zaman tüneli
burak yılmaz
"gotüğ açık, görünüyor" demek suç eyle mi?
devamını gör...
pedro sanchez
sübyancı, kerhaneci, işgalci, tefeci, şantajcı, bebek katili kahpe hainlerle ittifak yapmayan asil ispanyol devlet adamı..
devamını gör...
erdoğan giderse türkiye dağılır
ağızda kurabiye gibi dağılır bi tane daha istersin, çayla iyi gider
devamını gör...
yazarlar hakkında gereksiz bilgiler
insanların düşüncelerinin aksine, gıcıklık yapan bir insan değilimdir. direkt gıcık bir insanımdır…**
devamını gör...
pedro sanchez
yakın geçmişte britanya başbakanı, almanya şansölyesi, fransa cumhurbaşkanı çin hc'yi ziyaret etmişlerdi. türk kökenli abd vatandaşı hasan piker onlardan önce ziyaret etmişti. sanchez de bu akıma kapılmış. ispanya ve avrupa'nın çin hc ile daha güçlü ilişkiler kurması gerektiğini söylemiş.
en sonunda yuvasını bulmuş. belki de birikmiş alacağını elden tahsil etmeye gitmiştir, kim bilir.

eş tercihi de mükemmel. tam ruh ikizini bulup evlenmiş zamanında.
ispanya başbakanı sanchez’in eşi yolsuzlukla suçlanıyor.
bizdeki islamcıların sanchez'e neden bayıldığını anladık mı şimdi? yahut sanchez'in neden abartılı ve coşkulu filistincilik yaptığını, yahudi düşmanlığını köpürttüğünü?
hiç şaşmaz.
ispanya’nın aşırı solcu başbakanı pedro sánchez’in eşi begoña gómez; nüfuz ticareti, iş dünyasında yolsuzluk, zimmete para geçirme ve usulsüz kullanım dahil olmak üzere yolsuzlukla bağlantılı birden fazla suçla resmen itham edilmiş.
soruşturma, nisan 2024'te gómez’i konumunu kullanarak kamu ihalelerini etkilemek ve üniversite sponsorlukları sağlamakla suçlayan yolsuzluk karşıtı grup manos limpias'ın şikayeti üzerine başlamış.
o dönemde pedro sánchez, iddialar üzerine istifa etmeyi düşünmek için beş günlük bir "düşünme süresi" almış, ancak sonunda görevde kalmaya karar vermiş.
kenan çamurcu
*** *** ***
ispanya'nın antisemitik tarihsel mirasını ihya eden darbe lideri diktatör franco, daha ırak'a diktatör olmamışken antisemitik saddam'ı keşfedip ülkenin en önemli üç liyakat nişanından biri olan ısabella katolik nişanı'nı takdim etmiş.
solcu başbakan sanchez, bu mirasın varisi.
ilginç değil mi?
ispanya başbakanı sanchez, ispanya'daki ve dünyadaki kötülüklerin sebebi olarak yahudileri görüyordu ya, şimdi de hükümetinin çözemediği bütün sorunlardan bir aydır devam eden iran-israil savaşını sorumlu tutuyormuş.
muhalefetin sabrı taşmış tabii ki ve ispanya meclisinde sağcı vox (ses) partisinin genel başkanı santiago abascal açmış ağzını yummuş gözünü.
"yahu kardeşim" demiş, "sanki ispanya'da olan her şey uluslararası beklentiye mi bağlı?"
"acaba iran savaşı yüzünden mi bir türlü o lanet olası sosyal konutları teslim etmediniz?"
"acaba ispanyol doktorlar iran savaşı yüzünden mi sefalet seviyesinde maaş alıyorlar?"
"acaba sağlık çalışanları ülkemizden iran savaşı yüzünden mi gidiyor?"
"acaba sokaklardaki tecavüz olayları iran savaşı yüzünden mi arttı?"
"acaba ispanya'nın mahallelerinin yarısı iran savaşı yüzünden mi güvensiz hale geldi?"
"acaba trenler iran savaşı yüzünden mi raydan çıkıyor?"
"acaba 5 yılda ispanya'ya 3 milyon göçmeni iran savaşı yüzünden mi soktular?"
"acaba avrupa'da halk partisi (pp) ile birlikte, tarım ve sanayi için mercosur gibi kriminal bir anlaşmayı iran savaşı yüzünden mi onaylamak zorunda kaldınız?"
"gerçekten mi?"
"buraya çıkın ve tüm bunların iran yüzünden olduğunu; kendi beceriksizliğiniz, kötülüğünüz ve yolsuzluğunuzdan kaynaklanmadığını söyleyin. eğer cesaretiniz varsa buraya çıkın ve bunu söyleyin!"
evet böyle demiş. sanchez de başını öne eğmiş ve sessizce dinlemiş. hani fırsat bulduğu her ortamda trump'a meydan okurken 2019 osaka zirvesinde ona bir cümleyle meram anlatmak için peşinden koştuğunda trump, "otur yerine" deyince gidip oturduğu gibi.
kaynak
iki buçuk yıldır hamas ile molla rejimini doğrudan ya da dolaylı destekleyen herkesin ortak özellikleri var. boğazlarına kadar pisliğe batmış durumda olmaları mesela. yolsuzluk, zorbalık, ülkesine ve halkına ihanet... molla rejimi ve hamas da öyleler zaten.
ispanyolların pek çoğunun faşistliğinin başka kökenleri de var. anlatıldığı gibi...
ikinci dünya savaşından sonra batı avrupa tarafından it muamelesi gören bir ülke ispanya. hitler ve mussolini'yi destekledikleri için... çizgilerinden sapma yok. köpek yediği b*ktan vazgeçmezmiş.
en sonunda yuvasını bulmuş. belki de birikmiş alacağını elden tahsil etmeye gitmiştir, kim bilir.

eş tercihi de mükemmel. tam ruh ikizini bulup evlenmiş zamanında.
ispanya başbakanı sanchez’in eşi yolsuzlukla suçlanıyor.
bizdeki islamcıların sanchez'e neden bayıldığını anladık mı şimdi? yahut sanchez'in neden abartılı ve coşkulu filistincilik yaptığını, yahudi düşmanlığını köpürttüğünü?
hiç şaşmaz.
ispanya’nın aşırı solcu başbakanı pedro sánchez’in eşi begoña gómez; nüfuz ticareti, iş dünyasında yolsuzluk, zimmete para geçirme ve usulsüz kullanım dahil olmak üzere yolsuzlukla bağlantılı birden fazla suçla resmen itham edilmiş.
soruşturma, nisan 2024'te gómez’i konumunu kullanarak kamu ihalelerini etkilemek ve üniversite sponsorlukları sağlamakla suçlayan yolsuzluk karşıtı grup manos limpias'ın şikayeti üzerine başlamış.
o dönemde pedro sánchez, iddialar üzerine istifa etmeyi düşünmek için beş günlük bir "düşünme süresi" almış, ancak sonunda görevde kalmaya karar vermiş.
kenan çamurcu
*** *** ***
ispanya'nın antisemitik tarihsel mirasını ihya eden darbe lideri diktatör franco, daha ırak'a diktatör olmamışken antisemitik saddam'ı keşfedip ülkenin en önemli üç liyakat nişanından biri olan ısabella katolik nişanı'nı takdim etmiş.
solcu başbakan sanchez, bu mirasın varisi.
ilginç değil mi?
ispanya başbakanı sanchez, ispanya'daki ve dünyadaki kötülüklerin sebebi olarak yahudileri görüyordu ya, şimdi de hükümetinin çözemediği bütün sorunlardan bir aydır devam eden iran-israil savaşını sorumlu tutuyormuş.
muhalefetin sabrı taşmış tabii ki ve ispanya meclisinde sağcı vox (ses) partisinin genel başkanı santiago abascal açmış ağzını yummuş gözünü.
"yahu kardeşim" demiş, "sanki ispanya'da olan her şey uluslararası beklentiye mi bağlı?"
"acaba iran savaşı yüzünden mi bir türlü o lanet olası sosyal konutları teslim etmediniz?"
"acaba ispanyol doktorlar iran savaşı yüzünden mi sefalet seviyesinde maaş alıyorlar?"
"acaba sağlık çalışanları ülkemizden iran savaşı yüzünden mi gidiyor?"
"acaba sokaklardaki tecavüz olayları iran savaşı yüzünden mi arttı?"
"acaba ispanya'nın mahallelerinin yarısı iran savaşı yüzünden mi güvensiz hale geldi?"
"acaba trenler iran savaşı yüzünden mi raydan çıkıyor?"
"acaba 5 yılda ispanya'ya 3 milyon göçmeni iran savaşı yüzünden mi soktular?"
"acaba avrupa'da halk partisi (pp) ile birlikte, tarım ve sanayi için mercosur gibi kriminal bir anlaşmayı iran savaşı yüzünden mi onaylamak zorunda kaldınız?"
"gerçekten mi?"
"buraya çıkın ve tüm bunların iran yüzünden olduğunu; kendi beceriksizliğiniz, kötülüğünüz ve yolsuzluğunuzdan kaynaklanmadığını söyleyin. eğer cesaretiniz varsa buraya çıkın ve bunu söyleyin!"
evet böyle demiş. sanchez de başını öne eğmiş ve sessizce dinlemiş. hani fırsat bulduğu her ortamda trump'a meydan okurken 2019 osaka zirvesinde ona bir cümleyle meram anlatmak için peşinden koştuğunda trump, "otur yerine" deyince gidip oturduğu gibi.
kaynak
iki buçuk yıldır hamas ile molla rejimini doğrudan ya da dolaylı destekleyen herkesin ortak özellikleri var. boğazlarına kadar pisliğe batmış durumda olmaları mesela. yolsuzluk, zorbalık, ülkesine ve halkına ihanet... molla rejimi ve hamas da öyleler zaten.
ispanyolların pek çoğunun faşistliğinin başka kökenleri de var. anlatıldığı gibi...
ikinci dünya savaşından sonra batı avrupa tarafından it muamelesi gören bir ülke ispanya. hitler ve mussolini'yi destekledikleri için... çizgilerinden sapma yok. köpek yediği b*ktan vazgeçmezmiş.
devamını gör...
erdoğan giderse türkiye dağılır
ben cahilim de konunun uzmanı aydınlatsın; dağılmamış hali bu mu, eminiz dimi?
devamını gör...
sözlük'ün renk modunu değiştirince gelen keyif
koyu renk modundan açık renk moduna geçince gelen ferahlama hissi sayesindedir...
uzun zamandır sözlüğe girmek istemiyordum, içim kararıyordu. sebebini buldum galiba.
uzun zamandır sözlüğe girmek istemiyordum, içim kararıyordu. sebebini buldum galiba.
devamını gör...
jimi hendrix
göklerin yarılıp yere inen o ilk şimşek gibi başlar her şey. sanki seattle’ın yağmurlu bir gecesinde, pasifik’in öfkesini elektrik kablosuna sarıp, parmaklarının ucundan fırlatmış bir tanrı. gitarı eline aldığında teller değil, evrenin damarları titrer; feedback’ler gök gürültüsü, distortion’lar volkan lavı, wah-wah’lar ise rüzgârın çığlığı olur. dinlediğin anda kulakların değil, ruhunun en derin çukuru yanar. o ses, blues’un eski yaralarını, rock’un isyanını, cazın özgürlüğünü ve psychedelia’nın deliliğini aynı ateşte eritip, tek bir alev topu yapar: hem yok eder hem yaratır.

