zaman tüneli
gulmekicinyaratilmis (yazar)
gençliğimdeki ben olsam üşenmem yazdıklarınız arasındaki tutarsızlıkları tek tek bulur sayardım. ama artık vakit bende hazan vakti. garip şekilde hoşuma gidiyor yazdıklarınızı okumak. inanmasam da entrylerinizi okumayı seviyorum. denk geldikçe uluda ve ekşide de yazdıklarınıza göz atıyorum. kendi şahsına münhasır ilginç bir kalemsiniz bence. kaleminiz daim olsun..
devamını gör...
şu an dinlenen şarkıdan bir cümle
gelip de geçme gönül kapımdan
yürek bu narda açar
deşip de gitme göğüs inine
içime sevda kaçar..
hiraizerduş/içime sevda kaçar
yürek bu narda açar
deşip de gitme göğüs inine
içime sevda kaçar..
hiraizerduş/içime sevda kaçar
devamını gör...
adalet ve kalkınma partisi
dünyada böyle bir teşkilatlanma yapısı yok...
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
yaz yeniden kendini hissettirmeye başlamış ve yıl dönümümüz de bu kadar yaklaşmışken elimdeki kahve bu hikâyeyi anlatmak için yeterince ılıdı sanıyorum.
bunları yazarken, onu ilk tanıdığım zamanki insandan çok farklı bir yerdeyim. ayaklarımı eşimin kucağına uzattım. kedimiz kucağımda mışıl mışıl uyuyor. camın ötesinde deniz, her zamanki gibi kendi hâlinde dalgalnıyor. ben ise onun mesaisinin bitmesini bekliyorum; birazdan monitörün başından kalkıp bize katılacak ve ben ona sarılıp uyuklamanın daima nasıl böyle eve dönmek gibi geldiğini merak ederken bulacağım kendimi. monitörden yüzüne vuran ışık, zaten güzel olan yüzünü nedense daha da güzel gösteriyor. bazen onu izlerken içimden çok tuhaf bir minnet yükseliyor. sadece ona değil belki. hayata, tanrılara, kime denk gelirse artık. ekrana gömülmüş hâlde neyi bu kadar dikkatle izlediğimi merak ettiğini hissedebiliyorum. ona bakmadan bile kaşlarının ilgiyle nasıl kavis aldığını, o güzel dudaklarının merakla büküldüğünü kafamda resmetmek zor değil. çok değil, birkaç dakika sonra dikkatimi çekmek için eğilip beni öpeceğine ya da ayak parmaklarımdan birini çekiştireceğine bahse girerim. gülmemek için kendimi zor tutuyorum işin doğrusu çünkü yalnızca ne denli büyüleyici göründüğünü düşünmek ve bunları yazmakla meşgulüm sadece.
zamanın kıyısında bir yerde, geçirdiğimiz tüm zamanları anımsıyorum bunları karalarken. zaman değişti, mevsimler değişti, hatta şehirler bile değişti ama biz bir şekilde hep aynı kaldık. iki iyi dostken yaptığımız her şey yalnızca bambaşka biçimler aldı ancak hiç değişmedi. kıyıda sabaha kadar oturduğumuz gecelerin yerini bazen karda kendimizi çocuk gibi yere atıp yuvarlandığımız günler; kamp ateşinin başında ısındığımız günlerin yerini evde battaniyelere sarılıp uyukladığımız film geceleri aldı. sokakta, kim ne düşünür diye zerre umursamadan ettiğimiz o spontane danslarımız yerini mutfakta aspiratör ışığının altında edilen danslara, elleriyle yaptığı güzel kağıttan çiçekler yerini her birini özenle sakladığım buketlere bıraktı. deniz kıyısında sıcak şarap ve pizza yediğimiz geceler, zamanla evde noel ağacı süslerken edilen sohbetlere dönüştü. birkaç kadeh şarap, yarım kalan süs kutuları, dallara asılacak şeyler konusunda yapılan gereksiz ciddi karar verme çabaları, çakırkeyif hâlde halıya uzanıp yaptığımız önemli konuşmalar; hayatın o küçük, sıradan ama insanın kalbine işleyen anları. günün sonunda değişen pek bir şey olmadı. hâlâ fırsat buldukça bir yerlere kaçıyoruz ilk günkü gibi. hâlâ sanki başka bir zamanın kaşifleriymiş gibi gizli yerler bulmayı seviyoruz. hâlâ bazen plansızca yola çıkıyor, kamp ateşinin başında ısınmak için birbirimizin sıcaklığına sığınıyoruz. hatta hâlâ bazen gidip böğürtlen topluyoruz ve sonra o böğürtlenlerden ateşin başında reçel yapıyoruz; müzik değişti ama biz hâlâ aynı dansın adımlarını tekrar ediyoruz. hâlâ birbirimize bakıp ilk zamanlardaki o heyecanı, birbirini derinden tanımanın verdiği mutlulukla takas ediyor, tüm bunların karşısında büyülenmiş hissediyoruz. hâlâ zaman zaman birbirimize yeniden âşık olmaya devam ediyor ve belki en önemlisi... hâlâ yaşıyoruz. gerçekten yaşıyoruz. bu cümleyi özellikle böyle kuruyorum çünkü hayatımın bir döneminde bunu söyleyebileceğimi düşünmezdim.
bir zamanlar aynaya baktığımda yaşayan birini değil, yaşanan tüm her şeyin sonunda, en sonunda, geriye kalmış bir enkaz görüyordum. şimdiyse bazen öylece sıradan bir anın ortasında dururken, özenle diktiğimiz her bir çiçeği keyifle sularken, bazen saçma bir filmi yarıda bırakıp gecenin bir yarısı birlikte yorucu bir yemek yapmaya çalışırken durup düşünüyorum. insan bazen hayata büyük cevaplarla dönmeyebilir yahu. her şey çok da dramatik olmak zorunda değildir. bazen kırık kalbiniz etrafa dağılmasın diye birinin sizi sıkıca sarması yeterlidir ve bir bakmışsınız, yeniden nefes alabiliyorsunuz.
bazı mutlulukları yaşarken fark edemiyor insanlar. bazen en sevdiğiniz insan, oldukça sıradan bir perşembe günü birkaç metre ötede oldukça sıradan bir şey yaparken fark ediyorsunuz mutluluğun bazen ne kadar gündelik olduğunu ve bunun ne kadar baş döndürücü olabileceğini. bir insanı yalnızca hayatın heyecan dolu kavislerinde inip çıkarken değil, koltukta uzanmış bitkin bir hâlde gününü anlatırken de aynı tutku, şefkat, merak ve heyecanla sevebileceğinizi, sevilebileceğinizi.
bu hikâyeyi neden anlattığımı sanırım şimdi daha iyi açıklayabiliyorum çünkü bir zamanlar böyle bir hayata sahip olabileceğime gerçekten inanmazdım. hayat beni de birçok insan gibi hırpaladı. kendimden şüphe ettiğim zamanlar oldu. sevildiğime inanmadığım zamanlar oldu. kırıldığım, yorulduğum, içimden sadece kaybolup gitmenin geldiği zamanlar oldu. muhtemelen bunu buraya kadar okuyan birçok insan için de bambaşka versiyonlarıyla benzer şeyler geçerlidir. detayları bilmiyorum elbette. kim sizi kırdı, kim sizi yarı yolda bıraktı, hangi cümle sizde iz bıraktı, neyi atlatmaya çalışıyorsunuz, bunları bilmiyorum ama şunu biliyorum: insan bazen bulunduğu yerin hayatın tamamı olduğunu sanabilir. en çok da mutsuzken. kalp kırıklıkları çok mutlak hissettiriyor çünkü. insan sevdiği biri tarafından incitildiğinde ya da hiç sevilmediğinde, bunun son olduğunu sanabiliyor. içine düştüğü kuyuyu kendine ev belleyebiliyor. oysa hayat tuhaf biçimde devam etmenin yolunu bulur. hep bulmuştur. bazen kendi başınıza, bazen biri size elini uzattığı için, bazen de hiç beklemediğiniz anda, hayatınıza birinin girip her şeyi sessizce, sabırla yeniden düzenlemesiyle ama bir şekilde. galiba insan gerçek sevgiyi bulduğunda fark ettiği bir şey bu; mesele kusursuz olmak değil asla da olmadı. kimse tamir edilmiş, eksiksiz, yara izi taşımayan hâliyle sevilmiyor zaten. bazen iki kusurlu, yorgun, biraz kırık insan bir araya geliyor ve buna rağmen hatta belki tam da bu yüzden gayet güzel bir hayat kurabiliyor.
bu hikâye de hep biraz böyleydi. acısıyla, tatlısıyla, bolca saçmalığıyla. bu iyi yazılmış bir roman ya da film sahnesi değil, o yüzden her zaman en iyi hâlimizde değildik, her zaman mutlu anılarımız olmadı, bazen uyuşmadığımız yerler oldu ve bazen ikimiz de mükemmel değildik ama sorun değildi. hayır, burası hiç mükemmel olmaya çalışmak zorunda kalmadığımız bir yerdi. evimiz bu kadar ağır ve insanı tüketen imkansız bir hedefin temelleri üzerine inşa edilmedi. mükemmel olmadığım zamanlarda bile beni sıkıca, sabırla sarmalayan sevgili eşime minnetarım.
sen olmasaydın, muhakkak iyileşebilirdim ama kırılmış parçalarımı bu kadar cömertçe sevemezdim. teşekkür ederim.
dünden beri sana güzel haberi vermenin en iyi yolunu arıyorum fakat henüz bulamadım. tüm o heyecanla isim seçtiğimiz, hayal ettiğimiz, merak içinde zamanının gelmesini umduğumuz şeyin, en iyi söylenme yolu nedir hâlâ bilmiyorum yine de sana her baktığımda ne kadar şahane bir baba olacağını biliyorum, bebeğim.
ailemizin giderek büyümesine, atlattığımız tüm zorluklara, birbirimize ev, sığınak, aile olduğumuz tüm anlara... sevgilerimle.
bunları yazarken, onu ilk tanıdığım zamanki insandan çok farklı bir yerdeyim. ayaklarımı eşimin kucağına uzattım. kedimiz kucağımda mışıl mışıl uyuyor. camın ötesinde deniz, her zamanki gibi kendi hâlinde dalgalnıyor. ben ise onun mesaisinin bitmesini bekliyorum; birazdan monitörün başından kalkıp bize katılacak ve ben ona sarılıp uyuklamanın daima nasıl böyle eve dönmek gibi geldiğini merak ederken bulacağım kendimi. monitörden yüzüne vuran ışık, zaten güzel olan yüzünü nedense daha da güzel gösteriyor. bazen onu izlerken içimden çok tuhaf bir minnet yükseliyor. sadece ona değil belki. hayata, tanrılara, kime denk gelirse artık. ekrana gömülmüş hâlde neyi bu kadar dikkatle izlediğimi merak ettiğini hissedebiliyorum. ona bakmadan bile kaşlarının ilgiyle nasıl kavis aldığını, o güzel dudaklarının merakla büküldüğünü kafamda resmetmek zor değil. çok değil, birkaç dakika sonra dikkatimi çekmek için eğilip beni öpeceğine ya da ayak parmaklarımdan birini çekiştireceğine bahse girerim. gülmemek için kendimi zor tutuyorum işin doğrusu çünkü yalnızca ne denli büyüleyici göründüğünü düşünmek ve bunları yazmakla meşgulüm sadece.
zamanın kıyısında bir yerde, geçirdiğimiz tüm zamanları anımsıyorum bunları karalarken. zaman değişti, mevsimler değişti, hatta şehirler bile değişti ama biz bir şekilde hep aynı kaldık. iki iyi dostken yaptığımız her şey yalnızca bambaşka biçimler aldı ancak hiç değişmedi. kıyıda sabaha kadar oturduğumuz gecelerin yerini bazen karda kendimizi çocuk gibi yere atıp yuvarlandığımız günler; kamp ateşinin başında ısındığımız günlerin yerini evde battaniyelere sarılıp uyukladığımız film geceleri aldı. sokakta, kim ne düşünür diye zerre umursamadan ettiğimiz o spontane danslarımız yerini mutfakta aspiratör ışığının altında edilen danslara, elleriyle yaptığı güzel kağıttan çiçekler yerini her birini özenle sakladığım buketlere bıraktı. deniz kıyısında sıcak şarap ve pizza yediğimiz geceler, zamanla evde noel ağacı süslerken edilen sohbetlere dönüştü. birkaç kadeh şarap, yarım kalan süs kutuları, dallara asılacak şeyler konusunda yapılan gereksiz ciddi karar verme çabaları, çakırkeyif hâlde halıya uzanıp yaptığımız önemli konuşmalar; hayatın o küçük, sıradan ama insanın kalbine işleyen anları. günün sonunda değişen pek bir şey olmadı. hâlâ fırsat buldukça bir yerlere kaçıyoruz ilk günkü gibi. hâlâ sanki başka bir zamanın kaşifleriymiş gibi gizli yerler bulmayı seviyoruz. hâlâ bazen plansızca yola çıkıyor, kamp ateşinin başında ısınmak için birbirimizin sıcaklığına sığınıyoruz. hatta hâlâ bazen gidip böğürtlen topluyoruz ve sonra o böğürtlenlerden ateşin başında reçel yapıyoruz; müzik değişti ama biz hâlâ aynı dansın adımlarını tekrar ediyoruz. hâlâ birbirimize bakıp ilk zamanlardaki o heyecanı, birbirini derinden tanımanın verdiği mutlulukla takas ediyor, tüm bunların karşısında büyülenmiş hissediyoruz. hâlâ zaman zaman birbirimize yeniden âşık olmaya devam ediyor ve belki en önemlisi... hâlâ yaşıyoruz. gerçekten yaşıyoruz. bu cümleyi özellikle böyle kuruyorum çünkü hayatımın bir döneminde bunu söyleyebileceğimi düşünmezdim.
bir zamanlar aynaya baktığımda yaşayan birini değil, yaşanan tüm her şeyin sonunda, en sonunda, geriye kalmış bir enkaz görüyordum. şimdiyse bazen öylece sıradan bir anın ortasında dururken, özenle diktiğimiz her bir çiçeği keyifle sularken, bazen saçma bir filmi yarıda bırakıp gecenin bir yarısı birlikte yorucu bir yemek yapmaya çalışırken durup düşünüyorum. insan bazen hayata büyük cevaplarla dönmeyebilir yahu. her şey çok da dramatik olmak zorunda değildir. bazen kırık kalbiniz etrafa dağılmasın diye birinin sizi sıkıca sarması yeterlidir ve bir bakmışsınız, yeniden nefes alabiliyorsunuz.
bazı mutlulukları yaşarken fark edemiyor insanlar. bazen en sevdiğiniz insan, oldukça sıradan bir perşembe günü birkaç metre ötede oldukça sıradan bir şey yaparken fark ediyorsunuz mutluluğun bazen ne kadar gündelik olduğunu ve bunun ne kadar baş döndürücü olabileceğini. bir insanı yalnızca hayatın heyecan dolu kavislerinde inip çıkarken değil, koltukta uzanmış bitkin bir hâlde gününü anlatırken de aynı tutku, şefkat, merak ve heyecanla sevebileceğinizi, sevilebileceğinizi.
bu hikâyeyi neden anlattığımı sanırım şimdi daha iyi açıklayabiliyorum çünkü bir zamanlar böyle bir hayata sahip olabileceğime gerçekten inanmazdım. hayat beni de birçok insan gibi hırpaladı. kendimden şüphe ettiğim zamanlar oldu. sevildiğime inanmadığım zamanlar oldu. kırıldığım, yorulduğum, içimden sadece kaybolup gitmenin geldiği zamanlar oldu. muhtemelen bunu buraya kadar okuyan birçok insan için de bambaşka versiyonlarıyla benzer şeyler geçerlidir. detayları bilmiyorum elbette. kim sizi kırdı, kim sizi yarı yolda bıraktı, hangi cümle sizde iz bıraktı, neyi atlatmaya çalışıyorsunuz, bunları bilmiyorum ama şunu biliyorum: insan bazen bulunduğu yerin hayatın tamamı olduğunu sanabilir. en çok da mutsuzken. kalp kırıklıkları çok mutlak hissettiriyor çünkü. insan sevdiği biri tarafından incitildiğinde ya da hiç sevilmediğinde, bunun son olduğunu sanabiliyor. içine düştüğü kuyuyu kendine ev belleyebiliyor. oysa hayat tuhaf biçimde devam etmenin yolunu bulur. hep bulmuştur. bazen kendi başınıza, bazen biri size elini uzattığı için, bazen de hiç beklemediğiniz anda, hayatınıza birinin girip her şeyi sessizce, sabırla yeniden düzenlemesiyle ama bir şekilde. galiba insan gerçek sevgiyi bulduğunda fark ettiği bir şey bu; mesele kusursuz olmak değil asla da olmadı. kimse tamir edilmiş, eksiksiz, yara izi taşımayan hâliyle sevilmiyor zaten. bazen iki kusurlu, yorgun, biraz kırık insan bir araya geliyor ve buna rağmen hatta belki tam da bu yüzden gayet güzel bir hayat kurabiliyor.
bu hikâye de hep biraz böyleydi. acısıyla, tatlısıyla, bolca saçmalığıyla. bu iyi yazılmış bir roman ya da film sahnesi değil, o yüzden her zaman en iyi hâlimizde değildik, her zaman mutlu anılarımız olmadı, bazen uyuşmadığımız yerler oldu ve bazen ikimiz de mükemmel değildik ama sorun değildi. hayır, burası hiç mükemmel olmaya çalışmak zorunda kalmadığımız bir yerdi. evimiz bu kadar ağır ve insanı tüketen imkansız bir hedefin temelleri üzerine inşa edilmedi. mükemmel olmadığım zamanlarda bile beni sıkıca, sabırla sarmalayan sevgili eşime minnetarım.
sen olmasaydın, muhakkak iyileşebilirdim ama kırılmış parçalarımı bu kadar cömertçe sevemezdim. teşekkür ederim.
dünden beri sana güzel haberi vermenin en iyi yolunu arıyorum fakat henüz bulamadım. tüm o heyecanla isim seçtiğimiz, hayal ettiğimiz, merak içinde zamanının gelmesini umduğumuz şeyin, en iyi söylenme yolu nedir hâlâ bilmiyorum yine de sana her baktığımda ne kadar şahane bir baba olacağını biliyorum, bebeğim.
ailemizin giderek büyümesine, atlattığımız tüm zorluklara, birbirimize ev, sığınak, aile olduğumuz tüm anlara... sevgilerimle.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
öfkeden kudurtacak hadiseleri acı bir kabullenişle karşılar olmuşum. nşa’da butlan meselesine kafayı takmam, delirmem lazımdı.
çok büyük umutlar besleyip aldatılmak fazla ağır geldi bana herhalde. vaktiyle kemalci olmayı hazmedemiyorum. ister sayın, ister sövün. o gün ekrem aday olsa ekremciydim, mansur aday olsa mansurcuydum. 14 mayıs’ta sandık başında sıra beklerken nabzımın 150’ye çıktığını bilirim ben. mevcut düzene duyduğum tiksintiyi hayal edebilirsiniz ama reaksiyon verecek takat kalmamış bende.
çok büyük umutlar besleyip aldatılmak fazla ağır geldi bana herhalde. vaktiyle kemalci olmayı hazmedemiyorum. ister sayın, ister sövün. o gün ekrem aday olsa ekremciydim, mansur aday olsa mansurcuydum. 14 mayıs’ta sandık başında sıra beklerken nabzımın 150’ye çıktığını bilirim ben. mevcut düzene duyduğum tiksintiyi hayal edebilirsiniz ama reaksiyon verecek takat kalmamış bende.
devamını gör...
nick vermeden bir yazara seslen
teşekkürler hepinizi çok seviyorum !
devamını gör...
