen birsey yok. buyuk balik kucuk baligi yiyor.
devamını gör...

(spd eş başkanı) lars klingbeil, uluslararası düzenin değiştiği ve ekonomik sorunların arttığı bir dönemde partisinin "kafasını kuma gömemeyeceğini" belirterek "artık var olmayan bir dünya için ağlamanın bir anlamı yok. eski dünya geri gelmeyecek. nostalji de yardımcı olamaz. liberal çağ tam gözlerimizin önünde sona eriyor" dedi ve partisinin yeni temel programı için start verdi. uluslararası siyasette güç, iktidar ve ekonomik çıkarların baskın hale geldiğini, eski kural ve normların ise aşındığını belirten klingbeil, "güç, sertlik ve şiddet tarafından yönetilen bir dünyayı ve geleceği biz sosyal demokratlar asla kabul etmeyeceğiz" diyerek; sosyal demokrat siyasetin barış, sorumluluk ve dayanışma siyaseti olarak kalması gerektiğini vurguladı.

almanya için bunun aynı zamanda servet ve fırsat eşitsizliğiyle mücadele anlamına da geldiğini belirten lars klingbeil; özellikle hükümet ortağı hristiyan birlik partilerinden gelen sosyal devletin sınırlanmasına ve özelleştirmelere yönelik taleplerin insanlar üzerinde ilave baskı, stres ve korkuya yol açtığını ifade etti.


dw

***

liberalizmden sonra - immanuel wallerstein
tedirginlik çağı - evren balta
devamını gör...
gafil ve maddeye duskun avam'i ininden cikartip kukla cobanlar vasitasiyla gutmek ve somurmek suretiyle gerceklesen sistem degisikliginin gunumuzde evrildigi tehlikeli hal.
devamını gör...
"germany ıs back: chancellor merz warns old world order is over, power politics return"

devamını gör...
tanrı bile sizi göremiyor ve bulamıyorken onlar sizi görür ve bulur
devamını gör...
diğer adlarıyla "novus ordo seclorum - new world order" amerikan bir dolarının arka yüzünde bulunan ifadelerden biridir. piramidi tamamlayan tek göz simgesinin altında yer alır. üstünde ise "annuit coeptis" yani plan tamamlandı yazar.
devamını gör...
yeni dünya düzeni kurulmuştur. 25 yaş ve altındaki kişilerin üzerine entegre edildi ve 13 sayı var sistemde. kendisine her şeyi hak gören ve kula kulluk edenler kendi normu içinde süzülecek. önceki sistemden kalan pislikleri bu çocuklar ve ben üstlenmeyeceğiz. müzakere sürecimiz sona erdi. kuzgun leşi yedi, devlet başa geçiyorsunuz. biz de çocukluğumuzu ve gençliğimizi yaşıyoruz. herkes özgürdür, arzu ettiğiniz gibi yaşayın.
devamını gör...
dünya'da bir düzen yok ve asla da olmadı. ancak bir gün tüm nükleer silah bulutları dağıldıktan sonra, eğer yeryüzünde insanoğlu varlığını halen sürdürebilirse; herkes topluca ve bir anda gerçekten insan olmayı da başarırsa ne olur bilemiyorum ama bu yeni insani düzeni bizlerin göremeyeceğine eminim.
devamını gör...
''annuit coeptis''*
devamını gör...

nato zirvesine giderken: yıkım altında bir dünya düzeni

bu yılki münih güvenlik konferansı'ndan ayrılanlar, büyük ihtimalle aynı ağır duyguyu yanlarında götürdü. havada bir hesaplaşma kokusu vardı. konferansın yıllık raporuna verilen isim bu atmosferi tek başına özetliyordu: "yıkım altında."

o günden bu yana geçen aylarda yaşananlar, münih'teki atmosferin bir öngörü değil, henüz patlamamış bir yangının dumanı olduğunu gösterdi. ankara, temmuz 2026'da ev sahipliği yapacağı nato zirvesi öncesinde, batı dünyasının en sert iç hesaplaşmalarından birini ağırlamaya hazırlanıyor.

münih güvenlik konferansında alman şansölyesi friedrich merz kürsüye çıkıp "onlarca yıldır ayakta duran dünya düzeni artık mevcut değil" dediğinde, salondaki sessizlik manidardı. macron, avrupa'nın eski güvenlik yapılarının çöktüğünü ve kıtanın savaşa hazırlanması gerektiğini söyledi.

marco rubio ise "eski dünya"nın geride kaldığını, yeni bir jeopolitik çağın başladığını ilan etti. batı'nın üç büyük sesinden bu kadar sert ve eşzamanlı bir itiraf oldukça çarpıcıydı. münih'te bu sefer "sistem kırılgan" denmiyordu; "sistem öldü" deniyordu.

peki düzen çöktüyse, yerine ne geliyor?

eskiye dönüş, yani güç politikası. soğuk savaş'ın bitiminden sonra modası geçmiş sayılan bu kavram, bugün yeniden her başkentin dilinde.

tarih boyunca devletler arasındaki düzen, iç düzenden çok daha ham bir güç mantığına tabi oldu. iç düzende yasalar, mahkemeler, yaptırım mekanizmaları ve meşru otorite kavramı varken, devletler arası ilişkide ise bu yapıların hiçbiri aynı etkinlikte işlemezler.

bm güvenlik konseyi daimî üyelerin veto hakkıyla fiilen felç olabilir; uluslararası mahkeme kararları yeterli güce sahip olmayan tarafların önünde işlevsiz kalır. şubat sonunda abd-israil'in iran’a yönelik askeri operasyonu başladığında söz konusu gerçek, sadece telaffuz edilen değil, aynı zamanda uygulanan bir doktrin hâline dönüştü.

abd ile çin arasındaki gerilim artık bir ticaret anlaşmazlığı değil, nadir toprak elementleri için mücadeleden pasifik'teki askeri konuşlanmaya uzanan tam kapsamlı bir stratejik rekabet. rusya, avrupa'nın güvenlik düzenine doğrudan meydan okurken çin küresel etkisini hem ekonomik hem askeri kanallarla genişletiyor.

bu tablo, "thucydides tuzağı" olarak adlandırılan dinamiğin somutlaşmış hâlidir ki bu, yükselen bir gücün mevcut hegemonla kaçınılmaz bir çatışma rotasına girmesidir. tarih boyunca bu tuzağa düşen devletlerin büyük çoğunluğu kendini bir dünya savaşı içinde bulmuştur.

silahlar patlamadan önce

açıkça pek konuşulmayan ama tarihin bize defalarca öğrettiği bir gerçek var: büyük güçler arasındaki silahlı çatışmalar, genellikle uzun bir dönem farklı ekonomik araçlarla geçen bir döneminin sonunda patlak verir.

bu araçları beş ana başlıkta toplamak mümkün, ama hepsi iç içe geçmiş halde kullanılıyor. ilk sırada ticaret ve ekonomi cephesi var; gümrük vergileri, ithalat-ihracat kısıtlamaları ve benzeri yollarla rakibin ekonomisi köşeye sıkıştırılmaya çalışılıyor.

hemen yanında teknoloji rekabeti duruyor: hangi teknolojinin paylaşılacağı, hangisinin güvenlik gerekçesiyle elde tutulacağı sürekli bir çekişme konusu. finans tarafında ise yaptırımlar devreye giriyor, kredi ve para piyasalarının kapısı rakibin yüzüne kapatılabiliyor.

bunların üstüne bir de sınırlar ve ittifaklar üzerinden yürüyen pazarlıklar, açıktan ya da satır aralarında verilen sözler ekleniyor. halkanın sonunda ise doğrudan silahların konuştuğu askeri çatışma doğuyor.

bu çerçeveden bakıldığında, bugün yaşananlar hiç de tesadüf değil. abd-çin yarı iletken savaşı, rusya'ya uygulanan tarihin en kapsamlı yaptırım paketi, batı'nın çin bağımlılığını kırmaya yönelik tedarik zincirini yeniden yapılandırması ve kritik hammadde kaynaklarına yönelik jeopolitik mücadelenin tümü birbirinden bağımsız değil.

bu açıdan bugünkü durum 1930'ların asya pasifik'i ve 1890'ların avrupa'sı ile benzer bir görünüm oluşturuyor. 28 şubat 2026'da başlayan abd-israil iran harekâtı da bu uzun dönemli çatışmanın bir uğrağı olarak okunmalı; bağımsız bir olay değil, kırılma çizgisi üzerinde patlayan bir fay hattıdır.

iran savaşı sonrası transatlantik kırılma

ankara zirvesi'ne giderken üzerinde en çok durulması gereken konulardan biri, 28 şubat sonrası yaşanan abd-avrupa gerginliğidir. abd ve israil'in iran’a yönelik geniş çaplı askeri operasyonu, müttefikler arasında istişare yapılmaksızın başlatıldı.

