zaman tüneli
edin dzeko
boşnak çocuklarına hitaben bir mektup yazmış futbolcu.
bosna hersek'teki sevgili çocuklar, sizin için bir mesajım var.
hiçbir şey imkansız değil.
hiçbir şey.
bosna hersekli olduğumuz için şanslıyız. bunu hayalini yaşayan bir adam olduğum için söylemiyorum, ayrıca savaştan kurtulmuş bir çocuk olarak da söylüyorum. bambaşka bir kaderim olabilirdi.
saraybosna'daki o günler hakkında konuşmayı sevmiyorum ama o günleri anlamanız çok önemli. başladığında 6 yaşındaydım. sirenlerin çaldığı ilk anı hatırlıyorum. annem beni aldı ve ayakkabılığın arkasına saklandık. bu birinci gündü. dört yıl boyunca sürdü. ne olduğunu tam olarak anlamamıştık ama her günümüz korkunç geçiyordu. evimiz kalmak için tamamıyla güvensiz hale gelince, dedemlerin yanına taşındık. 40 metre kare bir evde 15 kişiydik. hepimiz yerde uyuyorduk.
birlikte monopoly oynardık. dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü her yerde keskin nişancılar bekliyordu. kuzenlerimle birlikte yere oturur, saatlerce oynardık. sirenleri ve bomba seslerini duyardık. bazen yer sallanırdı.
oynarken birkaç dakikalığına savaşı unuturduk. sadece bir anlığına çocuk olmamıza izin vardı.
dışarıda futbol oynamak istiyorduk ama her gün dışarıda masum insanların ambulanslarla hastaneye götürüldüğünü görüyorduk. peki ya bir çocuğu dört yıl boyunca bir evde nasıl tutabilirsiniz? tabii ki tutamazsınız ve büyüklerimiz de bunu biliyordu. nadiren de olsa etraf sakin göründüğünde, annem dışarı çıkmamıza izin verirdi. çıkardık ve mahalledeki diğer çocuklarla futbol oynardık.
annemin o anlara bakışlarını asla unutmayacağım. yüzünde bir gülümseme vardı çünkü futbol oynarken beni görünce mutlu oluyordu. ama gözlerine baktığımda da ne kadar korktuğunu görüyordum çünkü eve geri dönemeyebilirdim.
zaman zaman suyumuz biterdi. kovalarımızı alır ve sıraya girerdik. elektrik yoktu, dolayısıyla asansör de. o kovaları taşırdık. üçüncü kat, dördüncü kat... 6 kat daha kaldı... saraybosna'daki en zayıf çocuk bendim. yemek de bizim için problemdi. ailelerimiz bunun için hayatlarını riske etti. bazen yemek dolu kutular gökyüzünden bırakılırdı, sanki sihirmiş gibi... nereden geldiğini bilmezdik, umurumuzda da değildi. tatları inanılmazdı. her gün aynı şeyi yediğinde, fıstık ezmesi gökten gelen bir hediyeymiş gibi oluyor.
günün sonunda, bir şekilde hayatta kaldık. geri dönüp baktığımda ne kadar güçlü olduğumuza dair şoka giriyorum. küçücük çocuklardık. onlarca masum insan öldü. ne için?
para için. güç için. ego için.
yani hiçbir şey için.
bugün haberlerde savaş gördüğümde berbat hissediyorum.
bunun hiçbir yerde yaşanmasını istemiyorum.
ama nedense yetişkinler bunu asla öğrenemiyor.
savaş bittiğinde 10 yaşındaydım. futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. imkansız geliyordu, bu konuda hayalim bile yoktu.
her şey paramparça edilmişti. futbolu sadece sevdiğim için oynuyordum. babam eskiden ekmek taşırdı. ben ilk kulübüme katılınca, işine aralar verir ve beni götürüp getirirdi. yoldayken bana hep 'kibar ol, herkese aynı şekilde davran, nereden oldukları ve ne yaptıklarının önemi yok' derdi. bunu asla unutmadım. o da alt liglerde futbol oynamıştı, benim kahramanımdı. arabadan indiğimde bana muz verirdi ve 'iyi şanslar oğlum' derdi.
hafta sonları televizyonda birlikte maç izlerdik. o dönemde serie a en iyi ligdi. shevchenko'yu duydunuz mu? ona bayılırdım. italya'yı çok severdim. dünyanın öbür ucundaki bir peri masalı gibi gelirdi. orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. zeljeznicar'ın a takımında futbol oynamak tek hedefimdi. hocalarımdan biri bana sheva diye seslenmeye başladı çünkü sarışındım ve çok gol atıyordum. hoşuma gitmişti.
19 yaşındayken bir başka hoca geldi ve beni çekya'ya götürmek istediğini söyledi. bosna'dan ayrılmak istemedim ama oraya gidersem hayalimi gerçekleştirme ihtimalimin daha yüksek olduğunu söyledi. dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. sadece daha iyi olmak istiyordum. bedenimin en güçlü tarafı zihnim. teplice'ye gittiğimde kendime şöyle dedim: "edin, bu adamlardan daha çok çalışmalısın yoksa seni gönderirler."
beni 25.000 euro'ya almışlardı.
2 yıl sonra wolfsburg'a imza attım. milan'la karşılaştık, sheva ile forma değiştim.
sonra manchester city beni 37 milyon euro'ya satın aldı.
sonra roma'ya gittim.
savaşta büyümüştüm. gerçekten bir peri masalı yaşıyordum.
hiçbir şey imkansız değil. bosna'yı dünya kupası'na götürmek bile.
2014'ü hatırlıyor musunuz, çoğunuz doğmamıştınız bile. ilk kez dünya kupası'na o yıl gitmiştik. hayatlarımızın en iyi günüydü.
litvanya'daki eski bir stadyumda eleme maçı oynamıştık. hakem son düdüğü çaldı, bosnalılar sahaya girdi. 2 metrelik duvarı aşmışlardı. içimden 'delirmişler' demiştim.
sonra diğerlerinden daha yavaş şekilde koşan bir adam gördüm. gözünde yaşlarla bana doğru geliyordu.
babamdı.
'baba, ne oldu?' dedim.
'duvardan atlarken ayağımı incittim ama problem yok, acı hissetmiyorum' dedi.
sarıldık ve ağladık.
ne yazık ki brezilya'da şans bizimle değildi. bunu hatırlamıyorsunuz ama nijerya'ya karşı bir gol atmıştım, sayılmalıydı. o gün var yoktu ve gruplardan bu yüzden elendik. ama bizim küçük ülkemiz maracana'da sahaya çıkmıştı. dünyaya kim olduğumuzu göstermiştik.
şimdi ise geri dönüyoruz.
komik olan ne biliyor musunuz? martta 40 yaşına girdim ve kutlamadım. müslümanım, o dönem ramazan ayıydı ve bizim de galler ve italya karşısında bir işimiz vardı. ben de şöyle düşündüm, madem öyle o zaman ben bu maçları partiye çevireceğim.
galler karşısında 85. dakikaydı ve skorborda baktım, 1-0 gerideydik.
tek hissettiğim şey panikti. zamanımız bitiyordu.
sonrasında bir korner oldu. beni sıska bir adam marke ediyordu. 'harika' dedim. topu ağlara gönderdim, sevindim ve aklıma şu geldi: "daha önce 4 kez seri penaltı atışlarına çıktım, hepsini kaybettim."
şükürler olsun ki gençler nasıl penaltı atılacağını biliyordu. biz veteranlar gibi çok düşünmüyorlar.
sonra italya'yla oynadık. donnarumma'dan korkuyordum. çok büyük. ona penaltılarda gol atıp atamayacağımı bilmiyordum. sağ omzumu da incitmiştim ve kenara gelmiştim. ilk penaltımızı izleyemedim çünkü kolumu sargıya alıyorlardı. izleyemedim ve golü attık.
o an dedim ki, belki de izlememeliyim. sadece tribünün sesini takip edeyim. halkımı dinleyeyim.
italya kaçırdı, taraftar golü attığımız andan bile daha çok ses çıkardı.
sonra bir kez daha kaçırdılar. sadece dua ediyordum. gördüğüm tek şey hocalarımızın sırtlarıydı.
esmir topu aldığında, hocamız da arkasını döndü ve 'ben de izleyemiyorum' dedi.
geldi, bana sarıldı. kafalarımızı birbirimize yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik.
sonra da duyup duyabileceğimiz en büyük gürültüyü duyduk.
buraya gelmek hiç kolay olmadı. 40 yaşına geldiğinizde, sırtınız acı içinde bağırabiliyor. siz de ağrı kesicilere koşuyorsunuz. ama bedenim ne zaman bu işi bırakmak isterse istesin, her zaman kaçırdığım kutlamaları, ailemden uzak geçirdiğim o günleri, kaçırdığım yaz tatillerini düşünüyorum. mental olarak bu çok zor. eleştiriler hala can yakıyor ama sahaya çıktığımda hala çocuk gibi hissediyorum. sizler gibi. karnımda kelebekler uçuşuyor.
eve her geldiğimde de şunu düşünüyorum: değdi.
her şey değdi.
kötü anlar olmadan, iyi anlar gelmez.
