zaman tüneli
bir erkeğin en çekici olduğu an
1 ila 5 yaş arası
devamını gör...
çok çevreye sahip ama yalnız kişi
her insan özünde yalnızdır. çevre ise opsiyonlu.. bazen çoğalır bazen azalır, hayat bu her durumu yaşatır.
devamını gör...
çok çevreye sahip ama yalnız kişi
aha bu ben. aklınıza gelmeyecek yerlerden tanıdıklarım var ama görüşüyor muyuz ? hayır. böyle bir durumda çevren olmuş olmamış bir farkı olmuyor. ben ki bir de sadece işim düşünce arayım adamı olmayı sevmiyorum o yüzden konuşamayınca böyle kalıyor
devamını gör...
the man from earth
filmde adamın kanepeyi tutacağını söylemesiyle ve filmin sadece tek bir karede geçmesiyle aklıma cihangir'de bir ev'i getirmiştir.. bunun yanı sıra johnny walker green label favori viskimdir onu plastik bardakta içmelerine ben bile üzülmüşümdür zaten bunun da muhabbetini yapıyorlardır filmde.. ilk bu filmi download ettiğimde saçma salak fransızca alt yazıyla embed edilmiş olarak görmüştüm turuncu bir fontla.. film resmen 0 bütçeyle yapılmış olup sadece jw green labela masraf edilmiş gibiydi.
film değil aslında tiyatrodur yani diyaloğa yönelik filmler aslında tiyatro oyunu şeklinde hazırlanır.
film değil aslında tiyatrodur yani diyaloğa yönelik filmler aslında tiyatro oyunu şeklinde hazırlanır.
devamını gör...
bir erkeğin en çekici olduğu an
size içten bir şekilde gülümsemesi ve sonrasında gözlerinizin içine hayran bir şekilde bakması. ha bir de vicdanlı biri olduğunu anladığınız an. sizinle ne kadar kavga ederse etsin, üzüntünüze dayanamayıp sizi sarıp sarmalayan o merhameti.
devamını gör...
ankara dolaylarından yazarlar
500 km dolaylarında olursa neden olmasın. ankara merkezimiz bizde etrafındaki pervaneleriz.
devamını gör...
aşk hayatının yazılı olmayan kuralları
her şey karşılıklı ve her şey kendi dengesinde olmalı..
bir süre sonra olay şu işin ucundan da bir kere de sen tut olayına dönüyor ya da ben şurada senin için bunu yaptım vs vs..
iletişim şart, saçma sapan agresyon ve pasif agresyon yerine açıkça konuşulan her şey daha anlaşılır olacaktır diye düşünüyorum.
insanların geçinmeye ve anlaşmaya gönlü olsun yeter ki.. illaki herkes için o denge bulunur.. zor değil biraz çaba ile..
bir süre sonra olay şu işin ucundan da bir kere de sen tut olayına dönüyor ya da ben şurada senin için bunu yaptım vs vs..
iletişim şart, saçma sapan agresyon ve pasif agresyon yerine açıkça konuşulan her şey daha anlaşılır olacaktır diye düşünüyorum.
insanların geçinmeye ve anlaşmaya gönlü olsun yeter ki.. illaki herkes için o denge bulunur.. zor değil biraz çaba ile..
devamını gör...
prezervatif alırken utanan erkek
erkek adam yumruğunu koyar ve bana şuradan bir small boy versene diyip alıp çıkar. adamlık bunu gerektirir.
devamını gör...
anlaşılamayacak kadar zeki olmak
bu biraz da karşısındakinin zekasıyla ilintilidir. akıllı insanlar aptal taklidi yapabilirler, ancak aptal insanlar akıllı taklidi yapamazlar. zekayı keşfedebilmek de zeka gerektirebilir.
devamını gör...
eğer ve yalnız eğer
iki önermenin, birbirlerinin hem gerekli hem de yeterli koşulu olduklarını belirten mantıksal bağlaç.
(bkz: if and only if)
(bkz: ancak ve ancak)
(bkz: if and only if)
(bkz: ancak ve ancak)
devamını gör...
ankara dolaylarından yazarlar
istanbullu olmama rağmen ankara'yı da çok seven ve düzenli olarak ankara'ya gelen biri olarak ben de buradayım..
devamını gör...
