zaman tüneli
kadın orgazmı
devamını gör...
john bell
kuzey carolina’dan gelip tennessee’nin nehir kıyısındaki verimli topraklarına yerleşen dürüst, dindar ve saygın bir çiftçi olarak bilinen john bell, hayatını alt üst edecek meşhur felakete uğrayana kadar ailesiyle geçinip giden bir adamdır.
her şey, john bell’in ekinlerin arasında köpeğe benzeyen ama aslında hiçbir hayvana uymayan o ucubeyle göz göze gelmesiyle başlamıştır. silahını ateşlemiş, ucube yok olmuştur. aynı akşam, çiftlik evinin ahşap duvarlarında tuhaf bir ses yankılanmıştır. bir tırnağın, tahtayı yavaşça ve delicesine kazıma sesi. ardından evdeki çocukların yatak örtüleri görünmez ellerce çekilmeye, saçları havada savrulmaya başlamıştır. john bell ve ailesi, neyle karşı karşıya olduğunu o an anlayamamıştır.
bu görünmez güç, zamanla bir sese kavuşmuştur. yaşlı, hırıltılı ama bir o kadar da akıcı bir kadın sesi. çevre kasabalardakiler ona "bell cadısı" adını vermiştir fakat o, kendisini "kate" olarak tanıtmıştır. kate, incil’den ayetleri ezbere okumakta, uzak kasabalardaki dedikodulardan anında haber getirmektedir. en büyük nefreti ise evin reisi john bell’e karşıdır. "onu yok edene kadar durmayacağım" diye haykırmaktadır.
terör, zamanla fiziksel bir işkenceye dönüşmüştür. john bell’in yüz kasları aniden kasılmaya, dili şişip konuşmasını engellemeye başlamıştır. ruh, bell her yatağa düştüğünde onunla alay etmekte, yüzüne görünmez tokatlar indirmektedir. olay o kadar büyük bir yankı uyandırmıştır ki, geleceğin abd başkanı andrew jackson bizzat bu gücü görmek için çiftliğe gelmiştir. ancak jackson’ın atları çiftlik sınırında kilitlenmiş, arabasının tekerlekleri yere çakılmıştır. havadan gelen tiz bir kahkaha sonrasında jackson, "bir orduyla savaşabilirim lakin böyle bir güçle asla" diyerek yanındaki adamlarla birlikte arkasına bakmadan kaçmıştır.
yıllar süren bu amansız işkence, 1820 yılının 20 aralık sabahında son bulmuştur. john bell, yatağında derin bir komada bulunmuş ve saatler içinde can vermiştir. başucunda ise daha önce evde hiç görülmemiş, içinde siyah, tekinsiz bir sıvı olan küçük bir şişe durmaktadır. o an odada yankılanan o hırıltılı ses, zaferini ilan etmiştir: "o ilacı bell uyurken ağzına ben damlattım, işini bitirdim." şişedeki sıvı, kontrol edilmek için çiftliğin kedisine koklatılmış, hayvan saniyeler içinde can vermiştir. john bell’in cenazesinde, yüzlerce insan mezarlıkta toplandığında, havadan gelen o uğursuz ses neşeli şarkılar söyleyerek cenaze alayını uğurlamıştır. bell cadısı vakası, resmi kayıtlara "cin musallatı sebebiyle ölüm" şeklinde bir otopsi raporunu geçiren enteresan bir vakadır.
hikayede anlatılanların ne kadar doğru olduğu tartışmaya açık olmakla birlikte, bu tür vakaların imkansız olmadığını bilmekteyiz. ifritler belli başlı sebeplerden ötürü insanlara musallat olurlar ve onlara fiziksel zarar verebilirler ya da akıl sağlıklarıyla oynayabilirler. lakin bu spontane bir şekilde, tesadüf eseri olmaz. kimi zaman kurban büyük bir hata yaptığı için musallatı evine davet eder. örneğin başka bir insana ettiği kötülük yüzünden doğal dengede cezalandırılabilir. kimi zaman da ifritlerin ağırlıklı olarak bulunduğu uğursuz yerler vardır ve böyle ortamlarda bulunmak da musallata kurban gitme sebebidir.
her şey, john bell’in ekinlerin arasında köpeğe benzeyen ama aslında hiçbir hayvana uymayan o ucubeyle göz göze gelmesiyle başlamıştır. silahını ateşlemiş, ucube yok olmuştur. aynı akşam, çiftlik evinin ahşap duvarlarında tuhaf bir ses yankılanmıştır. bir tırnağın, tahtayı yavaşça ve delicesine kazıma sesi. ardından evdeki çocukların yatak örtüleri görünmez ellerce çekilmeye, saçları havada savrulmaya başlamıştır. john bell ve ailesi, neyle karşı karşıya olduğunu o an anlayamamıştır.
bu görünmez güç, zamanla bir sese kavuşmuştur. yaşlı, hırıltılı ama bir o kadar da akıcı bir kadın sesi. çevre kasabalardakiler ona "bell cadısı" adını vermiştir fakat o, kendisini "kate" olarak tanıtmıştır. kate, incil’den ayetleri ezbere okumakta, uzak kasabalardaki dedikodulardan anında haber getirmektedir. en büyük nefreti ise evin reisi john bell’e karşıdır. "onu yok edene kadar durmayacağım" diye haykırmaktadır.
terör, zamanla fiziksel bir işkenceye dönüşmüştür. john bell’in yüz kasları aniden kasılmaya, dili şişip konuşmasını engellemeye başlamıştır. ruh, bell her yatağa düştüğünde onunla alay etmekte, yüzüne görünmez tokatlar indirmektedir. olay o kadar büyük bir yankı uyandırmıştır ki, geleceğin abd başkanı andrew jackson bizzat bu gücü görmek için çiftliğe gelmiştir. ancak jackson’ın atları çiftlik sınırında kilitlenmiş, arabasının tekerlekleri yere çakılmıştır. havadan gelen tiz bir kahkaha sonrasında jackson, "bir orduyla savaşabilirim lakin böyle bir güçle asla" diyerek yanındaki adamlarla birlikte arkasına bakmadan kaçmıştır.
yıllar süren bu amansız işkence, 1820 yılının 20 aralık sabahında son bulmuştur. john bell, yatağında derin bir komada bulunmuş ve saatler içinde can vermiştir. başucunda ise daha önce evde hiç görülmemiş, içinde siyah, tekinsiz bir sıvı olan küçük bir şişe durmaktadır. o an odada yankılanan o hırıltılı ses, zaferini ilan etmiştir: "o ilacı bell uyurken ağzına ben damlattım, işini bitirdim." şişedeki sıvı, kontrol edilmek için çiftliğin kedisine koklatılmış, hayvan saniyeler içinde can vermiştir. john bell’in cenazesinde, yüzlerce insan mezarlıkta toplandığında, havadan gelen o uğursuz ses neşeli şarkılar söyleyerek cenaze alayını uğurlamıştır. bell cadısı vakası, resmi kayıtlara "cin musallatı sebebiyle ölüm" şeklinde bir otopsi raporunu geçiren enteresan bir vakadır.
hikayede anlatılanların ne kadar doğru olduğu tartışmaya açık olmakla birlikte, bu tür vakaların imkansız olmadığını bilmekteyiz. ifritler belli başlı sebeplerden ötürü insanlara musallat olurlar ve onlara fiziksel zarar verebilirler ya da akıl sağlıklarıyla oynayabilirler. lakin bu spontane bir şekilde, tesadüf eseri olmaz. kimi zaman kurban büyük bir hata yaptığı için musallatı evine davet eder. örneğin başka bir insana ettiği kötülük yüzünden doğal dengede cezalandırılabilir. kimi zaman da ifritlerin ağırlıklı olarak bulunduğu uğursuz yerler vardır ve böyle ortamlarda bulunmak da musallata kurban gitme sebebidir.
devamını gör...
nick vermeden bir yazara seslen
seni tanıyor olmaktan dolayı gerçekten çok mutluyum.
devamını gör...
zengin yapınca başka fakir yapınca başka adlandırılan şeyler
fakir köylü/taşralı olur, zengin otantik tatlar arar ya da yöresel lezzetler tadar.
gerçek düşünceme gelince, son derece suni bulduğum/yvşklık olarak nitelendirdiğim bir olay.
gerçek düşünceme gelince, son derece suni bulduğum/yvşklık olarak nitelendirdiğim bir olay.
devamını gör...
sözlük yazarlarının en sevdiği zeki metin filmi
petrol kralları filmini seviyorum.
devamını gör...
interrail
bak bu yapılmalı işte
kışın yapıcaksın ama
alıcan hatunu
sevişe sevişe içe içe gğle oynaya gezicen
kışın yapıcaksın ama
alıcan hatunu
sevişe sevişe içe içe gğle oynaya gezicen
devamını gör...
sözlük yazarlarının en sevdiği zeki metin filmi
zeki metin filmi olmadığı için mototonist’in zikrettiği “mavi boncuk”..
ikilinin her ikisini de pek sevmem/sevmezdim.
metin akpınar’ın şu tiradları vardır ya, onlara çok uyuz olurdum. yok bakla pişirme tarifi, yok çocuklukta kurban kesme ritüelleri ve inanılmaz absürt, gerçeklikle hiç bir alakası olmayan detaylar..
zeki alasya da çok hat hut oynardı, vücut dili agresif gelirdi bana. ağzını yüzünü böyle değişik şekillere sokardı.
ama mavi boncuk iyiydi. hatta orada bile zeki alasya olmasa film bir şey kaybetmezdi bana göre..
ikilinin her ikisini de pek sevmem/sevmezdim.
metin akpınar’ın şu tiradları vardır ya, onlara çok uyuz olurdum. yok bakla pişirme tarifi, yok çocuklukta kurban kesme ritüelleri ve inanılmaz absürt, gerçeklikle hiç bir alakası olmayan detaylar..
zeki alasya da çok hat hut oynardı, vücut dili agresif gelirdi bana. ağzını yüzünü böyle değişik şekillere sokardı.
ama mavi boncuk iyiydi. hatta orada bile zeki alasya olmasa film bir şey kaybetmezdi bana göre..
devamını gör...
duran minibüsün şoförüne döner ayran veren kral dönerciler
hızır gibi yetişirler. şoförlerin o öğle yemeği bulmak isteyip seyir hâlinde oluşları kaynaklı kısa süreli açlıklarını en kestirme yoldan gideren bu krallar hem şoför tarafından minnetle karşılanır hem de yolcular birkaç saniyeliğine tatlı ve içten görüntülere tanık olur. sırf bu yüzden bile minibüs şoförü olup o hat senin bu hat benim dolaşası ve her öğlen bir adamın dibi dönerci tarafından döner ayranla beslenesi gelir insanın.
bunun bir diğer versiyonu da çiğköftecilerdir. çiğköftenin birleşik yazılışını hâlâ kabullenemeyengillerdenim. ama olsun, alışıp öğreneceğim. onlar da acılı acısız, soslu sossuz, kelli felli çiğköftelerini özenle hazırlar, minibüs süren emekçi kardeşlerimizin huzuruna yetiştirirler. çok hoşuma gider dönerci ve çiğköftecilerin bu minibüsçü dostu hâlleri. işlerini de çabucak hâlleder bu insanlar. dönerci veya çiğköfteci durmuş bir minibüs görür, minibüsçü yemeği alır ve parayı hemencecik verir. bekletmez yolcuları ve esnafı.
pratik kazana kazana alman disiplini edinmişlerdir. en fazla 5 saniyede bitirirler işi. öndeki araç hareket ettiği gibi de şoför devam eder stresli, maceracı ve keyifli yolculuğuna. gözü gönlü toktur. dönerci ve çiğköfteciler yoluyla karnı da... erzurum'a gitse öyle lezzetli döner, urfa'ya ulaşsa öyle tatlı çiğköfte yiyemez. bilir çünkü, en leziz yemek açken yediğindir.
bunun bir diğer versiyonu da çiğköftecilerdir. çiğköftenin birleşik yazılışını hâlâ kabullenemeyengillerdenim. ama olsun, alışıp öğreneceğim. onlar da acılı acısız, soslu sossuz, kelli felli çiğköftelerini özenle hazırlar, minibüs süren emekçi kardeşlerimizin huzuruna yetiştirirler. çok hoşuma gider dönerci ve çiğköftecilerin bu minibüsçü dostu hâlleri. işlerini de çabucak hâlleder bu insanlar. dönerci veya çiğköfteci durmuş bir minibüs görür, minibüsçü yemeği alır ve parayı hemencecik verir. bekletmez yolcuları ve esnafı.
pratik kazana kazana alman disiplini edinmişlerdir. en fazla 5 saniyede bitirirler işi. öndeki araç hareket ettiği gibi de şoför devam eder stresli, maceracı ve keyifli yolculuğuna. gözü gönlü toktur. dönerci ve çiğköfteciler yoluyla karnı da... erzurum'a gitse öyle lezzetli döner, urfa'ya ulaşsa öyle tatlı çiğköfte yiyemez. bilir çünkü, en leziz yemek açken yediğindir.
devamını gör...
her şeyin zorlaştırılması
her şey o kadsr dallanıp budakşandı ki
zamsn yetmşyor artık
içsel ve dışsal bir çok etkenle micadele ediyoruz
mesela business analyst falsn dşye uzmanlıklar çıkmış
ne ske derman oldukları da belli değil
böyle böyşe bi şeyler icad edip sonra ona uygun ihtiyaçlar uyduruluyo oysa tam tersi olması lazım değil mi ya
sonra da bunları hayatımıza eklemlşyoruz, ona yer açıyoruz falan
zamsn yetmşyor artık
içsel ve dışsal bir çok etkenle micadele ediyoruz
mesela business analyst falsn dşye uzmanlıklar çıkmış
ne ske derman oldukları da belli değil
böyle böyşe bi şeyler icad edip sonra ona uygun ihtiyaçlar uyduruluyo oysa tam tersi olması lazım değil mi ya
sonra da bunları hayatımıza eklemlşyoruz, ona yer açıyoruz falan
devamını gör...
sinek
bir kulağımızın arkası kalmıştı…
teşekkür ederim iki kulağımın arkasını da ısırmışsınız. köpeğimle beraber fıtı fıtı kulağımızı kaşıyoruz iki saattir *
sistemin bir parçası olmanız beni çok üzüyor gerçekten.
teşekkür ederim iki kulağımın arkasını da ısırmışsınız. köpeğimle beraber fıtı fıtı kulağımızı kaşıyoruz iki saattir *
sistemin bir parçası olmanız beni çok üzüyor gerçekten.
devamını gör...
pesimistlik
devamını gör...
pesimistlik
üzerine ekmek banıp yiyorum.
tırs gelip vırs gidiyor artık..
olumsuz mu? tamam ben buna alışığım..
bir olumlu düşününce geliyor- ki çok nadirdir- sudan çıkmış balık gibi ne yapacağımı şaşırıyorum.
sağ olsun hayatta karamsarlık ekmeğimin üzerine balı güzelce boca ediyor..
her durumda dakik bir pesimistim ben..
tırs gelip vırs gidiyor artık..
olumsuz mu? tamam ben buna alışığım..
bir olumlu düşününce geliyor- ki çok nadirdir- sudan çıkmış balık gibi ne yapacağımı şaşırıyorum.
sağ olsun hayatta karamsarlık ekmeğimin üzerine balı güzelce boca ediyor..
her durumda dakik bir pesimistim ben..
devamını gör...
tarrare
tarrare, fransa'ya dayanan bir tıp efsanesi. çelimsiz, kupkuru bir adam. ama asla doymak bilmeyen bir canavar. sıradan bir iştah değildir bu; tıp dünyasının çözemediği bir anomalidir. hikayeye göre henüz ergenken, bir oturuşta kendi ağırlığı kadar yemek yemiştir. ailesi tarafından sokağa atılmıştır. sokaklar artık onun avlağıdır. ne bulursa yutmaktadır; canlı kediler, köpek yavruları, yılanlar ve taşlar. çiğnemek bile yoktur onun sözlüğünde.
fransız devrim ordusu’na katılmıştır sonra. askeri rasyonlar bu dipsiz kuyuyu doyurmaya yetmemiştir. çöpler karıştırılmakta, hastaların yemekleri çalınmaktadır. ordu doktorları durumu fark etmiş ve kendisinden faydalanma yoluna gitmiştir. tarrare, içine gizli mesaj saklanan ahşap bir kutuyu yutmuş ve düşman hatlarına sızdırılmıştır. fakat yakalanmıştır prusya askerlerine. feci bir dayak yedikten sonra serbest bırakılmıştır.
hastaneye döndüğünde açlığı artık akıl oynatacak cinstendir. morglara dadanmıştır tarrare; cesetleri yerken yakalanmıştır. lakin işleri kan dondurucu noktaya getiren hadise hastanedeki 14 aylık bir bebek, aniden ortadan kaybolmasıdır. tarrare’ın ağzında ise taze kan izleri görülür. hastaneden yaka paça kovulur. birkaç yıl sonra, tüberkülozdan ölmüştür. otopside midesinin bütün iç organlarını kapladığı ve yumurta çürüğüne benzer bir kokunun yayıldığı tespit edilmiştir.
bir mnemosyne (yazar) ukdesi.
fransız devrim ordusu’na katılmıştır sonra. askeri rasyonlar bu dipsiz kuyuyu doyurmaya yetmemiştir. çöpler karıştırılmakta, hastaların yemekleri çalınmaktadır. ordu doktorları durumu fark etmiş ve kendisinden faydalanma yoluna gitmiştir. tarrare, içine gizli mesaj saklanan ahşap bir kutuyu yutmuş ve düşman hatlarına sızdırılmıştır. fakat yakalanmıştır prusya askerlerine. feci bir dayak yedikten sonra serbest bırakılmıştır.
hastaneye döndüğünde açlığı artık akıl oynatacak cinstendir. morglara dadanmıştır tarrare; cesetleri yerken yakalanmıştır. lakin işleri kan dondurucu noktaya getiren hadise hastanedeki 14 aylık bir bebek, aniden ortadan kaybolmasıdır. tarrare’ın ağzında ise taze kan izleri görülür. hastaneden yaka paça kovulur. birkaç yıl sonra, tüberkülozdan ölmüştür. otopside midesinin bütün iç organlarını kapladığı ve yumurta çürüğüne benzer bir kokunun yayıldığı tespit edilmiştir.
bir mnemosyne (yazar) ukdesi.
devamını gör...
minimal rakı sofrası
devamını gör...
sözlük yazarlarının en sevdiği zeki metin filmi
karıyı dürüm yapıp kaçırdıkları film güzeldi ya
devamını gör...
ergenlikten kişilik analizi
ergenlikte her şeyi kafamın içindeki duvara astım, oda duvarının sadeliği asacağım şeyin bir veya iki yaş sonra geçecek heves ten daha güzel duruyordu.
bugün hâlâ arasıra bana zor kişiliksin seni çözmek zor, diyorlar.
olsun, ben de kendimden pek bir şey anlayıp çözmüş değilim diyorum.
bugün hâlâ arasıra bana zor kişiliksin seni çözmek zor, diyorlar.
olsun, ben de kendimden pek bir şey anlayıp çözmüş değilim diyorum.
devamını gör...
zengin yapınca başka fakir yapınca başka adlandırılan şeyler
fakir ölür, zengin hakkın rahmetine kavuşur
devamını gör...
yazarların sinir olduğu insan tipleri
yogaya karşı önyargılı davranan tiplet
devamını gör...
sawney bean
16. yüzyıl iskoçya’sının tekinsiz ve balta girmemiş kıyılarında, kulaktan kulağa yayılan öyle bir lanet vardı ki, dönemin kralı i. james bile bu vahşeti sonlandırmak için bizzat ordunun başına geçmek zorunda kalmıştı. hikayenin merkezinde, çalışmaktan ve dürüst bir hayattan nefret eden, karanlık ruhlu bir adam vardı: alexander "sawney" bean.
sawney bean, taşra hayatının monotonluğundan ve dürüst işçi sınıfının sefaletinden sıkılınca, yanına kendisi gibi düşünen hırslı ve acımasız bir kadın alarak medeniyete tamamen sırtını döndü. çift, ayrshire kıyılarında, suların yükselmesiyle girişi tamamen kapanan, yüzlerce metre derinliğindeki karanlık ve nemli (b bennane mağarası)’nı kendilerine yurt edindi. bu mağara, sonraki çeyrek asır boyunca iskoçya tarihinin en büyük kabusuna ev sahipliği yapacaktı.
hayatta kalmak için ne bir tarlaları vardı ne de bir zanaatları. sawney ve karısı, çareyi yoldan geçen yalnız gezginleri pusuyu düşürüp soymakta buldu. ancak yakalanma korkusu onları ana akım suçlulardan çok daha vahşi bir yönteme itti: arkalarında hiç şahit bırakmamak. öldürdükleri kurbanların cesetlerini mağaraya taşıdılar. zamanla bu cinayetler sadece bir güvenlik önlemi olmaktan çıkıp, temel besin kaynakları haline geldi. kurbanlarını mağaranın karanlığında parçalara ayırıyor, tuzlayıp kurutarak salamura yapıyorlardı.
yıllar geçtikçe mağaranın içindeki nüfus, ensest ilişkilerle çığ gibi büyüdü. sawney ve karısının çocukları oldu, o çocuklardan yeni çocuklar doğdu. sonunda dış dünyadan tamamen izole, sadece insan etiyle beslenen, ahlak ve dil kavramını yitirmiş yaklaşık 50 kişilik devasa bir yamyam klanı oluştu. çevre kasabalarda yüzlerce insan ardında hiçbir iz bırakmadan kayboluyor, yerel halk suçu masum göçmenlere ya da hancılara atıyordu. kimsenin aklına o karanlık mağaraya bakmak gelmiyordu çünkü yükselen deniz suları klanın tüm izlerini kusursuzca gizliyordu.
her kusursuz suç gibi, bean ailesinin saltanatı da tek bir hata ile sarsıldı. bir gece klan, panayırdan dönen evli bir çifte pusu kurdu. kadını saniyeler içinde attan düşürüp vahşice katlettiler ancak kocası göründüğünden daha dişli çıktı. atının üstünde kılıcı ve tabancasıyla amansız bir savunma savaşı verdi. tam gücü tükenmek üzereyken, aynı yoldan dönen 20 kişilik başka bir yolcu grubu çığlıkları duyarak yardıma yetişti. kalabalığı gören yamyam klanı, arkalarında parçalanmış bir kadın cesedi ve dehşet içinde bir koca bırakarak mağaralarına geri kaçtı.
yaşanan bu vahşet nihayet gizemi bozdu ve şikayetler doğrudan kral i. james’e ulaştı. kral, yanına 400 eğitimli asker ve iz sürücü tazılar alarak ayrshire kıyılarına bizzat çıkarma yaptı. askerler günlerce hiçbir iz bulamadı ancak tazıların keskin burunları, deniz sularının çekildiği bir an o kör mağaranın ağzında donup kaldı. mağaraya giren ordu, insanlık tarihinin en karanlık manzarasıyla karşılaştı: tavandan sarkan insan uzuvları, kurutulmuş etler, dağ gibi birikmiş kıyafetler ve mücevherler.
sawney bean ve tüm ailesi tek bir kayıp bile verilmeden kıskıvrak yakalandı. işledikleri suçlar o kadar büyük ve dehşet vericiydi ki, mahkemeye bile gerek duyulmadı. edinburgh’a götürülen klanın erkeklerinin kolları ve bacakları canlı canlı kesilerek kan kaybından ölmeye bırakıldı; kadınlar ve çocuklar ise bu vahşeti izlemeye zorlandıktan sonra yakılarak idam edildi. sawney bean, son nefesini verirken bile pişmanlık göstermedi ve cellatların yüzüne karşı, "bitmedi, asla bitmeyecek" diye haykırdı. ardında bıraktığı hikaye ise yüzyıllar boyunca geceleri çocukları korkutmak için anlatılan en gerçek masal olarak kaldı.
sawney bean, taşra hayatının monotonluğundan ve dürüst işçi sınıfının sefaletinden sıkılınca, yanına kendisi gibi düşünen hırslı ve acımasız bir kadın alarak medeniyete tamamen sırtını döndü. çift, ayrshire kıyılarında, suların yükselmesiyle girişi tamamen kapanan, yüzlerce metre derinliğindeki karanlık ve nemli (b bennane mağarası)’nı kendilerine yurt edindi. bu mağara, sonraki çeyrek asır boyunca iskoçya tarihinin en büyük kabusuna ev sahipliği yapacaktı.
hayatta kalmak için ne bir tarlaları vardı ne de bir zanaatları. sawney ve karısı, çareyi yoldan geçen yalnız gezginleri pusuyu düşürüp soymakta buldu. ancak yakalanma korkusu onları ana akım suçlulardan çok daha vahşi bir yönteme itti: arkalarında hiç şahit bırakmamak. öldürdükleri kurbanların cesetlerini mağaraya taşıdılar. zamanla bu cinayetler sadece bir güvenlik önlemi olmaktan çıkıp, temel besin kaynakları haline geldi. kurbanlarını mağaranın karanlığında parçalara ayırıyor, tuzlayıp kurutarak salamura yapıyorlardı.
yıllar geçtikçe mağaranın içindeki nüfus, ensest ilişkilerle çığ gibi büyüdü. sawney ve karısının çocukları oldu, o çocuklardan yeni çocuklar doğdu. sonunda dış dünyadan tamamen izole, sadece insan etiyle beslenen, ahlak ve dil kavramını yitirmiş yaklaşık 50 kişilik devasa bir yamyam klanı oluştu. çevre kasabalarda yüzlerce insan ardında hiçbir iz bırakmadan kayboluyor, yerel halk suçu masum göçmenlere ya da hancılara atıyordu. kimsenin aklına o karanlık mağaraya bakmak gelmiyordu çünkü yükselen deniz suları klanın tüm izlerini kusursuzca gizliyordu.
her kusursuz suç gibi, bean ailesinin saltanatı da tek bir hata ile sarsıldı. bir gece klan, panayırdan dönen evli bir çifte pusu kurdu. kadını saniyeler içinde attan düşürüp vahşice katlettiler ancak kocası göründüğünden daha dişli çıktı. atının üstünde kılıcı ve tabancasıyla amansız bir savunma savaşı verdi. tam gücü tükenmek üzereyken, aynı yoldan dönen 20 kişilik başka bir yolcu grubu çığlıkları duyarak yardıma yetişti. kalabalığı gören yamyam klanı, arkalarında parçalanmış bir kadın cesedi ve dehşet içinde bir koca bırakarak mağaralarına geri kaçtı.
yaşanan bu vahşet nihayet gizemi bozdu ve şikayetler doğrudan kral i. james’e ulaştı. kral, yanına 400 eğitimli asker ve iz sürücü tazılar alarak ayrshire kıyılarına bizzat çıkarma yaptı. askerler günlerce hiçbir iz bulamadı ancak tazıların keskin burunları, deniz sularının çekildiği bir an o kör mağaranın ağzında donup kaldı. mağaraya giren ordu, insanlık tarihinin en karanlık manzarasıyla karşılaştı: tavandan sarkan insan uzuvları, kurutulmuş etler, dağ gibi birikmiş kıyafetler ve mücevherler.
sawney bean ve tüm ailesi tek bir kayıp bile verilmeden kıskıvrak yakalandı. işledikleri suçlar o kadar büyük ve dehşet vericiydi ki, mahkemeye bile gerek duyulmadı. edinburgh’a götürülen klanın erkeklerinin kolları ve bacakları canlı canlı kesilerek kan kaybından ölmeye bırakıldı; kadınlar ve çocuklar ise bu vahşeti izlemeye zorlandıktan sonra yakılarak idam edildi. sawney bean, son nefesini verirken bile pişmanlık göstermedi ve cellatların yüzüne karşı, "bitmedi, asla bitmeyecek" diye haykırdı. ardında bıraktığı hikaye ise yüzyıllar boyunca geceleri çocukları korkutmak için anlatılan en gerçek masal olarak kaldı.
devamını gör...