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.
blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.
şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .

1942’de seattle’da, johnny allen hendrix olarak doğdu; babası al hendrix adını james marshall’a çevirdi. yoksulluğun içinde, annesinin terk edişinin acısıyla büyüdü. okulda başarısız, orduda paraşütçü “101. hava indirme tümeni”, ama gitarı bırakmadı. hiç nota bilmeden, b.b. king’in iniltisini, muddy waters’ın toprağını, robert johnson’ın şeytanî anlaşmasını, buddy holly’nin rüyasını ve howlin wolf’un ulumasını damarlarına zerk etti.

1966’da chas chandler’la londra’ya uçtu; orada the jimi hendrix experience doğdu. noel redding’in bası ve mitch mitchell’in davullarıyla birlikte, sanki üç kişi değil, tek bir fırtına oldular.

1967’de “are you experienced?” patladı. “purple haze” bir psychedelic rüyanın tam ortasında kayboluşun marşıydı; “the wind cries mary” ise terk edilmiş bir sevgilinin gözyaşlarını rüzgâra emanet edişi. “hey joe” intikamın kanlı dansı, “fire” ise sahnenin tam ortasında yanan bir kalbin çığlığı. albüm çıktığında dünya şok içindeydi. monterey pop festivali’nde gitarını ateşe verişi bir kurban töreniydi; stratocaster’ı yakarken aslında 1960’ların tüm eski kurallarını yakıyordu. ardından “axis: bold as love” geldi; “little wing”bir melek kanadının gölgesinde sığınma duası, “if 6 was 9” ise özgürlüğün manifestosu.
1968’de “electric ladyland” ise zirveydi: çift albüm, “voodoo child (slight return)” blues’un yeniden doğuşu, “all along the watchtower” dylan’ın şiirini alıp cehenneme çevirişi, “1983… (a merman i should turn to be)” ise su altında bir ütopya arayışı. sonra band of gypsys’le ırk ve savaşın tam ortasına indi; “machine gun” vietnam’ın makineli tüfek sesini gitarıyla yeniden yazdı, her notada bir askerin çığlığı, her bend’de bir mermi.

blues, rock, soul, jazz, psychedelia… bunlar sadece etiket. gerçekte ise bir volkan patlaması. gitarı bir silah değil, bir uzay aracı yaptı; feedback’i ruh çağırma ritüeli, vibrato bar’ı zamanı büken bir sihir, octavia ve univibe’ı ise paralel evrenlere açılan kapı. sahnede duruşu bir şaman ayiniydi: dişleri arasında çalan tel, arkaya yatırıp çalan gitar, dilini uzatıp telleri yalayan adam… sanki gitarı bedeninin uzantısı değil, tanrının kendisiydi. woodstock’ta “the star-spangled banner”ı parçalayışı ise bir ulusun marşını alıp, savaşın, ırkçılığın, hippilerin çığlığına dönüştürüşüydü; o anda amerika kendi yüzüne bakmak zorunda kaldı.

şarkıların hepsi hepsi hayatın kanlı, güzel, kırık yüzleriydi. “little wing” yalnızlığın en yumuşak sarılışı, “castles made of sand” rüyaların kumdan kalelerinin yıkılışı, “red house” ise blues’un en çıplak acısı. hiçbirini başkasına yazmadı; hepsi kendi yaralarından, kendi zaferlerinden, kendi korkularından doğdu. sanki her solo bir otobiyografi, her riff bir itiraf.
ama ateş o kadar parlaktı ki, 1970’te 27 yaşında londra’da söndü. uyku haplarının fazla dozu, kusmukta boğuluş… o kadar kısa bir hayat, o kadar uzun bir miras. arkasında üç stüdyo albümü, sayısız canlı kayıt, yarım kalmış masterlar ve bir efsane bıraktı. ölümüyle bitmedi; tam tersine, her yeni nesil onun sesinde kendi isyanını buldu. freddie mercury’den dave grohl’a, stevie ray vaughan’dan john mayer’e kadar herkes o tellerde bir parça kendinden duydu.

onu özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf blues’çu, ne rock yıldızı, ne de psychedelic hippi. o, hepsinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir fırtına. seattle’ın yağmurunu, ordunun disiplinini, londra’nın özgürlüğünü, siyahın öfkesini ve beyazın rüyasını bir araya getirip “bu benim evrenim” dedi. sahne performansı bir gösteri değil, bir savaş ilanıydı.