çok çevreye sahip ama yalnız kişi
şebnem ferah’tır. can kırıkları şarkısında değinmişti bu konuya.
“kalabalığın içindeeee
yapayalnız hissetmektense
dünyanın bir ucundaa
teeek başımayım”
“kalabalığın içindeeee
yapayalnız hissetmektense
dünyanın bir ucundaa
teeek başımayım”
devamını gör...
aşk hayatının yazılı olmayan kuralları
çok seven her zaman kaybeder
devamını gör...
ne iş yaptığı anlaşılamayan arkadaş
(bkz: seshayvani)
ben de bilmiyorum.
edit: seks hikayesi yazılan tanımlara karışmayan yönetim benim 24 saat kuralını şey etmiş.
edit2:bazı arkadaşların işini anlayabiliyoruz da bıyığını niye kestiklerine anlam veremiyoruz bazen*
yetkili abi değil misin kardeşim, kesmesene bıyığını*
ben de bilmiyorum.
edit: seks hikayesi yazılan tanımlara karışmayan yönetim benim 24 saat kuralını şey etmiş.
edit2:bazı arkadaşların işini anlayabiliyoruz da bıyığını niye kestiklerine anlam veremiyoruz bazen*
yetkili abi değil misin kardeşim, kesmesene bıyığını*
devamını gör...
prezervatif alırken utanan erkek
sevişmeye de utanır muhtemelen.
bu bir doğum kontrol yöntemi. utanılacak bir şeyi yok ki.
bu bir doğum kontrol yöntemi. utanılacak bir şeyi yok ki.
devamını gör...
ne iş yaptığı anlaşılamayan arkadaş
bu alişan'dır. şarkıcı mı, oyuncu mu, sunucu mu ne olduğu belirsiz bir canlı.
devamını gör...
anlaşılamayacak kadar zeki olmak
iletişim problemi vardır. zeki olup kendini ifade edemeyenleri bu kategoriye alabiliriz. kafasındakileri olduğu gibi aktarıp karşısındakinden de anlamasını bekler.
devamını gör...
hayata dair iç burkan detaylar
sabahın köründe, mutfağın o ruhsuz ışığı altında durmuş, son kullanma tarihi iki gün geçmiş yoğurt kabına bakıyordum. "ulan" dedim, "hayat bizi bir kaba hapsetmiş, üstümüze de son kullanma tarihi vurmuş, ekşiyoruz resmen."
tam o sırada, buzdolabının yanındaki gölgeden bir hırıltı yükseldi. nikolay gogol, o meşhur sivri burnunu yoğurt kabına yaklaştırmış, iğrenerek bakıyordu.
"şuna bak" dedi, sesi cırtlak bir kahkahayla karışık. "bu sadece bir yoğurt değil evlat, bu kokuşmuş bir sistemin özetidir..! şu an bu kaba bakarken kendini görüyorsun, değil mi? yarın öbür gün bir devlet dairesinde unutulmuş, tozlu bir dosya kağıdından farkın kalmayacak. hayatın zaten absürt bir şaka, bari şu yoğurdu yeme de mide fesadından geberip gitme, trajikomik bir ölüm olur."
"silktir git nikolay" dedim, "zaten her şey üstüme geliyor."
"acı mı çekiyorsun ha? ah, ne büyük bir ziyafet..!" diye bağırdı mutfak tezgahının üzerinde tünemiş olan dostoyevski. gözleri fal taşı gibi açılmıştı, sanki her an sara nöbeti geçirecek gibi titriyordu. "inle ulan! geberene kadar inle! bu çektiğin aşağılık fatura derdi, o açlık sancısı senin ruhunu yıkayacak tek sudur. acı çekmeyen adamdan ne köy olur ne kasaba! sen şimdi o bozuk yoğurdu ye, miden bulansın, kusarken de tanrı’ya küfret ki varlığını hisset. cehennem dediğin, insanın kendi mutfağında faturayı düşünmesidir!"
"fyodor, kapa çeneni artık!" diye gürledi balkon kapısını tekmeyle açan friedrich nietzsche. "yine mi acı güzellemesi yapıyorsun be adam? bıktım senin bu köle ahlakından!"
bana döndü, gözleri çakmak çakmaktı, "bak buraya küçük adam! eğer o ev sahibi kapına dayanıp seni sigaya çekmeye çalışıyorsa, onun suratına kaderini tükür! "amor fati" ulan, sev şu belanı..!! ama sakın diz çökme. üstinsan dediğin, kirasını ödeyemediği için evden atılırken bile havada takla atan adamdır. o ev sahibinin geçmişini seveyim, sen kendi zirvene bak!"
mutfağın en sakin köşesinde, masanın başına çökmüş tütün saran maksim gorki sonunda kafasını kaldırdı. sesi, bir taş ocağındaki balyoz sesi kadar tok ve ağırdı.
"ulan hergeleler" dedi gorki, ağır bir küfür savurur gibi dumanı yüzlerine üfleyerek. "adamın tepesinde boza pişirmeyi bırakın. biri hayal peşinde koşar, biri acıyı kutsar, öteki zaten kafayı kırmış dağlarda kartal kovalıyor. gerçekle yüzleşin lan biraz!!"
bana döndü, elleri nasırlıydı, bakışları ise hayatın tüm sillesini yemiş ama yıkılmamış bir adamın vakurluğundaydı.
"bak evlat" dedi sesini alçaltarak. "bu pezevenklerin lafına bakma. hayat, seni bir örsün üzerine yatırmış dövüyor. eğer o örste yumuşarsan seni eritip kaşık yaparlar, her boka batarsın. ama sertleşirsen, seni döven o balyozu kırarsın. ev sahibi mi geldi? silktir etmesin seni, sen git hakkını ara. ekmek aslanın ağzında değil, o sömürücülerin midesinde artık. kus o yoğurdu ama acı çekmek için değil, mideni temizleyip kavgaya girmek için."
kapı o an sanki kırılacakmış gibi yumruklandı. ev sahibinin sesi koridorda yankılandı, "aç ulan kapıyı, hırsız mı besliyoruz lan içeride!"
gogol hemen masanın altına sızdı, "aman paltoya dikkat!" diye fısıldadı. dostoyevski ellerini göğe açıp "ah, bu aşağılanma ne muazzam!" diye mırıldandı. nietzsche balkona çıkıp "uçuruma bağıracağım!" diye fırladı.
gorki ise ayağa kalktı, devasa ellerini omuzlarıma koydu.
"korkma" dedi, "insan dediğin, en çok da çaresizken büyüktür. git o kapıyı aç ve o herife hayatın edebiyattan daha sert olduğunu göster."
kapıyı öyle bir hızla açtım ki, ev sahibi bir adım geri sendeledi. karşısında beni değil de, arkamdaki o dört dev gölgenin öfkesini gördü sanki.
"ne var lan ne var!!" diye bağırdım. "kira mı? al sana kira! ama önce otur şu masaya da sana insanlığın ızdırabından, emeğin kutsallığından ve bu dünyanın ne kadar büyük bir başşak geçtiğinden bahsedelim."
adam öylece bakakaldı. korkudan mı yoksa delirdiğimi sandığından mı bilmem, "tamam tamam, haftaya konuşuruz" deyip merdivenlerden aşağı, topukları kıçına vura vura kaçtı.
içeri döndüm. mutfak boştu. sadece masada yarım kalmış bir tütün ve yoğurt kabının üzerinde bir not vardı:
"hayat seni dövüyorsa üzülme, en iyi kılıçlar en sert darbelerle dövülür. not: çay çok acıydı, bir dahakine içine biraz umut kat. - m. gorki."
tam o sırada, buzdolabının yanındaki gölgeden bir hırıltı yükseldi. nikolay gogol, o meşhur sivri burnunu yoğurt kabına yaklaştırmış, iğrenerek bakıyordu.
"şuna bak" dedi, sesi cırtlak bir kahkahayla karışık. "bu sadece bir yoğurt değil evlat, bu kokuşmuş bir sistemin özetidir..! şu an bu kaba bakarken kendini görüyorsun, değil mi? yarın öbür gün bir devlet dairesinde unutulmuş, tozlu bir dosya kağıdından farkın kalmayacak. hayatın zaten absürt bir şaka, bari şu yoğurdu yeme de mide fesadından geberip gitme, trajikomik bir ölüm olur."
"silktir git nikolay" dedim, "zaten her şey üstüme geliyor."
"acı mı çekiyorsun ha? ah, ne büyük bir ziyafet..!" diye bağırdı mutfak tezgahının üzerinde tünemiş olan dostoyevski. gözleri fal taşı gibi açılmıştı, sanki her an sara nöbeti geçirecek gibi titriyordu. "inle ulan! geberene kadar inle! bu çektiğin aşağılık fatura derdi, o açlık sancısı senin ruhunu yıkayacak tek sudur. acı çekmeyen adamdan ne köy olur ne kasaba! sen şimdi o bozuk yoğurdu ye, miden bulansın, kusarken de tanrı’ya küfret ki varlığını hisset. cehennem dediğin, insanın kendi mutfağında faturayı düşünmesidir!"
"fyodor, kapa çeneni artık!" diye gürledi balkon kapısını tekmeyle açan friedrich nietzsche. "yine mi acı güzellemesi yapıyorsun be adam? bıktım senin bu köle ahlakından!"
bana döndü, gözleri çakmak çakmaktı, "bak buraya küçük adam! eğer o ev sahibi kapına dayanıp seni sigaya çekmeye çalışıyorsa, onun suratına kaderini tükür! "amor fati" ulan, sev şu belanı..!! ama sakın diz çökme. üstinsan dediğin, kirasını ödeyemediği için evden atılırken bile havada takla atan adamdır. o ev sahibinin geçmişini seveyim, sen kendi zirvene bak!"
mutfağın en sakin köşesinde, masanın başına çökmüş tütün saran maksim gorki sonunda kafasını kaldırdı. sesi, bir taş ocağındaki balyoz sesi kadar tok ve ağırdı.
"ulan hergeleler" dedi gorki, ağır bir küfür savurur gibi dumanı yüzlerine üfleyerek. "adamın tepesinde boza pişirmeyi bırakın. biri hayal peşinde koşar, biri acıyı kutsar, öteki zaten kafayı kırmış dağlarda kartal kovalıyor. gerçekle yüzleşin lan biraz!!"
bana döndü, elleri nasırlıydı, bakışları ise hayatın tüm sillesini yemiş ama yıkılmamış bir adamın vakurluğundaydı.
"bak evlat" dedi sesini alçaltarak. "bu pezevenklerin lafına bakma. hayat, seni bir örsün üzerine yatırmış dövüyor. eğer o örste yumuşarsan seni eritip kaşık yaparlar, her boka batarsın. ama sertleşirsen, seni döven o balyozu kırarsın. ev sahibi mi geldi? silktir etmesin seni, sen git hakkını ara. ekmek aslanın ağzında değil, o sömürücülerin midesinde artık. kus o yoğurdu ama acı çekmek için değil, mideni temizleyip kavgaya girmek için."
kapı o an sanki kırılacakmış gibi yumruklandı. ev sahibinin sesi koridorda yankılandı, "aç ulan kapıyı, hırsız mı besliyoruz lan içeride!"
gogol hemen masanın altına sızdı, "aman paltoya dikkat!" diye fısıldadı. dostoyevski ellerini göğe açıp "ah, bu aşağılanma ne muazzam!" diye mırıldandı. nietzsche balkona çıkıp "uçuruma bağıracağım!" diye fırladı.
gorki ise ayağa kalktı, devasa ellerini omuzlarıma koydu.
"korkma" dedi, "insan dediğin, en çok da çaresizken büyüktür. git o kapıyı aç ve o herife hayatın edebiyattan daha sert olduğunu göster."
kapıyı öyle bir hızla açtım ki, ev sahibi bir adım geri sendeledi. karşısında beni değil de, arkamdaki o dört dev gölgenin öfkesini gördü sanki.
"ne var lan ne var!!" diye bağırdım. "kira mı? al sana kira! ama önce otur şu masaya da sana insanlığın ızdırabından, emeğin kutsallığından ve bu dünyanın ne kadar büyük bir başşak geçtiğinden bahsedelim."
adam öylece bakakaldı. korkudan mı yoksa delirdiğimi sandığından mı bilmem, "tamam tamam, haftaya konuşuruz" deyip merdivenlerden aşağı, topukları kıçına vura vura kaçtı.
içeri döndüm. mutfak boştu. sadece masada yarım kalmış bir tütün ve yoğurt kabının üzerinde bir not vardı:
"hayat seni dövüyorsa üzülme, en iyi kılıçlar en sert darbelerle dövülür. not: çay çok acıydı, bir dahakine içine biraz umut kat. - m. gorki."
devamını gör...