avrupa başkentleri, kendilerine haber verilmeden yürütülen bu operasyonun ekonomik ve güvenlik sonuçlarını taşımak durumunda kaldı. ab dış ilişkiler yüksek temsilcisi kaja kallas'ın açıklaması bu yeni gerçekliği özetliyordu: avrupa amerika'nın müttefikidir; ancak brüksel'de kimse washington'un stratejik hedeflerinin ne olduğunu ya da zaferin nasıl tanımlandığını anlamış değildir.

trump'ın operasyonun ardından avrupa'dan beklediği somut destek, hürmüz boğazı'nın açık tutulmasına yönelik uluslararası bir donanma gücüne katılmaktı. iran’ın 2 mart'ta boğazı fiilen kapattığını ilan etmesiyle birlikte küresel deniz taşımacılığının yaklaşık beşte birinin geçtiği bu dar koridor, stratejik bir düğüme dönüştü.

avrupa'nın isteksizliği karşısında beyaz saray açık bir şantaj diline kaymakta gecikmedi; trump'ın sosyal medyada büyük harflerle paylaştığı "nato'nun bize ihtiyacımız olduğunda orada olmadığı" mesajı, ittifakın kuruluş felsefesine indirilmiş bir darbe niteliğindeydi.

avrupa'nın tepkisi tek bir çizgide birleşmedi. ispanya en sert muhalefeti seslendirdi, fransa operasyonun uluslararası hukuk çerçevesi dışında yürütüldüğünü vurgulayarak bm nezdinde olağanüstü görüşme talep etti.

almanya ve ingiltere daha dengeli bir dil tutarak diplomasiye çağrı yaparken, lojistik düzeyde operasyonel iş birliğini sürdürdü. orta ve doğu avrupa ülkeleri ise tarihlerinin en hassas ikilemlerinden birinin içine düştü: abd güvenlik şemsiyesine en çok bel bağlayan ülkeler, aynı zamanda bu şemsiyenin güvenilirliğinin sorgulandığı bir dönemin ortasında kaldı. merz'in ifadesiyle iran savaşı, "transatlantik bir dayanıklılık testine" dönüştü.

asıl mesele, iran savaşının yalnızca stratejik bir görüş ayrılığını değil, müttefiklerin birbiriyle nasıl iletişim kurduğuna dair temel varsayımları sarsmasıdır. nato gibi yarım asırlık bir ittifakın omurgası, ortak istihbarat paylaşımı, önceden danışma ve stratejik şeffaflık üzerine kuruludur.

bu kuralların büyük bir askeri operasyonda fiilen askıya alınması, krizin çözümünden sonra bile iz bırakacak bir zedelenmedir.

avrupa'nın zor sorusu

macron'un "avrupa savaşa hazırlanmalı" derken kastettiği şeyin retorik bir abartı olmadığı kısa sürede anlaşıldı. iran savaşı sonrası ortam, bu sözlerin arkasındaki acil sorunun ne denli gerçek olduğunu daha da somutlaştırdı.

burada gerçek ve acil bir soru var: abd'nin güvenlik taahhütleri koşullu hâle geliyorsa, ya da en hafif ifadeyle güvenilirliği tartışmalıysa, avrupa ne yapacak?

nato hâlâ var, ama transatlantik ilişki değişiyor. "avrupa kendi payını ödemeli" baskısı yeni değil; ancak trump'ın ikinci döneminde bu söylemin fiilî politikaya dönüştüğü, hatta müttefiklerin güvenilirliğini sorgulama aşamasına evrildiği avrupalı başkentlerde son derece ciddiye alınıyor.

almanya'nın savunma harcamalarını artırma kararı ve merz'in açık güvenlik dili, bu bağlamda okunmalı. bunlar günlük siyasetin ötesinde, tarihsel bir dönüşümün işaretleri.

ancak avrupa'nın meselesi para değil. ortak bir stratejik kültürün yokluğu, üye devletler arasındaki tehdit algısı farklılıkları, kuzey-güney ve doğu-batı hatlarındaki derin ayrışmalar harcama artırımıyla kapanacak gibi değil.

polonya ve baltık devletleri varoluşsal bir tehdit olarak gördükleri rusya karşısında maksimum caydırıcılık talep ederken, macaristan bu tablonun tamamen dışında konumlanıyor. fransa ile almanya avrupa savunma özerkliği üzerine konuşurken, aralarındaki stratejik vizyon farklılıkları gözle görünür.

belki de en kritik soru şu: avrupa, gerçekten stratejik özerklik isteyip istemediğine karar vermiş mi?

"stratejik özerklik" kavramı son yıllarda brüksel koridorlarında çokça dolaşıyor; ama bunun pratik karşılığının ne olduğu, bağımsız bir avrupa nükleer caydırıcısından ortak silah sistemlerine, savunma sanayi entegrasyonundan ortak bir dış politika iradesine kadar uzanan derin soruları beraberinde getiriyor.

iran krizi bu soruları ertelenemez hâle getirdi. ankara zirvesi, bu kararların alenen masaya yatırılacağı ilk büyük platform olma özelliğini taşıyor.

transatlantik ilişkinin dönüşümü ve atlantik topluluğunun geleceği

atlantik ittifakı'nın yarım asırlık kurumsal birikimi, yani nato'nun komuta yapısı, istihbarat paylaşım ağları, ortak tatbikatlar ve lojistik altyapılar, kolayca ikame edilebilir değildir. bu birikim, onlarca yıllık güven inşasının, ortak tehdit algısının ve paylaşılan değerlerin somutlaşmış hâlidir.

peki ya bu birikimi ayakta tutan siyasi irade ne durumda?

tarihte güçlü ittifaklar, genellikle ortak bir varoluşsal tehdidin baskısı altında doğar ve o baskı azaldığında içten içe aşınmaya başlar. nato, soğuk savaş boyunca sovyet tehdidinin yarattığı varoluşsal gerilimin tutkalıyla bir arada kaldı. sovyetler birliği'nin dağılmasıyla birlikte bu tutkal zayıfladı.

ittifak ayakta kaldı; hatta genişledi. ancak ortak bir misyon tanımı yerine kurumsal atalete yaslanmaya başladı. rusya'nın ukrayna'ya saldırısı bu ataleti kırdı ve nato'yu yeniden odaklandırdı; ama aynı zamanda üyeler arasındaki farklılıkları da görünür kıldı. iran savaşı ise bu farklılıkları, bir ittifakın kriz anında gerçekten ne kadar işlediğine dair çıplak bir sınava dönüştürdü.

trump'ın abd'nin bazı avrupa üslerini "yardımcı olmayan" ülkelerden daha destekçi ülkelere taşımayı gündeme almış olması, resmi yapıların altındaki siyasi zeminin nasıl kaydığının somut bir göstergesidir.

ankara'da masaya yatırılacak asıl mesele, sadece yüzde 5 savunma harcaması hedefinin uygulanması değil, 75 yıllık ittifakın niteliğinin yeniden müzakere edilmesi olacaktır.

türkiye: tehlikeli ama değerli bir konum

bu denklemi belki de en doğrudan etkileyen ülkelerden biri türkiye olacak. coğrafyası, nato üyeliği, ukrayna savaşında üstlendiği arabulucu rolü ve hem rusya hem de batı ile açık kanalları koruma kapasitesi gibi unsurların tümü bir arada türkiye'yi son derece özgün ama aynı zamanda son derece hassas bir konuma taşıyor.

ankara'nın temmuz 2026'da nato zirvesi'ne ev sahipliği yapacak olması ise bu konumu hem sembolik hem de pratik düzeyde pekiştiriyor.

ankara, rusya'nın tam yaptırım rejimine dahil olmayan nadir nato üyelerinden biri olarak her iki tarafla da diyalogu sürdürebildi. boğazların montrö sözleşmesi çerçevesinde yönetimi, türkiye'ye hem karadeniz güvenliği hem de rusya-ukrayna müzakereleri bağlamında benzersiz bir işlev kazandırdı.

istanbul, tahıl koridoru anlaşmasının imzalandığı kent oldu; esir takasları türk arabuluculuğuyla gerçekleşti. bir ateşkes ya da müzakere sürecine zemin hazırlanması söz konusu olduğunda, bu kanalların değeri tartışmasız. bunu bir fırsatçılık olarak değil, stratejik bir kapasite olarak okumak gerekiyor.

iran savaşı sonrasında bu kapasite daha da kritik bir anlam kazandı. türkiye, hem tahran ile açık iletişim kanallarını koruyan, hem de nato üyesi olarak ittifak taahhütlerini sürdüren nadir ülkelerden biri oldu.

dışişleri bakanı hakan fidan'ın ankara zirvesi öncesinde ifade ettiği üzere, zirve nato tarihinin en kritik toplantılarından birine dönüşme potansiyeli taşıyor; çünkü masada yalnızca rutin gündem maddeleri değil, ittifakın geleceğine dair yapısal sorular bulunacak.

"yıkım" raporunun örtük mesajlarından biri de şu: çok taraflı güvenlik taahhütlerinin zayıfladığı bir dünyada, bağımsız savunma kapasitesi artık bir tercih değil zorunluluktur. iran savaşı bu tespiti bir teorik öngörüden, acil bir gerçeklik saptamasına dönüştürdü.

türkiye'nin savunma sanayiindeki dönüşüm bu çerçevede değerlendirildiğinde, dış bağımlılığı azaltırken aynı zamanda türkiye'yi uluslararası pazarda ciddi bir aktör konumuna getirdi.

"yıkım"a doğru yeni bir düzen mümkün mü?

herkes neyin yıkıldığını biliyor, bunu söylemekten artık çekinmiyor. asıl eksik olan, neyin inşa edileceğine dair ortak bir hayal ve o hayali gerçekleştirmeye yetecek ortak bir irade. tarihin bize verdiği ders, kaos dönemlerinin kalıcı olmadığıdır.

büyük çöküşlerin ardından yeni düzenler doğmuştur, çoğu zaman çok daha büyük bir yıkımın bedeliyle. otuz yıl savaşları'nın ardından westphalia antlaşması, iki dünya savaşı'nın ardından bm sistemi inşa edildi. bu yeni düzenler, yalnızca galiplerin arzusuyla değil; artık kimsenin daha fazla kaybetmeyi göze alamadığı bir yorgunlukla şekillendi.

her ne kadar yükselen ve gerileyen güçler arasındaki çatışma kalıbı tekrar ettiği iddiasını ileri sürsek de bu kalıbın şiddeti, süresi ve bedeli değişebilir. bunu belirleyen faktörler arasında liderlik kalitesi, iletişim kanallarının açık tutulması, kırmızı çizgilerin net ve güvenilir biçimde çizilmesi ve her şeyden önce tarafların kazan-kazan olanaklarını görebilme kapasitesi yer alır.

bu kapasite çoğu zaman olayların ortasında kaybolur; ama inşa edildiğinde, tarihsel yıkımların önüne geçilmesi de mümkün olmuştur.

türkiye'nin bu tabloda nerede duracağı, önümüzdeki yılların en kritik sorularından biri olacak. doğu ile batı arasında köprü kurabilme kapasitesi, doğru kullanıldığında gerçek bir stratejik avantajdır.

ama bu pozisyonu sürdürmek; net olmayı, güvenilir olmayı ve uzun vadeli bir vizyona sahip olmayı gerektiriyor. çok boyutlu dış politika, bir belirsizliğe dönüşmeden önce, türkiye'nin hangi değerler ve çıkarlar etrafında tutarlı bir çizgi çizeceğini açıkça ortaya koyması gerekiyor.

dünya gerçekten yıkım altında olabilir. ama yıkımlar, yeniden inşa etmeyi zorunlu kılar. iran savaşı sonrası sarsılan transatlantik ittifak, hürmüz'de kilitlenen denizyolları, avrupa'nın ertelenemez hâle gelen stratejik özerklik sorusu ve nato'nun ankara'da buluşacak liderlerinin önündeki geniş gündem, hepsi aynı temel soruya çıkıyor:

kim, neyi, nasıl inşa edecek?

ve türkiye bu cevabın neresinde duracak?

ankara'da alınacak kararlar, bu soruların ilk ciddi yanıtlarını verecek.


emir abbas gürbüz
devamını gör...
akp'li cüneyd zapsu, 2018 davos katılımcılarındandı ve 8 yıl önce geleceğe yönelik tahminlerinden bahsetmişti:




doksanların başlarında sistemsel kök hücre olayı konuşuluyordu. 15 sene sonra dünyada konuşulmaya başlandı. hatırlıyorum doksanların başında bill gates bugünkü akıllı cep telefonlarımızdan bahsediyordu. doksanların başlarında daha normal cep telefonu yokken. hani bizim nokia'lar falan daha çıkmamışken. world economic forum biraz farklı. izin verirseniz dinleyicilerimiz de seyircilerimize bambaşka bir yönünü anlatayım. bu sene dikkatimi çeken ve beni de biraz rahatsız eden bir konu aslında profesör harari’nin bir oturumuna girdim. oturumu hakkında bazı notlar aldım. bugüne kadar çok değil 15-20 sene sonra, sizler kesin yaşarsınız belki. bizler de yaşarız, insanlar bambaşka bir cins haline gelme durumu var. yani bu şu anda yaşadığımız son normal insan jenerasyonu. o kadar hoşuma gitti ki not almaya başladım. çok değil belki 15 belki 20 sene dedim. nasıl ki taş devrinden birçok değişik cinsten sonunda bizim cinsimiz yani homosopiens yaşayabildi. bundan sonra da bizden sonraki jenerasyonlar da insanlar bağımsız olarak yaşayamayacakları kanaati çıktı ortaya. küçük bir elit gurup idare edecek insanlığı. sadece memleketleri değil. yani bağımsız düşüncelerini kaybetmiş bir insanlıktan bahsediyoruz.

şimdi ise yeni devrim, yeni çağ da, ve bu çok çabuk ilerliyor, datanın verilerin sahibi küçük çok çok küçük bir elit grubu olmak tehlikesi var. diğerleri de idare edilenler. nasıl? bu arada profesör harari enteresan bir insan. bilenler bilir. homosapiens kitabının yazarı. bizler hala korkuyoruz işte telefonumuz hacklendi, bilgisayarımız hacklendi. artık o geride kalmış bir olay. verilerimiz hacklenmekle kalmıyor yavaş yavaş beynimiz hacklenmenye başlandı bile. şöyle ki, beyin dalgaları birtakım biyometrik sensorlerle ölçülmeye başlandı ve bunlar bir elektrik akımlarına çevrilerek, veriler alınıp analiz edilmeye başlandı. siz kendiniz neyi düşüneceğiniz, birini gördüğünüz an hemen görüyor. ne düşündüğünüz, ne düşüneceğiz, nasıl reaksiyon verebileceğiniz de anlamaya başladılar. yani biyokimyasal prosesirlar var artık bunu şey yapıyorlar ve şundan da kurtulmak yok yani böyle kurtulamazsınız. ben bu telefonu kullanmayacağım. sen kullanmıyorsun yanındaki kullanıyor. kurtulmanın imkanı yok zaten kurtulamazsınız da. en basit bir misal vereceğim sağlık. şimdi siz şu şeyleri takıyoruz. ben de takıyorum ara sıra kalbinize ölçüyor. neye bağlı samsung telefona değil mi? onlar bunları bir yerde saklanıyor. bütün bu veriler ışık hızıyla gidiyor ve istediğiniz kadar kopyalanabiliyor.


****** ******

yapay zeka: #3960501
palantir technologies: #3962919

"neuro-cognitive warfare: ınflicting strategic ımpact via non-kinetic threat"

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel

devamını gör...
2019'dan sonra bir şeyler oldu ve kimse anlamadı. pandemi, aşılar, salgınlar, ölümler derken patlayan ekonomi ardından gelen umudunu, neşesini kaybetmiş, bir bataklığın içinde çabalamaya çalışan, mutsuz insanlar topluluğu..
sahiden, 2019 belki de insanlığın geçirdiği son mutlu sene olabilir mi?
devamını gör...
nüfus azaltmaya yönelik bir düzendir ki hem politikalar hem de doğal kaynakların azalması sebebiyle bu kaçınılmaz sondur.
2050 yılında iklim antlaşmasına uyup uymayanlar, onlara yapılacak yaptırımlar, su krizi, barınma krizi ve gıda krizi derken çok eğlenceli bir dünya bizleri bekliyor.
savaş vs hikaye, yeni dünya düzeninde iş yamyamlığa kadar gidebilir.
yağmalama falan bunlar günlük rutin olacak zaten.
karanlık bir gelecek.
devamını gör...
yahudi'nin, dünya sermayesinin % 95 oranına sahiplenmesinin yansıması..

yahudi, islam coğrafyasını işgale göz koymuş, bizimkileri hala solcu- sağcı, akp'ci- chp'ci diye malayani birbiriyle uğraşıyor. düşmanı görmek istemiyor. çünkü gerçekler acıdır, yüzleşmesi bedelli ve zordur.
devamını gör...

bu başlığa tanım girmek için olabilirsiniz.

zaten üye iseniz giriş yapabilirsiniz.

"yeni dünya düzeni" ile benzer başlıklar

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim