zaman tüneli
kibir
ruh'un esir dustugu cellat ya da dusmandir.
ozgur kalamayan ruh da celladina asik olmaya zorlanir.
bu dunya da bu acikli hikayenin hatrina donmeye devam eder.
ozgur kalamayan ruh da celladina asik olmaya zorlanir.
bu dunya da bu acikli hikayenin hatrina donmeye devam eder.
devamını gör...
kibir
kırılgandır. kibirlinin muhabbeti sarmaz, iyi bir espri yaparsın alınır falan..
devamını gör...
çay içmeyince başın ağrıması
şu olayı yaşayanlar bir dernek kursa başkanı ben olurdum herhalde. su sevmediğim için içemiyorum. alkolü bıraktım, asitli içeyi bıraktım. kahve ve türevlerini sevmem. meyve suyu falan içmem. tükettiğim tek sıvı çay. tüm sıvı ihtiyacımı çayla karşılıyorum. asla tamam raddem de yok. bardağım devamlı dolu. işe geldiğimde kıyamet kopuyor olsa bile önce çayımı demliyorum. deli yürek'teki kuşçuya döndüm.
son bir saatin öleceksin dilediğini yap deseler gitmeden güzel bir çay içerim. damarlarımda kan diye demli çay geziyor.
son bir saatin öleceksin dilediğini yap deseler gitmeden güzel bir çay içerim. damarlarımda kan diye demli çay geziyor.
devamını gör...
1 liralık poşet için kasiyer kadını döverek hastanelik etmek
zaten ağır koşullarda çalışan emekçi kadına erkeklik yapan bir dallamanın icraatı. marketteki kadına bunu yapan evindeki kadına neler yapıyordur. yazık bunla evli bir kadın varsa.
her mahallede kendini kral ilan eden tiplerin olduğu çağdayız. daltonu, casperı, redkiti ayrı zaten. umarım bunların ordakilerde biraz onur vardır da şu lavuğa hakkını verir. bir an için o kadının eşiniz olduğunu düşünerek izlerseniz sinir krizi geçiriyorsunuz. birileri yüreğimizi soğutmalı yoksa bu ülkede çıldırıcaz.
emekçi ablaya çok geçmiş olsun. oevladı pipetle beslensin.
her mahallede kendini kral ilan eden tiplerin olduğu çağdayız. daltonu, casperı, redkiti ayrı zaten. umarım bunların ordakilerde biraz onur vardır da şu lavuğa hakkını verir. bir an için o kadının eşiniz olduğunu düşünerek izlerseniz sinir krizi geçiriyorsunuz. birileri yüreğimizi soğutmalı yoksa bu ülkede çıldırıcaz.
emekçi ablaya çok geçmiş olsun. oevladı pipetle beslensin.
devamını gör...
kibir
bende olan hede hödö.
devamını gör...
çay içmeyince başın ağrıması
çay içmeyeee eeeniii iii iii iii iiinnn,başıııı ııı ıııı aaaaağğrısıııı ıııı ııı ıııııı ııııı ııııınn.
(bkz: oruç tutmayanın başı ağrısın)
(bkz: oruç tutmayanın başı ağrısın)
devamını gör...
1 liralık poşet için kasiyer kadını döverek hastanelik etmek
fatura paralarını enpara'da günlük faizde bekletsin birkaç tane poşet parası çıksın işte. ne gerek var?
devamını gör...
ben kimin feykiyim
feykimin kahyası mısın.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydınlar.
bugün istanbul'a gideceğim ve mutlu olduğum tek konu kedimi görecek olmam.
çok özledim minik danayı.
onun dışında dördüncü kahvemi içiyorum, lanet metrobüs yolculuğunda sakin kalabilmeyi diliyorum ve sigara içmek için bahçeye çıkıyorum.
o yüzden bay.
inş gününüz güzel geçer.
bugün istanbul'a gideceğim ve mutlu olduğum tek konu kedimi görecek olmam.
çok özledim minik danayı.
onun dışında dördüncü kahvemi içiyorum, lanet metrobüs yolculuğunda sakin kalabilmeyi diliyorum ve sigara içmek için bahçeye çıkıyorum.
o yüzden bay.
inş gününüz güzel geçer.
devamını gör...
türk rock tarihinin en sağlam parçası
biraz rock, biraz metal, biraz da arada kalan o gri bölgeyle harmanlanmış bir liste oldu. kimisi oda sıcaklığında akıp gider, kimisi gelip hayatın tam ortasına oturur.
yavuz çetin - yaşamak istemem
radical noise - çığlık
murder king - demokrasi
kaptan kadavra - et ve kemik
objektif - mutlu ölüm
hayko cepkin - yol gözümü dağlıyor
moğollar - ıssızlığın ortasında
barış manço - dönence
cem karaca - ay karanlık
kreş - yarım kalan şarap
tibet ağırtan - yat geliyorum
kesmeşeker - ne zaman gitti tren
grizu - bira ve kahve
karapaks - beni bir melek öldürdü
whiskey - yak bizi
kurban - yine
reflex - sen hep benimsin
çilekeş - yok
kramp - lan noldu
mavi sakal - çektir git
pentagram - sonsuz
orhan atasoy - satırlara sığmadın
erkin koray - akrebin gözleri
razor ınc - engeller
soul sacrifice - keşke
not: false in truth, blacktooth ve ascraeus gibi grupların da ıskalanmaması gerektiğini eklemek gerekir.
yavuz çetin - yaşamak istemem
radical noise - çığlık
murder king - demokrasi
kaptan kadavra - et ve kemik
objektif - mutlu ölüm
hayko cepkin - yol gözümü dağlıyor
moğollar - ıssızlığın ortasında
barış manço - dönence
cem karaca - ay karanlık
kreş - yarım kalan şarap
tibet ağırtan - yat geliyorum
kesmeşeker - ne zaman gitti tren
grizu - bira ve kahve
karapaks - beni bir melek öldürdü
whiskey - yak bizi
kurban - yine
reflex - sen hep benimsin
çilekeş - yok
kramp - lan noldu
mavi sakal - çektir git
pentagram - sonsuz
orhan atasoy - satırlara sığmadın
erkin koray - akrebin gözleri
razor ınc - engeller
soul sacrifice - keşke
not: false in truth, blacktooth ve ascraeus gibi grupların da ıskalanmaması gerektiğini eklemek gerekir.
devamını gör...
günaydın sözlük
mutluluğun peşimizden ayrılmadığı bir gün olsun dileklerimizle , günaydın herkese.
devamını gör...
cin çıkar 3 kere iyi ovalarsan
+kızım kıpırdama çıkıyor ahhhhh! peçeteyi uzat yavrum çok fena çıktı.
-noldu hocam?
+çıktı çıktı geçmiş olsun.
-noldu hocam?
+çıktı çıktı geçmiş olsun.
devamını gör...
kibir
insanın asla yenemeyeceği, aksine her gün terbiye ederek azaltmaya çalışacağı bir savunma mekanizması kibir... içteki yetersizlik hissini örtmeye yarayan, "ben üstünüm!" derken bile korunma, dahası da onaylama ihtiyacı hissettiren bir şey kibir.
insan okudukça, izledikçe, dinledikçe, bir şeyler yaptıkça içten içe sahip olduğu donanımlar neticesiyle benim standartlarım herkesin üzerinde algısına dönüşüyor. kendimden biliyorum... belki de kibir hayatımdaki en raharsız olduğum şeylerden birisiydi. yenmek için en çok çabaladım şey...
iş ortamı, sosyal medya, cart curt... herkes bir yarış halinde olunca ister istemez bir kıyasın içinde buluyor insan kendini ve kibir en çok buradan besleniyor...
insan önce bunu kabul edip daha sonrasında geçici olduğunu hatırlamaya başlıyor. aslında hatırlamak yanlış olabilir, dank ediyor kafasına... kocaman bir dank! dıkşın da diyebilirim.
sonradında her insandan ufak da olsa bir şeyler kazandığını fark etmesi de terbiye etmesine yardım ediyor... dinleme pratiği başlıyor hemen ardından, karşıdaki insanı gerçekten dinlemek... en çok yardımı bu yapıyor kibirle savaşırken... en sonunda takdir etmeyi, içinden gelerek takdir etmeyi başardığında anlıyorsun bir şeylerin değiştiğini...
lakin en sonunda onu en çok besleyen şeylere geri dönünce anlıyorsun asla yenemeyeceğini, aksine daha fazla güçlenip tüm ruhunu kemirmeye devam edeceğini...
insan okudukça, izledikçe, dinledikçe, bir şeyler yaptıkça içten içe sahip olduğu donanımlar neticesiyle benim standartlarım herkesin üzerinde algısına dönüşüyor. kendimden biliyorum... belki de kibir hayatımdaki en raharsız olduğum şeylerden birisiydi. yenmek için en çok çabaladım şey...
iş ortamı, sosyal medya, cart curt... herkes bir yarış halinde olunca ister istemez bir kıyasın içinde buluyor insan kendini ve kibir en çok buradan besleniyor...
insan önce bunu kabul edip daha sonrasında geçici olduğunu hatırlamaya başlıyor. aslında hatırlamak yanlış olabilir, dank ediyor kafasına... kocaman bir dank! dıkşın da diyebilirim.
sonradında her insandan ufak da olsa bir şeyler kazandığını fark etmesi de terbiye etmesine yardım ediyor... dinleme pratiği başlıyor hemen ardından, karşıdaki insanı gerçekten dinlemek... en çok yardımı bu yapıyor kibirle savaşırken... en sonunda takdir etmeyi, içinden gelerek takdir etmeyi başardığında anlıyorsun bir şeylerin değiştiğini...
lakin en sonunda onu en çok besleyen şeylere geri dönünce anlıyorsun asla yenemeyeceğini, aksine daha fazla güçlenip tüm ruhunu kemirmeye devam edeceğini...
devamını gör...
1 nisan 2026 artemis 2 görevi ile aya gidilmesi
mürettebatı taşıyan kapsül okyanusa indi. ekip kapsülden çıkarılıyor.
bu macera da burada biter. 1 milyon 118 bin kilometre yol kat ettiler. vay babayın bıyığına s.
bu macera da burada biter. 1 milyon 118 bin kilometre yol kat ettiler. vay babayın bıyığına s.
devamını gör...
eroin güncesi
kimi eserler gibi yıllardır küçük bir okur çevresinde konuşulan, anlatıldıkça etrafında bir sis oluşan metinlerden biri. bir kesim için türk edebiyatının en karanlık eserlerinden, başka bir kesim için ise sadece “bir bağımlının notları.” haliyle insanda tuhaf bir mesafe duygusu oluşuyor. çünkü çok efsaneleştirilen şeylerin çoğu zaman içi boş çıkar. ama kimi metinler gerçekten boşuna konuşulmaz.
kitaba başladığınızda ilk fark edilen şey şu oluyor. ortada klasik anlamda bir roman yok. olay örgüsü yok, kahraman yok, büyük kırılma noktaları yok. daha çok bir insanın zihninden dökülen parçalar var. sanki birinin cebinden düşmüş, yarım kalmış bir defteri okuyormuşsunuz gibi. zaten kanat güner’i farklı kılan şey de tam olarak bu. samimiyet değil, çıplaklık. metnin içinde edebi bir mesafe yok. cümleler çoğu zaman kısa, kırık ve yorgun. bazen bir düşünce yarıda kesiliyor, bazen bir cümle hiçbir yere varmıyor.
ama bir süre sonra insan şunu fark ediyor. bu dağınıklık aslında metnin kusuru değil. metnin kendisi zaten bir dağılma.
birçok kişi kitabı uyuşturucu üzerinden okuyor. oysa eroin güncesi aslında bir bağımlılık kitabı da değil. eroin merkezde duruyor gibi görünse de dikkatle bakınca başka bir şey ortaya çıkıyor. varoluş yorgunluğu. kanat güner’in dünyasında büyük idealler yok. hayatı değiştirme isteği yok. hatta çoğu zaman yaşama isteğinin kendisi bile yok. sadece zamanın akmasına izin veren bir bilinç var.
bir noktadan sonra kitap şu soruya dönüşüyor. insan gerçekten yaşamak zorunda mıdır?
tam burada metnin tonu ister istemez başka bir yere bağlanıyor. okurken yer yer yeraltı edebiyatını, yer yer varoluşçu düşünceyi, hatta bazen dostoyevski’nin yeraltı insanını hatırlıyorsunuz. çünkü metnin satır aralarında dolaşan ruh hali çok tanıdık. dünyaya uyum sağlayamayan bir bilinç. ama kanat güner’in farkı şu. dostoyevski’nin karakterleri acı çeker, bağırır, kendileriyle kavga eder. kanat güner’in metninde ise o kavga bile yok. sadece yavaş bir silinme hali var.
sanki hayat bir noktada onun omzuna dokunup şöyle demiş gibi. “sen yorulmuşsun.” ve o da buna itiraz etmemiş.
belki de eroin güncesi’ni bu kadar sarsıcı yapan şey tam olarak bu. kitap büyük bir trajedi anlatmıyor. gürültülü bir çöküş de yok. daha çok insanın kendi hayatından yavaş yavaş çekilmesini izliyorsunuz. gürültüsüz bir yok oluş.
kanat güner bugün türk edebiyatında dev bir isim olarak anılmıyor olabilir. ama bazen edebiyat tarihini kalın romanlar değil, ince ama keskin metinler hatırlatır. eroin güncesi de tam olarak böyle bir metin. çünkü bazı kitaplar iyi yazıldıkları için değil, fazla dürüst oldukları için rahatsız edicidir.
ve bazı metinler vardır ki okur bitirdiğinde hikayeyi değil, şu soruyu yanında götürür.
insan gerçekten ne zaman ölür. kalbi durduğunda mı, yoksa hayata olan merakı bittiğinde mi?
kitaba başladığınızda ilk fark edilen şey şu oluyor. ortada klasik anlamda bir roman yok. olay örgüsü yok, kahraman yok, büyük kırılma noktaları yok. daha çok bir insanın zihninden dökülen parçalar var. sanki birinin cebinden düşmüş, yarım kalmış bir defteri okuyormuşsunuz gibi. zaten kanat güner’i farklı kılan şey de tam olarak bu. samimiyet değil, çıplaklık. metnin içinde edebi bir mesafe yok. cümleler çoğu zaman kısa, kırık ve yorgun. bazen bir düşünce yarıda kesiliyor, bazen bir cümle hiçbir yere varmıyor.
ama bir süre sonra insan şunu fark ediyor. bu dağınıklık aslında metnin kusuru değil. metnin kendisi zaten bir dağılma.
birçok kişi kitabı uyuşturucu üzerinden okuyor. oysa eroin güncesi aslında bir bağımlılık kitabı da değil. eroin merkezde duruyor gibi görünse de dikkatle bakınca başka bir şey ortaya çıkıyor. varoluş yorgunluğu. kanat güner’in dünyasında büyük idealler yok. hayatı değiştirme isteği yok. hatta çoğu zaman yaşama isteğinin kendisi bile yok. sadece zamanın akmasına izin veren bir bilinç var.
bir noktadan sonra kitap şu soruya dönüşüyor. insan gerçekten yaşamak zorunda mıdır?
tam burada metnin tonu ister istemez başka bir yere bağlanıyor. okurken yer yer yeraltı edebiyatını, yer yer varoluşçu düşünceyi, hatta bazen dostoyevski’nin yeraltı insanını hatırlıyorsunuz. çünkü metnin satır aralarında dolaşan ruh hali çok tanıdık. dünyaya uyum sağlayamayan bir bilinç. ama kanat güner’in farkı şu. dostoyevski’nin karakterleri acı çeker, bağırır, kendileriyle kavga eder. kanat güner’in metninde ise o kavga bile yok. sadece yavaş bir silinme hali var.
sanki hayat bir noktada onun omzuna dokunup şöyle demiş gibi. “sen yorulmuşsun.” ve o da buna itiraz etmemiş.
belki de eroin güncesi’ni bu kadar sarsıcı yapan şey tam olarak bu. kitap büyük bir trajedi anlatmıyor. gürültülü bir çöküş de yok. daha çok insanın kendi hayatından yavaş yavaş çekilmesini izliyorsunuz. gürültüsüz bir yok oluş.
kanat güner bugün türk edebiyatında dev bir isim olarak anılmıyor olabilir. ama bazen edebiyat tarihini kalın romanlar değil, ince ama keskin metinler hatırlatır. eroin güncesi de tam olarak böyle bir metin. çünkü bazı kitaplar iyi yazıldıkları için değil, fazla dürüst oldukları için rahatsız edicidir.
ve bazı metinler vardır ki okur bitirdiğinde hikayeyi değil, şu soruyu yanında götürür.
insan gerçekten ne zaman ölür. kalbi durduğunda mı, yoksa hayata olan merakı bittiğinde mi?
devamını gör...
uganda şempanze savaşı

az kaldı, bunlar yakında birleşir, bize dalarlar.
(bkz: maymunlar cehennemi)
(bkz: uganda'da kartlar yeniden dağıtılıyor)
devamını gör...
nilgün marmara bugün yaşasaydı
uzun yazı uyarısı geçeyim de sonra kimse “entry diye girdik, ara sıcak geldi” demesin. kimine zırvalık, kimine denk gelme ihtimali. o yüzden bu biraz oturup okunacak şey. ayakta okunursa yarısı düşer.
bir insanı ölümünden sonra anlamaya çalışmanın biraz hadsizlik, biraz da geç kalmışlık içerdiğini düşünüyorum. çünkü biz genelde yaşayan insanlara karşı kör, ölen insanlara karşı fazla ciddiyiz. yaşarken “abartıyor” dediğimiz şeylere, iş işten geçince “meğer sinyalmiş” demeye başlıyoruz. sanki ölüm, geriye dönük bir zekâ veriyor insanlara. o yüzden nilgün marmara hakkında yazarken hep aynı rahatsızlık geliyor bana. bir insanın hayatına değil de, hayatının etrafında bıraktığı soğukluğa dokunuyoruz gibi.

yine de insanın aklına düşüyor işte o soru.
nilgün marmara bugün yaşasaydı ne olurdu?
bu soru ilk bakışta kolay geliyor. çünkü bugünü, düne göre daha konuşkan, daha açık, daha görünür bir yer sanıyoruz. öyle de zaten bir yanıyla. bugün herkesin cebinde küçük bir kürsü var. herkesin kendini anlatabileceği bir alanı, en azından bir boşluğu var. insan eskisi gibi tamamen sessizliğe gömülmüyor. anonim olarak bile bir şey yazabiliyor, bir şey paylaşabiliyor, birilerine ulaşabiliyor. hatta bazen hiç tanımadığı insanlar tarafından anlaşıldığını sanabiliyor.
ama modern dünyanın en büyük numarası da burada zaten.
insana temasın taklidini veriyor.
yani bugün biri bir şey yazıyor, öbürü altına “çok iyi anlıyorum” yazıyor, bir başkası kalp bırakıyor, biri alıntılıyor, biri kendi hayatına bağlıyor. dışarıdan bakınca yoğun bir karşılık varmış gibi görünüyor. ama çoğu zaman olan şey şu: bir insanın en dipte kurduğu cümle, başkasının ekranında birkaç saniyelik bir duygulanıma dönüşüp kayboluyor. o cümle yazıldığı yerde kanlı, okunduğu yerde steril kalıyor.
nilgün marmara bugün yaşasaydı, belki tam da bundan nefret ederdi.
çünkü onun yazısındaki mesele sadece acı değildi. bugün kötü yazan pek çok insan da acılı zaten. mesele, acıyı bir gösteriye dönüştürmeden yazabilmekti. kendi ruhunu ortaya döküp yine de o döküntünün içinde ucuz bir efekt üretmemekti. bu, herkesin yapabildiği bir şey değil. bugün hele hiç değil. çünkü bugün insanlardan dürüst olmaları kadar, dürüstlüklerini sergileyebilir hale getirmeleri de bekleniyor. acı bile artık sunum istiyor. kırılmak yetmiyor, kırılışın estetik bir dile çevrilmesi bekleniyor. ağrı çekiyorsan bile onu iyi kadrajlamak zorundasın.
nilgün marmara gibi bir zihnin bugünde yaşayacağı ilk çatışma burada başlardı sanırım. dünyanın kabalaşmasıyla değil yalnızca, iç dünyanın da hızlandırılmasıyla. çünkü bugün sadece dışarısı gürültülü değil. insanın içi de dışarının ritmine zorlanıyor. düşüncenin mayalanmasına izin veren sessizlik azaldı. her şeyin hemen dile gelmesi, hemen görünmesi, hemen karşılık bulması isteniyor. oysa bazı zihinler hemen konuşmaz. bazı cümlelerin dili, ancak uzun süre içerde çürüdükten sonra bulunur. erken çıkarılırsa ham kalır. geç kalırsa zehir olur.
belki bugün yaşasaydı daha çok yazardı, ama daha zor yazardı.

çünkü bugünün en büyük laneti sansür değil, dağılma. insanı susturmuyor; bölüyor. dikkati parçalıyor, derinliği seyreltiyor, duyguyu gündelikleştiriyor. bir zamanlar insanı boğan şey sessizlikken, şimdi de sürekli akan şeylerin arasına sıkışmak. biriyle gerçekten konuşmak zorlaşırken, herkesin bir şey söylemesi kolaylaşıyor. insan kendini ifade ediyor ama kendine ulaşamıyor. bence modern yalnızlığın en kirli tarafı da bu. eski yalnızlıkta hiç olmazsa bir bütünlük vardı. şimdi insan kalabalığın ortasında atomlarına ayrılıyor.
ve işin kötüsü, bugün kırılganlık da yanlış anlaşılıyor.
ya zayıflık sanılıyor ya da marka değeri.
arada çok az insan, bir insanın gerçekten ağır bir iç dünya taşıyor olabileceğini, bunun ne bir ayrıcalık ne de bir performans olduğunu hatırlıyor. nilgün marmara bugün yaşasaydı, büyük ihtimalle kendisini anlamaya hevesli çok insan bulurdu. ama gerçekten anlamaya sabrı olan o kadar çok insan bulur muydu, oradan emin değilim. çünkü bugün insanlar derinliği seviyor gibi yapıyor ama genelde dozunda istiyor. kapağını açıp biraz bakmak, etkilenmek, sonra kendi hayatına dönmek istiyor. kimse başkasının karanlığında uzun kalmak istemiyor. hele o karanlık kendine ayna tutuyorsa hiç istemiyor.

bir de şu tarafı var.
nilgün marmara sadece acı çeken biri değildi. bu mesele hep yanlış kuruluyor. sanki bazı insanlar yalnızca yaralarıyla var olmuş gibi konuşuluyor. hayır. bazı insanlar, başkalarının fark etmediği şeyleri de fark ediyor. ağırlık sadece yükseklikten gelmiyor. keskinlikten de geliyor. bazı insanlar bir odaya girdiğinde yalnızca masayı sandalyeyi görmez; o odadaki yorgunluğu, sıkışmayı, samimiyetsizliği, eksikliği de hisseder. herkesin normal dediği şey, onlara biraz eğreti görünür. bir cümlenin altındaki boşluğu, bir kahkahanın içindeki gerginliği, bir ilişkinin duvarına ilk düşen çatlağı erken fark ederler. bu yüzden de bazen hayat onlara daha “gerçek” değil, daha katlanılmaz gelir.
bugün bu keskinlik, bir yandan işe de yarardı belki.
çünkü çağımızın büyük kısmı zaten yüzeyden ibaret. yüzeyin arttığı yerde, derinlik hemen fark edilir. bugün hâlâ bazı yazarlar, bazı şairler, bazı günlük tutucular, bazı isimsiz insanlar, sırf bu yüzden ayakta duruyor. dünyayı cilalı haliyle değil, pasıyla birlikte görebildikleri için. ama ayakta durmakla iyi olmak aynı şey değil. bunu da karıştırıyoruz. yaşayan herkes toparlanmış sanılıyor. oysa insan bazen yalnızca erteliyor. bazen yazı, iyileşmenin değil, dağılmayı düzenli aralıklarla ertelemenin biçimi oluyor.
burada insanın aklı ister istemez bugünün yaşayan bazı isimlerine değil, bugünün yaşayan bazı yazı biçimlerine gidiyor. çünkü mesele tek tek kişilerden biraz daha geniş aslında. bugün sosyal medyanın gürültüsünden kaçıp hâlâ günlük gibi yazanlar var. kendini bir vitrin gibi değil, bir yara kabuğu gibi açanlar var. blogların tenha köşelerinde, dergilerin az okunan sayfalarında, kimsenin tam meşhur etmediği ama sessizce okuduğu metinlerde hâlâ o damar akıyor. gösterişsiz ama derin. edalı değil ama yaralı. bugünde nilgün marmara’ya en yakın yer belki de tam olarak orası olurdu. çok parlayan bir yer değil. çok alkış alan bir yer de değil. ama hakiki bir yer. herkesin konuştuğu değil, birkaç kişinin gerçekten okuduğu bir yer.
çünkü sanılanın aksine, bazı zihinler kalabalıkla iyileşmez.
sadece daha görünür hale gelir.

görünür olmak da bazen şifa değil, yeni bir baskı üretir. bugün biri kırılgan bir metin yazdığında, onu anlamaya çalışanlardan çok, onu tanımlamaya çalışanlar üşüşüyor. hemen bir etiket, hemen bir teşhis, hemen bir kavram. insanı kendi cümlesinden çekip alıp bir kategoriye yerleştirme telaşı. oysa bazı hayatların en büyük talihsizliği, zaten fazla açıklanmış olmaları.
insan bir yerden sonra yaşadığı şeyi yaşamıyor da, onun hakkında başkalarının kurduğu anlatının içine düşüyor. nilgün marmara bugün yaşasaydı, bundan da yorulurdu bence. çünkü modern çağ, insanı yalnızca görünür kılmıyor; tüketilebilir hale de getiriyor. bir süre sonra kişi değil, hikâyesi dolaşıyor. cümlesi değil, ondan çıkarılmış kısa alıntılar geziyor. ruhu değil, ruhundan yapılmış küçük taşınabilir parçalar.
yine de bugünü tamamen haksız çıkaramam.
çünkü bugünün düne göre bir farkı var gerçekten.
şimdi en azından bir insanın içinden geçen şeyin adı konabiliyor. her ad konmuş şey çözülmüş değildir tabii ama adsız bırakılmaktan yine de iyidir bazen. bugün insanlar eskisine göre daha fazla yardım arıyor, daha fazla birbirine temas etmeye çalışıyor, daha fazla “ben de böyle hissediyorum” diyebiliyor. bunu küçümsememek lazım. her şey sahte değil. her yakınlık yüzeysel değil. bazen gerçekten bir mesaj, bir dostluk, bir tesadüf, bir editör, bir öğretmen, bir sevgili, bir okur, bir cümle, insanın hayatında milimlik ama hayati bir fark yaratabiliyor. bazı hayatlar büyük nedenlerle değil, küçük gecikmelerle kurtulur. bazen bir gün daha, bazen bir telefon kadar. insan bunu dışarıdan çok küçümseyebiliyor ama içeride yaşayan için o küçücük şey, bütün dengeyi değiştiriyor.
o yüzden “nilgün marmara bugün yaşasaydı kesin yaşardı” demek de saçma, “hiçbir şey değişmezdi” demek de kolaycılık. gerçek hayat bu kadar karikatür değil. insanın içiyle çağın koşulları düz toplama işlemi yapmıyor. bazı insanlar bütün desteklere rağmen içlerinden çıkamıyor. bazıları da en uygunsuz zamanlarda, en beklenmedik yerlerden tutunacak bir şey bulabiliyor. hayat bazen çok derin bir problem değil, çok küçük bir sapma yüzünden başka tarafa dönüyor.
benim asıl düşündüğüm şu galiba: nilgün marmara bugün yaşasaydı, acısı daha az olur muydu bilmiyorum ama acısının etrafındaki dil değişirdi. o artık yalnızca kendi zihniyle değil, çağın bütün gürültüsüyle de mücadele etmek zorunda kalırdı. kendi iç fanusuna ek olarak dışarıdan yapıştırılan şeffaf ambalajlarla da uğraşırdı. belki daha çok okunurdu ama daha çok yanlış okunurdu. belki daha erken fark edilirdi ama daha çabuk tüketilirdi. belki daha fazla cümle kurardı ama o cümlelerin üstüne daha hızlı basılıp geçilirdi. ve bütün bunlara rağmen, belki yine de bir yerde, kimsenin çok bakmadığı bir köşede, bugünün bütün hızına inat yavaşlayan birkaç insan onun yazdıklarında kendini bulurdu.

zaten bazı metinlerin kaderi budur.
kalabalığı etkilemek değil, doğru yalnızlığa denk gelmek.
ve belki bütün bu sorunun içinde asıl can yakıcı yer de orası. biz hep “o bugün yaşasaydı ne olurdu” diye soruyoruz ama daha doğru soru biraz başka olabilir:
bugün onun gibi hisseden birine ne oluyor?
çünkü mesele geçmişte kalmış tek bir hayat değil artık. bugün de bazı insanlar aynı boğuntuyla, aynı taşkın iç sesle, aynı uyumsuzlukla yaşıyor. fark şu: eskiden bunlar daha az konuşuluyordu, şimdi daha çok konuşuluyor ama bazen daha az dinleniyor. o yüzden bu soruyu sadece edebi bir merak gibi sormamak lazım. biraz da etrafa bakmak için sormak lazım. kim uzun zamandır iyi değil, kim hep şakayla savuşturuyor, kim sürekli “bir şey yok” diyor, kim fazla sessizleşti, kim çok konuşup da aslında hiçbir şey söylemiyor. çünkü bazen insanı kurtaran şey büyük laflar değil, biri tarafından gerçekten fark edilmek.
o yüzden bu yazının sonuna şunu iliştirmek isterim. ne bir öğüt gibi, ne de aforizma niyetine. sadece düz bir cümle olarak:
her derinlik kıymetli değildir, her acı hakikat üretmez, her kırılganlık da şiir değildir. ama bir insanın içinden geçen şeyi küçümsemek kadar vahşi çok az şey vardır. dışarıdan bakınca “geçer” denen şey, içeride yıllardır çıkmayan bir kış olabilir. bu yüzden bazen yapılacak en büyük entelektüel hamle yorum yapmak değil, biraz durmaktır. biraz ciddiye almak. biraz gerçekten sormak.
çünkü bazı insanlar yardım istemez.
sadece cümlelerinin içine ipucu bırakır.
ve onları hayatta tutan şey bazen o ipucunun biri tarafından görülmesidir.
bir insanı ölümünden sonra anlamaya çalışmanın biraz hadsizlik, biraz da geç kalmışlık içerdiğini düşünüyorum. çünkü biz genelde yaşayan insanlara karşı kör, ölen insanlara karşı fazla ciddiyiz. yaşarken “abartıyor” dediğimiz şeylere, iş işten geçince “meğer sinyalmiş” demeye başlıyoruz. sanki ölüm, geriye dönük bir zekâ veriyor insanlara. o yüzden nilgün marmara hakkında yazarken hep aynı rahatsızlık geliyor bana. bir insanın hayatına değil de, hayatının etrafında bıraktığı soğukluğa dokunuyoruz gibi.

yine de insanın aklına düşüyor işte o soru.
nilgün marmara bugün yaşasaydı ne olurdu?
bu soru ilk bakışta kolay geliyor. çünkü bugünü, düne göre daha konuşkan, daha açık, daha görünür bir yer sanıyoruz. öyle de zaten bir yanıyla. bugün herkesin cebinde küçük bir kürsü var. herkesin kendini anlatabileceği bir alanı, en azından bir boşluğu var. insan eskisi gibi tamamen sessizliğe gömülmüyor. anonim olarak bile bir şey yazabiliyor, bir şey paylaşabiliyor, birilerine ulaşabiliyor. hatta bazen hiç tanımadığı insanlar tarafından anlaşıldığını sanabiliyor.
ama modern dünyanın en büyük numarası da burada zaten.
insana temasın taklidini veriyor.
yani bugün biri bir şey yazıyor, öbürü altına “çok iyi anlıyorum” yazıyor, bir başkası kalp bırakıyor, biri alıntılıyor, biri kendi hayatına bağlıyor. dışarıdan bakınca yoğun bir karşılık varmış gibi görünüyor. ama çoğu zaman olan şey şu: bir insanın en dipte kurduğu cümle, başkasının ekranında birkaç saniyelik bir duygulanıma dönüşüp kayboluyor. o cümle yazıldığı yerde kanlı, okunduğu yerde steril kalıyor.
nilgün marmara bugün yaşasaydı, belki tam da bundan nefret ederdi.
çünkü onun yazısındaki mesele sadece acı değildi. bugün kötü yazan pek çok insan da acılı zaten. mesele, acıyı bir gösteriye dönüştürmeden yazabilmekti. kendi ruhunu ortaya döküp yine de o döküntünün içinde ucuz bir efekt üretmemekti. bu, herkesin yapabildiği bir şey değil. bugün hele hiç değil. çünkü bugün insanlardan dürüst olmaları kadar, dürüstlüklerini sergileyebilir hale getirmeleri de bekleniyor. acı bile artık sunum istiyor. kırılmak yetmiyor, kırılışın estetik bir dile çevrilmesi bekleniyor. ağrı çekiyorsan bile onu iyi kadrajlamak zorundasın.
nilgün marmara gibi bir zihnin bugünde yaşayacağı ilk çatışma burada başlardı sanırım. dünyanın kabalaşmasıyla değil yalnızca, iç dünyanın da hızlandırılmasıyla. çünkü bugün sadece dışarısı gürültülü değil. insanın içi de dışarının ritmine zorlanıyor. düşüncenin mayalanmasına izin veren sessizlik azaldı. her şeyin hemen dile gelmesi, hemen görünmesi, hemen karşılık bulması isteniyor. oysa bazı zihinler hemen konuşmaz. bazı cümlelerin dili, ancak uzun süre içerde çürüdükten sonra bulunur. erken çıkarılırsa ham kalır. geç kalırsa zehir olur.
belki bugün yaşasaydı daha çok yazardı, ama daha zor yazardı.

çünkü bugünün en büyük laneti sansür değil, dağılma. insanı susturmuyor; bölüyor. dikkati parçalıyor, derinliği seyreltiyor, duyguyu gündelikleştiriyor. bir zamanlar insanı boğan şey sessizlikken, şimdi de sürekli akan şeylerin arasına sıkışmak. biriyle gerçekten konuşmak zorlaşırken, herkesin bir şey söylemesi kolaylaşıyor. insan kendini ifade ediyor ama kendine ulaşamıyor. bence modern yalnızlığın en kirli tarafı da bu. eski yalnızlıkta hiç olmazsa bir bütünlük vardı. şimdi insan kalabalığın ortasında atomlarına ayrılıyor.
ve işin kötüsü, bugün kırılganlık da yanlış anlaşılıyor.
ya zayıflık sanılıyor ya da marka değeri.
arada çok az insan, bir insanın gerçekten ağır bir iç dünya taşıyor olabileceğini, bunun ne bir ayrıcalık ne de bir performans olduğunu hatırlıyor. nilgün marmara bugün yaşasaydı, büyük ihtimalle kendisini anlamaya hevesli çok insan bulurdu. ama gerçekten anlamaya sabrı olan o kadar çok insan bulur muydu, oradan emin değilim. çünkü bugün insanlar derinliği seviyor gibi yapıyor ama genelde dozunda istiyor. kapağını açıp biraz bakmak, etkilenmek, sonra kendi hayatına dönmek istiyor. kimse başkasının karanlığında uzun kalmak istemiyor. hele o karanlık kendine ayna tutuyorsa hiç istemiyor.

bir de şu tarafı var.
nilgün marmara sadece acı çeken biri değildi. bu mesele hep yanlış kuruluyor. sanki bazı insanlar yalnızca yaralarıyla var olmuş gibi konuşuluyor. hayır. bazı insanlar, başkalarının fark etmediği şeyleri de fark ediyor. ağırlık sadece yükseklikten gelmiyor. keskinlikten de geliyor. bazı insanlar bir odaya girdiğinde yalnızca masayı sandalyeyi görmez; o odadaki yorgunluğu, sıkışmayı, samimiyetsizliği, eksikliği de hisseder. herkesin normal dediği şey, onlara biraz eğreti görünür. bir cümlenin altındaki boşluğu, bir kahkahanın içindeki gerginliği, bir ilişkinin duvarına ilk düşen çatlağı erken fark ederler. bu yüzden de bazen hayat onlara daha “gerçek” değil, daha katlanılmaz gelir.
bugün bu keskinlik, bir yandan işe de yarardı belki.
çünkü çağımızın büyük kısmı zaten yüzeyden ibaret. yüzeyin arttığı yerde, derinlik hemen fark edilir. bugün hâlâ bazı yazarlar, bazı şairler, bazı günlük tutucular, bazı isimsiz insanlar, sırf bu yüzden ayakta duruyor. dünyayı cilalı haliyle değil, pasıyla birlikte görebildikleri için. ama ayakta durmakla iyi olmak aynı şey değil. bunu da karıştırıyoruz. yaşayan herkes toparlanmış sanılıyor. oysa insan bazen yalnızca erteliyor. bazen yazı, iyileşmenin değil, dağılmayı düzenli aralıklarla ertelemenin biçimi oluyor.
burada insanın aklı ister istemez bugünün yaşayan bazı isimlerine değil, bugünün yaşayan bazı yazı biçimlerine gidiyor. çünkü mesele tek tek kişilerden biraz daha geniş aslında. bugün sosyal medyanın gürültüsünden kaçıp hâlâ günlük gibi yazanlar var. kendini bir vitrin gibi değil, bir yara kabuğu gibi açanlar var. blogların tenha köşelerinde, dergilerin az okunan sayfalarında, kimsenin tam meşhur etmediği ama sessizce okuduğu metinlerde hâlâ o damar akıyor. gösterişsiz ama derin. edalı değil ama yaralı. bugünde nilgün marmara’ya en yakın yer belki de tam olarak orası olurdu. çok parlayan bir yer değil. çok alkış alan bir yer de değil. ama hakiki bir yer. herkesin konuştuğu değil, birkaç kişinin gerçekten okuduğu bir yer.
çünkü sanılanın aksine, bazı zihinler kalabalıkla iyileşmez.
sadece daha görünür hale gelir.

görünür olmak da bazen şifa değil, yeni bir baskı üretir. bugün biri kırılgan bir metin yazdığında, onu anlamaya çalışanlardan çok, onu tanımlamaya çalışanlar üşüşüyor. hemen bir etiket, hemen bir teşhis, hemen bir kavram. insanı kendi cümlesinden çekip alıp bir kategoriye yerleştirme telaşı. oysa bazı hayatların en büyük talihsizliği, zaten fazla açıklanmış olmaları.
insan bir yerden sonra yaşadığı şeyi yaşamıyor da, onun hakkında başkalarının kurduğu anlatının içine düşüyor. nilgün marmara bugün yaşasaydı, bundan da yorulurdu bence. çünkü modern çağ, insanı yalnızca görünür kılmıyor; tüketilebilir hale de getiriyor. bir süre sonra kişi değil, hikâyesi dolaşıyor. cümlesi değil, ondan çıkarılmış kısa alıntılar geziyor. ruhu değil, ruhundan yapılmış küçük taşınabilir parçalar.
yine de bugünü tamamen haksız çıkaramam.
çünkü bugünün düne göre bir farkı var gerçekten.
şimdi en azından bir insanın içinden geçen şeyin adı konabiliyor. her ad konmuş şey çözülmüş değildir tabii ama adsız bırakılmaktan yine de iyidir bazen. bugün insanlar eskisine göre daha fazla yardım arıyor, daha fazla birbirine temas etmeye çalışıyor, daha fazla “ben de böyle hissediyorum” diyebiliyor. bunu küçümsememek lazım. her şey sahte değil. her yakınlık yüzeysel değil. bazen gerçekten bir mesaj, bir dostluk, bir tesadüf, bir editör, bir öğretmen, bir sevgili, bir okur, bir cümle, insanın hayatında milimlik ama hayati bir fark yaratabiliyor. bazı hayatlar büyük nedenlerle değil, küçük gecikmelerle kurtulur. bazen bir gün daha, bazen bir telefon kadar. insan bunu dışarıdan çok küçümseyebiliyor ama içeride yaşayan için o küçücük şey, bütün dengeyi değiştiriyor.
o yüzden “nilgün marmara bugün yaşasaydı kesin yaşardı” demek de saçma, “hiçbir şey değişmezdi” demek de kolaycılık. gerçek hayat bu kadar karikatür değil. insanın içiyle çağın koşulları düz toplama işlemi yapmıyor. bazı insanlar bütün desteklere rağmen içlerinden çıkamıyor. bazıları da en uygunsuz zamanlarda, en beklenmedik yerlerden tutunacak bir şey bulabiliyor. hayat bazen çok derin bir problem değil, çok küçük bir sapma yüzünden başka tarafa dönüyor.
benim asıl düşündüğüm şu galiba: nilgün marmara bugün yaşasaydı, acısı daha az olur muydu bilmiyorum ama acısının etrafındaki dil değişirdi. o artık yalnızca kendi zihniyle değil, çağın bütün gürültüsüyle de mücadele etmek zorunda kalırdı. kendi iç fanusuna ek olarak dışarıdan yapıştırılan şeffaf ambalajlarla da uğraşırdı. belki daha çok okunurdu ama daha çok yanlış okunurdu. belki daha erken fark edilirdi ama daha çabuk tüketilirdi. belki daha fazla cümle kurardı ama o cümlelerin üstüne daha hızlı basılıp geçilirdi. ve bütün bunlara rağmen, belki yine de bir yerde, kimsenin çok bakmadığı bir köşede, bugünün bütün hızına inat yavaşlayan birkaç insan onun yazdıklarında kendini bulurdu.

zaten bazı metinlerin kaderi budur.
kalabalığı etkilemek değil, doğru yalnızlığa denk gelmek.
ve belki bütün bu sorunun içinde asıl can yakıcı yer de orası. biz hep “o bugün yaşasaydı ne olurdu” diye soruyoruz ama daha doğru soru biraz başka olabilir:
bugün onun gibi hisseden birine ne oluyor?
çünkü mesele geçmişte kalmış tek bir hayat değil artık. bugün de bazı insanlar aynı boğuntuyla, aynı taşkın iç sesle, aynı uyumsuzlukla yaşıyor. fark şu: eskiden bunlar daha az konuşuluyordu, şimdi daha çok konuşuluyor ama bazen daha az dinleniyor. o yüzden bu soruyu sadece edebi bir merak gibi sormamak lazım. biraz da etrafa bakmak için sormak lazım. kim uzun zamandır iyi değil, kim hep şakayla savuşturuyor, kim sürekli “bir şey yok” diyor, kim fazla sessizleşti, kim çok konuşup da aslında hiçbir şey söylemiyor. çünkü bazen insanı kurtaran şey büyük laflar değil, biri tarafından gerçekten fark edilmek.
o yüzden bu yazının sonuna şunu iliştirmek isterim. ne bir öğüt gibi, ne de aforizma niyetine. sadece düz bir cümle olarak:
her derinlik kıymetli değildir, her acı hakikat üretmez, her kırılganlık da şiir değildir. ama bir insanın içinden geçen şeyi küçümsemek kadar vahşi çok az şey vardır. dışarıdan bakınca “geçer” denen şey, içeride yıllardır çıkmayan bir kış olabilir. bu yüzden bazen yapılacak en büyük entelektüel hamle yorum yapmak değil, biraz durmaktır. biraz ciddiye almak. biraz gerçekten sormak.
çünkü bazı insanlar yardım istemez.
sadece cümlelerinin içine ipucu bırakır.
ve onları hayatta tutan şey bazen o ipucunun biri tarafından görülmesidir.
devamını gör...
damacana suya gelen zam
artan akaryakıt fiyatları ana sebeptir. zira su dediğin çoğunluğu lojistik masrafıdır.
devamını gör...
uganda şempanze savaşı
(bkz: çıkışta mevzu var)
devamını gör...