bugün o elektrik hâlâ havada asılı duruyor. her bootleg kayıtta, her yeni cover’da, her genç gitaristin parmaklarında yeniden kıvılcımlanıyor. çünkü jimi için müzik nefes almak değildi; o, nefesin bizzat kendisiydi. durursa evren susar, teller donardı. dinleyicisi ise o ilk “purple haze” akoruyla birlikte başka bir boyuta savruluyor. geri dönüş yok. sadece sonsuz bir yükseliş var. bulutları delip, yıldızlara çarpan, sonra da yeryüzüne tekrar inen vahşi bir yükseliş. ve o yükselişte bulduğun şey ne huzur ne de kaos; saf, çıplak, yakıcı bir özgürlük. karanlığın ortasında bir şimşek değil, gökleri yarıp geçen bizzat fırtınanın kalbi. yakıyor da, kanatlandırıyor da, özgür bırakıyor da. işte jimi hendrix bu. bir gitaristten öte, tellerin en vahşi şairi. kendine baktığında gördüğün her şeyi ateşe veriyor, ama “uç” diyor. ve sen uçuyorsun. çünkü o ses asla susmadı. hâlâ çalıyor. hâlâ gökleri yırtıyor. hâlâ ebedi.
saygı ve özlemle,
göğe selam olsun. . .
devamını gör...
yazarlar hakkında gereksiz bilgiler
bugün doğum günüm.
nasıl bilgi ama?
nasıl bilgi ama?
devamını gör...
yazarlar hakkında gereksiz bilgiler
aslan burcu olmamdan mütevellit gereksiz bilgim yok. *
devamını gör...
burak yılmaz
gs sevgisi bitmemiş adamda
devamını gör...
israil
askeri anlamda eski doğu bloğu ülkeleriyle de nato üyesi olanlarla da önemli ortaklıklar geliştiriyor. almanya, yunanistan, çekya, macaristan gibi ülkelerle ortak üretim yapılıyor. romanya ve kıbrıs cumhuriyeti, hava savunma sistemleri başta olmak üzere israel savunma şirketlerinin müşterisi. arnavutluk da iyi bir israel dostu. azerbaycan örneği de var. bunların haricinde avrupa dışı ülkeler olan fas krallığı,* bae, arjantin* ve tayland da var... abd ve hindistan'dan bahsetmeye gerek yok.
sırbistan da dahil olacak bu ülkelere:
israil merkezli haaretz gazetesinin haberine göre, israilli elbit systems ve sırp yugoimport-sdpr’nin, belgrad yakınlarındaki simanovci bölgesinde yeni bir üretim tesisi kurmak üzere ortaklık anlaşması imzaladığı iddia edildi. habere göre, yeni nesil teknolojilerle donatılacak tesiste elbit systems %51 payla büyük ortak olurken, kalan %49’luk hisse sırbistan devlet şirketi sdpr’ye ait olacak.
sırbistan cumhurbaşkanı aleksandar vučić, kısa süre önce “dünyanın en ciddileri için en ciddi iha’ları üreteceğiz” sözleriyle yeni bir üretim tesisinin müjdesini vermişti. tesisin iki ortaklı bir girişim olacağını ve nisan ayında faaliyete geçebileceğini belirten vučić, stratejik ortağın ismini ise gizli tutmuştu. balkan merkezli bırn ve israil merkezli haaretz tarafından yürütülen araştırma, sırbistan’ın bu gizemli partnerinin israilli elbit systems olduğunu ortaya koydu.
bırn ve haaretz tarafından elde edilen resmi belgeler ile bağımsız kaynakların aktardığı bilgilere göre, elbit systems ve sdpr, iki farklı tip iha üretmeyi planlıyor. kurulacak tesiste, kısa menzilli görevlerde ağır mühimmat taşıyabilen döner kanatlı bir modelin yanı sıra, 6.000 metre irtifaya kadar çıkabilen daha gelişmiş uzun menzilli bir iha’nın üretilmesi planlanıyor.
ismi açıklanmayan bir kaynak, uzun menzilli iha’nın sırp yapımı pegaz’dan “daha gelişmiş” olduğunu belirtti. kaynak, bırn’e yaptığı açıklamada, “daha yüksek bir uçuş irtifasına ve daha geniş bir operasyonel otonomiye sahip. işin özü de bu, çünkü biz bunu kendi başımıza başaramıyoruz. genel fikir teknoloji transferidir çünkü sırp mühendisler de bu proje üzerinde çalışacak ve bu iha tüm bu sürecin zirvesi olacak.” dedi. başka bir kaynağa göre ise sdpr’ye ait sırp uçak şirketi utva’nın mühendisleri de projede yer alacak.
kaynak
*** *** ***
siz iran mı tump mı derken israil tek tek istediklerini alıyor. en az maliyetle en yüksek karı elde ediyor. maalesef bu savaşta hep kasa kazanıyor o da israil. savaşın maliyetini amerika ve iran yükleniyor ama israil bölgede yol temizliği yapıyor.
bu savaşın sonucu:
1. hürmüz artık alternatifsiz olmayacak. iran'ın bu kartı etkisizleştirilecek. dünya enerji tedariki, hürmüz’e bağımlı olmadan da devam edebilir hale gelecek.
2. lübnan israil anlaşacak ve lübnan hizbullah'tan arındırılacak.
3. yemen'e sıra gelecek ve kızıldeniz güvenliği sağlanacak.
4. lübnan, suriye ve ırak'tan çekilen iran uzun süre savaşın yaralarını sarmakla uğraşacak.
hilmi demir
sırbistan da dahil olacak bu ülkelere:
israil merkezli haaretz gazetesinin haberine göre, israilli elbit systems ve sırp yugoimport-sdpr’nin, belgrad yakınlarındaki simanovci bölgesinde yeni bir üretim tesisi kurmak üzere ortaklık anlaşması imzaladığı iddia edildi. habere göre, yeni nesil teknolojilerle donatılacak tesiste elbit systems %51 payla büyük ortak olurken, kalan %49’luk hisse sırbistan devlet şirketi sdpr’ye ait olacak.
sırbistan cumhurbaşkanı aleksandar vučić, kısa süre önce “dünyanın en ciddileri için en ciddi iha’ları üreteceğiz” sözleriyle yeni bir üretim tesisinin müjdesini vermişti. tesisin iki ortaklı bir girişim olacağını ve nisan ayında faaliyete geçebileceğini belirten vučić, stratejik ortağın ismini ise gizli tutmuştu. balkan merkezli bırn ve israil merkezli haaretz tarafından yürütülen araştırma, sırbistan’ın bu gizemli partnerinin israilli elbit systems olduğunu ortaya koydu.
bırn ve haaretz tarafından elde edilen resmi belgeler ile bağımsız kaynakların aktardığı bilgilere göre, elbit systems ve sdpr, iki farklı tip iha üretmeyi planlıyor. kurulacak tesiste, kısa menzilli görevlerde ağır mühimmat taşıyabilen döner kanatlı bir modelin yanı sıra, 6.000 metre irtifaya kadar çıkabilen daha gelişmiş uzun menzilli bir iha’nın üretilmesi planlanıyor.
ismi açıklanmayan bir kaynak, uzun menzilli iha’nın sırp yapımı pegaz’dan “daha gelişmiş” olduğunu belirtti. kaynak, bırn’e yaptığı açıklamada, “daha yüksek bir uçuş irtifasına ve daha geniş bir operasyonel otonomiye sahip. işin özü de bu, çünkü biz bunu kendi başımıza başaramıyoruz. genel fikir teknoloji transferidir çünkü sırp mühendisler de bu proje üzerinde çalışacak ve bu iha tüm bu sürecin zirvesi olacak.” dedi. başka bir kaynağa göre ise sdpr’ye ait sırp uçak şirketi utva’nın mühendisleri de projede yer alacak.
kaynak
*** *** ***
siz iran mı tump mı derken israil tek tek istediklerini alıyor. en az maliyetle en yüksek karı elde ediyor. maalesef bu savaşta hep kasa kazanıyor o da israil. savaşın maliyetini amerika ve iran yükleniyor ama israil bölgede yol temizliği yapıyor.
bu savaşın sonucu:
1. hürmüz artık alternatifsiz olmayacak. iran'ın bu kartı etkisizleştirilecek. dünya enerji tedariki, hürmüz’e bağımlı olmadan da devam edebilir hale gelecek.
2. lübnan israil anlaşacak ve lübnan hizbullah'tan arındırılacak.
3. yemen'e sıra gelecek ve kızıldeniz güvenliği sağlanacak.
4. lübnan, suriye ve ırak'tan çekilen iran uzun süre savaşın yaralarını sarmakla uğraşacak.
hilmi demir
devamını gör...
walter white vs abuzer kömürcü
biri belanın kendisidir diğeri tehlikenin babasıdır…
devamını gör...
walter white vs abuzer kömürcü
kötü mal sokakta satılır, iyi mal sarayda satılır.
devamını gör...
lübnan
mia bacımızı ağlattınız ya bahçeleriniz bahar görmesin dedirtmiştir. chp yüzünden açıldı zaten zulmünüzde boğulun.
devamını gör...
recep tayyip erdoğan olmak
onun ve yandaşlarının ömründen alsın börtü böcek kedi köpeğe versin rabbim.
devamını gör...
hayko cepkin
dinlediğin anda kulak zarın değil, göğsünün tam ortası titrer. o ses, eski bir ermeni kilisesinin yankısıyla karışık, yozgat’ın rüzgârında savrulan toz toprakla yoğrulmuş, sonra da mimar sinan’ın atölyelerinde şekil almış bir heykel gibi durur karşında: hem kırılgan hem demirden.


