zaman tüneli

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

(bkz: köylüleri niçin öldürmeliyiz) gibi mi?
devamını gör...

birkaç saat uyudum kalktım yine düşündüm. yine gecenin bilmem kaçı, bizden büyük büyük insanlar ve onların sistemi adini da koyalim neoliberalizm ve onların siyasi aygitlari türkiyede bunun en işe yarar partisi akp

önce gelmeyen randuvu sıraları ve paran kadar sunulan hizmetle sağlıği aldi

sonra onca insan iş kazasinda ya da serbest bırakalan örgütlü bir suç makinesi tarafından öldürülürken yani bu topraklarda pisi pisine ölürken ses cıkarma duyarliğimizi ve sonucu eylemliliklrrimizi ortadan kaldırarak dayanışma ruhumuzu aldı,

sonra bilmem kaç saat otobüslerde veya zor zar alabildiğimiz arabalarımizla gittiğimiz işyelerinde insalik dışı çalışma koşullarında ruhumuzu aldi.

sonra iktidarım doğa talanınina, yolsuzluğuna ve adaletsizligine sesini çıkaran namuslu insanlar içeri atilirken susmamiz istendi cesaretimizi ve onurumuzu aldılar

vergilerle, çocuklarımızın okul tsksitleriyle ve ihtiyacimiz olmadigi halde tüketmelerimizle özgürlüğümüz alındı

hepimize ait herkesin herkes için çektiği seks kasetlerimiz ve performans kaygisı ile dokunduğumuz bedenlerle sevisirken bizden aşk aldılar

herkese herşeyi kolaylikla gösterdiğimiz narsisiteştiğimiz ve sürekli görünür olmak için kiçimizi yirtiğimiz bu çağda bizden mahremiyet aldılar.

bir tek elimizde anlam kaldı. onu da almak istiyorlar. o da giderse bir taştan farkimiz kalmayacak. biline.
devamını gör...

köylü muhafazakar kıza ailesinin yanında ayağa kalkıp şiir okumaktır.
devamını gör...

türk toplumunun genel durumudur fakat bilhassa bozulan kişiliklerimiz.

eskiden çok daha ahlaklı, daha az şuurunu yitirmiş, suça karşı daha duyarlı ve atak hareket eden bir toplumduk. sevgi dolu ve yardımsever ayrıca koruyup- kollayan insanlar olduğumuz gerçeğini de göz ardı etmek istemiyorum. bir anda ne olduysa çok hızlı şekilde "sapıklar ordusu" haline geldik.

sokak oynayarak büyüyen ben, içinde bulunduğum toplumun bu haline şaşırıyorum. bırakın çocugunuzu evinizin önünde oynaması adına bırakmayı, parkta tek başına evcil hayvanınızı bırakamıyorsunuz. insanlar her bulduğuna tecavüz eder hale geldi.

haberleri izledikçe deliriyorum.

cehalet, sapıklık, suç, haksız kazanç, özgürlüğü gasp, şiddet, cinayet, fuhuş, dolandırıcılık... suçun her kategorisi ülkede meşru.

dedelerimizin yaşadığı devri özlüyorum. ne güzeldi. sokağa çıktıklarında, bir tane hırsız- uğursuz ortalıkta gezemezdi.

ah dedelerimiz, ah büyükbabalarımız. ruhları şad olsun.
devamını gör...

bence fazlasıyla abartılan, meb'e bağlı eğitim veren, standart devlet liselerinden biridir. okulu bu kadar havalı yapan

1. lokasyonu
2. binanın mimarisi
3. binanın tarihidir.

liseye geçiş sınavı döneminde, hepimizin kazanabilmemiz adına fazlasıyla zorlandığı, aslında verilen eğitimin çok çok üstünde puan beklentisiyle öğrenci kabul eden, hiyerarşik bir yapıdır. eskisi kadar güçlü bir okulda değildir. bana kalırsa artık ne nitelikli bir eğitim verebiliyor ne mezunları harika okulları kazanıp, iyi yerlere gelebiliyor. tamamen göz boyama sistemidir. imajı, iyi reklamdan gelir.

erkek arkadaşım galatasaray üniversitesinden mezundur. galatasaray'ı dereceyle kazanmıştır. keza orada ders veren bir sürü hocayla da sosyal hayatımda fazlasıyla irtibat halindeyim. inanın abartıldığı gibi değil. standart bir eğitim kurumu fakat her nasılsa reklamı çok iyi yapılmış. inanılmaz "lüks- elit bir eğitim kurumu" olduğuna dair toplumsal bir algı yaratılmış. öğrencilerinin kurumun gösterilen yüzüyle alakası yok. keza ilber ortaylı bir röportajında hukuk fakültesini kazanmış öğrenci kitlesinin bu kategoride öğrencilerden oluştuğunu, geçirmediği öğrenciler olduğunu da açıkça söyler.

yani bana kalırsa tamamen etikettir. erkek arkadaşım çok başarılı bir adam olmasına rağmen, bu okuldan mezun olması hiç extra bir artı sağlamamıştır. keza, galatasaray sosyoloji'den mezun olan bir arkadaşım da benzer durumdadır. ikisi de asla galatasaray mezunu olduğunu kimseye özellikle vurgulamaz. sorarsanız, öğrenirsiniz.

velhasıl, diploması size fazla bir artı sağlamaz. okulun sadece adı var o kadar. egoist tipler özellikle vurgulayıp kendilerini "kaliteli" göstermeyi hedefleyebilir ama tüm bu algı okulun niteliğinden değil, bir şekilde yapılmış iyi reklamından sebeptir.
devamını gör...

tanrım, beni bana yardım etmek isteyenlerden koru.

trainspotting, irvine welsh.
devamını gör...

potter'ın hikayesinde en acınası karakterdir. neden böyle kurgulandığı hakkında en ufak bir fikrim yok ama "güç" olgusu snape üzerinden fazlasıyla aşağılanır.

snape, gücün odak sembolüdür. kara büyüler üzerine olan yetkinliği ve gözüktüğünden daha derin olan zekasıyla inanılmaz stratejik bir tiptir. yine de, böylesine yüksek bir bilinç, lily'nin saplantılı aşığı gibi gösterilir ve snape'e asla başka bir kadınla şans tanınmaz. hikaye'de sadece potter'ın izin verdiği ölçüde var olan yan karakter olarak sunulur. oysa ki, yan karakterden fazlasıdır.

snape final'de sağ kalması gereken asıl karakterlerden biridir. buna rağmen çok küçük düşürücü şekilde öldürülür. bu kadar zeki bir adamın voldemorth'un hortkuluğu tarafından öldürülebilecek kadar basite indirgenmesi ne kadar tutarlıdır? ölümü ve ölme biçimi beni gıcık etmiştir. koskoca kara büyü ustası, basit bir hamleyle yok edilebilecek yılana yenilir.

keza benzerini dumbledore için de yapar. gözümüzünde gücün ve bilgeliğin kralı olarak konumlandırdığı bir lider büyücüyü inanılmaz basit şekilde ölüme mahkum eder.

bu açılardan, rowling tutarlı bir yazar değildir hatta hermonie- ron eşlemesini de fazlasıyla alakasız buluyorum. hepimizin gözü harry- hermonie iletişimindeyken, ilerleyen filmlerde bir anda dinamik ron- hermonie'ye döner. harry ise bütün seri boyunca doğru düzgün iletişim kurmadığı, aralarında çekimin 0 olduğu hatta savaşında dahi yanında yer almamış, ron'un kardeşi buz gibi ginny weasley ile evlenir.. rowling yıllar sonra bu eşleşmenin yanlış olduğunu, hikayenin aslında harry- hermonie şeklinde kurgulaması gerektiğini ifade etmiştir. buradan anlaşılıyor ki kurguyu karakterlerin duygusallıklarını derinlemesine gözeterek yazmamış. en büyük hatası bence bu. harry potter sadece fantastik değil, duygusal bir seridir de. duygu + paranormalite barındırdığı için izliyoruz ama duygusal açıdan düpedüz batıyor.

kısaca: rowling seriyi ana bir kaç odağı yanlış yöne sürükleyerek bence harcamıştır. ana finaldeki woldemorth- harry düellosunun da daha yüksek bir şekilde yazılması- tasarlanması gerekiyordu. hepimizin beklediği ana tek karşılaşma oydu. bana kalırsa, gayet sönük yazılmış.

velhasıl, fikir güzel fakat işleyiş sorunlu.
devamını gör...

genelde iki tane hazır etiket yapıştırılan filozof. “kadın düşmanı” ve “pesimist filozof.”
ikisi de yalan değil ama ikisi de adamı anlatmaya yetmez.

asıl bombası yaşama istenciwille zum leben” kavramıdır. ona göre evreni yöneten şey ne akıldır ne ahlak ne de ilahi bir düzen..
her şeyin dibinde kör, doymak bilmez, akılsız bir itki vardır. insan “ben rasyonel bir varlığım” diye kendini kandırır ya, o da işte bu kör itkisinin sonradan giydirdiği cicili bicili bir hikayeden ibarettir.

işin en ilginç yanı, batı metafiziğini yerin dibine sokarken aynı anda doğu felsefesine deli gibi sardırmış olmasıdır. özellikle budizm ve upanişadlar üzerinden kurduğu pesimizm, klasik avrupa’nın o kuru, mantıkçı karamsarlığından çok farklı bir tat verir. bu yüzden onu modern nihilizmin erken habercilerinden sayanlar da az değildir. ne yalan, haksız da sayılmazlar.

tabii “kadınlar üzerine” diye o meşhur ve gerçekten problemli yazısı da cabası. bugün okuduğunda insanın yüzü kızarır, “ulan ne demiş bu” diye geçirirsin. ama schopenhauer’ı sadece o metne indirgemek büyük haksızlık. çünkü aynı adam, freud daha ortada yokken insan davranışlarının altındaki irrasyonel, hayvani dürtüleri masaya yatırmış bir zihin. psikanalizin babası doğmadan önce “ego kandırmacası”nı anlatmış resmen.

neyse, lafı fazla gevelemeye gerek yok. . .

rahatsız edici mi? evet.
iğneleyici mi? fazlasıyla.
acımasız mı? yeri geldiğinde affetmez.
ama bir o kadar da keskin bir zihin.

okuduktan sonra içini ısıtmaz, aksine “ulan dünya gerçekten böyle miymiş” dedirtir. bir kere girdin mi kolay kolay çıkamazsın. tavsiye ederim, ama sabah kahvesiyle değil, gece üçte alkol eşliğinde oku. etkisi o zaman tam oturur.
devamını gör...

elinizden geldigince erkeklerle para hukuku kurmamaya calısın.
bu sevgiliniz esiniz ya da babanız olsa bile.
biliyorum aynı maasları almıyoruz erkeklerle. kadın bir erkegin yanında cogunlukla gucsuz kalıyor ekonomik olarak. ama elinizden geldigince kendi hesabınızı bilin.
bir erkege agız bukmek zorunda kalmayın.
gucu erkege teslim de etmeyin.
parasal hukumdarlıgı olan erkek sizin uzerinizde hak iddia eder.

biliyorum erkegin parası tatlı geliyor bazılarınıza.
ama o paranın karsılıgında ozgurlugunuzden ve kendinize saygınızdan ve guclu sesinizden oluyorsunuz.
devamını gör...

yıllarca başka ülkelerde yaşamış, yazılarını da sadece türkiye üzerinden kurmamış. özellikle almanya ve isviçre’de geçirdiği o uzun dönemler, metinlerindeki yabancılaşma duygusunu bayağı beslemiş. yani o “ait olamama” hissi sadece içsel bir şey değil, gerçekten coğrafi bir deneyimin de sonucu.

yazarlığını asıl keskinleştiren şeylerden biri, yaşadığı psikiyatrik süreçler. bunu romantize etmek yanlış olur ama şunu net söyleyeyim, o deneyimler olmasaydı, bugün okuduğumuz tezer özlü metinlerinin o sert, çıplak tonu da muhtemelen ortaya çıkmazdı.

özetle: kendisi “acı çeken kadın yazar” değil, o acıyı anlamaya ve anlatmaya çalışan bir bilinçtir.
devamını gör...

birinin söylediği şeye direkt katılmak yerine refleks olarak düzeltme, detay ekleme ya da karşı görüş belirtme eğilimidir. çoğu zaman konudan bağımsız şekilde, cümlenin açık bıraktığı bir noktaya “ama aslında” diye dalma alışkanlığıdır. amaç genelde bilgi paylaşmak değil, sohbete dahil olup kendi bilgisini öne çıkarmaktır.

internet kültüründe iyice yerleşmiş, gündelik bir davranış biçimi haline geldi.
devamını gör...

tarihi kendi bağlamından koparıp bugünün kavramlarıyla okuma hali.
roma senatörünün “bu karar halkla istişare edilmedi” diye basın açıklaması yapması gibi.

(bkz: presentism)
devamını gör...

harry'nin annesine çocukken deli gibi aşık olan, harry'e kötü davransa da onu korumak için her şeyi yapan, half blood prince diye 6.kitaba ismini kazıtmış karakterdir. evet elemanın voldemort gibi geçmişi varmış ama onun aksine analı babalı büyümüş yani piş değildir.. zaten ilk kitaptan beri hep voldemort'un ajanı olduğu düşüncesi de kafamızdan çıkamamıştır ki voldemort'tan lily'i öldürdüğü için nefret ettiği zamanla anlaşılır.. zaten ilk kitabın sonunda da profesör quirrell snape'in harry'i nasıl maçta korumaya çalıştığını hatta sırf onu korumayı garanti etmek için maça hakem olduğunu ancak dumbledore'un da o maçta olduğundan dolayı bu yaptığının ne kadar gereksiz ve zavallıca olduğunu, egosuna yenik düşüp gryffindor'a düşmanlığını belirtmesinden kendisini sevimsizleştirdiğini söylemektedir. harry'nin babasından nefret eder çünkü babası ve kankaları olan marauders onu zamanında epey aşağılamıştır ve lily'nin zaten james potter'ı seçmesinden dolayı bunun ezikliğini hep harry'i azarlayarak belli eder. ölürken gene o klişe "gözlerin anneninkiler gibi" demektedir.. azkaban tutsağı kitabında harry ve arkadaşlarını korumak için kendi canını bile ortaya koymaktaydı. her sene karanlık sanatlara karşı savunma dersine profesör olmak için başvurur ama talebi reddedilir.. e yani zaten her sene bir sorun çıkıyo o senenin öğretmeniyle bir zahmet..

o değil de yeni oyuncusu niye bob marley bozuntusu oldu lan? fazıl say olarak daha iyiydi..
devamını gör...

olabilemez olay.


8 de teget gectigi ya da kahve ictigi erkek olsa 16 erkek yapar.
bu kızla ciddi dusunulmez.
bir insanın kalbi bu kadar afiste olamaz.

hadi birincisinde dikis tutmadı. ya ikincisinde. hadi onda da dikis tutmadı. 16 adamda da mı dikis tutmadı? saka mısın? bu gercek olamaz. asifte kesin.
devamını gör...

insan bazen yaşadığı şeyleri ilk kez yaşıyormuş gibi hisseder, ama bir yandan da garip bir tanıdıklık vardır içinde. sanki daha önce bir yerde görmüş, bir cümlede denk gelmiş gibi. belki de bu yüzden yazıyorum bunları; yaşadığımız şeylerin tamamen bize ait olmadığını hatırlamak için.

okuduklarımızla yaşadıklarımız arasında tuhaf bir mesafe vardır. kitapları kapattığımız anda bitmeleri gerekir aslında ama bitmezler. bir yerden sonra fark edersin ki bazı duygular sana ait değil, sadece senden geçiyor. bir cümlede görmüşsün, bir karakterde denk gelmişsin, sonra gelip senin hayatına yerleşmiş.

mesela bazı sabahlar, ortada hiçbir şey yokken için daralır. öyle büyük bir acı değil bu, daha çok içe çöken bir ağırlık. o an insanın aklına istemsizce dostoyevski gelir, çünkü onun anlattığı şey tam olarak buydu zaten. insan bazen hiçbir şey olmadan bile kendi içinde çöker. sonra aynı günün başka bir anında, her şeyin ne kadar sıradan tekrarlar üzerine kurulu olduğunu fark edersin.

çay koyuyorsun, oturuyorsun... bazen o çayı bile neden koyduğunu bilmiyorsun. kalkıyorsun, sözlüğe girip yazıyorsun, konuşuyorsun. hayatın kendisi büyük değil, biz büyütüyoruz. o anda tolstoy’un o uzun uzun anlattığı şeylerin aslında ne kadar tanıdık olduğunu anlarsın.

insanlarla konuşurken başka bir şey fark edersin. herkes düzgün, herkes olması gerektiği gibi ama bir şey eksik. bir noktada bunun bir sahne olduğunu hissedersin. kimisi âşık gibi konuşuyor, kimisi güçlü gibi davranıyor, kimisi umursamaz. ama kimse tam olarak o değil. shakespeare’in yüzyıllar önce söylediği şeyin hâlâ geçerli olması biraz can sıkıcı.

bazı günler ise hiçbir şey olmamışken bile her şey saçmalaşır. yaptığın iş anlamsız gelir, bulunduğun yer sana ait değilmiş gibi. o an kafka’nın dünyası uzak bir kurgu olmaktan çıkar. insanın kendi hayatında bile yabancı hissetmesi kadar tuhaf bir şey yok. ve bazen bu saçmalığın ortasında, seçmek zorunda olmak, sorumluluğun kaçamayacağın bir şey olduğunu fark etmek gelir aklına; sartre tam da bunu söylemiyor muydu zaten.

ama mesele sadece bunlar da değil. bazen zihnin kendisi dağılır. bir düşünce başlar, başka bir yere kayar, sonra alakasız bir anıya bağlanır. bunu uzun süre eksiklik sanırsın ama sonra bir yerde okuduğun james joyce gelir aklına. zihin zaten düz çalışmıyor ki, sen ondan neden düzen bekliyorsun.

bir de küçücük anlar vardır. bir rüzgâr, bir koku, bir ışık. hiçbir önemi yok gibi ama bir anda her şey anlam kazanır. o anlarda marquez’in abarttığını düşünemezsin. çünkü hayat gerçekten bazen açıklanamayacak kadar tuhaf bir şekilde büyür.

geçmiş dediğin şey de öyle. bitmiş olması gerekir ama bitmez. bir anı, hiç alakası olmayan bir anda çıkıp gelir. o an marcel proust’un neden yıllarca hafızayı anlattığını daha iyi anlarsın. insan zamanı ileri doğru yaşıyor ama aslında sürekli geriye doğru taşıyor.

mesela bir yalnızlık vardır, kalabalığın ortasında bile eksik hissetme hali. bir otel odasında sıkışmış gibi. yusuf atılgan’ı okuyan herkes o hissi bir yerde yaşamıştır. ya da hiç ait olamama duygusu, sanki herkesin hayatı ilerlerken sen bir yerde takılı kalmışsın gibi. o noktada oğuz atay’ın karakterleri uzak birer hikâye olmaktan çıkar.

bazen de hayat o kadar sıradanlaşır ki insan kendi hayatını izliyormuş gibi hisseder. bir sahnenin içindesin ama aynı zamanda dışındasın. ne tam içindesin ne tam dışında. o garip arada kalmışlık hissi, biraz da bizim gerçeğimiz aslında.

gece olduğunda ise bütün bunlar daha netleşir. gün içinde bastırdığın şeyler ortaya çıkar. sessizlik arttıkça insanın iç sesi yükselir. dışarıdan bakınca sıradan bir gün gibi görünen şey, içeride bambaşka bir hikayeye dönüşür. bazı geceler bu ses daha da sertleşir, insanın kendi içine bile sığamadığı o daralan anlar gelir; sylvia plath’in satırlarında dolaşan o ağırlık gibi.

okudukların burada devreye girer aslında. sana yeni bir hayat vermezler. sadece yaşadığın şeylerin daha önce de yaşandığını gösterirler.
bazen bir rus romanında, bazen bir fransız cümlesinde, bazen de türk bir karakterin suskunluğunda.

o yüzden bazı kitaplar bitmez, çünkü sen bitirmezsin onları.
günlük hayatın içinde, fark etmeden taşırsın. biraz dostoyevski’nin karanlığını. biraz kafka’nın sıkışmışlığını. biraz oğuz atay’ın tutunamayanlığını. biraz da kendi hayatını.

geri kalanı zaten aynı hikâye, sadece isimler değişir.
devamını gör...

istiklal'in buluşma noktasıdır. yeşil kapısının önünde yanında tophaneye inen yokuşu solunda yapı kredi yayınevi bulunurdu ki burası tam istiklal'in kalbi niteliğindedir. gerçi öyleydi dediğimiz zamandayız...
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel


tony soprano abimizden selamlar.
devamını gör...

izmirlilerin buluşma noktasıdır.. ilk izmir'e gittiğimde orayı bulup madem buluşma noktası dedikleri yere geldim bişeyler yiyim bari deyip dondurma yemiştim sonra da 1-2 sefer gitmişliğim oldu ve sonra burası küçülmeye gitti.. yahu orda buluşulduğunda birer çay bir ufak tatlı yense küçülmeye gitmezdi dedirtiyor izmirliler sahip çıkmadı sevinçli olmadılar.
devamını gör...

web ortamında tex göstermeye yarayan bir kütüphane. buradan.

latex'in desteklediği her haltı desteklemez ancak birçok popüler matematik ifadeyi web üzerinde gösterir.
devamını gör...
daha fazla yükle

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim