zaman tüneli
mormonlar
inançlarının esası şudur :
trilyonlarca yıldıza hükmeden insan görünümlü tanrılar vardı ve bu tanrıların da başı ''elohim'' idi. elohim gizemli bir yıldızın yakınındaki gezegende sayısız eşiyle birlikte yaşamaktaydı ve bu eşler de tanrıçaydı. elohim burada eşleriyle sayısız cinsel birleşme sonucu milyarlarca ruh çocuğu dünyaya getirdiler. bu arada bu birleşmeler ruhani cinsel birleşmeler olduğu gibi doğan çocuklar da bedensel değil ruhsal varlıklardı.
bir gün elohim büyük bir şölen toplantısı düzenledi. toplantıda en büyük iki oğul lucifer ve isa da bulunmaktaydı. elohim orada ruhlara ölümlü bedenler giydirip iyi ile kötüyü ayırt etmeleri için dünyaya göndermeyi planladığını söyledi. lucifer ayağa kalkar ve bu yeni dünyada insanların kurtarıcısının kendisi olmasını istediğini söyler. ancak diğer tanrı ruhların da oylarıyla kurtarıcı olarak isa seçilir ve lucifer insanların üçte birini kendi yanına çekeceğini söyleyerek oradan ayrılır. böylece lucifer şeytan olur. elohim'e ve isa'ya itaat edenler ise dünyaya temiz beyaz simalarla gönderilir. iyi ile kötünün göksel mücadelesinde tarafsız kalan ruhlar ise ''zenci'' olarak yeryüzüne gönderilir.
binlerce sene sonra elohim bu kez insan formuna girerek meryem ile birleşmede bulunup isa'nın doğmasını sağlamak için yeryüzüne uçar. mormonlar isa'nın da yaşarken maria magdalena dahil olmak üzere 3 kadınla evli olduğunu söylerler. zaten mormonlardaki çok eşliliğin esası da buna dayanmaktadır. işte modern mormonluğun kurucusu ingiliz asıllı joseph smith'in de soyunun isa'dan geldiğine inanılır.
bu aşamadan sonra isa dirilir ve asırlar sonra amerika kıtasına gelerek kızılderililere vaaz eder ve taraftar toplar. mormon inanışın göre kızılderililer kayıp israil kabilelerinden birisidir. yine asırlar sonra egzantrik hikayeler yazan joseph smith adındaki ingiliz asıllı bir amerikan genci new york'taki evinin yakınlarında israil soyunun bir kolu olan kızılderililerle olan savaştan kalan kutsal metinleri bulduğunu iddia eder ve kilisesini kurar.
katı mali ve ahlaki kodlar koyan smith'in takipçileri gizli sunaklarda yaptıkları ayinlerle tanrı olmayı amaçlarlar. zira insan tanrı'dan gelmiştir ve mormon ilkelerini hayata uygulayarak tekrar tanrı olacaktır. hesap gününde mormonlar elohim, isa ve joseph smith'in karşısına çıkıp yargılanacaklarına inanırlar.
trilyonlarca yıldıza hükmeden insan görünümlü tanrılar vardı ve bu tanrıların da başı ''elohim'' idi. elohim gizemli bir yıldızın yakınındaki gezegende sayısız eşiyle birlikte yaşamaktaydı ve bu eşler de tanrıçaydı. elohim burada eşleriyle sayısız cinsel birleşme sonucu milyarlarca ruh çocuğu dünyaya getirdiler. bu arada bu birleşmeler ruhani cinsel birleşmeler olduğu gibi doğan çocuklar da bedensel değil ruhsal varlıklardı.
bir gün elohim büyük bir şölen toplantısı düzenledi. toplantıda en büyük iki oğul lucifer ve isa da bulunmaktaydı. elohim orada ruhlara ölümlü bedenler giydirip iyi ile kötüyü ayırt etmeleri için dünyaya göndermeyi planladığını söyledi. lucifer ayağa kalkar ve bu yeni dünyada insanların kurtarıcısının kendisi olmasını istediğini söyler. ancak diğer tanrı ruhların da oylarıyla kurtarıcı olarak isa seçilir ve lucifer insanların üçte birini kendi yanına çekeceğini söyleyerek oradan ayrılır. böylece lucifer şeytan olur. elohim'e ve isa'ya itaat edenler ise dünyaya temiz beyaz simalarla gönderilir. iyi ile kötünün göksel mücadelesinde tarafsız kalan ruhlar ise ''zenci'' olarak yeryüzüne gönderilir.
binlerce sene sonra elohim bu kez insan formuna girerek meryem ile birleşmede bulunup isa'nın doğmasını sağlamak için yeryüzüne uçar. mormonlar isa'nın da yaşarken maria magdalena dahil olmak üzere 3 kadınla evli olduğunu söylerler. zaten mormonlardaki çok eşliliğin esası da buna dayanmaktadır. işte modern mormonluğun kurucusu ingiliz asıllı joseph smith'in de soyunun isa'dan geldiğine inanılır.
bu aşamadan sonra isa dirilir ve asırlar sonra amerika kıtasına gelerek kızılderililere vaaz eder ve taraftar toplar. mormon inanışın göre kızılderililer kayıp israil kabilelerinden birisidir. yine asırlar sonra egzantrik hikayeler yazan joseph smith adındaki ingiliz asıllı bir amerikan genci new york'taki evinin yakınlarında israil soyunun bir kolu olan kızılderililerle olan savaştan kalan kutsal metinleri bulduğunu iddia eder ve kilisesini kurar.
katı mali ve ahlaki kodlar koyan smith'in takipçileri gizli sunaklarda yaptıkları ayinlerle tanrı olmayı amaçlarlar. zira insan tanrı'dan gelmiştir ve mormon ilkelerini hayata uygulayarak tekrar tanrı olacaktır. hesap gününde mormonlar elohim, isa ve joseph smith'in karşısına çıkıp yargılanacaklarına inanırlar.
devamını gör...
fransız hastanelerinde dua odası olması
islama göre her yerde dua edebilirsiniz. illa bir odada değil. mescit soruyorsanız, her hastanede mescit, hastanenin yakınında cami vardır illa.
devamını gör...
salat namaz değildir
kuran'da namazın tüm ayrıntısının verildiği gerçeğini örtbas etmeye çalışanlara inat, "kuran'daki din" kitabından ilgili kısmı alıntılayalım:
"kuran’a dayalı bir dini anlayışın yüzlerce konuda daha tutarlı, daha mantıklı ve daha yaşanır olduğunu görmelerine rağmen mezhepçi-hadisçi anlayışları inatla kurtarmak isteyen bazı kişiler, “kurtuluşu” namaz konusunun hadis ve mezhep kitapları olmadan anlaşılamayacağını gündeme getirmekte aramaktadırlar. kuran’ı dinin kaynağı olarak yetersiz gören mezhepçi-hadisçi yaklaşımları benimseyenler “sırf kuran’dan dini anlarsak, namazı nasıl kılacağız? namazı sırf kuran’a bakarak kılamayız. demek ki kuran dışı kaynaklar lazım…” diyerek mezheplerini-hadislerini kurtarmaya çalışmaktadırlar. aşağıda, kuran merkezli bir anlayışı benimseyenler açısından namaz konusunu anlamakta bir sıkıntı olmadığını, bu hususta farklı bazı görüşler ifade edilmiş olsa da, bu görüşlerin mezhep ve hadis kaynaklarına atıf yapılmadan anlaşıldığını göreceğiz.
önceden gördüğümüz gibi allah’ın cennette baldırını açtığı izahından dünyanın balık üzerinde olup bu balığın kuyruğunu sağlamasıyla deprem olduğu izahına kadar, kuran’daki bir hükmün aç bir keçinin yemesiyle yürürlükten kalktığı izahından namaz kılmayanın öldürülmesi gerektiği izahına kadar mezhepçi-hadisçi yaklaşımlar içerisinde kuran’a ve mantığa aykırı birçok izah mevcuttur. bu kaynakları merkeze alarak bu ümmetin sağlıklı bir din algısı oluşturması mümkün değildir. mezhep ve hadis kaynaklarına atıf yapılmadan da bahsedilen ibadetler anlaşılırdır ama bir an için mezhepçi-hadisçi yaklaşımları benimseyenlerin zannettiği gibi bu kaynaklara atıf yapılmadan bu ibadetlerle ilgili kimi hususların anlaşılmaz olduğunu farz edelim. bir görüşün doğru olduğunu göstermek için karşı tarafın görüşünde bir açık göstermek yetmez, yapılması gereken kendi görüşünün daha doğru olduğunu göstermek ve yöneltilen eleştirileri karşı tarafın eleştirileri cevapladığından daha iyi cevaplayabilmektir. mezhepçi-hadisçi yaklaşımları benimseyenler, kendilerine yapılan yüzlerce eleştiriye, namaz konusuyla ilgili anlaşılmayan noktalar olduğu iddiasını yaparak cevap verebileceklerini sanmaktadırlar. daha doğrusu namaz konusunu ortaya atmakla kendilerine yöneltilen yüzlerce soruyu cevapsız bırakabileceklerini ve kendilerinin kuran merkezli yaklaşımlardan daha başarılı olduklarını gösterebileceklerini sanmaktadırlar. oysa bu kitap boyunca gösterilen eleştirilerden mezhepçi-hadisçi anlayışları benimseyenlerin kaçması mümkün değildir. kuran dışında bu ümmetin güvenebileceği bir kaynağın olmadığı çok açıktır. ayrıca aşağıda görüleceği gibi mezhep ve hadis kaynaklarına başvurmadan namazı, orucu, haccı ve zekatı anlamakta bir sorun yoktur. hz. ibrahim’den beri bilinen ve çoğu toplu uygulamaya katılımla da anlaşılan bu ibadetleri ele almadan önce, namazı kılmaya başlamadan önce gerçekleştirilmesi gerekli şartları ele alıp, bunların kuran’dan nasıl anlaşıldıklarını göstereceğiz.
boy abdesti (gusül) ve abdest
kuran’da boy abdesti ve abdest, sadece ve sadece namazın şartı olarak anlatılır. ayrıca camiye girerken, kuran okurken veya namaz dışındaki herhangi bir ibadet için boy abdestinin ve abdestin alınması dini bir mecburiyet değildir. kuran’da boy abdesti ve abdest birazdan vereceğimiz iki ayette geçer. bu iki ayet dışında kuran’da boy abdesti ve abdest ile ilgili hiçbir ayet yoktur. boy abdestinin ve abdestin ne yapmamız için gerektiği, ne zaman gerektiği, su olmazsa ne yapılacağı bu iki ayetten anlaşılmaktadır:
ey iman edenler! namaza kalktığınızda, yıkayınız: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; sıvazlayınız: başınızı ve aşık kemiklerine kadar ayaklarınızı. eğer cünüp iseniz temizlenin. eğer hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. allah size zorluk çıkarmak istemez. allah sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. umulur ki şükredersiniz.
5-maide suresi 6
ey iman edenler! sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolculuk hali müstesna- yıkanıncaya (gusül edinceye, boy abdesti alıncaya) kadar namaza yaklaşmayın. eğer hasta veya yolculuktaysanız, biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. allah affedici, bağışlayıcıdır.
4-nisa suresi 43
şimdi sorularımızı sorup bu iki ayete göre cevap verelim:
1- abdest ve boy abdesti niçin lazımdır?
ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki abdest de, boy abdesti de sadece namaz için lazımdır. 5-maide suresi 6. ayetin başında abdestin namaz için alınması gerektiği söylenir. 4-nisa suresi 43. ayette de cünüp olanın yıkanmadan namaz kılamayacağı anlatılır.
2-boy abdesti (gusül) ne zaman alınır?
“boy abdesti” ifadesiyle türkçede kastedilen kuran’da geçen “cünüp” olunca gerekli olan yıkanmadır. “gusül” zaten arapça “yıkanma” demek olduğu için “boy abdesti” yerine türkçe “gusül” veya “gusül abdesti” diyenler olmuştur. suyun gerekli olduğu bir halin iki ayette de “kadınlara dokunma” olduğu söylenir. arapçada da türkçedeki gibi deyimler vardır. türkçede “kadınlarla beraber olma” ifadesi “cinsel ilişkiye girme” anlamında kullanılır. “kadınlara dokunma” ifadesi arapçada “cinsel ilişki” anlamına gelen bir deyimdir ve kuran boyunca bu deyimin kullanımına bakılırsa bu anlaşılacaktır. yani boy abdestinin cinsel beraberlikten sonra alınması gerekir.
3-abdest ne zaman alınır?
konuyla ilgili iki ayette de bize suyun gerekli olup da suyu bulamadığımız hallerde ne yapmamız gerektiği açıklanır. suyun bize gerekli olduğunun açıklandığı hal ile abdesti neyin bozduğu da açıklanmıştır. burada “tuvaletten gelmiş” diye çevirdiğimiz ifade bize abdestin “tuvaletten” gelinince alınması gerektiğini göstermektedir. “tuvalet” diye çevirdiğimiz kelimenin arapçası “gait”tir. arapça bu kelime “çukur yer” anlamında olup, “tuvalet, ayak yolu” kelimelerine karşılık gelmektedir. yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, kanın akmasıyla da deve etinin yenmesiyle de abdest bozulmaz. ayetten abdesti neyin bozduğu açıkça anlaşılmaktadır. kişiler “tuvalette, ayak yolunda” çukur olan yere ne yapıyorsa abdesti o bozar.
4-boy abdesti nasıl alınır?
boy abdestinin cünüp iken alınması gerektiğini daha önce söylemiştik. cünüpken ne yapmamız gerektiği iki kelime ile anlatılır. 5-maide suresi’nde “tahare” kelimesi “temizlenmek”, 4-nisa suresi’ndeki “gasale” fiili “yıkanmak” demektir. boy abdesti için “şuradan şuraya kadar yıkanın, ağzınızı ve burnunuzu üçer kez çalkalayın, toplu iğne başı kadar kuru yer bırakmayın, sağ omuzdan başlayarak üçer kez su dökün…” şeklinde ifadeler geçmez. ayetteki “gasale” kelimesinden sadece “yıkanmak” anlaşılır. “tahare” ifadesi ile ise bu yıkanma işleminde kirlerden arınmanın önemi anlaşılır. bir anne beş yaşındaki çocuğuna “yıkan” derse, o çocuk bunu anlayıp yıkanır. oysa koskoca adamlara “yıkan” deniliyor fakat onlar “nasıl yıkanacağım? toplu iğne başı kadar kuru yer kalırsa ne olur? önce hangi omuzuma su dökeceğim?…” gibi gereksiz sorular sorup, bu sorularının cevabını bulamayınca kuran’ın yetersiz olduğunu sanıyorlar. üstelik bu anlamamanın, kendilerinin apaçık basit bir anlatımı anlamaya çalışmamalarından kaynaklandığını da anlayamıyorlar. bir de kuran’da anlatılanları eksik zannedip, bu garip soruların açıklandığı çelişkilerle dolu kitapları, dinin tam ve eksiksiz kaynaklarıymış gibi rehber ediniyorlar.
5- abdest nasıl alınır?
5-maide suresi 6. ayette abdesti nasıl almamız gerektiği anlatılmaktadır. bu anlatımda “yıkayın” fiilinin ardından “yüz ve dirseklere kadar elleri” ifadesi geçer, “sıvazlayın” fiilinin ardından da “baş ve aşık kemiklerine kadar ayakları” ifadesi geçer. (aşık kemikleri, ayak bileğinin iki tarafındaki çıkıntılı kemiklerdir.) birisi size “yıkayın: banyoyu ve mutfağı; silin: salonu ve yatak odasını” derse ne anlarsınız, yatak odasının yıkanması gerektiğini mi yoksa silinmesi gerektiğini mi? herhalde yatak odasının silinmesi gerektiğini anlarsınız. fakat sünni mezheplerden olanların çoğunluğu, “sıvazlayın” fiilinden sonra geçen “aşık kemiklerine kadar ayakların” sıvanması yerine “yıkanması” gerektiğini savunmuşlar, ayakları daha önceden geçen “yıkanma” fiiliyle ilişkilendirmişlerdir. oysa yakında olan fiil varken uzakta olan fiille ayakları ilişkilendirmemek daha doğru gözükmektedir. (sünni mezheplerden hanbeli mezhebinde, hem “sıvazlama”nın hem de “yıkanma”nın mümkün olduğu da ifade edilmiştir.) ayette, “yukarıdan aşağı ne yapılması gerektiğinin söylendiğini, sıvazlamanın ara izah olduğunu ve bir tek başın sıvazlanması gerektiğini” söylemek de mümkün değildir. çünkü ayette önce yüz ve ellerden bahsediliyor, sonra başa çıkılıp, sonra aşağı ayaklara iniliyor. bu yüzden ayakları aşık kemiklerine kadar sıvazlamayı “yıkayın” fiiline göndermek daha tutarlı gözükmemektedir. “ayakları yıkama mecburiyeti” uydurma hadislerle desteklenmeye çalışılmıştır. oysa şiilerdeki hadislere göre ayaklar elle sıvazlanır. amacımız hadisleri hadislerle çürütmek değil fakat kuran’ı yeterli görmeyenlerin hadiste bile keyfi davrandıklarını göstermektir. prof. süleyman ateş birçok sahabenin de ayaklarını sıvazlamayla yetindiğini belirttikten sonra ayetin arapçasından anlaşılanı şöyle açıklar: “yüce allah, abdestte vücudun iki temel uzvunun yıkanmasını emretmiştir ki; bunlar yüz ve kollardır. iki uç uzvun da sıvazlanmasını emretmiştir ki; bunlar da baş ve ayaklardır. yıkayınız fiilinden sonra iki tümleç getirmiştir. bunlar yüz ve ellerdir. demek ki yüz ve eller yıkanacaktır. sıvazlayınız fiilinden sonra da iki tümleç getirmiştir, bunlar da baş ile ayaklardır. demek ki bunlar da sıvazlanacak uzuvlardır. ayette bu manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır. kuran-ı kerim’de her kelime birbiriyle son derece uyumlu ve mütenasiptir. şimdi yıkayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl tek bir uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki eli) gösteriyorsa, sıvazlayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten de birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir.” (süleyman ateş, kuran ansiklopedisi, 1. cilt, abdest bahsi). kısacası abdestte yüz ve dirseklere kadar eller yıkanır, baş ve aşık kemiklerine kadar ayaklar sıvazlanır, bunların haricinde bir şey gerekmez. isteyen ağzını ve burnunu çalkalar, üç parmakla ensesini sıvazlar, ayaklarını yıkar, her uzvunu yıkayışta arapça dualar okur. fakat bunlar abdestin mecburiyetleri değildir. abdest kuran’da açıklanmıştır ve bunlar kuran’daki açıklamalarda yoktur.
6- su bulunamazsa ne yapılır?
normalde bir insanın su bulamama ihtimali çok azdır. kuran’ın bu ender oluşacak durumu bile açıklaması kuran’ın gerektiğinde nasıl tüm detayları verdiğinin bir delilidir. bu durumda kişi, suyun eksikliğini temiz bir toprağa teyemmüm ederek giderir; namazı terk etmek diye bir şey söz konusu olmaz. temiz toprağa eller sürülerek yıkanamayan yüz ve eller sıvazlanır. böylece namaza hazırlık suyun olmadığı zaman da sağlanmış olur.
her iki ayetin sonunda geçen allah’ın bize güçlük çıkarmak istemediğine, bağışlayıcılığına, affediciliğine dair ifadeleri boy abdestini ve abdesti bir sürü gereksiz detaylara boğanlar ve iki ayette açıklanan konuyu “açıklamak” için müstakil kitaplar yazanlar, düşünerek tekrar okumalılar.
namazda kıyafet ve temizlik
kuran’da namaz için özel bir kıyafet tarif edilmez. tek başına namaz kılan namazını istediği gibi kılar. namazın toplu kılındığı yerlere gidenlerin ise güzel, düzgün kıyafetle gitmesi iyidir (bakınız 7-araf suresi 31). 7-araf suresi 26. ayette; insanların avret yerlerini örtecek giyim tarzı olduğu gibi güzellik ve süs kazandıracak giyim tarzı da olduğu söylenir. bundan beş ayet sonra 7-araf suresi 31’de mescitlerin yanında (namaz kılınan bölgede) süslenmeden bahsedilir. kuran’da namaz kıyafeti diye özel bir kıyafet tarif edilmez fakat toplu kılınan namazlarda kılık kıyafete dikkat etmek yerinde olacaktır.
2-bakara suresi 125 ve 22-hac suresi 26. ayetlerden namaz kılınacak bölgenin temizlenmesinin ve temiz tutulmasının önemi anlaşılır. ayrıca 74-müdessir suresi 3. ve 4. ayetlerden elbisenin temiz olmasının ve pislikten kaçınmanın önemi anlaşılır. namaz dışında da geçerli olan bu ilkeler elbette namazı da kapsar.
kıbleye dönmek
2-bakara suresi 144, 149 ve 150. ayetlerde müslümanların nerede olursa olsunlar mescidi haram’a, yani kabe’nin olduğu yöne dönmelerinin gerektiği söylenir. bu, namaza düzen de veren bir uygulamadır. özellikle toplu kılınan namazlar bu sayede daha düzgün ve düzenli olur. 2-bakara suresi 115. ayette; nereye dönersek dönelim allah’ın orada olduğu söylenerek, kabe’ye dönmeye yanlış manalar yüklenilmesi, mescidi haram ve çevresinin putlaştırılması önlenir. mevcut camiler bakara suresi’nin ayetlerine binaen mescidi haram’a doğru yapılmıştır. müslümanlar kıldıkları namazı mescidi haram’a dönerek kılmaktadırlar. müslümanlar kıbleyi biliyorlarsa (mescidi haram yönünü) oraya dönüp namazı kılarlar. eğer yönü bulamazlarsa, allah’ın her yerde olduğunu bilip, herhangi bir yöne dönerek namaz ibadetlerine devam ederler (2-bakara suresi 115).
kuran’dan, müslümanların namazda nereye dönecekleriyle ilgili bir ayet gelmeden önce ehli kitabın döndüğü yöne dönerek namaz kıldıklarını ve bunun değiştirildiğini anlıyoruz. nitekim 2-bakara suresi 142. ayette “onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?” diye sorulduğunu, bu yön değişikliğinden hareketle bir itiraz getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. mescidi haram’a yönelmeyi emreden ayetin vahyedilmesiyle müslümanlar kabe’ye yönelerek namaz kılmaya başlamışlardır. daha önceden yöneldikleri yöne (kudüs) dönmeyi ifade eden bir kuran ayeti ise yoktur. bu da bizce, müslümanların “namaz kılın” emrini aldıklarında namazın ne olduğuyla ilgili bir anlayışa sahip olduklarını gösteren, bu emirle beraber ehli kitabın uygulamalarında da gördükleri şekilde namaza başladıklarını gösteren delillerden birisidir. (aşağıda bu husus daha detaylı işlenecektir.) bu anlayışa namaz kılınırken nereye dönüleceği de dahildi, bu yüzden kuran vahyi gelmeden önce kudüs’e dönmüşlerdi. fakat kuran’ın vahyiyle bu husus değiştirilip kabe’ye dönülmüştür.
namazda ses
namazdaki ses konusunda düzenleme şu ayetle verilmektedir:
namazında sesini yükseltme, kısma da, ikisi ortası bir yol tut.
17- isra suresi 110
görüldüğü gibi namazı bağırarak kılmamak gerekir. ayrıca kelimeleri içinden geçirip, sessiz bir şekilde namaz kılmak da uygun değildir.
namaza çağrı (ezan)
kuran’da namaz için çağrı yapıldığını, kâfirlerin ise bu çağrıyı alaya aldıklarını görüyoruz (5-maide suresi 58). amaç namaz için kişilerin toplanmasıdır ki bunun için gereğinde çağrı yapılır. cuma namazı, toplu kılınması emredilen bir namaz olduğu için cuma namazına çağrı yapılır (62-cuma suresi 9).
ezanın belli bir formda yapılmasına gelince; aktarılan hadislerde de mevcut ezanın vahiy sonucu veya peygamberimiz’in emri ile oluştuğu ifade edilmez. hadislere göre namaza erken gelenler işlerinden geri kaldıkları, geç gelenler ise namazı kaçırdıkları için yakınıyorlardı. bunun üzerine namaza nasıl çağrı yapılabileceği ile ilgili değişik görüşler ortaya atıldı. sonunda görülen bir rüya üzerine bugünkü gibi insan sesinin kullanılması suretiyle gerçekleştirilen ezanda karar kılındı (ebu davud). hadislerde anlatılanlara göre peygamberimiz bu rüya için “inşallah hak rüyadır” demiştir. yine hadislere göre bilal kendi inisiyatifiyle sabah namazında “es-salatu hayrun minen nevm” (namaz uykudan hayırlıdır) ifadesini eklemiştir. görüldüğü gibi hadisleri tarafsız bir şekilde okuyan biri, peygamberimiz’in döneminde, ümmetin ihtiyaçlarına yönelik bir şekilde, ezanın mevcut şeklinin kabul edildiği sonucuna varır. hadislere göre peygamberimiz, “bu böyledir, böyle ezan okuyun” diye emretmemiştir. eğer ezanın mevcut metni bir emrin neticesi olsaydı bilal’in ezana bir cümle eklemesi de düşünülemezdi. bilal’in ezana kendi keyfince cümle eklemesi, yani ezanı değiştirmesi mümkün oluyorsa, ezanın mevcut şeklinin bir farz değil, bu ümmetin yerleşmiş güzel bir sünneti olduğunu düşünmek gerekmez mi?
ezanın her yerde aynı şekilde okunan ortak ve kuran’a uygun sözleri, müslümanlar arasında birlik hissi uyandırmakta, bu çağrıyı duyan herkes, namaz vaktinin girdiğini ve namazın hep birlikte belli bir yerde kılınacağının mesajını almaktadır. bu uygulama böylece, birlik hissi oluşturmasının yanında düzenle ilgili de önemli bir fonksiyona sahiptir. islam dünyasının her yerinde aynı şekilde okunan ezanı muhafaza etmek, “islam ümmetinin bu ortak sünnetini” bozmamak gerekir.
bilinen bir ibadet: namaz
daha önceden dikkat çektiğimiz gibi peygamberimiz döneminde “namaz” (es-salat) denildiğinde neyin kastedildiği biliniyordu. peygamberimiz’in peygamberlik vazifesine başladığı mekke şehrindeki kabe’yi inşa eden hz. ibrahim idi. kuran’da peygamberimiz’e hz. ibrahim’in milletini takip etmesi söylenir. buradaki “millet” kelimesine bazı müfessirler “din” anlamı da vermektedirler:
bir de sana, “allah’ı birleyen olarak ibrahim’in milletine uy” diye vahyettik. ve ortak koşanlardan olma.
16-nahl suresi 123
kuran’da peygamberimiz’in kendisinden önce gelen peygamberler zincirinin son halkası olduğunu görüyoruz. tüm peygamberler arasında ise peygamberimiz ile hz. ibrahim arasında adeta özel bir ilişki kurulmuştur. mekke ve civarında yaşayan ve mekke’deki kabe’yi ziyaret eden yahudiler, hıristiyanlar ve hatta putperestler hz. ibrahim’i sayıyorlar ve kendilerini onun takipçisi olarak görüyorlardı. bunlara karşın kuran’da şöyle denmektedir:
gerçekten de insanlardan ibrahim’e en yakın olan ona tabi olanlar, bu peygamber (muhammed) ve iman edenlerdir (peygamberimiz’in ümmeti).
3-ali imran suresi 68
kuran’dan, hz.ibrahim’in ailesinden bir bölümünü mekke’ye yerleştirmesinin sebebinin namazı düzgün bir şekilde kılmaları olduğunu da anlıyoruz:
(ibrahim dedi ki:) rabbimiz! ben soyumdan olanların bir kısmını beyti haram’ın (kabe’nin) yanında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim ki namazı kılsınlar diye rabbimiz.
14-ibrahim suresi 37
rabbim! beni de soyumdan olanları da namazı kılanlardan eyle. rabbimiz, duamı kabul et.
14-ibrahim suresi 40
kabe’yi babası ibrahim ile beraber inşa eden ismail ve toplumu da namazı kılmaktaydılar:
54- kitapta ismail’i de an. o vaadine sadıktı ve bir elçi, bir peygamberdi.
55- yakınlarına namazı ve zekatı emrederdi. o, rabbinin razı olduğu biriydi.
3-ali imran suresi 54, 55
namaz kılma emri sadece hz. ibrahim, oğlu ve takipçileri ile sınırlı değildir. kuran’dan yahudilerin ve hıristiyanların da namazla emredildiklerini görüyoruz. aslında günümüzdeki yahudilikteki ve hıristiyanlıktaki mezheplerin içinde hala vakitli kılınan namazların izlerini görmekteyiz. bu namazlarda allah’ın anılması, kıyam, rüku ve secde uygulamaları da devam etmektedir ancak mezhepten mezhebe vakit ve şekillerde farklılıklar vardır. kuran evvelki ümmetlerin de uyguladıkları namaz alışkanlıklarını şehvetlerine uyarak bıraktıklarını söyler (19-meryem suresi 59). günümüzde yahudilik ve hıristiyanlıktaki bazı mezheplerde, vakitli namaz ibadetini daha çok din adamları gerçekleştirmekte, halktan az bir kısım bu ibadete düzenli olarak katılmaktadırlar. yahudilik ve hıristiyanlıkta da namaz ibadetinin olduğunu şu ayetlerden anlıyoruz:
musa ve kardeşine şöyle vahyettik: “toplumunuz için mısır’da evler hazırlayın. evlerinizi ibadet edilecek yerler (kıble) yapın ve namazı kılın. ve inananları müjdele.
10-yunus suresi 87
(isa dedi ki:) nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. yaşadığım sürece namaz kılıp zekat vermemi bana vasiyet etti.
19-meryem suresi 31
oysa onlar (ehli kitap) dini sadece allah’a halis kılan tektanrıcılar olarak o’na kulluk etmekle, namaz kılmakla, zekat vermekle emrolunmuşlardı.
98-beyyine suresi 5
peygamberimiz ve yanındakiler “namazı kılın” emrini aldıklarında, namazın ne olduğunu anlamışlardı, ehli kitabın uygulamalarından bu ibadeti biliyorlardı. bu konuda delil olarak “namaz kılın” ifadelerinin belirlilik takısıyla geçmesi de gösterilmektedir:
o namazı kılın ve o zekatı verin…
24-nur suresi 56
burada ve diğer birçok yerde “namaz” (salat) ifadesi belirlilik takısı olan “el” ifadesiyle geçmektedir. bu takı ingilizce’deki “the” takısına benzer, başına geldiği şeyin belli, bilinen bir şey olduğunu ifade eder. burada bu takı namaz ifadesinin başında geçerek namazın “belli, bilinen” bir ibadet olduğu anlamını vermektedir. bu da peygamberimiz ve yanındakilere zaten belli, bilinen bir ibadet olan namazın emredildiğini göstermektedir. “namazı kılın” emrini alan peygamberimiz ve beraberindekiler, zaten bildikleri namazı kılmaya başladılar, ayrıca bilinen bu ibadet topluca da kılındığı için toplu kılınan namazlara katılımla da bu ibadetin ne olduğu öğreniliyordu. kısacası namazı kılmak için kimsenin kuran dışında ayrı bir kitaba ihtiyacı yoktu ve olmamıştır; bu husus aşağıdaki açıklamalarla daha da iyi anlaşılacaktır.
namazın kapsadıkları
“namaz kılın” emriyle zaten bilinen bir ibadet emredilmekle beraber, namazın kapsadıklarına kuran’da dikkat de çekilmiştir. çeşitli özürlerle namazın belli kısımları yerine getirilemeyebilir, örneğin korku zamanında binek üzerinde namaz kılan kişi secdeleri tam bir şekilde yerine getiremeyebilir. fakat her durumda yerine getirilmesi gereken namazın en temel gerekliliği allah’ın zikredilmesidir (hatırlanmasıdır):
gerçekten de ben allah’ım. benden başka tanrı yoktur. öyleyse bana kulluk et ve beni zikretmek (hatırlamak) için namaz kıl.
20-taha suresi 14
namazın en önemli özelliği namazda allah’ın hatırlanmasıdır. 20-taha suresi 14. ayetten namazın kılınmasındaki gayenin allah’ın hatırlanması olduğunu anlarız. kuran’ın bir sıfatının “zikir” yani “hatırlatma” olduğunu yine kuran’dan söylenir. namaz kılarken, edeceğimiz duada, allah’a yakarışta, rehberimiz hep kuran’dır. örneğin allah’ın bağışlayıcılığı, merhameti, her şeyi yaratması, cenneti, cehennemi, bilgisinin ve kudretinin büyüklüğü hep kuran’dan öğrenilir. namazda da merhametli, bağışlayıcı gibi sıfatlara sahip bir allah’ın karşısında olduğumuzu bilir, ona göre allah’ı hatırlar, ona göre allah’a yöneliriz. fakat namazda arapça bilmeyenlerin arapça kuran okuması gerekmez ve eğer arapçasından kuran okuyacaklarsa da okuyacakları ayetlerin manasını öğrenmeleri yerinde olacaktır. özellikle namazlarda hep tekrarlanan fatiha suresi’nin arapçasını öğrenmek hem bu surenin manasını bilerek okuyabilmek için hem de toplu namazlarda bu sure okunurken anlamı anlamak için çok yerinde olacaktır. arapça bilenlerin kuran’ı vahyedildiği orijinal dilde okuması elbette güzeldir ama arapça bilmeyenlerin çoğu, arapça kuran okurken arapça anlamları bozmakta ve de ne söylediklerinden habersiz namaz kılmaktadırlar. hanefilik gibi ehli sünnet olduğu ifade edilen bir mezhepte bile arapça bilmeyenlerin kuran’ın tercümesini okuyabilmesi konusunda esneklik ifade edilmesine, selman el-farisi’nin fatiha suresi’ni farsçaya tercüme ettiği ve farsilerin namazda bu tercümeyi okudukları bilinmesine rağmen bu konuyla ilgili esnekliklere dair görüşler halktan saklanmıştır. allah sarhoş olmayan içkili kişilerin bile namaz kılmalarını istemiş fakat onlara bir şart koşmuştur: “ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (4-nisa suresi 43). böylece allah, sarhoşların ne söylediklerinden habersiz oldukları için namaz kılmalarını istemediğini bildirmiştir. peki, ayık kafalıyken anlamını bilmediği ayetleri kuran’dan okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumu bu sarhoşlarınkine benzememekte midir? bunların namazlarında yerine getirmedikleri unsur olan “ne söylediğini bilmek” sarhoşların yerine getirmediği unsurla aynı değil midir? kişinin ibadette söylediklerinin farkında olması bir ruhsat ve bir kolaylık olarak görülmemelidir. kişinin söylediklerinin farkında olarak ibadet etmesi, kişinin yaratıcısı ile gerekli bağı kurması için önemli bir şarttır. kuran’da, 2-bakara suresi 45. ayette, sabırla ve namazla allah’tan yardım dilemek geçer. namazda söylediklerinin manasından habersiz olan kişi, kendi özel derdiyle ilgili özel duygularını nasıl dile getirip de allah’tan yardım dileyecektir.
düzgün kılınan namazla şu unsurların yerine getirilmesi gerektiğine kuran’da dikkat çekilmiştir:
1- allah hatırlanmalıdır, kişi ne söylediğinin farkında olmalıdır (20-taha suresi 14).
2- namazda huşu olmalıdır. “huşu” kalpsel ürperti, derin saygı manasını taşımaktadır (23-müminun suresi 2).
3- namaz kişiyi çirkin davranışlardan ve fiillerden alıkoymalıdır (29-ankebut suresi 45).
namaz, allah’ı hatırlamak için yapılan bir ibadettir. fakat allah’ı diğer şekillerde hatırlamaktan farklı olarak belli vakitlerde farz kılınmıştır, abdestli olarak yerine getirilmelidir ve belli hareketleri de kapsamak gibi bazı ilave özelliklere sahiptir. zaten bilinen bir ibadet olmasından da kaynaklanarak, kuran’da, namazın hareketlerinin tarif edilerek “namaz budur; bu şekilde namazı kılın” denilen bir ayete rastlamayız ama kuran’daki anlatımlardan namazın hangi hareketleri kapsadığını da anlarız. örneğin namazın savaş durumunda bile bırakılmayacak kadar önemli bir ibadet olduğunu gösteren 4-nisa suresi 102. ayette savaş durumunda bir grubun namaz kıldığını, diğer grubun ise nöbet tuttuğunu görüyoruz. secde edildikten sonra diğer grup ilk grubun yerini alıp namazını kılmaktadır. buradan namazın secde ile bittiği de anlaşılmaktadır. bu ayetten savaş tehlikesinin olduğu bir durumda bile namazın secde de dâhil olmak üzere (secde kişinin en savunmasız halidir) yerine getirildiğini fakat nöbetleşe, silahları bırakmadan, düşmana fırsat verilmeden bunun yapıldığını görüyoruz. eğer savaşta dahi vakitli farz olunan namaz böyle yerine getiriliyorsa, normal zamanda namazın kıyamı, rükusu ve secdesi ile yerine getirilmesinin önemi daha iyi anlaşılır.
kuran’dan (14-ibrahim suresi 40) namazın hz. ibrahim’den beri var olan bir ibadet olduğunu anlıyoruz. kuran’da hareketli ibadet manasında üç kelime geçer. bunlar “kıyam (ayakta durma)”, “rüku (eğilme)” ve “secdedir (yüz üstü yere kapanma)”. kuran’da ibrahim peygamber’in makamının namaz yeri edinilmesi, evin temiz tutulması geçer (2-bakara suresi 125). 22-hac suresi 26. ayette ise evin “kıyam, rüku ve secde” edenler için temiz tutulması emredilerek namazın üç hareketinin ne olduğu bir arada gösterilmiş olur.
hani ibrahim’e kabe’nin yerini hazırlamıştık: “bana hiçbir şeyi ortak koşma. tavaf edenler, kıyam, rüku, secde edenler için evimi temiz tut.”
22-hac suresi 26
bu ayetler dışında da namazın hareketleri olan kıyam, rüku ve secdeye dikkat çekilen ayetler vardır. namazda rükuda söylenen “subhane rabbiyel azim” ifadesi 56-vakıa suresi 96. ayette, secdede söylenen “subhane rabbiyel ala” ifadesi 87-ala suresi 1. ayette geçen ifadelere uygun olarak söylenmektedir. fakat rüku ve secdede ne söyleneceğiyle ilgili bir kısıtlama yoktur. buralarda herhangi bir kuran ayeti okunabileceği gibi allah’a yönelinip dua da edilebilir, şükür de edilebilir, 2-bakara suresi 45. ayette dikkat çekildiği gibi karşımıza çıkan sorunlarda allah’tan yardım da istenebilir nitekim peygamberimiz’in döneminde rüku ve secdelerde farklı ifadelerin söylendiği de rivayet edilmiştir. (bakınız: ibn hemmam, 2. cilt) peygamberimiz’in hem çok kısa namaz kıldığına, hem de uzun rüku ve uzun secdelerle çok uzun namaz kıldığına dair hadisler vardır. bu konudaki bazı hadislere göre peygamberimiz kimi zaman rükuya gittiğinde hiç doğrulmayacağı zannedilecek kadar, kimi zaman secdeye gittiğinde hiç secdeden kalkmayacağı zannedilecek kadar uzun kalmıştır. herhalde hiç kimse bunun 3’er defa bahsedilen ifadelerin söylendiği bir zaman dilimine denk geldiğini düşünmeyecektir. ama namazı anlatan bazı kitaplarda rükuları üç “subhane rabbiyel azim” ve secdeleri üç “subhane rabbiyel ala” ifadeleriyle kısıtlayıp, allah’ın serbest bıraktığını gereksiz yere sınırlayan açıklamalar vardır. bu ifadeler, kuran’ın ruhuna uygun, kulların allah’ı yüceltmesi için güzel ifadelerdir. namazlarda düzeni sağlamak için imamlara, bu ifadelerin 3 kere söyleneceği zaman miktarının geçirilmemesini telkin eden bir uygulamanın namazlara düzen verdiği düşünülebilir. bizce, bu tip kalıplar, böyle endişelerle çıkmış, namazı çok uzun kıldırıp cemaatin bir kısmının isteklerine muhalefet edebilecek imamların önü kapanmıştır. fakat namazlarda hep aynı ifadeleri tekrar etmenin neticesinde, birçok kişinin söylenen bu çok anlamlı sözlerin manasını düşünmeden otomatik olarak söylemeye teşvik edildikleri gibi bir zarar da göz önünde bulundurulmalıdır. normalde rükuda ve secdede, sadece belirlenmiş bahsedilen ifadeleri söylememiz gerekmemektedir. namazlardaki kıyam, rüku ve secdelerde ne kadar duracağımızın süresi şahsi görüşlerimize bırakılmıştır. bazıları serbest bir alanı kendi belirlemeleriyle dondurmuşlardır. bu belirlemelerden bir kısmı bir düzenin kurulmasında yardımcı olduysa da bunların birçoğu namazda aşırı şekilciliğe ve anlamdan kopmaya yol açmıştır.
kişiler namazla ilgili gereksiz detaylara boğulmuştur. fakat namazın en önemli unsurları olan söylediğinin farkında olma ve huşuyla ilgili ciddi sorunlar bulunmaktadır. kıyamdayken ellerin bilekten tutulması, rükuda sırtın açısı, secdede önce alnın sonra burnun yere konması gibi nice teferruat üzerine gereksiz tartışmalar yapılmıştır. nitekim mezhepler arasında, kıyamdayken ellerin bağlanıp bağlanmayacağı veya ayaktayken ayakların arasının ne kadar açılacağı gibi gereksiz tartışma konuları olmuştur. birine “ayakta dur” (kıyam) deseniz bu emri kolaylıkla anlar ve size “ellerimi ne yapacağım, ayaklarımın arası kaç santim olacak” gibi sorular sormaz. kısacası kıyam, rüku ve secdenin namazın içindeki hareketler olduğu anlaşıldıktan sonra bu tip detaylarla ilgili sorulan sorular gereksizdir.
kuran’da secdelerin arkasından (50-kaf suresi 40) ve namaz bittikten sonra (4-nisa suresi 103) da allah’ın anılmasının gerektiği ifade edilmektedir. 4-nisa suresi 103. ayetten bu anmanın ayaktayken, otururken ve yan yatarken olabileceğini anlıyoruz. namazlardaki oturuşlarla bu ayetlerin emri yerine gelmiş olmaktadır. bu oturuşlarda asıl olanın allah’ın anılması olduğunu görüyoruz, kişinin hangi sözleri söyleyerek bu anmayı gerçekleştireceğine ise kişi kendisi karar verecektir.
namazı bitirdiğinizde allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken hatırlayın (zikredin).
4-nisa suresi 103
ayrıca 72-cin suresi 18. ayete göre namaz kılınan yerlerde allah dışında kimseye yakarılmamalıdır. peygamberlerden, evliya zannedilenlerden veya ölmüşlerden yardım istemek müslüman’a yakışmaz.
bu arada, yeri gelmişken, namazdaki bu hareketlerle ilgili ortaya atılan oldukça yanlış bir görüşü düzeltmeyi de yararlı buluyoruz. kuran’da “namaz” anlamına gelen “salat” kelimesi aynı zamanda “destek, iletişim kurma, dua” gibi anlamlara da gelmektedir. aslında bu anlamların birbiriyle ilişkisi gözükmektedir; müslümanlar kıldıkları namazla allah ile iletişim kurmakta, dua etmekte, dinlerine destek vermektedirler. her dilde birden fazla anlama gelen kelimeler vardır, örneğin türkçede “yüz” kelimesi; “bir sayı” ve “başın bölümü” ve “deri gibi bölümleri çıkarmak” ve “denizdeki hareket” gibi oldukça farklı anlamlara gelmektedir ama bu kelimenin geçtiği yere göre anlamını belirlemede türkçe konuşan hiçbir kişi sorun çekmez. aynısı kuran’daki “salat” kelimesinin kullanımı için geçerlidir, üstelik “salat” kelimesi bu kadar ilgisiz manalara gelmemektedir ve kuran’da geçiş yerine göre bu kelimeye mana verilmelidir. bazıları, kuran’da “namaz” anlamında “salat” kelimesinin hiç kullanılmayıp, bu kelimenin hep “destek” anlamında kullanıldığını ifade etmişlerdir. kuran’ı biraz dikkatli okuyan bir kişi bu iddianın yanlışlığını hemen anlayacaktır. öncelikle bu iddia ayakta durma (kıyam), rüku (eğilme) ve yere kapanma (secde) ifadelerinin mecazi anlamda alınıp gerçek anlamında alınmamasına sebep olmaktadır ki bu hiç de makul gözükmemektedir. bazı ayetlerde bu iddianın tutarsızlığı iyice gözükmektedir. örneğin 4-nisa suresi 102. ayette, düşmandan bir tehlike gelme endişesi olduğunda bir grubun nöbet tuttuğunu ve diğer bir grubun bu arada secde gibi hareketleriyle namaz kıldığını, sonra namazı kılmamış olan diğer grubun gelip namaz kıldığını görüyoruz. buradaki “salat” ifadesini hareketler içermeyen bir destek olarak alırsanız birçok mantıksız husus karşınıza çıkar; hareketli olmayan bir destekte bir grubun diğerinin arkasında nöbette bekleyip, bu arada o grup “mecazi anlamda secde ettikten” sonra gelip de öbür grubun da “destek vermesi” gibi anlamlandırmalar mantıksız olacaktır. ayrıca 4-nisa suresi 103. ayette belirtildiği gibi namaz belirli vakitlerde insanlara farz kılınmıştır, allah’ın dinine destek ise her vakit yapılabilen bir eylemdir, bunun için belli vakitleri beklemeye gerek yoktur.
ilaveten hareketleriyle namazın farz olmadığı iddiasında bulunanlar, namaz için abdest almak gibi hareketli bir ön hazırlığın kuran’da açıklanmasının kendi yaklaşımlarına ne kadar aykırı olduğunu görünce, kuran’da namaz için abdest almakla ilgili -yukarıda ele aldığımız- ifadelerin yıkanma manasında olmayıp mecazi manalar içerdiğini söyleyecek kadar komik olacak derede zorlama, ayetlerin açık arapçasıyla ilgisiz manalar vermeye kadar işi vardırmak zorunda kalmışlardır (hareketli namaz fikrinden kaçınmak için). üstelik abdest ayetinde “dirseklere kadar elleri” gibi yıkanacak yerleri gösteren ve “tuvaletten gelince” ve “su bulamayınca toprakla sıvazlama” gibi ifadeler vardır ki, abdesti hareketsiz mecazi bir uygulama olarak ve hareketsiz bir desteğin ön şartı olarak anlamaya çalışanlar, bu gibi ifadeler karşısında anılmaya değmeyecek saçma yorumların içine düşmüşlerdir. aslında bu kadar saçma görüşlere cevap vermeyi gereksiz görmekteydik fakat kitap ilk yazıldıktan sonraki dönemde gelen sorular üzerine bu açıklamayı kitaba eklemeye karar verdik. görüldüğü gibi islam’ı doğru anlamak için kuran’a samimi, zorlama olmayan, kafasındakini zorla kuran’a söylettirmeye kalkmayan, tutarlı bir şekilde yaklaşmak önemli şartlardan biridir.
namazlardaki rekat sayısı
namazın içindeki kıyam, rüku ve secde hareketlerinin kuran’da adları geçen namazın hareketleri olduğunu gördük. sıkça sorulan bir soru, bu hareketlerin kaçar kez tekrarlanacağı şeklindedir; yaygın olarak bu soru “namazlar kaçar rekat” şeklinde de sorulmaktadır. bu soruya hiçbir hadis kitabına müracaat etmeden iki farklı şekilde cevap verilmiştir. bu iki yaklaşıma göre de şu anda camilerde kılınan namazların rekatlarında bir sorun yoktur fakat “rekat” kavramına yüklenen anlam ile ilgili bu iki yaklaşım arasında farklılık mevcuttur. bu iki görüşü de değerlendirmeniz için sizlere aktaracağız. şu anda kılınan şekliyle, rekatlarıyla namazın muhafaza edilmesi gerektiği yönündeki düşüncemizi baştan belirterek iki farklı yaklaşımı dikkatlerinize sunuyoruz.
bu yaklaşımların birincisini savunanlar, öncelikle daha önce dikkat çektiğimiz gibi namazın hz. ibrahim’den beri, peygamberimiz’in yaşadığı bölgede uygulanan ve bilinen bir ibadet olduğuna, daha önce kitap gönderilen diğer ümmetlerde de bu ibadetin farz olduğuna dikkat çekerler. (bu konuda yukarıda alıntıladığımız ayetleri bir kez daha okumanızı öneririz.) ayrıca “namazı kılın” ifadesindeki “o namaz” (es-salat) kelimesinin belirlilik takısıyla (el) geçtiğini, bunun da namazın bilinen bir ibadet olduğunu gösterdiğini ifade ederler. buna göre “es-salat” ifadesindeki belirlilik, namazların rekat sayılarını da kapsamaktadır. ayrıca müslümanlar namazların topluca kılınmasına katılarak rekat sayılarını görmüşlerdir, hepsi namazlardaki rekat sayılarını gördükleri için de “o namaz” (es-salat) denildiğinde rekatları belirli bir şekilde namazları anlamaktadırlar. namaz diğer bütün ibadetlerden farklı olarak her gün düzenli bir şekilde uygulanan ve “vakitli olarak farz kılınmış” bir ibadettir, cuma namazı dışında namazların topluca kılınması farz değilse de namaz her gün topluca kılındığı için bu toplu uygulamada herkes namazların rekat sayısını hiçbir şüpheye yer kalmaksızın görmektedir. zaten birbirinden hemen her konuda ayrı düşen sünni ve şii mezheplerin hepsi de namazların rekatları konusunda ittifak etmişlerdir. kısacası namazların rekatları toplu uygulamaya katılarak görülmektedir, bu yüzden rekat sayılarını öğrenmek için kuran dışında ayrı bir hadis veya ilmihal kitabına ihtiyaç yokur, kuran’daki “o namazı” (es-salat) kılın emrini alan ve topluca kılınan namaza katılan her kişi, hangi namazın kaç rekat kılınacağını anlamaktadır. bu görüşe aşağıdaki ayet de delil olarak sunulmuştur:
namazı kılın, zekatı verin. ve rüku edenlerle beraber rüku edin.
2-bakara suresi 43
bu arada “rekat” kelimesinin “rüku” ile aynı anlama geldiğini hatırlatalım. önceki başlıkta rükunun (eğilmenin) namazın hareketlerinden biri olduğunu görmüştük. rüku edenlerle beraber rüku eden kimse, doğal olarak, namazı uygulamadaki mevcut rekat sayısına göre kılacaktır. görüldüğü gibi rekatların anlaşılma adresi toplu uygulamadır, herhangi bir kuran-dışı metin (hadis veya ilmihal kitabı) değildir. islam tarihinde namazların kesintiye uğradığı hiçbir dönem olmamıştır. ilmihal ve hadis kitaplarının yazılmadığı ilk yüzyıllarda da müslümanlar, uygulamaya katılarak, yani “rüku edenlerle beraber rüku ederek” namazlarını kılmışlar ve hiçbir eksiklik hissetmemişlerdir.
ayrıca bu görüşü benimseyenler, 4-nisa suresi 101. ayetteki, düşmanlardan bir tehlike gelmesi ihtimalinde namazın kısaltılabileceğini söyleyen ifadeyi, namazın belli bir uzunluğunun (rekat sayısının) bilindiği, bu bilinen uzunluktan daha kısa olarak tehlike zamanlarında namaz kılınabileceğinin ifade edildiği şeklinde yorumlamışlardır. bu görüşü savunan ve özellikle 2-bakara suresi 43. ayete dikkat çeken zeki bayraktar şöyle demektedir: “bizim bu önerimizi tatbik eden bir insanın namazı ile namazlarımız arasında rekat sayıları bakımından herhangi bir farklılık olabilir mi? mesela bu insanın akşam namazını 3 rekat değil de 2 rekat veya 4 rekat kılma ihtimali var mıdır? veya öğle namazını 4 rekat değil de 2 rekat kılabilir mi? elbette ki kılamaz. tabi olduğu cemaat kaç rekat kılarsa (ne kadar rüku ederse) o insan da o kadar rüku edecektir. peki bu insan, hangi bilgiye dayanarak rekat sayılarını öğrenmiş ve namazlarını daha ilk andan itibaren aynı bizim gibi kılmıştır? ilmihallere bakarak mı? hadislerle mi? yoksa sadece kuran’ın emri (formulü) ile mi?.. bu görsel malzeme asırlardan beri günün beş vaktinde topluca namaz kılan müminlerin görüntü ve hareketleridir. kuran, namazların kılınma biçimi için tabiri caizse müminlerin bu uygulamasına link veriyor ve namazın kılınma biçimini/rekatlarını bu uygulamadan öğrenin diyor.” (zeki bayraktar, kuran ve sünnet: ama hangi sünnet)
bu görüşe destek mahiyetinde sunulmuş olan ilginç bir tarihsel doküman da vardır. öncelikle kuran’da, peygamberimiz’den önceki peygamberler vasıtasıyla iletilen dini hükümlere tabi olan ümmetlerin de namaz kıldığının belirtildiğini bir daha hatırlatalım. (örnek olarak bakınız: 10-yunus suresi 87, 11-hud suresi 87, 19-meryem suresi 31, 31-lokman suresi 17, 98-beyyine suresi 5.) bahsedilen dökümana göre yahudilerin bir kolu olan rabbinik yahudiler; sabah namazı 2, öğle namazı 4, ikindi namazı 4, akşam namazı 3 ve yatsı namazı 1 rekat olacak şekilde namaz kılıyorlardı. her rekatta bir kez kıyam, bir kez rüku ve iki kere secde ediyorlardı. (ben abrahamson, tracing the derivation of prayer positions from torah, to temple times, to modern practice; vedat yılmaz, herkesin bildiği namaz, kitap ve hikmet dergisi, yıl: 2, sayı: 4) ayrıca hıristiyan mezheplerin kimisinde de (günümüzde daha çok sadece bazı ruhbanlarca uygulanmaktadır) vakit namazlarını çeşitli rekatlara bağlı kılma geleneği mevcuttur. elbette ki rabbinik yahudilik ile ilgili bahsedilen tarihsel dökümanın aktardığı bilginin doğru olduğunu teyit edebilecek durumda değiliz, eğer bu doküman doğruysa yatsı namazındaki farklılığın yanlış bir aktarımın sonucu olduğu düşünülebilir ama bunu da ispat etmek mümkün gözükmemektedir. bu tarihsel belgeyi yan bir delil olarak değerlendirenler, peygamberimiz’e ilk vahiyler geldiği dönemde uygulanan, bugünkü şekliyle rekatlara bağlı uygulamanın, “o namaz” (es-salat) denildiğinde anlaşıldığını ve “o namazı kılın” emriyle müslümanlar tarafından bu şekliyle namazın uygulanmaya başlandığını, sonra ise peygamberimiz ile beraber günlük bu uygulamaya katılanların da (rüku edenlerle rüku ederek) bu ibadeti gördüklerini ve kesintisiz olarak günümüze taşıdıklarını düşünmektedirler.
ikinci yaklaşımı savunanlara göre kuran’da belirtilen kıyam, rüku ve secde hareketlerinin her namazda gerçekleştirilmesi farzdır ama bu hareketlerin kaçar kez yapılacağı namazlara düzen vermek için ortaya çıkmış bir uygulamadır. yani rekat sayılarını belli şekilde gerçekleştirmek farz değildir ama mevcut rekatların sayısı özellikle toplu namazlara düzen veren ümmetin bir sünnetidir. (“ümmetin sünneti” kavramı için 16. bölüme bakabilirsiniz.) “ümmetin sünneti” kuran’ın koyduğu evrensel hükümlere ve ilkelere karşılık gelmese de bunlara hizmet eden ümmetin uygulamalarını ifade eder. buna göre namazların belli rekat sayılarının olması kuran’ın evrensel bir ilke olarak koyduğu bir hüküm değildir. fakat namazların belirli rekat sayıları olması müslümanların toplu kıldıkları namazlara düzen veren bir uygulamadır. bu yönüyle belirli sayıdaki rekatlarla namazların kılınması, farz değilse de kurani açıdan evrensel bir ilke olan müslümanların birliğine ve toplu şekilde gerçekleştirdikleri namazlarda düzen olmasına hizmet eden bir uygulamadır. bu yaklaşıma göre namazların belirli rekatları olmasının evrensel bir kurani ilke olduğunu, yani farz olduğunu söylemek yanlış olsa da, bu uygulama kurani evrensel bir ilkeye hizmet etttiği için muhafaza edilmelidir. kuran’da rekat sayılarından bahsedilmemesi bu görüşe delil olarak ileri sürülür.
ayrıca bu görüşü savunanlar, 4-nisa suresi 101. ayetteki, düşmanlardan bir tehlike gelmesi ihtimalinde namazın kısaltılabileceğini söyleyen ifadeyi, namazların rekat olarak kısaltılması olarak değil, bu tip durumlarda genelde kılınandan daha kısa bir şekilde namazların kılınabileceği, yani zamansal bir kısaltma olarak anlamaktadırlar. 4-nisa suresi 102. ayetteki “üzerinize bir günah/sakınca yoktur” diye tercüme edilen “la cunahun” ifadesi; kuran’da, kimi yerlerde müslümanların endişelerini yok etmek için kullanılır. örneğin 2-bakara suresi 158. ayette hac veya umreye gidenlerin safa ve merve’yi ziyaret edebileceğinin belirtilmesi için “la cunahun” ifadesi kullanılır. bu ayet olmasa bile müslümanların bu bölgeyi ziyaret etmesine bir engel yoktu. fakat belli ki müslümanların zihinlerindeki endişelerin yok edilmesi için “la cunahun” ifadesi kullanılmıştır. bu görüşe göre aynı şekilde müslümanların namazı kısa kılmasında bir sakınca olmadığı (la cunahun) ifadesi, namazın belli bir uzunlukta olmasından dolayı değildir. uzunluğu belirten böyle bir ayet yoktur. fakat savaştaki tehlike durumunda namazı çabucak kılan müslümanların “namazı baştan mı savdık” gibi endişeye kapılmalarından dolayı, savaş halinde namazı kısa kılmalarında bir sakınca olmadığı söylenmiştir.
bu ikinci yaklaşım doğru kabul edilse bile, namaza düzen getiren bu tip uygulamaların, özellikle toplu kılınan namazlarda devam ettirilmesinin iyi olacağı, rekatlarla ilgili düzenlemelerin gereksiz yere tartışma konusu yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz. bu iki görüşten hangisi kabul edilirse edilsin, namazların kılınış şeklinin kuran dışındaki hadis veya ilmihal kaynaklarına başvurulmadan anlaşılabileceği ve namazlardan hareketle kuran’ın önüne yüzlerce cilt kitap yığmanın yanlış olduğu görülmektedir.
namaz vakitleri
kuran’da, namazın, vakitleri belirlenmiş bir farz olduğu geçer (4-nisa suresi 103). daha önce gördüğümüz unsurları kapsayan namazın, belirli vakitlerde kılınması önemlidir. 4-nisa suresi 103. ayete göre bir namaz vaktinin içinde o vaktin namazı kılınmalıdır. (4-nisa suresi 103. ayette belirtildiği gibi “vakitli farz” olarak namazları yerine getirmek, farklı zamanlarda kılınması gereken namazları tek bir zamanda toplamayla değil, her bir vakitte bu farzı yerine getirmeyle olur. kuran’da iki ayrı vakit namazını tek bir vakitte birleştirmeye, yani namazları cem etme olarak anılan uygulamaya hiçbir yerde ruhsat verilmemiştir.) kuran’da “kaza namazı” diye bir kavram da yoktur. allah, oruç konusuyla ilgili olarak, tutamadığımız günler sayısınca başka günlerde oruç tutmamızı söylemiştir. allah istese namaz için de aynısını yapardı. bu yüzden kimse namaza başlayacak kişileri “geçmişteki şu kadar… namazı kaza etmen gerek” diye yanlış yönlendirmemelidir. bir kişi, canı istemediği için veya üşengeçlik gibi bir sebeple, bir namaz vaktinde o namaz vaktinin namazını kılmadan o vakti geçiremez. geçirirse bu, dinimize göre günahtır ve buna tövbe edilmesi gerekir. 4-nisa suresi 101, 102 ve 103. ayetlerden, düşmanın bir zarar vermesi gibi endişelerin olduğu bir durumda bile namazın kılındığını fakat bu kılmanın, bir grubun diğeri kılarken nöbet tutması ve namazın kısaltılması suretiyle gerçekleştirildiğini görüyoruz. eğer vakit namazlarını ertelemek mümkün olsaydı -yani namazları belirli vakitlerde kılmak farz olmasaydı- hiç şüphesiz bu, öncelikle böylesi durumlarda mümkün olurdu. bu yüzden düşmandan korku durumunda namazı tarif eden ayetler namazların vakitlerinde kılınmasının önemini de göstermektedir. namazların vakitli farz olması apaçık bir kurani ifadedir.
namazlar vakitli farz olduğuna göre bu vakitlerin hangi vakitler olduğu, hadis veya ilmihal kitaplarına başvurulmadan bu farz namazların anlaşılıp anlaşılamayacağı tartışma konusu olmuştur. hadislerle islam’ın temel emir ve yasaklarını anlamaya kalkınca ortaya çıkacak yüzlerce soruna dikkat çekilince, bazıları, bir tek namaz konusunu gündeme getirerek hadis literatüründeki kuran’a ve akla aykırı binlerce sorunu ortadan kaldırmış olacaklarını ve kuran merkezli bir islam anlayışını benimsemenin zaruretini ortadan kaldıracaklarını zannetmektedirler. mezhepçi-hadisçi anlayışları benimseyenler, kuran ile belli meselelere nasıl cevap verilmesi gerektiğini gündeme getirip kuran’ın yetersiz olduğunu göstermeye çalışırken, hadislerle ilgili sorunların muhasebesini kendilerinin yapmalarının gerektiğini hiç düşünememektedirler. önceden gördüğümüz gibi namazların nasıl kılınacağı ile ilgili endişeler ileri sürülmüş olmasına karşı hiçbir hadis veya ilmihal kitabına müracaat edilmeden namazın nasıl kılınacağı anlaşılmaktadır. aynı şekilde namazların vakitlerini anlamak için de hiçbir hadis veya ilmihal kitabına gerek olmadığını göstereceğiz. bunu söylerken, kuran merkezli anlayışlar ileri sürenlerin, namaz vakitleriyle ilgili farklı görüşler ileri sürdüklerini inkâr etmiyoruz. bu konuda farklı yaklaşımlar ve görüşler ileri sürülmüş olması hadis veya ilmihal kitaplarına atıf yapılmadan namaz vakitlerinin anlaşılabildiği gerçeğini değiştirmez.
ayrıca hadis ve ilmihal kitaplarından namazın anlaşılacağını söyleyenler, hadis ve ilmihal kitaplarındaki namazla ilgili çelişkilerden haberdar değil gibidirler. örneğin bir hadiste deve eti abdesti bozmakta diğerinde bozmamaktadır; bir hadiste namazda elleri bağlamak şarttır diğerinde salmak şarttır. bir mezhepte farz olduğu söylenen namazda fatiha suresi’ni okumak diğer bir mezhepte farz değildir. üstelik öyle hadisler vardır ki, bunları kabul edince namazın beş vakit farz olduğunu söylemek de mümkün olmaz. örneğin kütübü sitte kitaplarından biri olan ebu davud’da geçen bir hadise göre fudale, peygamberimiz’e meşguliyetleri olduğunu söyleyerek, beş vakit namazın yerine geçecek bir şey istemiş, peygamberimiz ise ona sabah ve ikindi namazlarını kılmasını söylemiştir (ebu davud, salat). fakat allah’ın farz kıldığını peygamberimiz’in iptal etmesi nasıl mümkün olur? bu hadisi okuyan bir kişi, peygamberimiz’in nafile olan namazları iptal edebileceğini, bu yüzden beş vakit namazın nafile olduğunu, iki vakit kılınsa da yeterli olduğunu düşünebilir. eğer kuran’ın yerine hadisler hüküm kaynağı olsaydı, böylesi bir yorum peygamberimiz’in şahsa mahsus namaz indirimi yapmasından daha makul olurdu. diğer bir hadise göre sahabelerden safvan bin muattal, sabah namazını vaktinde kılmıyor, ne zaman uyanırsa o zaman kılıyordu. peygamberimiz bu durumu öğrenince “uyandığın zaman kıl” demiştir. (hanbel, ebu davud, hakim, beyhaki) oysa böylesi bir izin, hem namazın vakitli farz olduğunu ifade eden 4-nisa suresi 103. ayete, hem de “fecr namazı” (sabah namazı) ismiyle anılarak kılınması farz olduğu bildirilmiş bir namaz vakti olduğu için bunu emreden kuran ayetlerine aykırıdır. kısacası hadislerde hem ümmetin yaygın namaz uygulamalarına hem de kuran’a aykırı birçok ifade bulunmaktadır.
mezhepler arasında binlerce ihtilafa rağmen hadisçi-mezhepçi anlayışlara dört elle sarılanlar, kuran merkezli yaklaşımlar gösterenlerin çok daha düşük seviyede olan ihtilaflarını mazeret yapıp kuran’ın mesajından kaçmaya çalışmaktadırlar. oysa hadislerde, buraya kadar birçok örneğini gördüğümüz gibi, doğru ile yalan ayırt edilemeyecek şekilde karışmıştır, ayrıca hadis kitapları kuran ve akla aykırı yüzlerce hadisle doludur. kısacası hadis merkezli herhangi bir yaklaşımla sonuç alınması mümkün değildir. kuran merkezli yaklaşımlarda bazı ihtilafların çıkması, kuran merkezli yaklaşımlar gösterenlerden bazılarının isabetsiz yorumları olarak görülmelidir. çare, kuran merkezli yaklaşımlarda ortaya çıkan farklı yorumlar arasından tercihte bulunmaktır, yoksa kuran merkezli yaklaşımlardan vazgeçmek değildir. kuran dışında islam’ın başka hiçbir hüküm kaynağı olmadığı ve geri kalan kaynakların dini evrensel hükümler belirlemede güvenilir olmadığı buraya kadar anlatılanlardan belli olduğuna göre, kuran merkezli anlayışlar arasında ortaya çıkabilecek kimi anlayış farklılıkları hadis merkezli islam anlayışlarının benimsenmesinin bir mazareti olamaz. kuran merkezli islam anlayışı mümkün olan tek anlayıştır, çünkü güvenilir tek kaynak kuran’dır, kuran’ı hareket noktası yaparak yanlış yorumlara ulaşanların olması mümkün olsa da bu yanlış yorumlara ulaşanların hareket kaynağı yine de doğrudur, yorumları yanlıştır. hadislerden hareket edenlerin yorumları arasında çok büyük farklar olmakla beraber, buradaki asıl ve düzeltimesi mümkün olmayan sorun hareket edilen kaynağın güvenilir olmamasıdır. kısacası kuran merkezli anlayışların hüküm kaynağını doğru belirlemesi önemli bir adım olmakla beraber, bu doğru adım bu adımı artan herkesin her kuran yorumunun doğru olduğunu garanti etmez. aşağıda kuran merkezli anlayışa sahip olanların, hadis ve ilmihal kitaplarına hiç başvurmadan, iki farklı yaklaşımla nasıl namaz vakitlerini anladıklarını aktaracağız. bu yaklaşımların ikincisini kabul edenler içindeki farklılıklara da ayrıca değineceğiz. bu anlayışların değerlendirmesini ise sizlere bırakıyoruz.
birinci yaklaşıma göre “o namazı” (es-salat) kılın emrini alan müslümanlar, “o namazı” denildiğinde neyin kastedildiğini anlıyorlardı; bu anlayışa namazların vakitleri de dahildir. hz. ibrahim’den beri namaz mekke bölgesinde yerine getirilen bir ibadet olduğu gibi kuran’dan gördüğümüz gibi yahudi ve hıristiyanlara da namaz kılmaları emredilmişti. mekke ve medine’deki ilk müslümanlar bunlarla etkileşim içinde oldukları için namazın ne olduğunu biliyorlardı. bu yaklaşımı benimseyenler, namazların rekat sayısının “o namazı” ifadesinden anlaşılana dahil olduğu gibi namazların vakitlerinin de “o namazı” ifadesinden anlaşılana dahil olduğunu ifade etmektedirler. bunun için ilave bir tarihsel delil olarak daha önce dikkat çektiğimiz ve namazı beş vakit sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olarak kılan rabbinik yahudilerin uygulaması gösterilmiştir. (ben abrahamson, tracing the derivation of prayer positions from torah, to temple times, to modern practice; vedat yılmaz, herkesin bildiği namaz, kitap ve hikmet dergisi, yıl: 2, sayı: 4) ayrıca “rüku edenlerle beraber rüku edin” ayeti (2-bakara suresi 43) de bu görüş lehine bir delil olarak ileri sürülmüştür. buna göre müslümanlar namaz kılanlarla beraber namaz kılarak namaz vakitlerini öğreneceklerdir. namaz vakitlerini öğrenmenin adresi hadis veya ilmihal kitapları değil topluca her gün kılınan namazlardır. zaten hadis ve ilmihal kitaplarının ortaya çıkmadığı ilk yüzyıllarda insanlar bu formüle göre namazların şeklini ve vakitlerin sayısını öğreniyorlardı. islam’ın namaz gibi, toplu uygulamayla, her gün yerine getirilen başka bir uygulaması yoktur, bu uygulamaya katılanlar rekatları olduğu gibi namaz vakitlerini de öğrenirler. kısacası namazların mevcut yaygın uygulamadaki rekatlarının farz olduğuna dair ileri sürülen deliller ile mevcut yaygın uygulamadaki beş vaktin farz olduğuna dair ileri sürülen deliller aynı mantıksal temele dayanmaktadır. rekatlarla ilgili o görüşü bir kez daha incelemeniz namazın beş vakit olarak farz olduğunu ifade eden görüşü daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.
ikinci yaklaşıma göre kuran’daki ayetlerde namazların kaç vakit olduğu açıklanmıştır. yalnız bu yaklaşımı benimseyenler arasında kuran’dan kaç vakit anlaşıldığı hususunda farklı görüşler ifade edilmiştir. kuran’daki ayetlerde namazların beş vakit olarak tarif edildiğini ifade edenler olduğu gibi kuran’daki ayetlerden namazların üç veya iki vakit olarak anlaşıldığını ifade edenler de olmuştur. bu yaklaşımların elbette üçü birden doğru olamaz. fakat her halükarda namazların vakitleri hadis ve ilmihal kitaplarına başvurulmadan anlaşılmaktadır, yapılması gereken ileri sürülen iddiaları samimi bir şekilde değerlendirmek olmalıdır, burada çıkmış olan bir ihtilaf namaz vakitleri için kuran dışındaki kaynaklara ihtiyaç olduğunun delili olarak ileri sürülemez. bahsedilen konu hakkındaki ihtilaf çıkan ayetlerin manasının ne olduğu konusunda hadisçi-mezhepçi bir anlayışı benimseyenlerin tefsirlerinde de benzer şeklide farklı görüşler ifade edilmiştir. burada bütün detaylarıyla bu konuyu incelemeyeceğiz ancak sizleri bilgilendirmek adına ihtilafların düğümlendiği hususlara dikkat çekip, konunun değerlendirilmesi için sizi de araştırmaya davet edeceğiz. tartışmaların en çok düğümlendiği ayetler şunlar olmuştur:
namazları koruyun. ve vusta (orta) namazı da.
2-bakara suresi 238
gündüzün iki tarafında ve gecenin yakınlarında namaz kıl. güzellikler çirkinlikleri giderir.
11-hud suresi 114
güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namaz kıl. fecir (sabah) vakti kuran’ı/toplanması, fecir (sabah) vakti kuran’ına/toplanmasına tanık olunur.
17-isra suresi 78
ey iman edenler! yönetiminiz altındakilerle, ergenlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç vakitte izin istesinler. fecir (sabah) namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkardığınızda, işa (akşam/yatsı) namazından sonra. çıplak olabileceğiniz üç vakittir bunlar.
24-nur suresi 58
kuran’dan beş vakit namazın farz olduğunun anlaşıldığını ifade edenler, 11-hud suresi 114. ayeti şu şekilde yorumlamışlardır: “gündüzün iki tarafından” kasıt, gündüzün içindeki iki bölümde kılınan namazlardır, ayetteki “ve” ifadesiyle ise bunlara gece vaktindeki en az üç namazın eklenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. çünkü “zulefen” ifadesi en az üç olan çoğulluğu ifade eder (arapçada tekil hal için olduğu gibi ikilik için de özel ifadeler geçtiğini hatırlayın). bu görüştekiler genelde 17-isra suresi 78’deki “güneşin sarkmasından” (li-duliki eş-şemsi) ifadesini, güneşin öğleyin tepe noktasından batı yönüne doğru hareket etmesi olarak yani günümüzdeki yaygın uygulamadaki öğlen namazının başlangıcı olarak anlamışlardır. bu yaklaşıma göre “güneşin sarkmasından” ifadesi gündüzün iki tarafındaki ilk namazın başlangıcı olarak alınmakta ve akşam namazına kadar olan vakitte “gündüzün iki tarafındaki namazın” kılınması gerekmektedir. arapçadaki “gece” (leyl) ifadesi ise güneşin olmadığı dönemi ifade eder. bu dönemde kılınan güneşin doğuşundan önceki sabah, güneşin batışından sonraki akşam ve gecenin diğer bölümlerindeki yatsı namazları ise diğer üç vakittir. 2-bakara suresi 238. ayetteki “vusta” (orta) namazını ikindi namazı olarak, 24-nur suresi 58’deki “işa” namazını yatsı namazı olarak almaktadırlar. bu görüşü savunanlar, “rüku edenlerle beraber rüku edin” ayetinin ifadesi uygulanınca da bu beş vaktin kılınacağını ifade ederek argümanlarını desteklemektedirler.
kuran’dan üç vakit namazın farz olduğunun anlaşıldığını ifade edenler, 11-hud suresi 114. ayeti şu şekilde yorumlamışlardır. “gündüzün iki tarafından” kasıt, gündüzün dıştan bitişik iki ucudur, yani bu ifadeyle sabah ve akşam namazları anlaşılmaktadır. buradaki “ve” ifadesini ise önceki ifadenin açıklanması olarak anlamak gerekir. (kuran’da birçok yerde “ve” ifadesi, önceki ifadeye bir şey eklemeden önceki ifadeyi açıklamak için kullanılmıştır. “ve” bağlacının bu şekilde de kullanıldığı arapça dilinin bilinen bir özelliğidir.) o zaman “gecenin yakınlarında” ifadesi ise bu iki vakte gecenin, yani güneşin olmadığı bölümün yakın olan zaman dilimlerini vurgular; bunlar ise yine sabah ve akşam namazlarıdır. bunlara ise 2-bakara suresi 238. ayet ile “orta namazı” eklenmiş ve namazların sayısı üç olmuştur. 17-isra suresi 78. ayette geçen “güneşin sarkmasından” ifadesi orta namazının başlangıcını ifade eder, bu namaz akşam namazının girişiyle sona erer. akşam namazının bitişini ise 17-isra suresi 78. ayetteki “gecenin kararmasına kadar” (ila gasakı el-leyli) ifadesi belirtmektedir. 17-isra suresi 78. ayetteki “fecir vakti kuran’ı/toplanması” ifadesi ise ışıkların ufukta toplandığı anda namazın başladığını ifade eder ki bu süreç güneşin doğumuyla biter; bu da sabah namazının vaktidir. (burada “kuran” ifadesine, bu kelimenin anlamlarından biri olan “toplanma” anlamının verildiğine dikkat edin.) buna göre üç namaz vakti 11-hud suresi 114. ayette iki namaz vaktinin ve 2-bakara suresi 238. ayette bir namaz vaktinin birleşmesinden anlaşılmaktadır; 17-isra suresi 78. ayetten ise üç namazın olduğu zaman dilimleri anlaşılmaktadır. bu görüşü savunanlar kuran’da üç tane namaz isminin geçmesini de ek delil olarak göstermektedirler: bunlar 24-nur suresi 58. ayette geçen “sabah namazı” (salati el-fecr) ve “akşam namazı” (salati el-işa) ifadeleridir. (“işa” ifadesinin gerçek manası arapçada güneşin batımından sonraki ilk dönemler yani “akşam namazının” içinde olduğu dönem olmakla beraber, günümüzde “işa namazı” (salati el-işa) denilince “yatsı namazı” anlamında kullanılmaktadır. yani “işa” ifadesine burada ne mana verilmesi gerektiği tartışmalı hususlardan birisi olmuştur.) bu görüşü savunanlar, şiilerin üç vakitte beş vakit namazı cem etmesini, ayrıca ehli sünnet mezheplerin bir kısmında yağmurun yağması gibi sebeplerle bile namazın cem edebileceğini ifade etmelerini üç vakit uygulamasının kalan izleri olan yorumlamaktadırlar. çünkü kuran’da namazların vakitli olarak farz kılındığı söylenmekle beraber bir vaktin namazının başka bir namaz vaktinin içinde kılınabileceğine (namazları cem etme gibi bir uygulamaya) hiçbir yerde ruhsat verilmemiştir.
kuran’dan iki vakit namazın farz olduğunun anlaşıldığını ifade edenler, namazların üç vakit olduğunu düşünenlerle aynı yaklaşımla 11-hud suresi 114. ayetten sabah ve akşam namazlarının farz olduğunun anlaşıldığını ifade ederler. farklı olarak 17-isra suresi 78. ayetteki “güneşin sarkmasından” (li-duliki eş-şemsi) ifadesinden güneşin ufuktan aşağıya doğru hareket etmesini, yani akşam namazının başlangıcında batmasını anlarlar, akşam namazının çıkışı ise bu ayetteki “gecenin kararması” ifadesinden bellidir. aynı ayetteki “fecir vakti kuran’ı/toplanması” ise sabah namazında ufukta ışıkların toplanmasıyla başlayan vakittir. buna göre 17-isra suresi 78. ayet, 11-hud suresi 114. ayette belirtilen iki vakit olan sabah ve akşam namazlarının zaman dilimlerini vermektedir. bu görüşü savunanların diğer iki görüşten farklılaştığı bir husus, 2-bakara suresi 238. ayetteki “ve vusta (orta/en iyi) namazı” ifadesinde geçen “vusta” ifadesinin, bir namaz vaktini tanımlamadığını, namaz kılmayı “en iyi” yol olarak tanımladığını ifade etmeleridir. (“vusta” kelimesinin bir namazı ifade ettiğini söyleyenler arasında bu namazın tam olarak hangi vakti ifade ettiği konusunda farklı görüşler ifade edilmiştir.) buna karşı yapılan bir itiraz, 2-bakara suresi 238. ayette “namazları koruyun” ifadesinde geçen “namazları” (salavat) ifadesinin en az üç namazı belirttiği, bu yüzden namazların iki vakit olamayacağı şeklindedir (arapçada ikilik için özel ifadeler olduğunu hatırlayın). bu görüşü savunanlar, bu itiraza karşı buradaki “namazları” ifadesinin genelde namazların kılınmasını ifade ettiğini, özellikle tek bir gün içerisindeki namaz vakitlerini ifade etmediğini söyleyerek cevap vermişlerdir.
bu yaklaşımların bir kısmı elbette ki yanlıştır fakat bu kitabın konusu açısından burada öncelikle önemli olan hadis ve ilmihal kitaplarına başvurulmadan namazların nasıl kılınabileceğinin anlaşıldığının görülmüş olmasıdır. bu izahlar üzerine ciddi bir tefekkür ile bunlardan hangisinin doğru yaklaşım olduğunun anlaşılacağı kanaatindeyiz. bu konudaki farklı görüşleri değerlendirebilmeniz için bunları kısaca özetledik. bizim kanaatimize göre camilerde toplu bir şekilde uygulanan namaz için beş vakit ezan okunmalı, beş vakit namaz camilerde şu andaki mevcut uygulamadaki rekatlarla kılınmalıdır. tartışmalarda ortaya atılan hususların hiçbiri şu anda kılınan şekliyle namazda bir sorun olduğu anlamını taşımaz. ortaya atılan kimi görüşlere göre farz olan bir husus, diğer yaklaşımlarda ise bu ümmetin bir sünneti olarak değerlendirilmektedir, yani farz olmasa da kuran’ın koyduğu hedeflere ulaşılması ve düzen oluşması için bu ümmetin geliştirdiği bir uygulamadır. mevcut uygulamadaki neyin farz neyin ümmetin sünneti olduğunun değerlendirmesini sizlere bırakıyoruz. ayrıca mevcut şekilde beş vakit kılınan namazlarla kuran’da belli vakitlerde allah’ın anılmasını söyleyen şu ayetlerin ifadesinin namaz formunda yerine getirilmiş olduğuna da dikkat edilmelidir:
öyleyse akşama erdiğinizde de, sabaha erdiğinizde de tespih (yüceltme, yönelme) allah’adır.
övgü o’nundur. göklerde ve yerde, günün sonunda da, öğleye erdiğinizde de.
30-rum suresi 17,18
onların söylediklerine sabret. güneş’in doğuşundan ve batışından önce rabbini överek tesbih et.
50-kaf suresi 39
gecenin bir bölümünde o’na secde et ve geceleyin uzunca o’nu tespih et.
76-insan suresi 26
namazların beş vakit kılınmasıyla bu ayetlerde atıf yapılan vakitlerde allah’ın tespih edilmesi (yüceltilme, yönelme) ve övülmesi (hamd) de gerçekleşmiş olmaktadır. elbette her konuda olduğu gibi, namazlarla ilgili hususlarda, neyin farz olduğunu bu ümmet rahatça tartışabilmelidir. fakat mezhepçi-hadisçi görüşlerdeki binlerce kuran’a ve akla ters uygulama ve ifadenin, namazın nasıl kılınacağı hususuna atıfla üstünün örtülmesinin mümkün olmadığı anlaşılmalıdır. bu artık bayatlamış bir yöntemdir. burada aktarılanlar, namazların hiçbir hadis veya ilmihal kitabına atıf yapılmadan nasıl anlaşılabileceğini, farklı fikirleri sunarak göstermiştir. bu ümmetin namazla ilgili bir sorunu yoktur ama hangi hususlarda sorun olduğunu bir kuran’ı bir de hadis ve mezhep kitaplarını samimi bir şekilde okuyan herkesin anlayabileceği kanaatindeyiz.
cuma (toplantı) namazı
kuran’da cuma (toplantı) namazı, cuma suresi’ndeki şu ayetlerden anlaşılmaktadır:
9-ey iman edenler! cuma günü (toplantı günü) namaz için çağrı yapıldığında allah’ı hatırlamaya (zikretmeye) koşun. alışverişi bırakın. eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
10- namazı kılınca yeryüzüne dağılın. allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. allah’ı çokça hatırlayın, umulur ki kurtuluşa erişirsiniz.
11- oysa onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelirler de seni ayakta bırakırlar. de ki; allah katında bulunan eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
62-cuma suresi 9-11
buna göre:
1- cuma günü (cuma; hem haftanın bir gününün özel ismidir, hem de toplanmayı ifade eder) çağrı yapılınca iş güç bırakılıp namaza gidilir.
2- cuma suresi’nin 10. ayetinden namaz kılınca herkesin işine döndüğünü anlıyoruz. buna göre cuma’nın tatil günü olması şeklinde bir şeyin kuran’da olmadığı anlaşılır. ama elbette isteyen bugünü tatil olarak da ilan edebilir.
3- kuran’dan diğer namazların da topluca kılınabileceğini görüyoruz. fakat topluca kılınması mecbur tutulan tek namaz cuma namazıdır.
4- cuma namazını kılacaklar için kadın erkek ayrımı yoktur. aslında birçok hadiste bile erkeklerle kadınların peygamberimiz ve dört halife döneminde beraber cuma namazı kıldığı söylenirken, sonraki dönemlerin keyfi uydurmalarıyla cuma namazının sırf erkeklere farz olduğu uydurulmuştur.
5- surenin 9. ayetinden de anlaşıldığı üzere namaza çağrı yapıldığında allah’ın hatırlanması için toplanılır. bu süre içinde kuran’ın anlattığı din anlayışına uygun izahlar yapılmalıdır. allah’ın hatırlanması dışındaki izahlardan, hurafelerden, hutbeleri siyasete alet etmekten uzak durulmalıdır.
savaşta namaz
nisa suresi 101, 102, 103. ayetlerde savaş durumundaki namazın açıklandığını görüyoruz. bu ayetlere göre kafirlerin müslümanlara zarar verme tehlikesi varsa, namazın kısa bir şekilde kılınmasında bir sakınca olmadığını anlarız. bu tarz bir tehlikede bir grup namazı kılar, diğeri bekler. sonra diğer grup gelip namazı kılar ve bu sırada da ilk grup bekler. namazı kılanlar silahlarını bırakmaz ve kafirlere koz verilmez (yağmur, hastalık, yaralanma gibi durumlarda silah bırakılabilir). namaz bitince allah anılır. normal zamanda, bu tarz şeylere (nöbetleşe kılma, silahları bırakmama) gerek kalmadan, namaz düzgün bir şekilde kılınmaya devam edilir. kuran’ın “savaşta namaz” hakkında açıklama getirmesi, hayatta karşımıza çıkması ender olan durumlarda bile, kuran’da, gerektiğinde açıklamalar getirildiğinin önemli bir delilidir.
korku halinde namaz
kuran’da namazla ilgili gerekli detayların olduğunun diğer bir delili “korku durumları”nda namaz ibadetini nasıl yerine getirmemiz gerektiğinin bile açıklanmış olmasıdır. müslüman nüfusun çok az bir bölümünün, hayatlarında çok sınırlı sayıda karşılarına çıkabilecek böylesi durumlarda ne yapmaları gerektiğiyle ilgili detay bile kuran’da mevcuttur. eğer bir korku, endişe olursa ne yapılacağı kuran’da şöyle geçer:
eğer korkuyorsanız yaya olarak veya binek üzerinde kılın. güvene kavuştuğunuzda allah’ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi hatırlayın (zikredin).
2-bakara suresi 239
görüldüğü gibi kuran’da, zor durumlarda bile namazın vaktinde kılınması buyurulmuştur. eğer namazı vaktinde kılmak şart olmasa korku durumu geçince namazın kılınması mümkün olurdu ve korku durumuyla ilgili bu açıklamaya gerek kalmazdı. su bulunamazsa yeryüzünün tamamını kaplayan toprakla teyemmüm edilir; korkulacak bir durum varsa bir bineğin üzerinde veya yaya olarak kişi allah’ı zikreder. bu durumda namazın hareketleri tam yapılamasa da, bu hareketlere yaklaşık hareketlerle namaz kılınır. fakat namaz terk edilmez. kuran, namazı asla terk edilemeyecek bir ibadet olarak sunar ve mazeret durumları için kolaylıklar sağlayarak, bu durumlarda bile namazın devamını, böylece de namazın temeli olan allah’ın hatırlanmasının (zikrinin) devamını sağlar.
cenaze namazı
kuran’da “cenaze namazı kılın” şeklinde bir ifade yoktur. fakat 9-tevbe suresi 84. ayette peygamberimiz’e ihanet edenlerin ardından cenaze namazı kılınmaması, mezarlarının başında durulup onlara destek verilmemesi belirtilir. demek ki peygamberimiz’e -dinimize- ihanet etmemiş müslümanların cenaze namazlarının kılınabileceği, onların mezarlarına gidilip, bir anma töreni düzenlenebileceği anlaşılır. ölenin arkasından allah’ı anacak ibadetler yaparak; namaz kılarak, kuran okuyarak ve dua ederek ölüyü toprağa vermek islam’ın ruhuna uygundur. islam’da yerleşmiş bu uygulamaları devam ettirmek elbette güzeldir. fakat kuran’da yer almayan kabir sorgusu, kabir azabı ve kabir mükafatı gibi uydurma kavramlara göre şekillenen; imamın ölüye mezarında kabir sorgusunda yardımcı olması için bir şeyler ezberletmesi (telkin vermesi) gibi kuran’a aykırı uygulamaların da cenaze törenleriyle ilgili uygulamalardan çıkarılması gerekmektedir. (öldükten sonra verilen “telkin”e ehli sünnet içinden de bazı muhalefetler olmuştur fakat bu uygulamanın yaygın olduğunu hatırlamalıyız.)
sonuçta namazla ilgili uygulamaların içinde kuran’ın ifadelerine ve ruhuna aykırı olanların uygulanmasına son verilmeli ve gerekli düzeltmeler yapılmalıdır. farz olan hususlar ise titiz bir şekilde uygulanmalı, kuran’da çokça vurgulanan bu ibadet en güzel şekilde eda edilmelidir. farz olmayan hususlardan, müslümanların allah’ı çokça anmasına, ibadetlerini düzenli ve kargaşasız bir şekilde yapmalarına hizmet edenler ise (“ümmetin sünneti” olarak andığımız uygulamalar) farzlaştırılmadan muhafaza edilmelidir."
"kuran’a dayalı bir dini anlayışın yüzlerce konuda daha tutarlı, daha mantıklı ve daha yaşanır olduğunu görmelerine rağmen mezhepçi-hadisçi anlayışları inatla kurtarmak isteyen bazı kişiler, “kurtuluşu” namaz konusunun hadis ve mezhep kitapları olmadan anlaşılamayacağını gündeme getirmekte aramaktadırlar. kuran’ı dinin kaynağı olarak yetersiz gören mezhepçi-hadisçi yaklaşımları benimseyenler “sırf kuran’dan dini anlarsak, namazı nasıl kılacağız? namazı sırf kuran’a bakarak kılamayız. demek ki kuran dışı kaynaklar lazım…” diyerek mezheplerini-hadislerini kurtarmaya çalışmaktadırlar. aşağıda, kuran merkezli bir anlayışı benimseyenler açısından namaz konusunu anlamakta bir sıkıntı olmadığını, bu hususta farklı bazı görüşler ifade edilmiş olsa da, bu görüşlerin mezhep ve hadis kaynaklarına atıf yapılmadan anlaşıldığını göreceğiz.
önceden gördüğümüz gibi allah’ın cennette baldırını açtığı izahından dünyanın balık üzerinde olup bu balığın kuyruğunu sağlamasıyla deprem olduğu izahına kadar, kuran’daki bir hükmün aç bir keçinin yemesiyle yürürlükten kalktığı izahından namaz kılmayanın öldürülmesi gerektiği izahına kadar mezhepçi-hadisçi yaklaşımlar içerisinde kuran’a ve mantığa aykırı birçok izah mevcuttur. bu kaynakları merkeze alarak bu ümmetin sağlıklı bir din algısı oluşturması mümkün değildir. mezhep ve hadis kaynaklarına atıf yapılmadan da bahsedilen ibadetler anlaşılırdır ama bir an için mezhepçi-hadisçi yaklaşımları benimseyenlerin zannettiği gibi bu kaynaklara atıf yapılmadan bu ibadetlerle ilgili kimi hususların anlaşılmaz olduğunu farz edelim. bir görüşün doğru olduğunu göstermek için karşı tarafın görüşünde bir açık göstermek yetmez, yapılması gereken kendi görüşünün daha doğru olduğunu göstermek ve yöneltilen eleştirileri karşı tarafın eleştirileri cevapladığından daha iyi cevaplayabilmektir. mezhepçi-hadisçi yaklaşımları benimseyenler, kendilerine yapılan yüzlerce eleştiriye, namaz konusuyla ilgili anlaşılmayan noktalar olduğu iddiasını yaparak cevap verebileceklerini sanmaktadırlar. daha doğrusu namaz konusunu ortaya atmakla kendilerine yöneltilen yüzlerce soruyu cevapsız bırakabileceklerini ve kendilerinin kuran merkezli yaklaşımlardan daha başarılı olduklarını gösterebileceklerini sanmaktadırlar. oysa bu kitap boyunca gösterilen eleştirilerden mezhepçi-hadisçi anlayışları benimseyenlerin kaçması mümkün değildir. kuran dışında bu ümmetin güvenebileceği bir kaynağın olmadığı çok açıktır. ayrıca aşağıda görüleceği gibi mezhep ve hadis kaynaklarına başvurmadan namazı, orucu, haccı ve zekatı anlamakta bir sorun yoktur. hz. ibrahim’den beri bilinen ve çoğu toplu uygulamaya katılımla da anlaşılan bu ibadetleri ele almadan önce, namazı kılmaya başlamadan önce gerçekleştirilmesi gerekli şartları ele alıp, bunların kuran’dan nasıl anlaşıldıklarını göstereceğiz.
boy abdesti (gusül) ve abdest
kuran’da boy abdesti ve abdest, sadece ve sadece namazın şartı olarak anlatılır. ayrıca camiye girerken, kuran okurken veya namaz dışındaki herhangi bir ibadet için boy abdestinin ve abdestin alınması dini bir mecburiyet değildir. kuran’da boy abdesti ve abdest birazdan vereceğimiz iki ayette geçer. bu iki ayet dışında kuran’da boy abdesti ve abdest ile ilgili hiçbir ayet yoktur. boy abdestinin ve abdestin ne yapmamız için gerektiği, ne zaman gerektiği, su olmazsa ne yapılacağı bu iki ayetten anlaşılmaktadır:
ey iman edenler! namaza kalktığınızda, yıkayınız: yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi; sıvazlayınız: başınızı ve aşık kemiklerine kadar ayaklarınızı. eğer cünüp iseniz temizlenin. eğer hasta veya yolculukta iseniz veya biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. allah size zorluk çıkarmak istemez. allah sizi temizlemek ve üzerinizdeki nimetini tamamlamak istiyor. umulur ki şükredersiniz.
5-maide suresi 6
ey iman edenler! sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar, cünüp iken de -yolculuk hali müstesna- yıkanıncaya (gusül edinceye, boy abdesti alıncaya) kadar namaza yaklaşmayın. eğer hasta veya yolculuktaysanız, biriniz tuvaletten gelmiş, yahut kadınlara dokunmuş da su bulamamışsanız, temiz bir toprakla teyemmüm edin: yüzlerinizi ve ellerinizi sıvazlayın. allah affedici, bağışlayıcıdır.
4-nisa suresi 43
şimdi sorularımızı sorup bu iki ayete göre cevap verelim:
1- abdest ve boy abdesti niçin lazımdır?
ayetlerden açıkça anlaşılıyor ki abdest de, boy abdesti de sadece namaz için lazımdır. 5-maide suresi 6. ayetin başında abdestin namaz için alınması gerektiği söylenir. 4-nisa suresi 43. ayette de cünüp olanın yıkanmadan namaz kılamayacağı anlatılır.
2-boy abdesti (gusül) ne zaman alınır?
“boy abdesti” ifadesiyle türkçede kastedilen kuran’da geçen “cünüp” olunca gerekli olan yıkanmadır. “gusül” zaten arapça “yıkanma” demek olduğu için “boy abdesti” yerine türkçe “gusül” veya “gusül abdesti” diyenler olmuştur. suyun gerekli olduğu bir halin iki ayette de “kadınlara dokunma” olduğu söylenir. arapçada da türkçedeki gibi deyimler vardır. türkçede “kadınlarla beraber olma” ifadesi “cinsel ilişkiye girme” anlamında kullanılır. “kadınlara dokunma” ifadesi arapçada “cinsel ilişki” anlamına gelen bir deyimdir ve kuran boyunca bu deyimin kullanımına bakılırsa bu anlaşılacaktır. yani boy abdestinin cinsel beraberlikten sonra alınması gerekir.
3-abdest ne zaman alınır?
konuyla ilgili iki ayette de bize suyun gerekli olup da suyu bulamadığımız hallerde ne yapmamız gerektiği açıklanır. suyun bize gerekli olduğunun açıklandığı hal ile abdesti neyin bozduğu da açıklanmıştır. burada “tuvaletten gelmiş” diye çevirdiğimiz ifade bize abdestin “tuvaletten” gelinince alınması gerektiğini göstermektedir. “tuvalet” diye çevirdiğimiz kelimenin arapçası “gait”tir. arapça bu kelime “çukur yer” anlamında olup, “tuvalet, ayak yolu” kelimelerine karşılık gelmektedir. yani abdestin çukur yerlere yapılanlardan sonra alınması gerekmektedir. bunun dışında tarif edilen hiçbir şeyle, kanın akmasıyla da deve etinin yenmesiyle de abdest bozulmaz. ayetten abdesti neyin bozduğu açıkça anlaşılmaktadır. kişiler “tuvalette, ayak yolunda” çukur olan yere ne yapıyorsa abdesti o bozar.
4-boy abdesti nasıl alınır?
boy abdestinin cünüp iken alınması gerektiğini daha önce söylemiştik. cünüpken ne yapmamız gerektiği iki kelime ile anlatılır. 5-maide suresi’nde “tahare” kelimesi “temizlenmek”, 4-nisa suresi’ndeki “gasale” fiili “yıkanmak” demektir. boy abdesti için “şuradan şuraya kadar yıkanın, ağzınızı ve burnunuzu üçer kez çalkalayın, toplu iğne başı kadar kuru yer bırakmayın, sağ omuzdan başlayarak üçer kez su dökün…” şeklinde ifadeler geçmez. ayetteki “gasale” kelimesinden sadece “yıkanmak” anlaşılır. “tahare” ifadesi ile ise bu yıkanma işleminde kirlerden arınmanın önemi anlaşılır. bir anne beş yaşındaki çocuğuna “yıkan” derse, o çocuk bunu anlayıp yıkanır. oysa koskoca adamlara “yıkan” deniliyor fakat onlar “nasıl yıkanacağım? toplu iğne başı kadar kuru yer kalırsa ne olur? önce hangi omuzuma su dökeceğim?…” gibi gereksiz sorular sorup, bu sorularının cevabını bulamayınca kuran’ın yetersiz olduğunu sanıyorlar. üstelik bu anlamamanın, kendilerinin apaçık basit bir anlatımı anlamaya çalışmamalarından kaynaklandığını da anlayamıyorlar. bir de kuran’da anlatılanları eksik zannedip, bu garip soruların açıklandığı çelişkilerle dolu kitapları, dinin tam ve eksiksiz kaynaklarıymış gibi rehber ediniyorlar.
5- abdest nasıl alınır?
5-maide suresi 6. ayette abdesti nasıl almamız gerektiği anlatılmaktadır. bu anlatımda “yıkayın” fiilinin ardından “yüz ve dirseklere kadar elleri” ifadesi geçer, “sıvazlayın” fiilinin ardından da “baş ve aşık kemiklerine kadar ayakları” ifadesi geçer. (aşık kemikleri, ayak bileğinin iki tarafındaki çıkıntılı kemiklerdir.) birisi size “yıkayın: banyoyu ve mutfağı; silin: salonu ve yatak odasını” derse ne anlarsınız, yatak odasının yıkanması gerektiğini mi yoksa silinmesi gerektiğini mi? herhalde yatak odasının silinmesi gerektiğini anlarsınız. fakat sünni mezheplerden olanların çoğunluğu, “sıvazlayın” fiilinden sonra geçen “aşık kemiklerine kadar ayakların” sıvanması yerine “yıkanması” gerektiğini savunmuşlar, ayakları daha önceden geçen “yıkanma” fiiliyle ilişkilendirmişlerdir. oysa yakında olan fiil varken uzakta olan fiille ayakları ilişkilendirmemek daha doğru gözükmektedir. (sünni mezheplerden hanbeli mezhebinde, hem “sıvazlama”nın hem de “yıkanma”nın mümkün olduğu da ifade edilmiştir.) ayette, “yukarıdan aşağı ne yapılması gerektiğinin söylendiğini, sıvazlamanın ara izah olduğunu ve bir tek başın sıvazlanması gerektiğini” söylemek de mümkün değildir. çünkü ayette önce yüz ve ellerden bahsediliyor, sonra başa çıkılıp, sonra aşağı ayaklara iniliyor. bu yüzden ayakları aşık kemiklerine kadar sıvazlamayı “yıkayın” fiiline göndermek daha tutarlı gözükmemektedir. “ayakları yıkama mecburiyeti” uydurma hadislerle desteklenmeye çalışılmıştır. oysa şiilerdeki hadislere göre ayaklar elle sıvazlanır. amacımız hadisleri hadislerle çürütmek değil fakat kuran’ı yeterli görmeyenlerin hadiste bile keyfi davrandıklarını göstermektir. prof. süleyman ateş birçok sahabenin de ayaklarını sıvazlamayla yetindiğini belirttikten sonra ayetin arapçasından anlaşılanı şöyle açıklar: “yüce allah, abdestte vücudun iki temel uzvunun yıkanmasını emretmiştir ki; bunlar yüz ve kollardır. iki uç uzvun da sıvazlanmasını emretmiştir ki; bunlar da baş ve ayaklardır. yıkayınız fiilinden sonra iki tümleç getirmiştir. bunlar yüz ve ellerdir. demek ki yüz ve eller yıkanacaktır. sıvazlayınız fiilinden sonra da iki tümleç getirmiştir, bunlar da baş ile ayaklardır. demek ki bunlar da sıvazlanacak uzuvlardır. ayette bu manayı son derece güçlendiren ince bir nokta vardır. kuran-ı kerim’de her kelime birbiriyle son derece uyumlu ve mütenasiptir. şimdi yıkayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten ilki nasıl tek bir uzvu, ikincisi iki uzvu (yani iki eli) gösteriyorsa, sıvazlayınız fiilinden sonra gelen iki tümleçten de birincisi bir tek uzvu, ikincisi iki uzvu (iki ayağı) göstermektedir.” (süleyman ateş, kuran ansiklopedisi, 1. cilt, abdest bahsi). kısacası abdestte yüz ve dirseklere kadar eller yıkanır, baş ve aşık kemiklerine kadar ayaklar sıvazlanır, bunların haricinde bir şey gerekmez. isteyen ağzını ve burnunu çalkalar, üç parmakla ensesini sıvazlar, ayaklarını yıkar, her uzvunu yıkayışta arapça dualar okur. fakat bunlar abdestin mecburiyetleri değildir. abdest kuran’da açıklanmıştır ve bunlar kuran’daki açıklamalarda yoktur.
6- su bulunamazsa ne yapılır?
normalde bir insanın su bulamama ihtimali çok azdır. kuran’ın bu ender oluşacak durumu bile açıklaması kuran’ın gerektiğinde nasıl tüm detayları verdiğinin bir delilidir. bu durumda kişi, suyun eksikliğini temiz bir toprağa teyemmüm ederek giderir; namazı terk etmek diye bir şey söz konusu olmaz. temiz toprağa eller sürülerek yıkanamayan yüz ve eller sıvazlanır. böylece namaza hazırlık suyun olmadığı zaman da sağlanmış olur.
her iki ayetin sonunda geçen allah’ın bize güçlük çıkarmak istemediğine, bağışlayıcılığına, affediciliğine dair ifadeleri boy abdestini ve abdesti bir sürü gereksiz detaylara boğanlar ve iki ayette açıklanan konuyu “açıklamak” için müstakil kitaplar yazanlar, düşünerek tekrar okumalılar.
namazda kıyafet ve temizlik
kuran’da namaz için özel bir kıyafet tarif edilmez. tek başına namaz kılan namazını istediği gibi kılar. namazın toplu kılındığı yerlere gidenlerin ise güzel, düzgün kıyafetle gitmesi iyidir (bakınız 7-araf suresi 31). 7-araf suresi 26. ayette; insanların avret yerlerini örtecek giyim tarzı olduğu gibi güzellik ve süs kazandıracak giyim tarzı da olduğu söylenir. bundan beş ayet sonra 7-araf suresi 31’de mescitlerin yanında (namaz kılınan bölgede) süslenmeden bahsedilir. kuran’da namaz kıyafeti diye özel bir kıyafet tarif edilmez fakat toplu kılınan namazlarda kılık kıyafete dikkat etmek yerinde olacaktır.
2-bakara suresi 125 ve 22-hac suresi 26. ayetlerden namaz kılınacak bölgenin temizlenmesinin ve temiz tutulmasının önemi anlaşılır. ayrıca 74-müdessir suresi 3. ve 4. ayetlerden elbisenin temiz olmasının ve pislikten kaçınmanın önemi anlaşılır. namaz dışında da geçerli olan bu ilkeler elbette namazı da kapsar.
kıbleye dönmek
2-bakara suresi 144, 149 ve 150. ayetlerde müslümanların nerede olursa olsunlar mescidi haram’a, yani kabe’nin olduğu yöne dönmelerinin gerektiği söylenir. bu, namaza düzen de veren bir uygulamadır. özellikle toplu kılınan namazlar bu sayede daha düzgün ve düzenli olur. 2-bakara suresi 115. ayette; nereye dönersek dönelim allah’ın orada olduğu söylenerek, kabe’ye dönmeye yanlış manalar yüklenilmesi, mescidi haram ve çevresinin putlaştırılması önlenir. mevcut camiler bakara suresi’nin ayetlerine binaen mescidi haram’a doğru yapılmıştır. müslümanlar kıldıkları namazı mescidi haram’a dönerek kılmaktadırlar. müslümanlar kıbleyi biliyorlarsa (mescidi haram yönünü) oraya dönüp namazı kılarlar. eğer yönü bulamazlarsa, allah’ın her yerde olduğunu bilip, herhangi bir yöne dönerek namaz ibadetlerine devam ederler (2-bakara suresi 115).
kuran’dan, müslümanların namazda nereye dönecekleriyle ilgili bir ayet gelmeden önce ehli kitabın döndüğü yöne dönerek namaz kıldıklarını ve bunun değiştirildiğini anlıyoruz. nitekim 2-bakara suresi 142. ayette “onları yöneldikleri kıblelerinden çeviren nedir?” diye sorulduğunu, bu yön değişikliğinden hareketle bir itiraz getirilmeye çalışıldığını görüyoruz. mescidi haram’a yönelmeyi emreden ayetin vahyedilmesiyle müslümanlar kabe’ye yönelerek namaz kılmaya başlamışlardır. daha önceden yöneldikleri yöne (kudüs) dönmeyi ifade eden bir kuran ayeti ise yoktur. bu da bizce, müslümanların “namaz kılın” emrini aldıklarında namazın ne olduğuyla ilgili bir anlayışa sahip olduklarını gösteren, bu emirle beraber ehli kitabın uygulamalarında da gördükleri şekilde namaza başladıklarını gösteren delillerden birisidir. (aşağıda bu husus daha detaylı işlenecektir.) bu anlayışa namaz kılınırken nereye dönüleceği de dahildi, bu yüzden kuran vahyi gelmeden önce kudüs’e dönmüşlerdi. fakat kuran’ın vahyiyle bu husus değiştirilip kabe’ye dönülmüştür.
namazda ses
namazdaki ses konusunda düzenleme şu ayetle verilmektedir:
namazında sesini yükseltme, kısma da, ikisi ortası bir yol tut.
17- isra suresi 110
görüldüğü gibi namazı bağırarak kılmamak gerekir. ayrıca kelimeleri içinden geçirip, sessiz bir şekilde namaz kılmak da uygun değildir.
namaza çağrı (ezan)
kuran’da namaz için çağrı yapıldığını, kâfirlerin ise bu çağrıyı alaya aldıklarını görüyoruz (5-maide suresi 58). amaç namaz için kişilerin toplanmasıdır ki bunun için gereğinde çağrı yapılır. cuma namazı, toplu kılınması emredilen bir namaz olduğu için cuma namazına çağrı yapılır (62-cuma suresi 9).
ezanın belli bir formda yapılmasına gelince; aktarılan hadislerde de mevcut ezanın vahiy sonucu veya peygamberimiz’in emri ile oluştuğu ifade edilmez. hadislere göre namaza erken gelenler işlerinden geri kaldıkları, geç gelenler ise namazı kaçırdıkları için yakınıyorlardı. bunun üzerine namaza nasıl çağrı yapılabileceği ile ilgili değişik görüşler ortaya atıldı. sonunda görülen bir rüya üzerine bugünkü gibi insan sesinin kullanılması suretiyle gerçekleştirilen ezanda karar kılındı (ebu davud). hadislerde anlatılanlara göre peygamberimiz bu rüya için “inşallah hak rüyadır” demiştir. yine hadislere göre bilal kendi inisiyatifiyle sabah namazında “es-salatu hayrun minen nevm” (namaz uykudan hayırlıdır) ifadesini eklemiştir. görüldüğü gibi hadisleri tarafsız bir şekilde okuyan biri, peygamberimiz’in döneminde, ümmetin ihtiyaçlarına yönelik bir şekilde, ezanın mevcut şeklinin kabul edildiği sonucuna varır. hadislere göre peygamberimiz, “bu böyledir, böyle ezan okuyun” diye emretmemiştir. eğer ezanın mevcut metni bir emrin neticesi olsaydı bilal’in ezana bir cümle eklemesi de düşünülemezdi. bilal’in ezana kendi keyfince cümle eklemesi, yani ezanı değiştirmesi mümkün oluyorsa, ezanın mevcut şeklinin bir farz değil, bu ümmetin yerleşmiş güzel bir sünneti olduğunu düşünmek gerekmez mi?
ezanın her yerde aynı şekilde okunan ortak ve kuran’a uygun sözleri, müslümanlar arasında birlik hissi uyandırmakta, bu çağrıyı duyan herkes, namaz vaktinin girdiğini ve namazın hep birlikte belli bir yerde kılınacağının mesajını almaktadır. bu uygulama böylece, birlik hissi oluşturmasının yanında düzenle ilgili de önemli bir fonksiyona sahiptir. islam dünyasının her yerinde aynı şekilde okunan ezanı muhafaza etmek, “islam ümmetinin bu ortak sünnetini” bozmamak gerekir.
bilinen bir ibadet: namaz
daha önceden dikkat çektiğimiz gibi peygamberimiz döneminde “namaz” (es-salat) denildiğinde neyin kastedildiği biliniyordu. peygamberimiz’in peygamberlik vazifesine başladığı mekke şehrindeki kabe’yi inşa eden hz. ibrahim idi. kuran’da peygamberimiz’e hz. ibrahim’in milletini takip etmesi söylenir. buradaki “millet” kelimesine bazı müfessirler “din” anlamı da vermektedirler:
bir de sana, “allah’ı birleyen olarak ibrahim’in milletine uy” diye vahyettik. ve ortak koşanlardan olma.
16-nahl suresi 123
kuran’da peygamberimiz’in kendisinden önce gelen peygamberler zincirinin son halkası olduğunu görüyoruz. tüm peygamberler arasında ise peygamberimiz ile hz. ibrahim arasında adeta özel bir ilişki kurulmuştur. mekke ve civarında yaşayan ve mekke’deki kabe’yi ziyaret eden yahudiler, hıristiyanlar ve hatta putperestler hz. ibrahim’i sayıyorlar ve kendilerini onun takipçisi olarak görüyorlardı. bunlara karşın kuran’da şöyle denmektedir:
gerçekten de insanlardan ibrahim’e en yakın olan ona tabi olanlar, bu peygamber (muhammed) ve iman edenlerdir (peygamberimiz’in ümmeti).
3-ali imran suresi 68
kuran’dan, hz.ibrahim’in ailesinden bir bölümünü mekke’ye yerleştirmesinin sebebinin namazı düzgün bir şekilde kılmaları olduğunu da anlıyoruz:
(ibrahim dedi ki:) rabbimiz! ben soyumdan olanların bir kısmını beyti haram’ın (kabe’nin) yanında ekinsiz bir vadiye yerleştirdim ki namazı kılsınlar diye rabbimiz.
14-ibrahim suresi 37
rabbim! beni de soyumdan olanları da namazı kılanlardan eyle. rabbimiz, duamı kabul et.
14-ibrahim suresi 40
kabe’yi babası ibrahim ile beraber inşa eden ismail ve toplumu da namazı kılmaktaydılar:
54- kitapta ismail’i de an. o vaadine sadıktı ve bir elçi, bir peygamberdi.
55- yakınlarına namazı ve zekatı emrederdi. o, rabbinin razı olduğu biriydi.
3-ali imran suresi 54, 55
namaz kılma emri sadece hz. ibrahim, oğlu ve takipçileri ile sınırlı değildir. kuran’dan yahudilerin ve hıristiyanların da namazla emredildiklerini görüyoruz. aslında günümüzdeki yahudilikteki ve hıristiyanlıktaki mezheplerin içinde hala vakitli kılınan namazların izlerini görmekteyiz. bu namazlarda allah’ın anılması, kıyam, rüku ve secde uygulamaları da devam etmektedir ancak mezhepten mezhebe vakit ve şekillerde farklılıklar vardır. kuran evvelki ümmetlerin de uyguladıkları namaz alışkanlıklarını şehvetlerine uyarak bıraktıklarını söyler (19-meryem suresi 59). günümüzde yahudilik ve hıristiyanlıktaki bazı mezheplerde, vakitli namaz ibadetini daha çok din adamları gerçekleştirmekte, halktan az bir kısım bu ibadete düzenli olarak katılmaktadırlar. yahudilik ve hıristiyanlıkta da namaz ibadetinin olduğunu şu ayetlerden anlıyoruz:
musa ve kardeşine şöyle vahyettik: “toplumunuz için mısır’da evler hazırlayın. evlerinizi ibadet edilecek yerler (kıble) yapın ve namazı kılın. ve inananları müjdele.
10-yunus suresi 87
(isa dedi ki:) nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. yaşadığım sürece namaz kılıp zekat vermemi bana vasiyet etti.
19-meryem suresi 31
oysa onlar (ehli kitap) dini sadece allah’a halis kılan tektanrıcılar olarak o’na kulluk etmekle, namaz kılmakla, zekat vermekle emrolunmuşlardı.
98-beyyine suresi 5
peygamberimiz ve yanındakiler “namazı kılın” emrini aldıklarında, namazın ne olduğunu anlamışlardı, ehli kitabın uygulamalarından bu ibadeti biliyorlardı. bu konuda delil olarak “namaz kılın” ifadelerinin belirlilik takısıyla geçmesi de gösterilmektedir:
o namazı kılın ve o zekatı verin…
24-nur suresi 56
burada ve diğer birçok yerde “namaz” (salat) ifadesi belirlilik takısı olan “el” ifadesiyle geçmektedir. bu takı ingilizce’deki “the” takısına benzer, başına geldiği şeyin belli, bilinen bir şey olduğunu ifade eder. burada bu takı namaz ifadesinin başında geçerek namazın “belli, bilinen” bir ibadet olduğu anlamını vermektedir. bu da peygamberimiz ve yanındakilere zaten belli, bilinen bir ibadet olan namazın emredildiğini göstermektedir. “namazı kılın” emrini alan peygamberimiz ve beraberindekiler, zaten bildikleri namazı kılmaya başladılar, ayrıca bilinen bu ibadet topluca da kılındığı için toplu kılınan namazlara katılımla da bu ibadetin ne olduğu öğreniliyordu. kısacası namazı kılmak için kimsenin kuran dışında ayrı bir kitaba ihtiyacı yoktu ve olmamıştır; bu husus aşağıdaki açıklamalarla daha da iyi anlaşılacaktır.
namazın kapsadıkları
“namaz kılın” emriyle zaten bilinen bir ibadet emredilmekle beraber, namazın kapsadıklarına kuran’da dikkat de çekilmiştir. çeşitli özürlerle namazın belli kısımları yerine getirilemeyebilir, örneğin korku zamanında binek üzerinde namaz kılan kişi secdeleri tam bir şekilde yerine getiremeyebilir. fakat her durumda yerine getirilmesi gereken namazın en temel gerekliliği allah’ın zikredilmesidir (hatırlanmasıdır):
gerçekten de ben allah’ım. benden başka tanrı yoktur. öyleyse bana kulluk et ve beni zikretmek (hatırlamak) için namaz kıl.
20-taha suresi 14
namazın en önemli özelliği namazda allah’ın hatırlanmasıdır. 20-taha suresi 14. ayetten namazın kılınmasındaki gayenin allah’ın hatırlanması olduğunu anlarız. kuran’ın bir sıfatının “zikir” yani “hatırlatma” olduğunu yine kuran’dan söylenir. namaz kılarken, edeceğimiz duada, allah’a yakarışta, rehberimiz hep kuran’dır. örneğin allah’ın bağışlayıcılığı, merhameti, her şeyi yaratması, cenneti, cehennemi, bilgisinin ve kudretinin büyüklüğü hep kuran’dan öğrenilir. namazda da merhametli, bağışlayıcı gibi sıfatlara sahip bir allah’ın karşısında olduğumuzu bilir, ona göre allah’ı hatırlar, ona göre allah’a yöneliriz. fakat namazda arapça bilmeyenlerin arapça kuran okuması gerekmez ve eğer arapçasından kuran okuyacaklarsa da okuyacakları ayetlerin manasını öğrenmeleri yerinde olacaktır. özellikle namazlarda hep tekrarlanan fatiha suresi’nin arapçasını öğrenmek hem bu surenin manasını bilerek okuyabilmek için hem de toplu namazlarda bu sure okunurken anlamı anlamak için çok yerinde olacaktır. arapça bilenlerin kuran’ı vahyedildiği orijinal dilde okuması elbette güzeldir ama arapça bilmeyenlerin çoğu, arapça kuran okurken arapça anlamları bozmakta ve de ne söylediklerinden habersiz namaz kılmaktadırlar. hanefilik gibi ehli sünnet olduğu ifade edilen bir mezhepte bile arapça bilmeyenlerin kuran’ın tercümesini okuyabilmesi konusunda esneklik ifade edilmesine, selman el-farisi’nin fatiha suresi’ni farsçaya tercüme ettiği ve farsilerin namazda bu tercümeyi okudukları bilinmesine rağmen bu konuyla ilgili esnekliklere dair görüşler halktan saklanmıştır. allah sarhoş olmayan içkili kişilerin bile namaz kılmalarını istemiş fakat onlara bir şart koşmuştur: “ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın” (4-nisa suresi 43). böylece allah, sarhoşların ne söylediklerinden habersiz oldukları için namaz kılmalarını istemediğini bildirmiştir. peki, ayık kafalıyken anlamını bilmediği ayetleri kuran’dan okuyup ne dediğini bilmeyenlerin durumu bu sarhoşlarınkine benzememekte midir? bunların namazlarında yerine getirmedikleri unsur olan “ne söylediğini bilmek” sarhoşların yerine getirmediği unsurla aynı değil midir? kişinin ibadette söylediklerinin farkında olması bir ruhsat ve bir kolaylık olarak görülmemelidir. kişinin söylediklerinin farkında olarak ibadet etmesi, kişinin yaratıcısı ile gerekli bağı kurması için önemli bir şarttır. kuran’da, 2-bakara suresi 45. ayette, sabırla ve namazla allah’tan yardım dilemek geçer. namazda söylediklerinin manasından habersiz olan kişi, kendi özel derdiyle ilgili özel duygularını nasıl dile getirip de allah’tan yardım dileyecektir.
düzgün kılınan namazla şu unsurların yerine getirilmesi gerektiğine kuran’da dikkat çekilmiştir:
1- allah hatırlanmalıdır, kişi ne söylediğinin farkında olmalıdır (20-taha suresi 14).
2- namazda huşu olmalıdır. “huşu” kalpsel ürperti, derin saygı manasını taşımaktadır (23-müminun suresi 2).
3- namaz kişiyi çirkin davranışlardan ve fiillerden alıkoymalıdır (29-ankebut suresi 45).
namaz, allah’ı hatırlamak için yapılan bir ibadettir. fakat allah’ı diğer şekillerde hatırlamaktan farklı olarak belli vakitlerde farz kılınmıştır, abdestli olarak yerine getirilmelidir ve belli hareketleri de kapsamak gibi bazı ilave özelliklere sahiptir. zaten bilinen bir ibadet olmasından da kaynaklanarak, kuran’da, namazın hareketlerinin tarif edilerek “namaz budur; bu şekilde namazı kılın” denilen bir ayete rastlamayız ama kuran’daki anlatımlardan namazın hangi hareketleri kapsadığını da anlarız. örneğin namazın savaş durumunda bile bırakılmayacak kadar önemli bir ibadet olduğunu gösteren 4-nisa suresi 102. ayette savaş durumunda bir grubun namaz kıldığını, diğer grubun ise nöbet tuttuğunu görüyoruz. secde edildikten sonra diğer grup ilk grubun yerini alıp namazını kılmaktadır. buradan namazın secde ile bittiği de anlaşılmaktadır. bu ayetten savaş tehlikesinin olduğu bir durumda bile namazın secde de dâhil olmak üzere (secde kişinin en savunmasız halidir) yerine getirildiğini fakat nöbetleşe, silahları bırakmadan, düşmana fırsat verilmeden bunun yapıldığını görüyoruz. eğer savaşta dahi vakitli farz olunan namaz böyle yerine getiriliyorsa, normal zamanda namazın kıyamı, rükusu ve secdesi ile yerine getirilmesinin önemi daha iyi anlaşılır.
kuran’dan (14-ibrahim suresi 40) namazın hz. ibrahim’den beri var olan bir ibadet olduğunu anlıyoruz. kuran’da hareketli ibadet manasında üç kelime geçer. bunlar “kıyam (ayakta durma)”, “rüku (eğilme)” ve “secdedir (yüz üstü yere kapanma)”. kuran’da ibrahim peygamber’in makamının namaz yeri edinilmesi, evin temiz tutulması geçer (2-bakara suresi 125). 22-hac suresi 26. ayette ise evin “kıyam, rüku ve secde” edenler için temiz tutulması emredilerek namazın üç hareketinin ne olduğu bir arada gösterilmiş olur.
hani ibrahim’e kabe’nin yerini hazırlamıştık: “bana hiçbir şeyi ortak koşma. tavaf edenler, kıyam, rüku, secde edenler için evimi temiz tut.”
22-hac suresi 26
bu ayetler dışında da namazın hareketleri olan kıyam, rüku ve secdeye dikkat çekilen ayetler vardır. namazda rükuda söylenen “subhane rabbiyel azim” ifadesi 56-vakıa suresi 96. ayette, secdede söylenen “subhane rabbiyel ala” ifadesi 87-ala suresi 1. ayette geçen ifadelere uygun olarak söylenmektedir. fakat rüku ve secdede ne söyleneceğiyle ilgili bir kısıtlama yoktur. buralarda herhangi bir kuran ayeti okunabileceği gibi allah’a yönelinip dua da edilebilir, şükür de edilebilir, 2-bakara suresi 45. ayette dikkat çekildiği gibi karşımıza çıkan sorunlarda allah’tan yardım da istenebilir nitekim peygamberimiz’in döneminde rüku ve secdelerde farklı ifadelerin söylendiği de rivayet edilmiştir. (bakınız: ibn hemmam, 2. cilt) peygamberimiz’in hem çok kısa namaz kıldığına, hem de uzun rüku ve uzun secdelerle çok uzun namaz kıldığına dair hadisler vardır. bu konudaki bazı hadislere göre peygamberimiz kimi zaman rükuya gittiğinde hiç doğrulmayacağı zannedilecek kadar, kimi zaman secdeye gittiğinde hiç secdeden kalkmayacağı zannedilecek kadar uzun kalmıştır. herhalde hiç kimse bunun 3’er defa bahsedilen ifadelerin söylendiği bir zaman dilimine denk geldiğini düşünmeyecektir. ama namazı anlatan bazı kitaplarda rükuları üç “subhane rabbiyel azim” ve secdeleri üç “subhane rabbiyel ala” ifadeleriyle kısıtlayıp, allah’ın serbest bıraktığını gereksiz yere sınırlayan açıklamalar vardır. bu ifadeler, kuran’ın ruhuna uygun, kulların allah’ı yüceltmesi için güzel ifadelerdir. namazlarda düzeni sağlamak için imamlara, bu ifadelerin 3 kere söyleneceği zaman miktarının geçirilmemesini telkin eden bir uygulamanın namazlara düzen verdiği düşünülebilir. bizce, bu tip kalıplar, böyle endişelerle çıkmış, namazı çok uzun kıldırıp cemaatin bir kısmının isteklerine muhalefet edebilecek imamların önü kapanmıştır. fakat namazlarda hep aynı ifadeleri tekrar etmenin neticesinde, birçok kişinin söylenen bu çok anlamlı sözlerin manasını düşünmeden otomatik olarak söylemeye teşvik edildikleri gibi bir zarar da göz önünde bulundurulmalıdır. normalde rükuda ve secdede, sadece belirlenmiş bahsedilen ifadeleri söylememiz gerekmemektedir. namazlardaki kıyam, rüku ve secdelerde ne kadar duracağımızın süresi şahsi görüşlerimize bırakılmıştır. bazıları serbest bir alanı kendi belirlemeleriyle dondurmuşlardır. bu belirlemelerden bir kısmı bir düzenin kurulmasında yardımcı olduysa da bunların birçoğu namazda aşırı şekilciliğe ve anlamdan kopmaya yol açmıştır.
kişiler namazla ilgili gereksiz detaylara boğulmuştur. fakat namazın en önemli unsurları olan söylediğinin farkında olma ve huşuyla ilgili ciddi sorunlar bulunmaktadır. kıyamdayken ellerin bilekten tutulması, rükuda sırtın açısı, secdede önce alnın sonra burnun yere konması gibi nice teferruat üzerine gereksiz tartışmalar yapılmıştır. nitekim mezhepler arasında, kıyamdayken ellerin bağlanıp bağlanmayacağı veya ayaktayken ayakların arasının ne kadar açılacağı gibi gereksiz tartışma konuları olmuştur. birine “ayakta dur” (kıyam) deseniz bu emri kolaylıkla anlar ve size “ellerimi ne yapacağım, ayaklarımın arası kaç santim olacak” gibi sorular sormaz. kısacası kıyam, rüku ve secdenin namazın içindeki hareketler olduğu anlaşıldıktan sonra bu tip detaylarla ilgili sorulan sorular gereksizdir.
kuran’da secdelerin arkasından (50-kaf suresi 40) ve namaz bittikten sonra (4-nisa suresi 103) da allah’ın anılmasının gerektiği ifade edilmektedir. 4-nisa suresi 103. ayetten bu anmanın ayaktayken, otururken ve yan yatarken olabileceğini anlıyoruz. namazlardaki oturuşlarla bu ayetlerin emri yerine gelmiş olmaktadır. bu oturuşlarda asıl olanın allah’ın anılması olduğunu görüyoruz, kişinin hangi sözleri söyleyerek bu anmayı gerçekleştireceğine ise kişi kendisi karar verecektir.
namazı bitirdiğinizde allah’ı ayaktayken, otururken ve yan yatarken hatırlayın (zikredin).
4-nisa suresi 103
ayrıca 72-cin suresi 18. ayete göre namaz kılınan yerlerde allah dışında kimseye yakarılmamalıdır. peygamberlerden, evliya zannedilenlerden veya ölmüşlerden yardım istemek müslüman’a yakışmaz.
bu arada, yeri gelmişken, namazdaki bu hareketlerle ilgili ortaya atılan oldukça yanlış bir görüşü düzeltmeyi de yararlı buluyoruz. kuran’da “namaz” anlamına gelen “salat” kelimesi aynı zamanda “destek, iletişim kurma, dua” gibi anlamlara da gelmektedir. aslında bu anlamların birbiriyle ilişkisi gözükmektedir; müslümanlar kıldıkları namazla allah ile iletişim kurmakta, dua etmekte, dinlerine destek vermektedirler. her dilde birden fazla anlama gelen kelimeler vardır, örneğin türkçede “yüz” kelimesi; “bir sayı” ve “başın bölümü” ve “deri gibi bölümleri çıkarmak” ve “denizdeki hareket” gibi oldukça farklı anlamlara gelmektedir ama bu kelimenin geçtiği yere göre anlamını belirlemede türkçe konuşan hiçbir kişi sorun çekmez. aynısı kuran’daki “salat” kelimesinin kullanımı için geçerlidir, üstelik “salat” kelimesi bu kadar ilgisiz manalara gelmemektedir ve kuran’da geçiş yerine göre bu kelimeye mana verilmelidir. bazıları, kuran’da “namaz” anlamında “salat” kelimesinin hiç kullanılmayıp, bu kelimenin hep “destek” anlamında kullanıldığını ifade etmişlerdir. kuran’ı biraz dikkatli okuyan bir kişi bu iddianın yanlışlığını hemen anlayacaktır. öncelikle bu iddia ayakta durma (kıyam), rüku (eğilme) ve yere kapanma (secde) ifadelerinin mecazi anlamda alınıp gerçek anlamında alınmamasına sebep olmaktadır ki bu hiç de makul gözükmemektedir. bazı ayetlerde bu iddianın tutarsızlığı iyice gözükmektedir. örneğin 4-nisa suresi 102. ayette, düşmandan bir tehlike gelme endişesi olduğunda bir grubun nöbet tuttuğunu ve diğer bir grubun bu arada secde gibi hareketleriyle namaz kıldığını, sonra namazı kılmamış olan diğer grubun gelip namaz kıldığını görüyoruz. buradaki “salat” ifadesini hareketler içermeyen bir destek olarak alırsanız birçok mantıksız husus karşınıza çıkar; hareketli olmayan bir destekte bir grubun diğerinin arkasında nöbette bekleyip, bu arada o grup “mecazi anlamda secde ettikten” sonra gelip de öbür grubun da “destek vermesi” gibi anlamlandırmalar mantıksız olacaktır. ayrıca 4-nisa suresi 103. ayette belirtildiği gibi namaz belirli vakitlerde insanlara farz kılınmıştır, allah’ın dinine destek ise her vakit yapılabilen bir eylemdir, bunun için belli vakitleri beklemeye gerek yoktur.
ilaveten hareketleriyle namazın farz olmadığı iddiasında bulunanlar, namaz için abdest almak gibi hareketli bir ön hazırlığın kuran’da açıklanmasının kendi yaklaşımlarına ne kadar aykırı olduğunu görünce, kuran’da namaz için abdest almakla ilgili -yukarıda ele aldığımız- ifadelerin yıkanma manasında olmayıp mecazi manalar içerdiğini söyleyecek kadar komik olacak derede zorlama, ayetlerin açık arapçasıyla ilgisiz manalar vermeye kadar işi vardırmak zorunda kalmışlardır (hareketli namaz fikrinden kaçınmak için). üstelik abdest ayetinde “dirseklere kadar elleri” gibi yıkanacak yerleri gösteren ve “tuvaletten gelince” ve “su bulamayınca toprakla sıvazlama” gibi ifadeler vardır ki, abdesti hareketsiz mecazi bir uygulama olarak ve hareketsiz bir desteğin ön şartı olarak anlamaya çalışanlar, bu gibi ifadeler karşısında anılmaya değmeyecek saçma yorumların içine düşmüşlerdir. aslında bu kadar saçma görüşlere cevap vermeyi gereksiz görmekteydik fakat kitap ilk yazıldıktan sonraki dönemde gelen sorular üzerine bu açıklamayı kitaba eklemeye karar verdik. görüldüğü gibi islam’ı doğru anlamak için kuran’a samimi, zorlama olmayan, kafasındakini zorla kuran’a söylettirmeye kalkmayan, tutarlı bir şekilde yaklaşmak önemli şartlardan biridir.
namazlardaki rekat sayısı
namazın içindeki kıyam, rüku ve secde hareketlerinin kuran’da adları geçen namazın hareketleri olduğunu gördük. sıkça sorulan bir soru, bu hareketlerin kaçar kez tekrarlanacağı şeklindedir; yaygın olarak bu soru “namazlar kaçar rekat” şeklinde de sorulmaktadır. bu soruya hiçbir hadis kitabına müracaat etmeden iki farklı şekilde cevap verilmiştir. bu iki yaklaşıma göre de şu anda camilerde kılınan namazların rekatlarında bir sorun yoktur fakat “rekat” kavramına yüklenen anlam ile ilgili bu iki yaklaşım arasında farklılık mevcuttur. bu iki görüşü de değerlendirmeniz için sizlere aktaracağız. şu anda kılınan şekliyle, rekatlarıyla namazın muhafaza edilmesi gerektiği yönündeki düşüncemizi baştan belirterek iki farklı yaklaşımı dikkatlerinize sunuyoruz.
bu yaklaşımların birincisini savunanlar, öncelikle daha önce dikkat çektiğimiz gibi namazın hz. ibrahim’den beri, peygamberimiz’in yaşadığı bölgede uygulanan ve bilinen bir ibadet olduğuna, daha önce kitap gönderilen diğer ümmetlerde de bu ibadetin farz olduğuna dikkat çekerler. (bu konuda yukarıda alıntıladığımız ayetleri bir kez daha okumanızı öneririz.) ayrıca “namazı kılın” ifadesindeki “o namaz” (es-salat) kelimesinin belirlilik takısıyla (el) geçtiğini, bunun da namazın bilinen bir ibadet olduğunu gösterdiğini ifade ederler. buna göre “es-salat” ifadesindeki belirlilik, namazların rekat sayılarını da kapsamaktadır. ayrıca müslümanlar namazların topluca kılınmasına katılarak rekat sayılarını görmüşlerdir, hepsi namazlardaki rekat sayılarını gördükleri için de “o namaz” (es-salat) denildiğinde rekatları belirli bir şekilde namazları anlamaktadırlar. namaz diğer bütün ibadetlerden farklı olarak her gün düzenli bir şekilde uygulanan ve “vakitli olarak farz kılınmış” bir ibadettir, cuma namazı dışında namazların topluca kılınması farz değilse de namaz her gün topluca kılındığı için bu toplu uygulamada herkes namazların rekat sayısını hiçbir şüpheye yer kalmaksızın görmektedir. zaten birbirinden hemen her konuda ayrı düşen sünni ve şii mezheplerin hepsi de namazların rekatları konusunda ittifak etmişlerdir. kısacası namazların rekatları toplu uygulamaya katılarak görülmektedir, bu yüzden rekat sayılarını öğrenmek için kuran dışında ayrı bir hadis veya ilmihal kitabına ihtiyaç yokur, kuran’daki “o namazı” (es-salat) kılın emrini alan ve topluca kılınan namaza katılan her kişi, hangi namazın kaç rekat kılınacağını anlamaktadır. bu görüşe aşağıdaki ayet de delil olarak sunulmuştur:
namazı kılın, zekatı verin. ve rüku edenlerle beraber rüku edin.
2-bakara suresi 43
bu arada “rekat” kelimesinin “rüku” ile aynı anlama geldiğini hatırlatalım. önceki başlıkta rükunun (eğilmenin) namazın hareketlerinden biri olduğunu görmüştük. rüku edenlerle beraber rüku eden kimse, doğal olarak, namazı uygulamadaki mevcut rekat sayısına göre kılacaktır. görüldüğü gibi rekatların anlaşılma adresi toplu uygulamadır, herhangi bir kuran-dışı metin (hadis veya ilmihal kitabı) değildir. islam tarihinde namazların kesintiye uğradığı hiçbir dönem olmamıştır. ilmihal ve hadis kitaplarının yazılmadığı ilk yüzyıllarda da müslümanlar, uygulamaya katılarak, yani “rüku edenlerle beraber rüku ederek” namazlarını kılmışlar ve hiçbir eksiklik hissetmemişlerdir.
ayrıca bu görüşü benimseyenler, 4-nisa suresi 101. ayetteki, düşmanlardan bir tehlike gelmesi ihtimalinde namazın kısaltılabileceğini söyleyen ifadeyi, namazın belli bir uzunluğunun (rekat sayısının) bilindiği, bu bilinen uzunluktan daha kısa olarak tehlike zamanlarında namaz kılınabileceğinin ifade edildiği şeklinde yorumlamışlardır. bu görüşü savunan ve özellikle 2-bakara suresi 43. ayete dikkat çeken zeki bayraktar şöyle demektedir: “bizim bu önerimizi tatbik eden bir insanın namazı ile namazlarımız arasında rekat sayıları bakımından herhangi bir farklılık olabilir mi? mesela bu insanın akşam namazını 3 rekat değil de 2 rekat veya 4 rekat kılma ihtimali var mıdır? veya öğle namazını 4 rekat değil de 2 rekat kılabilir mi? elbette ki kılamaz. tabi olduğu cemaat kaç rekat kılarsa (ne kadar rüku ederse) o insan da o kadar rüku edecektir. peki bu insan, hangi bilgiye dayanarak rekat sayılarını öğrenmiş ve namazlarını daha ilk andan itibaren aynı bizim gibi kılmıştır? ilmihallere bakarak mı? hadislerle mi? yoksa sadece kuran’ın emri (formulü) ile mi?.. bu görsel malzeme asırlardan beri günün beş vaktinde topluca namaz kılan müminlerin görüntü ve hareketleridir. kuran, namazların kılınma biçimi için tabiri caizse müminlerin bu uygulamasına link veriyor ve namazın kılınma biçimini/rekatlarını bu uygulamadan öğrenin diyor.” (zeki bayraktar, kuran ve sünnet: ama hangi sünnet)
bu görüşe destek mahiyetinde sunulmuş olan ilginç bir tarihsel doküman da vardır. öncelikle kuran’da, peygamberimiz’den önceki peygamberler vasıtasıyla iletilen dini hükümlere tabi olan ümmetlerin de namaz kıldığının belirtildiğini bir daha hatırlatalım. (örnek olarak bakınız: 10-yunus suresi 87, 11-hud suresi 87, 19-meryem suresi 31, 31-lokman suresi 17, 98-beyyine suresi 5.) bahsedilen dökümana göre yahudilerin bir kolu olan rabbinik yahudiler; sabah namazı 2, öğle namazı 4, ikindi namazı 4, akşam namazı 3 ve yatsı namazı 1 rekat olacak şekilde namaz kılıyorlardı. her rekatta bir kez kıyam, bir kez rüku ve iki kere secde ediyorlardı. (ben abrahamson, tracing the derivation of prayer positions from torah, to temple times, to modern practice; vedat yılmaz, herkesin bildiği namaz, kitap ve hikmet dergisi, yıl: 2, sayı: 4) ayrıca hıristiyan mezheplerin kimisinde de (günümüzde daha çok sadece bazı ruhbanlarca uygulanmaktadır) vakit namazlarını çeşitli rekatlara bağlı kılma geleneği mevcuttur. elbette ki rabbinik yahudilik ile ilgili bahsedilen tarihsel dökümanın aktardığı bilginin doğru olduğunu teyit edebilecek durumda değiliz, eğer bu doküman doğruysa yatsı namazındaki farklılığın yanlış bir aktarımın sonucu olduğu düşünülebilir ama bunu da ispat etmek mümkün gözükmemektedir. bu tarihsel belgeyi yan bir delil olarak değerlendirenler, peygamberimiz’e ilk vahiyler geldiği dönemde uygulanan, bugünkü şekliyle rekatlara bağlı uygulamanın, “o namaz” (es-salat) denildiğinde anlaşıldığını ve “o namazı kılın” emriyle müslümanlar tarafından bu şekliyle namazın uygulanmaya başlandığını, sonra ise peygamberimiz ile beraber günlük bu uygulamaya katılanların da (rüku edenlerle rüku ederek) bu ibadeti gördüklerini ve kesintisiz olarak günümüze taşıdıklarını düşünmektedirler.
ikinci yaklaşımı savunanlara göre kuran’da belirtilen kıyam, rüku ve secde hareketlerinin her namazda gerçekleştirilmesi farzdır ama bu hareketlerin kaçar kez yapılacağı namazlara düzen vermek için ortaya çıkmış bir uygulamadır. yani rekat sayılarını belli şekilde gerçekleştirmek farz değildir ama mevcut rekatların sayısı özellikle toplu namazlara düzen veren ümmetin bir sünnetidir. (“ümmetin sünneti” kavramı için 16. bölüme bakabilirsiniz.) “ümmetin sünneti” kuran’ın koyduğu evrensel hükümlere ve ilkelere karşılık gelmese de bunlara hizmet eden ümmetin uygulamalarını ifade eder. buna göre namazların belli rekat sayılarının olması kuran’ın evrensel bir ilke olarak koyduğu bir hüküm değildir. fakat namazların belirli rekat sayıları olması müslümanların toplu kıldıkları namazlara düzen veren bir uygulamadır. bu yönüyle belirli sayıdaki rekatlarla namazların kılınması, farz değilse de kurani açıdan evrensel bir ilke olan müslümanların birliğine ve toplu şekilde gerçekleştirdikleri namazlarda düzen olmasına hizmet eden bir uygulamadır. bu yaklaşıma göre namazların belirli rekatları olmasının evrensel bir kurani ilke olduğunu, yani farz olduğunu söylemek yanlış olsa da, bu uygulama kurani evrensel bir ilkeye hizmet etttiği için muhafaza edilmelidir. kuran’da rekat sayılarından bahsedilmemesi bu görüşe delil olarak ileri sürülür.
ayrıca bu görüşü savunanlar, 4-nisa suresi 101. ayetteki, düşmanlardan bir tehlike gelmesi ihtimalinde namazın kısaltılabileceğini söyleyen ifadeyi, namazların rekat olarak kısaltılması olarak değil, bu tip durumlarda genelde kılınandan daha kısa bir şekilde namazların kılınabileceği, yani zamansal bir kısaltma olarak anlamaktadırlar. 4-nisa suresi 102. ayetteki “üzerinize bir günah/sakınca yoktur” diye tercüme edilen “la cunahun” ifadesi; kuran’da, kimi yerlerde müslümanların endişelerini yok etmek için kullanılır. örneğin 2-bakara suresi 158. ayette hac veya umreye gidenlerin safa ve merve’yi ziyaret edebileceğinin belirtilmesi için “la cunahun” ifadesi kullanılır. bu ayet olmasa bile müslümanların bu bölgeyi ziyaret etmesine bir engel yoktu. fakat belli ki müslümanların zihinlerindeki endişelerin yok edilmesi için “la cunahun” ifadesi kullanılmıştır. bu görüşe göre aynı şekilde müslümanların namazı kısa kılmasında bir sakınca olmadığı (la cunahun) ifadesi, namazın belli bir uzunlukta olmasından dolayı değildir. uzunluğu belirten böyle bir ayet yoktur. fakat savaştaki tehlike durumunda namazı çabucak kılan müslümanların “namazı baştan mı savdık” gibi endişeye kapılmalarından dolayı, savaş halinde namazı kısa kılmalarında bir sakınca olmadığı söylenmiştir.
bu ikinci yaklaşım doğru kabul edilse bile, namaza düzen getiren bu tip uygulamaların, özellikle toplu kılınan namazlarda devam ettirilmesinin iyi olacağı, rekatlarla ilgili düzenlemelerin gereksiz yere tartışma konusu yapılmaması gerektiği kanaatindeyiz. bu iki görüşten hangisi kabul edilirse edilsin, namazların kılınış şeklinin kuran dışındaki hadis veya ilmihal kaynaklarına başvurulmadan anlaşılabileceği ve namazlardan hareketle kuran’ın önüne yüzlerce cilt kitap yığmanın yanlış olduğu görülmektedir.
namaz vakitleri
kuran’da, namazın, vakitleri belirlenmiş bir farz olduğu geçer (4-nisa suresi 103). daha önce gördüğümüz unsurları kapsayan namazın, belirli vakitlerde kılınması önemlidir. 4-nisa suresi 103. ayete göre bir namaz vaktinin içinde o vaktin namazı kılınmalıdır. (4-nisa suresi 103. ayette belirtildiği gibi “vakitli farz” olarak namazları yerine getirmek, farklı zamanlarda kılınması gereken namazları tek bir zamanda toplamayla değil, her bir vakitte bu farzı yerine getirmeyle olur. kuran’da iki ayrı vakit namazını tek bir vakitte birleştirmeye, yani namazları cem etme olarak anılan uygulamaya hiçbir yerde ruhsat verilmemiştir.) kuran’da “kaza namazı” diye bir kavram da yoktur. allah, oruç konusuyla ilgili olarak, tutamadığımız günler sayısınca başka günlerde oruç tutmamızı söylemiştir. allah istese namaz için de aynısını yapardı. bu yüzden kimse namaza başlayacak kişileri “geçmişteki şu kadar… namazı kaza etmen gerek” diye yanlış yönlendirmemelidir. bir kişi, canı istemediği için veya üşengeçlik gibi bir sebeple, bir namaz vaktinde o namaz vaktinin namazını kılmadan o vakti geçiremez. geçirirse bu, dinimize göre günahtır ve buna tövbe edilmesi gerekir. 4-nisa suresi 101, 102 ve 103. ayetlerden, düşmanın bir zarar vermesi gibi endişelerin olduğu bir durumda bile namazın kılındığını fakat bu kılmanın, bir grubun diğeri kılarken nöbet tutması ve namazın kısaltılması suretiyle gerçekleştirildiğini görüyoruz. eğer vakit namazlarını ertelemek mümkün olsaydı -yani namazları belirli vakitlerde kılmak farz olmasaydı- hiç şüphesiz bu, öncelikle böylesi durumlarda mümkün olurdu. bu yüzden düşmandan korku durumunda namazı tarif eden ayetler namazların vakitlerinde kılınmasının önemini de göstermektedir. namazların vakitli farz olması apaçık bir kurani ifadedir.
namazlar vakitli farz olduğuna göre bu vakitlerin hangi vakitler olduğu, hadis veya ilmihal kitaplarına başvurulmadan bu farz namazların anlaşılıp anlaşılamayacağı tartışma konusu olmuştur. hadislerle islam’ın temel emir ve yasaklarını anlamaya kalkınca ortaya çıkacak yüzlerce soruna dikkat çekilince, bazıları, bir tek namaz konusunu gündeme getirerek hadis literatüründeki kuran’a ve akla aykırı binlerce sorunu ortadan kaldırmış olacaklarını ve kuran merkezli bir islam anlayışını benimsemenin zaruretini ortadan kaldıracaklarını zannetmektedirler. mezhepçi-hadisçi anlayışları benimseyenler, kuran ile belli meselelere nasıl cevap verilmesi gerektiğini gündeme getirip kuran’ın yetersiz olduğunu göstermeye çalışırken, hadislerle ilgili sorunların muhasebesini kendilerinin yapmalarının gerektiğini hiç düşünememektedirler. önceden gördüğümüz gibi namazların nasıl kılınacağı ile ilgili endişeler ileri sürülmüş olmasına karşı hiçbir hadis veya ilmihal kitabına müracaat edilmeden namazın nasıl kılınacağı anlaşılmaktadır. aynı şekilde namazların vakitlerini anlamak için de hiçbir hadis veya ilmihal kitabına gerek olmadığını göstereceğiz. bunu söylerken, kuran merkezli anlayışlar ileri sürenlerin, namaz vakitleriyle ilgili farklı görüşler ileri sürdüklerini inkâr etmiyoruz. bu konuda farklı yaklaşımlar ve görüşler ileri sürülmüş olması hadis veya ilmihal kitaplarına atıf yapılmadan namaz vakitlerinin anlaşılabildiği gerçeğini değiştirmez.
ayrıca hadis ve ilmihal kitaplarından namazın anlaşılacağını söyleyenler, hadis ve ilmihal kitaplarındaki namazla ilgili çelişkilerden haberdar değil gibidirler. örneğin bir hadiste deve eti abdesti bozmakta diğerinde bozmamaktadır; bir hadiste namazda elleri bağlamak şarttır diğerinde salmak şarttır. bir mezhepte farz olduğu söylenen namazda fatiha suresi’ni okumak diğer bir mezhepte farz değildir. üstelik öyle hadisler vardır ki, bunları kabul edince namazın beş vakit farz olduğunu söylemek de mümkün olmaz. örneğin kütübü sitte kitaplarından biri olan ebu davud’da geçen bir hadise göre fudale, peygamberimiz’e meşguliyetleri olduğunu söyleyerek, beş vakit namazın yerine geçecek bir şey istemiş, peygamberimiz ise ona sabah ve ikindi namazlarını kılmasını söylemiştir (ebu davud, salat). fakat allah’ın farz kıldığını peygamberimiz’in iptal etmesi nasıl mümkün olur? bu hadisi okuyan bir kişi, peygamberimiz’in nafile olan namazları iptal edebileceğini, bu yüzden beş vakit namazın nafile olduğunu, iki vakit kılınsa da yeterli olduğunu düşünebilir. eğer kuran’ın yerine hadisler hüküm kaynağı olsaydı, böylesi bir yorum peygamberimiz’in şahsa mahsus namaz indirimi yapmasından daha makul olurdu. diğer bir hadise göre sahabelerden safvan bin muattal, sabah namazını vaktinde kılmıyor, ne zaman uyanırsa o zaman kılıyordu. peygamberimiz bu durumu öğrenince “uyandığın zaman kıl” demiştir. (hanbel, ebu davud, hakim, beyhaki) oysa böylesi bir izin, hem namazın vakitli farz olduğunu ifade eden 4-nisa suresi 103. ayete, hem de “fecr namazı” (sabah namazı) ismiyle anılarak kılınması farz olduğu bildirilmiş bir namaz vakti olduğu için bunu emreden kuran ayetlerine aykırıdır. kısacası hadislerde hem ümmetin yaygın namaz uygulamalarına hem de kuran’a aykırı birçok ifade bulunmaktadır.
mezhepler arasında binlerce ihtilafa rağmen hadisçi-mezhepçi anlayışlara dört elle sarılanlar, kuran merkezli yaklaşımlar gösterenlerin çok daha düşük seviyede olan ihtilaflarını mazeret yapıp kuran’ın mesajından kaçmaya çalışmaktadırlar. oysa hadislerde, buraya kadar birçok örneğini gördüğümüz gibi, doğru ile yalan ayırt edilemeyecek şekilde karışmıştır, ayrıca hadis kitapları kuran ve akla aykırı yüzlerce hadisle doludur. kısacası hadis merkezli herhangi bir yaklaşımla sonuç alınması mümkün değildir. kuran merkezli yaklaşımlarda bazı ihtilafların çıkması, kuran merkezli yaklaşımlar gösterenlerden bazılarının isabetsiz yorumları olarak görülmelidir. çare, kuran merkezli yaklaşımlarda ortaya çıkan farklı yorumlar arasından tercihte bulunmaktır, yoksa kuran merkezli yaklaşımlardan vazgeçmek değildir. kuran dışında islam’ın başka hiçbir hüküm kaynağı olmadığı ve geri kalan kaynakların dini evrensel hükümler belirlemede güvenilir olmadığı buraya kadar anlatılanlardan belli olduğuna göre, kuran merkezli anlayışlar arasında ortaya çıkabilecek kimi anlayış farklılıkları hadis merkezli islam anlayışlarının benimsenmesinin bir mazareti olamaz. kuran merkezli islam anlayışı mümkün olan tek anlayıştır, çünkü güvenilir tek kaynak kuran’dır, kuran’ı hareket noktası yaparak yanlış yorumlara ulaşanların olması mümkün olsa da bu yanlış yorumlara ulaşanların hareket kaynağı yine de doğrudur, yorumları yanlıştır. hadislerden hareket edenlerin yorumları arasında çok büyük farklar olmakla beraber, buradaki asıl ve düzeltimesi mümkün olmayan sorun hareket edilen kaynağın güvenilir olmamasıdır. kısacası kuran merkezli anlayışların hüküm kaynağını doğru belirlemesi önemli bir adım olmakla beraber, bu doğru adım bu adımı artan herkesin her kuran yorumunun doğru olduğunu garanti etmez. aşağıda kuran merkezli anlayışa sahip olanların, hadis ve ilmihal kitaplarına hiç başvurmadan, iki farklı yaklaşımla nasıl namaz vakitlerini anladıklarını aktaracağız. bu yaklaşımların ikincisini kabul edenler içindeki farklılıklara da ayrıca değineceğiz. bu anlayışların değerlendirmesini ise sizlere bırakıyoruz.
birinci yaklaşıma göre “o namazı” (es-salat) kılın emrini alan müslümanlar, “o namazı” denildiğinde neyin kastedildiğini anlıyorlardı; bu anlayışa namazların vakitleri de dahildir. hz. ibrahim’den beri namaz mekke bölgesinde yerine getirilen bir ibadet olduğu gibi kuran’dan gördüğümüz gibi yahudi ve hıristiyanlara da namaz kılmaları emredilmişti. mekke ve medine’deki ilk müslümanlar bunlarla etkileşim içinde oldukları için namazın ne olduğunu biliyorlardı. bu yaklaşımı benimseyenler, namazların rekat sayısının “o namazı” ifadesinden anlaşılana dahil olduğu gibi namazların vakitlerinin de “o namazı” ifadesinden anlaşılana dahil olduğunu ifade etmektedirler. bunun için ilave bir tarihsel delil olarak daha önce dikkat çektiğimiz ve namazı beş vakit sabah, öğle, ikindi, akşam ve yatsı olarak kılan rabbinik yahudilerin uygulaması gösterilmiştir. (ben abrahamson, tracing the derivation of prayer positions from torah, to temple times, to modern practice; vedat yılmaz, herkesin bildiği namaz, kitap ve hikmet dergisi, yıl: 2, sayı: 4) ayrıca “rüku edenlerle beraber rüku edin” ayeti (2-bakara suresi 43) de bu görüş lehine bir delil olarak ileri sürülmüştür. buna göre müslümanlar namaz kılanlarla beraber namaz kılarak namaz vakitlerini öğreneceklerdir. namaz vakitlerini öğrenmenin adresi hadis veya ilmihal kitapları değil topluca her gün kılınan namazlardır. zaten hadis ve ilmihal kitaplarının ortaya çıkmadığı ilk yüzyıllarda insanlar bu formüle göre namazların şeklini ve vakitlerin sayısını öğreniyorlardı. islam’ın namaz gibi, toplu uygulamayla, her gün yerine getirilen başka bir uygulaması yoktur, bu uygulamaya katılanlar rekatları olduğu gibi namaz vakitlerini de öğrenirler. kısacası namazların mevcut yaygın uygulamadaki rekatlarının farz olduğuna dair ileri sürülen deliller ile mevcut yaygın uygulamadaki beş vaktin farz olduğuna dair ileri sürülen deliller aynı mantıksal temele dayanmaktadır. rekatlarla ilgili o görüşü bir kez daha incelemeniz namazın beş vakit olarak farz olduğunu ifade eden görüşü daha iyi anlamanızı sağlayacaktır.
ikinci yaklaşıma göre kuran’daki ayetlerde namazların kaç vakit olduğu açıklanmıştır. yalnız bu yaklaşımı benimseyenler arasında kuran’dan kaç vakit anlaşıldığı hususunda farklı görüşler ifade edilmiştir. kuran’daki ayetlerde namazların beş vakit olarak tarif edildiğini ifade edenler olduğu gibi kuran’daki ayetlerden namazların üç veya iki vakit olarak anlaşıldığını ifade edenler de olmuştur. bu yaklaşımların elbette üçü birden doğru olamaz. fakat her halükarda namazların vakitleri hadis ve ilmihal kitaplarına başvurulmadan anlaşılmaktadır, yapılması gereken ileri sürülen iddiaları samimi bir şekilde değerlendirmek olmalıdır, burada çıkmış olan bir ihtilaf namaz vakitleri için kuran dışındaki kaynaklara ihtiyaç olduğunun delili olarak ileri sürülemez. bahsedilen konu hakkındaki ihtilaf çıkan ayetlerin manasının ne olduğu konusunda hadisçi-mezhepçi bir anlayışı benimseyenlerin tefsirlerinde de benzer şeklide farklı görüşler ifade edilmiştir. burada bütün detaylarıyla bu konuyu incelemeyeceğiz ancak sizleri bilgilendirmek adına ihtilafların düğümlendiği hususlara dikkat çekip, konunun değerlendirilmesi için sizi de araştırmaya davet edeceğiz. tartışmaların en çok düğümlendiği ayetler şunlar olmuştur:
namazları koruyun. ve vusta (orta) namazı da.
2-bakara suresi 238
gündüzün iki tarafında ve gecenin yakınlarında namaz kıl. güzellikler çirkinlikleri giderir.
11-hud suresi 114
güneşin sarkmasından gecenin kararmasına kadar namaz kıl. fecir (sabah) vakti kuran’ı/toplanması, fecir (sabah) vakti kuran’ına/toplanmasına tanık olunur.
17-isra suresi 78
ey iman edenler! yönetiminiz altındakilerle, ergenlik yaşına gelmemiş olanlarınız sizden üç vakitte izin istesinler. fecir (sabah) namazından önce, öğle vakti elbisenizi çıkardığınızda, işa (akşam/yatsı) namazından sonra. çıplak olabileceğiniz üç vakittir bunlar.
24-nur suresi 58
kuran’dan beş vakit namazın farz olduğunun anlaşıldığını ifade edenler, 11-hud suresi 114. ayeti şu şekilde yorumlamışlardır: “gündüzün iki tarafından” kasıt, gündüzün içindeki iki bölümde kılınan namazlardır, ayetteki “ve” ifadesiyle ise bunlara gece vaktindeki en az üç namazın eklenmesi gerektiği anlaşılmaktadır. çünkü “zulefen” ifadesi en az üç olan çoğulluğu ifade eder (arapçada tekil hal için olduğu gibi ikilik için de özel ifadeler geçtiğini hatırlayın). bu görüştekiler genelde 17-isra suresi 78’deki “güneşin sarkmasından” (li-duliki eş-şemsi) ifadesini, güneşin öğleyin tepe noktasından batı yönüne doğru hareket etmesi olarak yani günümüzdeki yaygın uygulamadaki öğlen namazının başlangıcı olarak anlamışlardır. bu yaklaşıma göre “güneşin sarkmasından” ifadesi gündüzün iki tarafındaki ilk namazın başlangıcı olarak alınmakta ve akşam namazına kadar olan vakitte “gündüzün iki tarafındaki namazın” kılınması gerekmektedir. arapçadaki “gece” (leyl) ifadesi ise güneşin olmadığı dönemi ifade eder. bu dönemde kılınan güneşin doğuşundan önceki sabah, güneşin batışından sonraki akşam ve gecenin diğer bölümlerindeki yatsı namazları ise diğer üç vakittir. 2-bakara suresi 238. ayetteki “vusta” (orta) namazını ikindi namazı olarak, 24-nur suresi 58’deki “işa” namazını yatsı namazı olarak almaktadırlar. bu görüşü savunanlar, “rüku edenlerle beraber rüku edin” ayetinin ifadesi uygulanınca da bu beş vaktin kılınacağını ifade ederek argümanlarını desteklemektedirler.
kuran’dan üç vakit namazın farz olduğunun anlaşıldığını ifade edenler, 11-hud suresi 114. ayeti şu şekilde yorumlamışlardır. “gündüzün iki tarafından” kasıt, gündüzün dıştan bitişik iki ucudur, yani bu ifadeyle sabah ve akşam namazları anlaşılmaktadır. buradaki “ve” ifadesini ise önceki ifadenin açıklanması olarak anlamak gerekir. (kuran’da birçok yerde “ve” ifadesi, önceki ifadeye bir şey eklemeden önceki ifadeyi açıklamak için kullanılmıştır. “ve” bağlacının bu şekilde de kullanıldığı arapça dilinin bilinen bir özelliğidir.) o zaman “gecenin yakınlarında” ifadesi ise bu iki vakte gecenin, yani güneşin olmadığı bölümün yakın olan zaman dilimlerini vurgular; bunlar ise yine sabah ve akşam namazlarıdır. bunlara ise 2-bakara suresi 238. ayet ile “orta namazı” eklenmiş ve namazların sayısı üç olmuştur. 17-isra suresi 78. ayette geçen “güneşin sarkmasından” ifadesi orta namazının başlangıcını ifade eder, bu namaz akşam namazının girişiyle sona erer. akşam namazının bitişini ise 17-isra suresi 78. ayetteki “gecenin kararmasına kadar” (ila gasakı el-leyli) ifadesi belirtmektedir. 17-isra suresi 78. ayetteki “fecir vakti kuran’ı/toplanması” ifadesi ise ışıkların ufukta toplandığı anda namazın başladığını ifade eder ki bu süreç güneşin doğumuyla biter; bu da sabah namazının vaktidir. (burada “kuran” ifadesine, bu kelimenin anlamlarından biri olan “toplanma” anlamının verildiğine dikkat edin.) buna göre üç namaz vakti 11-hud suresi 114. ayette iki namaz vaktinin ve 2-bakara suresi 238. ayette bir namaz vaktinin birleşmesinden anlaşılmaktadır; 17-isra suresi 78. ayetten ise üç namazın olduğu zaman dilimleri anlaşılmaktadır. bu görüşü savunanlar kuran’da üç tane namaz isminin geçmesini de ek delil olarak göstermektedirler: bunlar 24-nur suresi 58. ayette geçen “sabah namazı” (salati el-fecr) ve “akşam namazı” (salati el-işa) ifadeleridir. (“işa” ifadesinin gerçek manası arapçada güneşin batımından sonraki ilk dönemler yani “akşam namazının” içinde olduğu dönem olmakla beraber, günümüzde “işa namazı” (salati el-işa) denilince “yatsı namazı” anlamında kullanılmaktadır. yani “işa” ifadesine burada ne mana verilmesi gerektiği tartışmalı hususlardan birisi olmuştur.) bu görüşü savunanlar, şiilerin üç vakitte beş vakit namazı cem etmesini, ayrıca ehli sünnet mezheplerin bir kısmında yağmurun yağması gibi sebeplerle bile namazın cem edebileceğini ifade etmelerini üç vakit uygulamasının kalan izleri olan yorumlamaktadırlar. çünkü kuran’da namazların vakitli olarak farz kılındığı söylenmekle beraber bir vaktin namazının başka bir namaz vaktinin içinde kılınabileceğine (namazları cem etme gibi bir uygulamaya) hiçbir yerde ruhsat verilmemiştir.
kuran’dan iki vakit namazın farz olduğunun anlaşıldığını ifade edenler, namazların üç vakit olduğunu düşünenlerle aynı yaklaşımla 11-hud suresi 114. ayetten sabah ve akşam namazlarının farz olduğunun anlaşıldığını ifade ederler. farklı olarak 17-isra suresi 78. ayetteki “güneşin sarkmasından” (li-duliki eş-şemsi) ifadesinden güneşin ufuktan aşağıya doğru hareket etmesini, yani akşam namazının başlangıcında batmasını anlarlar, akşam namazının çıkışı ise bu ayetteki “gecenin kararması” ifadesinden bellidir. aynı ayetteki “fecir vakti kuran’ı/toplanması” ise sabah namazında ufukta ışıkların toplanmasıyla başlayan vakittir. buna göre 17-isra suresi 78. ayet, 11-hud suresi 114. ayette belirtilen iki vakit olan sabah ve akşam namazlarının zaman dilimlerini vermektedir. bu görüşü savunanların diğer iki görüşten farklılaştığı bir husus, 2-bakara suresi 238. ayetteki “ve vusta (orta/en iyi) namazı” ifadesinde geçen “vusta” ifadesinin, bir namaz vaktini tanımlamadığını, namaz kılmayı “en iyi” yol olarak tanımladığını ifade etmeleridir. (“vusta” kelimesinin bir namazı ifade ettiğini söyleyenler arasında bu namazın tam olarak hangi vakti ifade ettiği konusunda farklı görüşler ifade edilmiştir.) buna karşı yapılan bir itiraz, 2-bakara suresi 238. ayette “namazları koruyun” ifadesinde geçen “namazları” (salavat) ifadesinin en az üç namazı belirttiği, bu yüzden namazların iki vakit olamayacağı şeklindedir (arapçada ikilik için özel ifadeler olduğunu hatırlayın). bu görüşü savunanlar, bu itiraza karşı buradaki “namazları” ifadesinin genelde namazların kılınmasını ifade ettiğini, özellikle tek bir gün içerisindeki namaz vakitlerini ifade etmediğini söyleyerek cevap vermişlerdir.
bu yaklaşımların bir kısmı elbette ki yanlıştır fakat bu kitabın konusu açısından burada öncelikle önemli olan hadis ve ilmihal kitaplarına başvurulmadan namazların nasıl kılınabileceğinin anlaşıldığının görülmüş olmasıdır. bu izahlar üzerine ciddi bir tefekkür ile bunlardan hangisinin doğru yaklaşım olduğunun anlaşılacağı kanaatindeyiz. bu konudaki farklı görüşleri değerlendirebilmeniz için bunları kısaca özetledik. bizim kanaatimize göre camilerde toplu bir şekilde uygulanan namaz için beş vakit ezan okunmalı, beş vakit namaz camilerde şu andaki mevcut uygulamadaki rekatlarla kılınmalıdır. tartışmalarda ortaya atılan hususların hiçbiri şu anda kılınan şekliyle namazda bir sorun olduğu anlamını taşımaz. ortaya atılan kimi görüşlere göre farz olan bir husus, diğer yaklaşımlarda ise bu ümmetin bir sünneti olarak değerlendirilmektedir, yani farz olmasa da kuran’ın koyduğu hedeflere ulaşılması ve düzen oluşması için bu ümmetin geliştirdiği bir uygulamadır. mevcut uygulamadaki neyin farz neyin ümmetin sünneti olduğunun değerlendirmesini sizlere bırakıyoruz. ayrıca mevcut şekilde beş vakit kılınan namazlarla kuran’da belli vakitlerde allah’ın anılmasını söyleyen şu ayetlerin ifadesinin namaz formunda yerine getirilmiş olduğuna da dikkat edilmelidir:
öyleyse akşama erdiğinizde de, sabaha erdiğinizde de tespih (yüceltme, yönelme) allah’adır.
övgü o’nundur. göklerde ve yerde, günün sonunda da, öğleye erdiğinizde de.
30-rum suresi 17,18
onların söylediklerine sabret. güneş’in doğuşundan ve batışından önce rabbini överek tesbih et.
50-kaf suresi 39
gecenin bir bölümünde o’na secde et ve geceleyin uzunca o’nu tespih et.
76-insan suresi 26
namazların beş vakit kılınmasıyla bu ayetlerde atıf yapılan vakitlerde allah’ın tespih edilmesi (yüceltilme, yönelme) ve övülmesi (hamd) de gerçekleşmiş olmaktadır. elbette her konuda olduğu gibi, namazlarla ilgili hususlarda, neyin farz olduğunu bu ümmet rahatça tartışabilmelidir. fakat mezhepçi-hadisçi görüşlerdeki binlerce kuran’a ve akla ters uygulama ve ifadenin, namazın nasıl kılınacağı hususuna atıfla üstünün örtülmesinin mümkün olmadığı anlaşılmalıdır. bu artık bayatlamış bir yöntemdir. burada aktarılanlar, namazların hiçbir hadis veya ilmihal kitabına atıf yapılmadan nasıl anlaşılabileceğini, farklı fikirleri sunarak göstermiştir. bu ümmetin namazla ilgili bir sorunu yoktur ama hangi hususlarda sorun olduğunu bir kuran’ı bir de hadis ve mezhep kitaplarını samimi bir şekilde okuyan herkesin anlayabileceği kanaatindeyiz.
cuma (toplantı) namazı
kuran’da cuma (toplantı) namazı, cuma suresi’ndeki şu ayetlerden anlaşılmaktadır:
9-ey iman edenler! cuma günü (toplantı günü) namaz için çağrı yapıldığında allah’ı hatırlamaya (zikretmeye) koşun. alışverişi bırakın. eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır.
10- namazı kılınca yeryüzüne dağılın. allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. allah’ı çokça hatırlayın, umulur ki kurtuluşa erişirsiniz.
11- oysa onlar bir ticaret veya eğlence gördüklerinde ona yönelirler de seni ayakta bırakırlar. de ki; allah katında bulunan eğlenceden de, ticaretten de daha hayırlıdır. allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.
62-cuma suresi 9-11
buna göre:
1- cuma günü (cuma; hem haftanın bir gününün özel ismidir, hem de toplanmayı ifade eder) çağrı yapılınca iş güç bırakılıp namaza gidilir.
2- cuma suresi’nin 10. ayetinden namaz kılınca herkesin işine döndüğünü anlıyoruz. buna göre cuma’nın tatil günü olması şeklinde bir şeyin kuran’da olmadığı anlaşılır. ama elbette isteyen bugünü tatil olarak da ilan edebilir.
3- kuran’dan diğer namazların da topluca kılınabileceğini görüyoruz. fakat topluca kılınması mecbur tutulan tek namaz cuma namazıdır.
4- cuma namazını kılacaklar için kadın erkek ayrımı yoktur. aslında birçok hadiste bile erkeklerle kadınların peygamberimiz ve dört halife döneminde beraber cuma namazı kıldığı söylenirken, sonraki dönemlerin keyfi uydurmalarıyla cuma namazının sırf erkeklere farz olduğu uydurulmuştur.
5- surenin 9. ayetinden de anlaşıldığı üzere namaza çağrı yapıldığında allah’ın hatırlanması için toplanılır. bu süre içinde kuran’ın anlattığı din anlayışına uygun izahlar yapılmalıdır. allah’ın hatırlanması dışındaki izahlardan, hurafelerden, hutbeleri siyasete alet etmekten uzak durulmalıdır.
savaşta namaz
nisa suresi 101, 102, 103. ayetlerde savaş durumundaki namazın açıklandığını görüyoruz. bu ayetlere göre kafirlerin müslümanlara zarar verme tehlikesi varsa, namazın kısa bir şekilde kılınmasında bir sakınca olmadığını anlarız. bu tarz bir tehlikede bir grup namazı kılar, diğeri bekler. sonra diğer grup gelip namazı kılar ve bu sırada da ilk grup bekler. namazı kılanlar silahlarını bırakmaz ve kafirlere koz verilmez (yağmur, hastalık, yaralanma gibi durumlarda silah bırakılabilir). namaz bitince allah anılır. normal zamanda, bu tarz şeylere (nöbetleşe kılma, silahları bırakmama) gerek kalmadan, namaz düzgün bir şekilde kılınmaya devam edilir. kuran’ın “savaşta namaz” hakkında açıklama getirmesi, hayatta karşımıza çıkması ender olan durumlarda bile, kuran’da, gerektiğinde açıklamalar getirildiğinin önemli bir delilidir.
korku halinde namaz
kuran’da namazla ilgili gerekli detayların olduğunun diğer bir delili “korku durumları”nda namaz ibadetini nasıl yerine getirmemiz gerektiğinin bile açıklanmış olmasıdır. müslüman nüfusun çok az bir bölümünün, hayatlarında çok sınırlı sayıda karşılarına çıkabilecek böylesi durumlarda ne yapmaları gerektiğiyle ilgili detay bile kuran’da mevcuttur. eğer bir korku, endişe olursa ne yapılacağı kuran’da şöyle geçer:
eğer korkuyorsanız yaya olarak veya binek üzerinde kılın. güvene kavuştuğunuzda allah’ı, bilmediğiniz şeyleri size öğrettiği gibi hatırlayın (zikredin).
2-bakara suresi 239
görüldüğü gibi kuran’da, zor durumlarda bile namazın vaktinde kılınması buyurulmuştur. eğer namazı vaktinde kılmak şart olmasa korku durumu geçince namazın kılınması mümkün olurdu ve korku durumuyla ilgili bu açıklamaya gerek kalmazdı. su bulunamazsa yeryüzünün tamamını kaplayan toprakla teyemmüm edilir; korkulacak bir durum varsa bir bineğin üzerinde veya yaya olarak kişi allah’ı zikreder. bu durumda namazın hareketleri tam yapılamasa da, bu hareketlere yaklaşık hareketlerle namaz kılınır. fakat namaz terk edilmez. kuran, namazı asla terk edilemeyecek bir ibadet olarak sunar ve mazeret durumları için kolaylıklar sağlayarak, bu durumlarda bile namazın devamını, böylece de namazın temeli olan allah’ın hatırlanmasının (zikrinin) devamını sağlar.
cenaze namazı
kuran’da “cenaze namazı kılın” şeklinde bir ifade yoktur. fakat 9-tevbe suresi 84. ayette peygamberimiz’e ihanet edenlerin ardından cenaze namazı kılınmaması, mezarlarının başında durulup onlara destek verilmemesi belirtilir. demek ki peygamberimiz’e -dinimize- ihanet etmemiş müslümanların cenaze namazlarının kılınabileceği, onların mezarlarına gidilip, bir anma töreni düzenlenebileceği anlaşılır. ölenin arkasından allah’ı anacak ibadetler yaparak; namaz kılarak, kuran okuyarak ve dua ederek ölüyü toprağa vermek islam’ın ruhuna uygundur. islam’da yerleşmiş bu uygulamaları devam ettirmek elbette güzeldir. fakat kuran’da yer almayan kabir sorgusu, kabir azabı ve kabir mükafatı gibi uydurma kavramlara göre şekillenen; imamın ölüye mezarında kabir sorgusunda yardımcı olması için bir şeyler ezberletmesi (telkin vermesi) gibi kuran’a aykırı uygulamaların da cenaze törenleriyle ilgili uygulamalardan çıkarılması gerekmektedir. (öldükten sonra verilen “telkin”e ehli sünnet içinden de bazı muhalefetler olmuştur fakat bu uygulamanın yaygın olduğunu hatırlamalıyız.)
sonuçta namazla ilgili uygulamaların içinde kuran’ın ifadelerine ve ruhuna aykırı olanların uygulanmasına son verilmeli ve gerekli düzeltmeler yapılmalıdır. farz olan hususlar ise titiz bir şekilde uygulanmalı, kuran’da çokça vurgulanan bu ibadet en güzel şekilde eda edilmelidir. farz olmayan hususlardan, müslümanların allah’ı çokça anmasına, ibadetlerini düzenli ve kargaşasız bir şekilde yapmalarına hizmet edenler ise (“ümmetin sünneti” olarak andığımız uygulamalar) farzlaştırılmadan muhafaza edilmelidir."
devamını gör...
fransız hastanelerinde dua odası olması
geleneklere karşı çıkmak zor.
hastanın kendi inancına göre dua etme hakkına saygılılar.
galiba saygı diğer herşeyden daha önemli toplum için.
hastanın kendi inancına göre dua etme hakkına saygılılar.
galiba saygı diğer herşeyden daha önemli toplum için.
devamını gör...
börekçi pizzası
börek şubelerinde görülen, genellikle kaşar ve mantardan veya kıymadan oluşan mini pizzalardır.
devamını gör...
peter magyar
orban'dan enkaz devraldı, ilk icraatı şu şekildedir:
-ulusal varlık geri alma ve koruma ofisi'ni kurarak yolsuzlukla çalınan malları araştırıp el koymaya başladı.
-devletin haber televizyonunu yalan haber yapması nedeniyle kapattı.
-yolsuzlukla mücadele yasasını çıkararak ab fonlarındaki blokajların kalkmasını sağladı. 20 milyar dolarlık ab fonu sağladı.
-lüks markalar yerine skoda makam aracı kullanmaya başladı.
-sağlanan ekonomik güven ortamıyla enflasyon ve faizler düştü, borsa yükseldi.
-başbakanlığı 2 dönemle sınırlayan anayasa değişiklik teklifini meclise sundu. cumhurbaşkanı görevi de 1 dönemle sınırlanacak.
-orban'a yakın vakıflara verilen kamu mallarını geri aldı.
-macaristan radyo ve tv kurulu'ndaki hükümet etkisini kaldırıp, kurulu bağımsız hale getirdi.
-hükümetin yüksek yargı başkanlarını görevden alma yetkisini kaldırdı.
-ulusal varlık geri alma ve koruma ofisi'ni kurarak yolsuzlukla çalınan malları araştırıp el koymaya başladı.
-devletin haber televizyonunu yalan haber yapması nedeniyle kapattı.
-yolsuzlukla mücadele yasasını çıkararak ab fonlarındaki blokajların kalkmasını sağladı. 20 milyar dolarlık ab fonu sağladı.
-lüks markalar yerine skoda makam aracı kullanmaya başladı.
-sağlanan ekonomik güven ortamıyla enflasyon ve faizler düştü, borsa yükseldi.
-başbakanlığı 2 dönemle sınırlayan anayasa değişiklik teklifini meclise sundu. cumhurbaşkanı görevi de 1 dönemle sınırlanacak.
-orban'a yakın vakıflara verilen kamu mallarını geri aldı.
-macaristan radyo ve tv kurulu'ndaki hükümet etkisini kaldırıp, kurulu bağımsız hale getirdi.
-hükümetin yüksek yargı başkanlarını görevden alma yetkisini kaldırdı.
devamını gör...
denizde yüzmek vs havuzda yüzmek
deniz tabii, kıyas kabul etmez. diğeri kocaman bir küvet ve kişiye özel değilse kesinlikle mundar.
devamını gör...
bizim kız
"bu gözlüğü istiyorum" yazmıştım türkünün altına sadece...
şap şep şup... o helal melal olayı nedir guzum? ha bire bastırıyorsun o sıfatı?
kısa cümle kur, uzatma...
şap şep şup... o helal melal olayı nedir guzum? ha bire bastırıyorsun o sıfatı?
kısa cümle kur, uzatma...
devamını gör...
davut sulari
alooooo, orda mısın dedem? yanına geleceğim, çok yakın...
meloniyide getiriyorum, sorun olmaz dimi?
meloniyide getiriyorum, sorun olmaz dimi?
devamını gör...
da nang
vietnam ‘ın miami’ si olarak tabir edilen turizm şehri. bir haftalık deneyimime göre konuşmak gerekirse eğlence olarak kesinlikle bir phuket veya pattaya değil ama kafa dinleyip güzel bir tatil için kesinlikle görülmesi gereken bir şehir.



istanbul ‘dan direkt ülkenin başkenti olan hanoi şehrine uçuşlar ve yaklaşık olarak 10 saati buluyor ,ülkeye girişte mutlaka e vizeyi almış olmamız gerekiyor bunun dışında bir şey sormuyorlar zaten gayet girişi kolay bir ülke .hanoi ‘den de da nang ‘a gitmek için yaklaşık bir saatlik bir iç hatlar uçuşu kullanılıyor .



konaklama konusuna gelirsek de şehirde her bütçeye göre otel ve hosteller var ve kesinlikle türkiye de ki herhangi bir turizm şehrinden daha uygun olduğunu söyleyebilirim . şehirde dünyanın hemen hemen her mutfağına yönelik restoranlar var aç kalmazsınız fiyatlar da yine yerine mekanına göre değişkenlik gösteriyor .




istanbul ‘dan direkt ülkenin başkenti olan hanoi şehrine uçuşlar ve yaklaşık olarak 10 saati buluyor ,ülkeye girişte mutlaka e vizeyi almış olmamız gerekiyor bunun dışında bir şey sormuyorlar zaten gayet girişi kolay bir ülke .hanoi ‘den de da nang ‘a gitmek için yaklaşık bir saatlik bir iç hatlar uçuşu kullanılıyor .



konaklama konusuna gelirsek de şehirde her bütçeye göre otel ve hosteller var ve kesinlikle türkiye de ki herhangi bir turizm şehrinden daha uygun olduğunu söyleyebilirim . şehirde dünyanın hemen hemen her mutfağına yönelik restoranlar var aç kalmazsınız fiyatlar da yine yerine mekanına göre değişkenlik gösteriyor .

devamını gör...
bir güzelin aşığıyım
bir güzelin aşığıyım erenler
onun için taşa tutarlar beniiii
gündüz hayalimde, gece düşümde...
davut sulari senin ağzını yüzünü öperimmmm
aşk nasıl anlatılır?
bir güzelin aşigiyim erenler
onun için taşa tutar el beni
gündüz hayalimde gece düşümde
kumdan kuma savuruyor yel beni
al gül olsam al gerdana takilsam
kemer olsam ince bele sarilsam
köle olsam pazarlarda satilsam
yarim deyi al sinene sar beni
abdal pir sultan\'im gamzeler oktur
hezaran sinemde yaralar çoktur
benim senden özge sevdigim yoktur
ınanmazsan git allah\'a sor beni.
onun için taşa tutarlar beniiii
gündüz hayalimde, gece düşümde...
davut sulari senin ağzını yüzünü öperimmmm
aşk nasıl anlatılır?
bir güzelin aşigiyim erenler
onun için taşa tutar el beni
gündüz hayalimde gece düşümde
kumdan kuma savuruyor yel beni
al gül olsam al gerdana takilsam
kemer olsam ince bele sarilsam
köle olsam pazarlarda satilsam
yarim deyi al sinene sar beni
abdal pir sultan\'im gamzeler oktur
hezaran sinemde yaralar çoktur
benim senden özge sevdigim yoktur
ınanmazsan git allah\'a sor beni.
devamını gör...
amsterdam schiphol havalimanı
thy için travmatiktir.
devamını gör...
amsterdam schiphol havalimanı
amsterdam 'ın ünlü, çok büyük havalimanı. havalimanı uluslararası kod' u "ams" dır.
çok uzun ve teknik bilgiyi çoğunluğu çocuk yazarlara vermenin gereği yok, ama eğer bu hava meydanından londra ' ya, paris ' e, zürich' e filan uçacaksanız, uçağın havalimanında ana piste doğru taksileme serüveni, uçuşun kendisinden daha uzun sürebilir.
klm, klm cargo ve corendon havayollarının ana merkez havalimanıdır.
çok uzun ve teknik bilgiyi çoğunluğu çocuk yazarlara vermenin gereği yok, ama eğer bu hava meydanından londra ' ya, paris ' e, zürich' e filan uçacaksanız, uçağın havalimanında ana piste doğru taksileme serüveni, uçuşun kendisinden daha uzun sürebilir.
klm, klm cargo ve corendon havayollarının ana merkez havalimanıdır.
devamını gör...
“are you ıran”
20 bin sandığa müşahit koymayan adama tapınıp niye seçim kaybettiği sorusuna, aday doğru halk yanlış diyen heriflere oy yağdıran adamlar var ülkede...
ben tayyip beye tapan kimse görmedim.
hatta 2023te hiç kimse akpye oy atmamış bile olabilir.
siz ekrem, özgür özel, kk gibi 20 bin sandığa müşahit koymayan adamlara tapınırken nasıl seçim kazanacaksınız.
note: ben tarafsızım
ben tayyip beye tapan kimse görmedim.
hatta 2023te hiç kimse akpye oy atmamış bile olabilir.
siz ekrem, özgür özel, kk gibi 20 bin sandığa müşahit koymayan adamlara tapınırken nasıl seçim kazanacaksınız.
note: ben tarafsızım
devamını gör...