1978’de istanbul’da doğduğunda, kimse bu çocuğun ileride sesiyle duvarları deleceğini, kalpleri hem iyileştirip hem kanatacağını tahmin edemezdi. getronagan’ın sıralarından kalkıp mimar sinan’ın koridorlarında şan, solfej, piyano dersleriyle yoğrulurken, içinde zaten bir fırtına birikiyordu.

1997’de profesyonel hayata klavyeci ve aranjör olarak adım attı; ogün sanlısoy’un yanında, aylin aslım’ın yanı başında, demir demirkan’la aynı sahnede. ama o, sadece eşlik etmiyordu. sesini bir araç gibi değil, bir silah gibi taşıyordu. sonra kendi yolunu açtı. 2005’te çıkardığı “sakin olmam lazım”ı kendisi demo diye nitelendirir ama o albüm aslında bir itirafnameydi: içindeki karmaşayı, kendiyle yüzleşmeyi, sakinleşemeyen ruhu döktü ortaya. o günden beri tamamı kendi sözleri ve besteleriyle ilerliyor. her şarkı, o dönemin biyografisi gibi; hayatın tam ortasından süzülüp geliyor.
ardından albümler birbirini kovaladı. “tanışma bitti”yle kapıyı ardına kadar açtı; tema korkuydu. insanların en derin, en karanlık korkularıyla yüzleşmemizi istedi. 2010’da “sandık” geldi; bu sefer konu ölümdü, kaçınılmaz son. 2012’de “aşkın ızdırabını…” ile aşkın yakıcı, zehirli, insanı yere seren tarafını masaya yatırdı. 2016’da “beni büyüten şarkılar vol.1”de çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirip yeniden doğurdu.
2020’de karantina günlerinde burak malçok’la “karantina günlüğü”nü çıkardı; evin dört duvarı arasında doğan o ortak soluk, dışarıdaki kaosu susturuyordu sanki. ve 2025’te “sizi büyüten şarkılar”la destanı yeni bir sayfaya taşıdı. toplamda altı stüdyo albümü, birkaç ep ve single’ıyla hâlâ aynı ateşle yanıyor. her albüm bir kapı: birini açtığında öbürüne düşüyorsun, ama asla aynı kişi olarak çıkmıyorsun.
müziği tanımlamak zor. alternatif metal, endüstriyel rock, post-hardcore… bunlar etiket. gerçekte ise bir alşimidir. klasik eğitimini, makamları, arabesk’in o hüzünlü kıvrımlarını, elektronik uğultuyu ve gotik tiyatroyu aynı potada eritiyor. sanki bir demirci ocağında hem kılıç dövüyor hem de eski bir türküyü mırıldanıyor.
“dans et” (2019’daki “kabul olur / dans et” ep’sinden) mesela… engelli bir çocuğun, kendisine hem analık hem babalık yapan annesine söyleyemediklerini anlatıyor. “benimle dans et, kimse etmezken sen tut şu elimden” diye yalvarıyor adeta. hayko o kadar duygulanıyor ki canlıda söylemek bile zor geliyor ona. “siren” ise tek istisna: eşine, aslı kula’ya yazdığı tek şarkı.

her parça bir dönemsel itiraf. bazen korku, bazen ölüm, bazen aşkın ızdırabı, bazen de toplumun görmek istemediği yaralar… ama hiçbir zaman boş laf yok. hepsi kendi kaleminden, kendi acısından, kendi umudundan doğuyor.

vokali o kadar teatral ki, sahnede makyajı, kostümü, duruşuyla bir ritüel başlatıyor. drakula müzikalinde van helsing olurken ya da jekyll & hyde’da rol alırken, aslında kendi şarkılarında da aynı şeyi yapıyor: içimizdeki canavarı sahneye çıkarıyor, ama öyle bir zarafetle ki, ondan korkmak yerine ona sarılmak istiyorsun.
dinlerken hissettiğin şey basit bir “beğenme” değil. bir sarsıntı. ses dalgaları damarlarında dolaşıyor, eski yaraları deşiyor, yeni umutlar ekliyor. “korkma” dediği parçada bile o korkuyu hissettiriyor önce; sonra onu kucaklatıyor. çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirirken, aslında bize şunu söylüyor: büyüdüğün her şey, senin gölgenle yeniden doğabilir.
hayko cepkin’i özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf anadolu rock, ne batı metal kopyası. o, ikisinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir hibrit. istanbul’un kaosunu, yozgat’ın sessizliğini, ermeni melodilerinin o eski hüznünü ve modern dünyanın gürültüsünü bir araya getirip “bu benim” diyor. sahne performansı bir gösteri değil, bir itiraf. göz göze geldiğinde sanki “sen de mi buradasın?” diye soruyor. ve evet, oradasın. çünkü o ses, yalnız olmadığını hatırlatıyor.bugün hâlâ aynı ateşle yanıyor. konserlerinde hem eski parçaları hem yenilerini aynı yoğunlukla sunuyor. çünkü onun için müzik, nefes almak gibi. durursa ölür. dinleyicisi de aynı şekilde: bir kez girdiğin o dünyada, çıkış yok. sadece daha derinlere iniş var. ve o inişte, garip bir huzur buluyorsun. karanlığın içinde, tam ortasında, bir ışık değil ama bir alev. ısıtıyor da, yakıyor da.
yanında da dorock’un o çelik gibi sevdiğimiz tayfası var: özgür özkan, yetkin taşkın ve berkay yıldırım. şu an birlikte yazıyorlar bu karanlık destanı. altı albüm, sayısız şarkı, hepsi kendi sözü, hepsi kendi yarası… ve hâlâ bitmedi. daha derinlere iniyoruz.


1978’de istanbul’da doğduğunda, kimse bu çocuğun ileride sesiyle duvarları deleceğini, kalpleri hem iyileştirip hem kanatacağını tahmin edemezdi. getronagan’ın sıralarından kalkıp mimar sinan’ın koridorlarında şan, solfej, piyano dersleriyle yoğrulurken, içinde zaten bir fırtına birikiyordu.


1997’de profesyonel hayata klavyeci ve aranjör olarak adım attı; ogün sanlısoy’un yanında, aylin aslım’ın yanı başında, demir demirkan’la aynı sahnede. ama o, sadece eşlik etmiyordu. sesini bir araç gibi değil, bir silah gibi taşıyordu. sonra kendi yolunu açtı. 2005’te çıkardığı “sakin olmam lazım”ı kendisi demo diye nitelendirir ama o albüm aslında bir itirafnameydi: içindeki karmaşayı, kendiyle yüzleşmeyi, sakinleşemeyen ruhu döktü ortaya. o günden beri tamamı kendi sözleri ve besteleriyle ilerliyor. her şarkı, o dönemin biyografisi gibi; hayatın tam ortasından süzülüp geliyor.
ardından albümler birbirini kovaladı. “tanışma bitti”yle kapıyı ardına kadar açtı; tema korkuydu. insanların en derin, en karanlık korkularıyla yüzleşmemizi istedi. 2010’da “sandık” geldi; bu sefer konu ölümdü, kaçınılmaz son. 2012’de “aşkın ızdırabını…” ile aşkın yakıcı, zehirli, insanı yere seren tarafını masaya yatırdı. 2016’da “beni büyüten şarkılar vol.1”de çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirip yeniden doğurdu.