çok sevip çok özlediği halde aramayan insan
geçerli nedenleri vardır..
devamını gör...
nick vermeden bir yazara seslen
selam sözlükçü;
hepimiz aynı trajikomik tiyatronun hem seyircisiyiz hem oyuncusu. sahnede repliğini unutsan da bozuntuya verme, doğaçlama oyna.. nasıl olsa salondakiler de oyunu bilmiyor.
hayırlı forumlar..
hepimiz aynı trajikomik tiyatronun hem seyircisiyiz hem oyuncusu. sahnede repliğini unutsan da bozuntuya verme, doğaçlama oyna.. nasıl olsa salondakiler de oyunu bilmiyor.
hayırlı forumlar..
devamını gör...
yazarların bugünkü mutsuzluk sebebi
düşündüm ve bulamadım. hayret, güzel geçmiş. ahahjkjs.
devamını gör...
yazarların bugünkü mutsuzluk sebebi
kılışdar
devamını gör...
yazarların bugünkü mutsuzluk sebebi
sol kaburga*da ağrı. muhtemelen arazide oldu, kırdım diyecegim de öyle degil, muhtemelen catlattım
edit:kırıkmış lan. eve gidiyom şimdi
edit:kırıkmış lan. eve gidiyom şimdi
devamını gör...
hiç kimse endişe etmesin
kramer kramer’e karşı… aslında endişe edecek çok şey var.
devamını gör...
yazarların bugünkü mutsuzluk sebebi
her zamanki nedenler.. neyse ki bağışıklığım var, çünkü ben bu ülkede doğdum.
devamını gör...
chp kurultay davasında mutlak butlan kararı çıkması
iktidar ve muhalefet öyle saçma bir politika güdüyor ki; sağdan da soldan da kimse ne partisinden ne de liderinden memnun. işin trajik yanı parti içi alternatif de yok. tabiri caizse herkes küfrederek oy veriyor.
işte bu tabloda özgür özel kemal kılıçdaroğlu yerine iyi kötü parti içinden organik bir silkelenmeyle muhalefetin başına geçmişti. özel’in kılıçdaroğlu’na göre daha ulusalcı olması kemik chp seçmeni için güven oluşturuyordu.
şimdi film başa döndü. hoffff!
işte bu tabloda özgür özel kemal kılıçdaroğlu yerine iyi kötü parti içinden organik bir silkelenmeyle muhalefetin başına geçmişti. özel’in kılıçdaroğlu’na göre daha ulusalcı olması kemik chp seçmeni için güven oluşturuyordu.
şimdi film başa döndü. hoffff!
devamını gör...
rasim ozan kütahyalı’nın gözaltına alınması
mutlak butlak olayı hakkında içeriden aldığı bilgilerle kamuyu aydınlatan adamın; mutlak butlan kararından bir gün önce içeri atılması gören gözler için manalıdır.
adamı susturmak için cezaevine attılar bu bariz belli, yok bahismiş falan filan hikaye...
bugün gelip bahis muhabbeti çeken chpnin yada akpnin trolüdür .
adamı susturmak için cezaevine attılar bu bariz belli, yok bahismiş falan filan hikaye...
bugün gelip bahis muhabbeti çeken chpnin yada akpnin trolüdür .
devamını gör...
cumhuriyet halk partisi
başına malum parti geçmiştir.
devamını gör...
cumhuriyet halk partisi
iktidarın muhalefet görünümlü şubesi.
devamını gör...
kelimelik
kendisine güvenen ve oranı yüksek olan bir müsabık varsa dm kutuma kod adını bırakabilir.
devamını gör...
hiç kimse endişe etmesin
tamam lan etmeyeceğiz. koskoca senin sözün var ortada sonuçta.
devamını gör...