20 yıldır bosna'dan uzağım. bosna'dan uzak kaldıkça, sevgim artıyor. bu 20'nin 9'u italya'daydı. çocuklarım roma'da doğdu. orası hala benim ikinci evim ama ne zaman saraybosna'yı ziyaret etsem, annem yemek pişiriyor. herkes orada. ben de çok mutluyum. bosna formasını giymek, kalbimi farklı attırıyor.
halkım için oynuyorum. saraybosna'nın sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. sahip olduğumuz farklı kültürlerden ve farklı dinlerdeki insanlar için oynuyorum. bizim ülkemizi güzel yapan şey bu. hala bazı insanlar bizi ayırmaya çalışsa da...
asla başarılı olamadılar.
benim sayemde değil. yetişkinler sayesinde de değil. biz asla öğrenemiyoruz. sizin sayenizde çocuklar.
bana son bir iyilik yapın tamam mı?
saraybosna, roma ya da st. louis, nerede yaşarsanız yaşayın; ister müslüman, ister musevi, ister katolik, ister ortadoks olun. nereden geldiğinizi asla unutmayın.
bosnalısınız. dünya ayaklarınızın altında.
hepinizi çok seviyorum.
bosna hersek'teki sevgili çocuklar, sizin için bir mesajım var.
hiçbir şey imkansız değil.
hiçbir şey.
bosna hersekli olduğumuz için şanslıyız. bunu hayalini yaşayan bir adam olduğum için söylemiyorum, ayrıca savaştan kurtulmuş bir çocuk olarak da söylüyorum. bambaşka bir kaderim olabilirdi.
saraybosna'daki o günler hakkında konuşmayı sevmiyorum ama o günleri anlamanız çok önemli. başladığında 6 yaşındaydım. sirenlerin çaldığı ilk anı hatırlıyorum. annem beni aldı ve ayakkabılığın arkasına saklandık. bu birinci gündü. dört yıl boyunca sürdü. ne olduğunu tam olarak anlamamıştık ama her günümüz korkunç geçiyordu. evimiz kalmak için tamamıyla güvensiz hale gelince, dedemlerin yanına taşındık. 40 metre kare bir evde 15 kişiydik. hepimiz yerde uyuyorduk.
birlikte monopoly oynardık. dışarı çıkmak tehlikeliydi çünkü her yerde keskin nişancılar bekliyordu. kuzenlerimle birlikte yere oturur, saatlerce oynardık. sirenleri ve bomba seslerini duyardık. bazen yer sallanırdı.
oynarken birkaç dakikalığına savaşı unuturduk. sadece bir anlığına çocuk olmamıza izin vardı.
dışarıda futbol oynamak istiyorduk ama her gün dışarıda masum insanların ambulanslarla hastaneye götürüldüğünü görüyorduk. peki ya bir çocuğu dört yıl boyunca bir evde nasıl tutabilirsiniz? tabii ki tutamazsınız ve büyüklerimiz de bunu biliyordu. nadiren de olsa etraf sakin göründüğünde, annem dışarı çıkmamıza izin verirdi. çıkardık ve mahalledeki diğer çocuklarla futbol oynardık.
annemin o anlara bakışlarını asla unutmayacağım. yüzünde bir gülümseme vardı çünkü futbol oynarken beni görünce mutlu oluyordu. ama gözlerine baktığımda da ne kadar korktuğunu görüyordum çünkü eve geri dönemeyebilirdim.
zaman zaman suyumuz biterdi. kovalarımızı alır ve sıraya girerdik. elektrik yoktu, dolayısıyla asansör de. o kovaları taşırdık. üçüncü kat, dördüncü kat... 6 kat daha kaldı... saraybosna'daki en zayıf çocuk bendim. yemek de bizim için problemdi. ailelerimiz bunun için hayatlarını riske etti. bazen yemek dolu kutular gökyüzünden bırakılırdı, sanki sihirmiş gibi... nereden geldiğini bilmezdik, umurumuzda da değildi. tatları inanılmazdı. her gün aynı şeyi yediğinde, fıstık ezmesi gökten gelen bir hediyeymiş gibi oluyor.
günün sonunda, bir şekilde hayatta kaldık. geri dönüp baktığımda ne kadar güçlü olduğumuza dair şoka giriyorum. küçücük çocuklardık. onlarca masum insan öldü. ne için?
para için. güç için. ego için.
yani hiçbir şey için.
bugün haberlerde savaş gördüğümde berbat hissediyorum.
bunun hiçbir yerde yaşanmasını istemiyorum.
ama nedense yetişkinler bunu asla öğrenemiyor.
savaş bittiğinde 10 yaşındaydım. futbolcu olmak gibi bir planım yoktu. imkansız geliyordu, bu konuda hayalim bile yoktu.
her şey paramparça edilmişti. futbolu sadece sevdiğim için oynuyordum. babam eskiden ekmek taşırdı. ben ilk kulübüme katılınca, işine aralar verir ve beni götürüp getirirdi. yoldayken bana hep 'kibar ol, herkese aynı şekilde davran, nereden oldukları ve ne yaptıklarının önemi yok' derdi. bunu asla unutmadım. o da alt liglerde futbol oynamıştı, benim kahramanımdı. arabadan indiğimde bana muz verirdi ve 'iyi şanslar oğlum' derdi.
hafta sonları televizyonda birlikte maç izlerdik. o dönemde serie a en iyi ligdi. shevchenko'yu duydunuz mu? ona bayılırdım. italya'yı çok severdim. dünyanın öbür ucundaki bir peri masalı gibi gelirdi. orada futbol oynamayı hayal bile edemezdim. zeljeznicar'ın a takımında futbol oynamak tek hedefimdi. hocalarımdan biri bana sheva diye seslenmeye başladı çünkü sarışındım ve çok gol atıyordum. hoşuma gitmişti.
19 yaşındayken bir başka hoca geldi ve beni çekya'ya götürmek istediğini söyledi. bosna'dan ayrılmak istemedim ama oraya gidersem hayalimi gerçekleştirme ihtimalimin daha yüksek olduğunu söyledi. dürüst olmak gerekirse hayalimin ne olduğunu bile bilmiyordum. sadece daha iyi olmak istiyordum. bedenimin en güçlü tarafı zihnim. teplice'ye gittiğimde kendime şöyle dedim: "edin, bu adamlardan daha çok çalışmalısın yoksa seni gönderirler."
beni 25.000 euro'ya almışlardı.
2 yıl sonra wolfsburg'a imza attım. milan'la karşılaştık, sheva ile forma değiştim.
sonra manchester city beni 37 milyon euro'ya satın aldı.
sonra roma'ya gittim.
savaşta büyümüştüm. gerçekten bir peri masalı yaşıyordum.
hiçbir şey imkansız değil. bosna'yı dünya kupası'na götürmek bile.
2014'ü hatırlıyor musunuz, çoğunuz doğmamıştınız bile. ilk kez dünya kupası'na o yıl gitmiştik. hayatlarımızın en iyi günüydü.
litvanya'daki eski bir stadyumda eleme maçı oynamıştık. hakem son düdüğü çaldı, bosnalılar sahaya girdi. 2 metrelik duvarı aşmışlardı. içimden 'delirmişler' demiştim.
sonra diğerlerinden daha yavaş şekilde koşan bir adam gördüm. gözünde yaşlarla bana doğru geliyordu.
babamdı.
'baba, ne oldu?' dedim.
'duvardan atlarken ayağımı incittim ama problem yok, acı hissetmiyorum' dedi.
sarıldık ve ağladık.
ne yazık ki brezilya'da şans bizimle değildi. bunu hatırlamıyorsunuz ama nijerya'ya karşı bir gol atmıştım, sayılmalıydı. o gün var yoktu ve gruplardan bu yüzden elendik. ama bizim küçük ülkemiz maracana'da sahaya çıkmıştı. dünyaya kim olduğumuzu göstermiştik.
şimdi ise geri dönüyoruz.
komik olan ne biliyor musunuz? martta 40 yaşına girdim ve kutlamadım. müslümanım, o dönem ramazan ayıydı ve bizim de galler ve italya karşısında bir işimiz vardı. ben de şöyle düşündüm, madem öyle o zaman ben bu maçları partiye çevireceğim.
galler karşısında 85. dakikaydı ve skorborda baktım, 1-0 gerideydik.
tek hissettiğim şey panikti. zamanımız bitiyordu.
sonrasında bir korner oldu. beni sıska bir adam marke ediyordu. 'harika' dedim. topu ağlara gönderdim, sevindim ve aklıma şu geldi: "daha önce 4 kez seri penaltı atışlarına çıktım, hepsini kaybettim."
şükürler olsun ki gençler nasıl penaltı atılacağını biliyordu. biz veteranlar gibi çok düşünmüyorlar.
sonra italya'yla oynadık. donnarumma'dan korkuyordum. çok büyük. ona penaltılarda gol atıp atamayacağımı bilmiyordum. sağ omzumu da incitmiştim ve kenara gelmiştim. ilk penaltımızı izleyemedim çünkü kolumu sargıya alıyorlardı. izleyemedim ve golü attık.
o an dedim ki, belki de izlememeliyim. sadece tribünün sesini takip edeyim. halkımı dinleyeyim.
italya kaçırdı, taraftar golü attığımız andan bile daha çok ses çıkardı.
sonra bir kez daha kaçırdılar. sadece dua ediyordum. gördüğüm tek şey hocalarımızın sırtlarıydı.
esmir topu aldığında, hocamız da arkasını döndü ve 'ben de izleyemiyorum' dedi.
geldi, bana sarıldı. kafalarımızı birbirimize yasladık, gözlerimizi kapattık ve sadece dinledik.
sonra da duyup duyabileceğimiz en büyük gürültüyü duyduk.
buraya gelmek hiç kolay olmadı. 40 yaşına geldiğinizde, sırtınız acı içinde bağırabiliyor. siz de ağrı kesicilere koşuyorsunuz. ama bedenim ne zaman bu işi bırakmak isterse istesin, her zaman kaçırdığım kutlamaları, ailemden uzak geçirdiğim o günleri, kaçırdığım yaz tatillerini düşünüyorum. mental olarak bu çok zor. eleştiriler hala can yakıyor ama sahaya çıktığımda hala çocuk gibi hissediyorum. sizler gibi. karnımda kelebekler uçuşuyor.
eve her geldiğimde de şunu düşünüyorum: değdi.
her şey değdi.
kötü anlar olmadan, iyi anlar gelmez.
20 yıldır bosna'dan uzağım. bosna'dan uzak kaldıkça, sevgim artıyor. bu 20'nin 9'u italya'daydı. çocuklarım roma'da doğdu. orası hala benim ikinci evim ama ne zaman saraybosna'yı ziyaret etsem, annem yemek pişiriyor. herkes orada. ben de çok mutluyum. bosna formasını giymek, kalbimi farklı attırıyor.
halkım için oynuyorum. saraybosna'nın sokaklarındaki çocuklar için oynuyorum. sahip olduğumuz farklı kültürlerden ve farklı dinlerdeki insanlar için oynuyorum. bizim ülkemizi güzel yapan şey bu. hala bazı insanlar bizi ayırmaya çalışsa da...
asla başarılı olamadılar.
benim sayemde değil. yetişkinler sayesinde de değil. biz asla öğrenemiyoruz. sizin sayenizde çocuklar.
bana son bir iyilik yapın tamam mı?
saraybosna, roma ya da st. louis, nerede yaşarsanız yaşayın; ister müslüman, ister musevi, ister katolik, ister ortadoks olun. nereden geldiğinizi asla unutmayın.
bosnalısınız. dünya ayaklarınızın altında.
hepinizi çok seviyorum.
devamını gör...
yüksek hızlı tren
tren hızlı yüksektir.
devamını gör...
söz oyunları
saza niye gelmediğiğin, söğzee niyyeğeğe gelmediğiğinn yok bu o değil pardon.
gelip gidip aynı şeyleri tekrarlayan cümle kıtlığı yaşayan kişilerin eylemi.
gelip gidip aynı şeyleri tekrarlayan cümle kıtlığı yaşayan kişilerin eylemi.
devamını gör...
12 haziran 2026 tavuk eti operasyonu
merak ettiğim bir şey var. fiyatları haksız yere arttırdıkları için yönetimlerine el koyulmuş, bu harika..
yani şimdi tavuk fiyatları kalıcı olarak yarıya mı inecek?
yani şimdi tavuk fiyatları kalıcı olarak yarıya mı inecek?
devamını gör...
12 haziran 2026 tavuk eti operasyonu
denetim böyle olur, doğrusunu yapmışlar. diğer türlü gizlenir herşey.
devamını gör...
matrix
film fazlaca imgesel mesaja sahiptir. 303 numaralı oda, açılıştaki 555 0 690 sayısı ve daha bir sürü sayının okült okuması yapıldığında filmin temellerine dayandığını göstermekte. ayrıca incil'e çokça atıf vardır. en açığı geminin künyesini gördüğümüz nebukadnezar no 11 mark 3 tabeladır. hangi ayet hatırlamıyorum ancak neo'ya çok güzel bir atıfta bulunuyorlar. bahsi geçen ayette yanlış hatırlamıyorsam şu yazıyordu "kötü ruhlar ayaklarına kapanıyor ona sen tanrının oğlusun, diyorlardı."
ayrıca neo'nun adında bir anagram gizli: "one"
trinity ise kelime anlamı olarak teslis demek. üç ana karakter olması tesadüf mü?
üçlemeyi bitirip hakkında uzun bir yazı yazmak gerekiyor. hem felsefi hem gizli mesaj yükü fazla olan bir eser.
ayrıca neo'nun adında bir anagram gizli: "one"
trinity ise kelime anlamı olarak teslis demek. üç ana karakter olması tesadüf mü?
üçlemeyi bitirip hakkında uzun bir yazı yazmak gerekiyor. hem felsefi hem gizli mesaj yükü fazla olan bir eser.
devamını gör...
altın'a güvenli liman demişler altın batışa geçmiş
normal sözlük gibi butik bir platformda, bu başlıkta bile atatürk düşmanı bir amerikan yalaması görmek şaşırttı.
atam nasıl koyduysa 100 yıl sonra bile taa okyanus ötesindeki küpekleri kudurtuyor. hem de ağzından köpükler saçarak. safkan kuduz.
atam nasıl koyduysa 100 yıl sonra bile taa okyanus ötesindeki küpekleri kudurtuyor. hem de ağzından köpükler saçarak. safkan kuduz.
devamını gör...
altın'a güvenli liman demişler altın batışa geçmiş
böyle yerlerden tavsiye alarak ne iş yaparsanız gözünüze batar.
devamını gör...
kredi kartımın maaşı yatmış
faizle uğraşmayın yanarsınız, haram olmasının bir sebebi var. 1400 sene önce bankalar yok muydu sanıyorsunuz?
devamını gör...
altın'a güvenli liman demişler altın batışa geçmiş
aslında fiyatına bakarsak güvenli havalimanı ama 2015’te 3 lira olan dolar için 2025’te “dolar çakıldı, cehhepeliler’in yüzü de kızarmıyor, 38’e düştü, hala utanmıyorlar” diyen köylü dayılar gibi 6000 lirayı beğenmiyor kimse..
memleketin yarısı ayda 5 gram altına çalışıyor. allah’tan raptilian maptilian değiller de adamlar altına bağımlı yaşamıyorlar. eski cep telefonlarında bundan daha fazla altın vardı be..
memleketin yarısı ayda 5 gram altına çalışıyor. allah’tan raptilian maptilian değiller de adamlar altına bağımlı yaşamıyorlar. eski cep telefonlarında bundan daha fazla altın vardı be..
devamını gör...
kamuran akkor
görüntü var ses yok. aleyna tilki daha iyi söyler bundan.
devamını gör...
spor fanatiklerinin psikolojik durumları
amerika'da dünya kupası olması sebebiyle kötü. dünya kupası ligler açılana kadar yazın sıcaktan bayılırken çekirdek eşliğinde yarı uyuklar vaziyette vakit geçirme aracıdır. gece maç izlenmez aga. hele sabahın köründe kalkıp hiç izlenmez.
devamını gör...
elon musk'ın trilyoner olması
dolardan altı sıfır atılınca milyo.. yok ya, bu o değildi..
devamını gör...
bu resimde kaç kedi var
11 tane saydım, fazla uğraşmadan. bakalım ne çıkacak.
devamını gör...
altın'a güvenli liman demişler altın batışa geçmiş
altın kâr amacıyla alınmaz, kuyumcu değilseniz altından kâr beklemeyin. altın paranızın değerini korur. kimse zararda değil, insanları korkutup piyasayı manipüle etmeyin. altın en güvenli yatırım aracıdır. paranızı enflasyondan korur. nakit para sistemi musevilerin kurduğu dolandırıcılık çarkıdır. şeriat getirdiğimizde bankacıları çarmıha gereceğiz. bankalar şeytanın yuvasıdır, olmayan parayı varmış gibi gösterirler. amerika’da insanlar ömür boyu bankalara kölelik yapıyor, kimse mal mülk sahibi değil. o büyük evlerin ve mustang’lerin %60’ının sahibi amerikan bankaları. taksidi ödemediğin anda evine/arabana dalıp devralıyorlar. insanlara 30 sene faizli borç verip köleleştiriyorlar.
faizden ve nakit paradan uzak durup ticarete arılmadığınız sürece zengin olamazsınız. ben amerika’da yaşıyorum, elime 300-600 bin lira (10k$) nakit geçtiği anda ikinci el araba alıp, tamir edip %50 kar marjıyla satıyorum. tabi türkiye’de iş kurmak imkansız çünkü atatürk bize s** gibi bir sistem bırakmış. lanetullahi aleyh. insanlar araba ticareti bile yapamıyor çünkü sosyalist bir ülkeyiz, araba aldığın anda notere 50k bırakıyorsun. noterinizi s*ke**m. insanlar mecburen kredi çekip altın alıyor, abidik gubidik yollardan para kazanmaya çalışıyorlar, sonra ekonomi batıyor.
faizden ve nakit paradan uzak durup ticarete arılmadığınız sürece zengin olamazsınız. ben amerika’da yaşıyorum, elime 300-600 bin lira (10k$) nakit geçtiği anda ikinci el araba alıp, tamir edip %50 kar marjıyla satıyorum. tabi türkiye’de iş kurmak imkansız çünkü atatürk bize s** gibi bir sistem bırakmış. lanetullahi aleyh. insanlar araba ticareti bile yapamıyor çünkü sosyalist bir ülkeyiz, araba aldığın anda notere 50k bırakıyorsun. noterinizi s*ke**m. insanlar mecburen kredi çekip altın alıyor, abidik gubidik yollardan para kazanmaya çalışıyorlar, sonra ekonomi batıyor.
devamını gör...
şihabettin sühverdi'nin telefon numarası
ben de numarası mevcut dileyene özelden atarım.
şihabettin sühreverdi'yi son dönem bir internet fenomeni zannedenler var sanırım. böyle bir kamillik için söz bulamadım. hadi ali kuşçu olsa adamın adı gayet modern bir isim falan o yüzden şaşırmış diyeceğim de adamın adı şihabettin soyadı sühreverdi la.
şihabettin sühreverdi'yi son dönem bir internet fenomeni zannedenler var sanırım. böyle bir kamillik için söz bulamadım. hadi ali kuşçu olsa adamın adı gayet modern bir isim falan o yüzden şaşırmış diyeceğim de adamın adı şihabettin soyadı sühreverdi la.
devamını gör...
altın'a güvenli liman demişler altın batışa geçmiş
güvenli limandan kasıt kâr etmek olmamalı. yanlış hatırlamıyorsam 70 ile 90 yılları arası altın 20 sene düşüş yaşadı. herkes altın gördüğü yeri unutmaz kafasında. öyle bir şey yok. hiçbir yatırım aracında uzun vadeli diye bir şey yoktur. verilerle sabit ki en yüksek getiri her zaman borsada olmuştur. ama abd borsası düşerken bıst yükselir ama altından fazla gümüş kazandırır.
eğer amacınız paranızı katlamaksa bunun yolu altın değildir. yok eğer param somut şekilde bir madende kalsın diyorsanız altına devam.
bu arada altındaki düşüşün sebebi yabancı bir ajansa göre türkiye. kuru ve tl'yi korumak için 60 ton altinin satılması piyasalara sert etki etmiş. iddia.
eğer amacınız paranızı katlamaksa bunun yolu altın değildir. yok eğer param somut şekilde bir madende kalsın diyorsanız altına devam.
bu arada altındaki düşüşün sebebi yabancı bir ajansa göre türkiye. kuru ve tl'yi korumak için 60 ton altinin satılması piyasalara sert etki etmiş. iddia.
devamını gör...