2020’de karantina günlerinde burak malçok’la “karantina günlüğü”nü çıkardı; evin dört duvarı arasında doğan o ortak soluk, dışarıdaki kaosu susturuyordu sanki. ve 2025’te “sizi büyüten şarkılar”la destanı yeni bir sayfaya taşıdı. toplamda altı stüdyo albümü, birkaç ep ve single’ıyla hâlâ aynı ateşle yanıyor. her albüm bir kapı: birini açtığında öbürüne düşüyorsun, ama asla aynı kişi olarak çıkmıyorsun.
müziği tanımlamak zor. alternatif metal, endüstriyel rock, post-hardcore… bunlar etiket. gerçekte ise bir alşimidir. klasik eğitimini, makamları, arabesk’in o hüzünlü kıvrımlarını, elektronik uğultuyu ve gotik tiyatroyu aynı potada eritiyor. sanki bir demirci ocağında hem kılıç dövüyor hem de eski bir türküyü mırıldanıyor.
“dans et” (2019’daki “kabul olur / dans et” ep’sinden) mesela… engelli bir çocuğun, kendisine hem analık hem babalık yapan annesine söyleyemediklerini anlatıyor. “benimle dans et, kimse etmezken sen tut şu elimden” diye yalvarıyor adeta. hayko o kadar duygulanıyor ki canlıda söylemek bile zor geliyor ona. “siren” ise tek istisna: eşine, aslı kula’ya yazdığı tek şarkı.

her parça bir dönemsel itiraf. bazen korku, bazen ölüm, bazen aşkın ızdırabı, bazen de toplumun görmek istemediği yaralar… ama hiçbir zaman boş laf yok. hepsi kendi kaleminden, kendi acısından, kendi umudundan doğuyor.

vokali o kadar teatral ki, sahnede makyajı, kostümü, duruşuyla bir ritüel başlatıyor. drakula müzikalinde van helsing olurken ya da jekyll & hyde’da rol alırken, aslında kendi şarkılarında da aynı şeyi yapıyor: içimizdeki canavarı sahneye çıkarıyor, ama öyle bir zarafetle ki, ondan korkmak yerine ona sarılmak istiyorsun.

dinlerken hissettiğin şey basit bir “beğenme” değil. bir sarsıntı. ses dalgaları damarlarında dolaşıyor, eski yaraları deşiyor, yeni umutlar ekliyor. “korkma” dediği parçada bile o korkuyu hissettiriyor önce; sonra onu kucaklatıyor. çocukluğunun şarkılarını kendi karanlık filtrelerinden geçirirken, aslında bize şunu söylüyor: büyüdüğün her şey, senin gölgenle yeniden doğabilir.
hayko cepkin’i özel kılan, kutulara sığmaması. ne saf anadolu rock, ne batı metal kopyası. o, ikisinin arasında doğan, kendi kanıyla beslenen bir hibrit. istanbul’un kaosunu, yozgat’ın sessizliğini, ermeni melodilerinin o eski hüznünü ve modern dünyanın gürültüsünü bir araya getirip “bu benim” diyor. sahne performansı bir gösteri değil, bir itiraf. göz göze geldiğinde sanki “sen de mi buradasın?” diye soruyor. ve evet, oradasın. çünkü o ses, yalnız olmadığını hatırlatıyor.bugün hâlâ aynı ateşle yanıyor. konserlerinde hem eski parçaları hem yenilerini aynı yoğunlukla sunuyor. çünkü onun için müzik, nefes almak gibi. durursa ölür. dinleyicisi de aynı şekilde: bir kez girdiğin o dünyada, çıkış yok. sadece daha derinlere iniş var. ve o inişte, garip bir huzur buluyorsun. karanlığın içinde, tam ortasında, bir ışık değil ama bir alev. ısıtıyor da, yakıyor da.
yanında da dorock’un o çelik gibi sevdiğimiz tayfası var: özgür özkan, yetkin taşkın ve berkay yıldırım. şu an birlikte yazıyorlar bu karanlık destanı. altı albüm, sayısız şarkı, hepsi kendi sözü, hepsi kendi yarası… ve hâlâ bitmedi. daha derinlere iniyoruz.
devamını gör...
recep tayyip erdoğan olmak
köfte ekmeğe sucuk ekmeğe gıda yardımına oy veren çomarlara dibine kadar geçirmiştir helal olsun. reis oyum 2028'de sana anayasayı da değiştir bu sekülerlerin aklı başına gelmeyecek.
devamını gör...
yazarlar hakkında gereksiz bilgiler
babamın adı veli değil
devamını gör...
kılıçdaroğlu’na hapis cezası
bi cem uzan'a hapis şoku değildir.
devamını gör...