zaman tüneli
yazarların itiraf köşesi
eskiden bazı şeyler canımı sıkardı. birinin üzülmesi, birinin gitmesi, birinin benden nefret etmesi... şimdi bunların hepsi uzaktan izlediğim küçük olaylar gibi geliyor... sanki kendimi bir ekrandan izliyormuşum gibi... ben yaşamıyorum sanki bunları, başka bir karakter yaşıyor gibi...
insanlar bana hayatlarının en kötü günlerini anlatıyor, bazen dinliyorum, gözlerine bakıyorum anlatan kişinin... bazen dinlemiyorum, dinliyor gibi yapmak için başımı sallıyorum... uygun yerde üzüldüm falan diyorum ama inanın hiç üzülmüyorum... içimde hiçbir şey olmuyor... hatta bazen gülmemem gereken yerde gülüyorum, durduramıyorum kendimi. biri ağlıyor, aklıma komik bir şey geliyor. biri geçmişte yaşadığı kötü bir şeyi anlatıyor, ben hikayenin trajedisini değil, içindeki saçmalığı görüyorum...
sonra kendime bakıyorum ve ne ara böyle oldum diye düşünüyorum... acaba hep böyle birisi miydim?
galiba artık insanları anlamaktan çok gözlemlemeyi seviyorum. neye üzüldüklerine, neye sinirlendiklerine, hangi cümlede dağıldıklarına bakıyorum... kafamda onların kanayan yaralarına tuz basıyorum, bazen gerçekte de yapıyorum... hoşuma gitmesini bekliyorum ama hiçbir şey hissetmiyorum, yine de aklım kalmamış oluyor...
iyi bir insan olmadığımı biliyorum. iyi biri olmaya çalıştığımı da söyleyemem. kendimi düzeltmek gibi büyük planlarım da yok... kendimde düzeltilecek bir şey olarak görmüyorum bunu, bir kusur gibi gelmemesine şaşırıyorum sadece... kendime yalan söylemiyorum diye bahanelerim var. bahanelerim çokça var, çoook, bende bahane bitmiyor.
bir gün saatlerce birinin yanında oturup onu dinliyorum, ertesi gün aynı insanın en hassas olduğu şeyle dalga geçesim geliyor. neden yaptığımı sorsalar muhtemelen bilmiyorum derim... gerçekten bilmiyorum çünkü...
insanlar bana hayatlarının en kötü günlerini anlatıyor, bazen dinliyorum, gözlerine bakıyorum anlatan kişinin... bazen dinlemiyorum, dinliyor gibi yapmak için başımı sallıyorum... uygun yerde üzüldüm falan diyorum ama inanın hiç üzülmüyorum... içimde hiçbir şey olmuyor... hatta bazen gülmemem gereken yerde gülüyorum, durduramıyorum kendimi. biri ağlıyor, aklıma komik bir şey geliyor. biri geçmişte yaşadığı kötü bir şeyi anlatıyor, ben hikayenin trajedisini değil, içindeki saçmalığı görüyorum...
sonra kendime bakıyorum ve ne ara böyle oldum diye düşünüyorum... acaba hep böyle birisi miydim?
galiba artık insanları anlamaktan çok gözlemlemeyi seviyorum. neye üzüldüklerine, neye sinirlendiklerine, hangi cümlede dağıldıklarına bakıyorum... kafamda onların kanayan yaralarına tuz basıyorum, bazen gerçekte de yapıyorum... hoşuma gitmesini bekliyorum ama hiçbir şey hissetmiyorum, yine de aklım kalmamış oluyor...
iyi bir insan olmadığımı biliyorum. iyi biri olmaya çalıştığımı da söyleyemem. kendimi düzeltmek gibi büyük planlarım da yok... kendimde düzeltilecek bir şey olarak görmüyorum bunu, bir kusur gibi gelmemesine şaşırıyorum sadece... kendime yalan söylemiyorum diye bahanelerim var. bahanelerim çokça var, çoook, bende bahane bitmiyor.
bir gün saatlerce birinin yanında oturup onu dinliyorum, ertesi gün aynı insanın en hassas olduğu şeyle dalga geçesim geliyor. neden yaptığımı sorsalar muhtemelen bilmiyorum derim... gerçekten bilmiyorum çünkü...
devamını gör...
fikrim yok
bir parça şey anlatayım diyorum, anlamak için, binlerce şey anlatmış bir parça oluyor. hepsi saklı, vaktinde ortaya çıkmasa da fikrim çok.
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
ikiler bir olurken uzaktan üzüldüm, bütünlerin parçalanıp tuz buz olmasına gülmüş bulundum.
devamını gör...
gotik edebiyatta kadınların sürekli bayılması
gotik edebiyatı çok seviyorum. poe, shelley, stoker, radcliffe, jackson... hepsi benim bebeklerim, hepsini çok seviyorum.
şatolar, lanetler, aile sırları,karanlık koridorlar... geceleri keşke rüyama girse dediğim yerler... ama beni rahatsız eden bir şey var gotik edebiyatta, kadınlar neden sürekli bayılıyor? hiç düşündünüz mü bunu? mesela artık ben hikayeyi takip edemiyorum... kadınların bayılma sıklıklarını takip ediyorum... kadınların kaç sayfa sonra bayılacağını tahmin etmeye çalışıyorum... kendimle iddiaya giriyorum, gece vakti okurken karnım açsa, ''46.sayfaya kadar birisi bayılırsa yemek söyleyeceğim, bayılmazsa yemeyeceğim...'' diyerek çelınclar yapıyorum.
evde bir sır keşfedilince ilk iş bayılmak olmamalı abi... bodrumdan ses gelince evden kaçmalı mesela birisi, neden önce bayılmak zorunda? ne zaman gotik edebiyata kapılsam ilk 50 sayfada mutlaka en az 2 kez bir kadın bayılıyor... bu türe ait romanlarda, öykülerde birisi bayılmıyorsa ya çok cesur bir şey deniyordur ya da kadın bayılmadan direkt ölecektir yani...
gotik edebiyatı çok seviyorum ama kadın karakterlerin dolaşım sistemiyle yazarların arasında bir husumet var, belli bu.
şatolar, lanetler, aile sırları,karanlık koridorlar... geceleri keşke rüyama girse dediğim yerler... ama beni rahatsız eden bir şey var gotik edebiyatta, kadınlar neden sürekli bayılıyor? hiç düşündünüz mü bunu? mesela artık ben hikayeyi takip edemiyorum... kadınların bayılma sıklıklarını takip ediyorum... kadınların kaç sayfa sonra bayılacağını tahmin etmeye çalışıyorum... kendimle iddiaya giriyorum, gece vakti okurken karnım açsa, ''46.sayfaya kadar birisi bayılırsa yemek söyleyeceğim, bayılmazsa yemeyeceğim...'' diyerek çelınclar yapıyorum.
evde bir sır keşfedilince ilk iş bayılmak olmamalı abi... bodrumdan ses gelince evden kaçmalı mesela birisi, neden önce bayılmak zorunda? ne zaman gotik edebiyata kapılsam ilk 50 sayfada mutlaka en az 2 kez bir kadın bayılıyor... bu türe ait romanlarda, öykülerde birisi bayılmıyorsa ya çok cesur bir şey deniyordur ya da kadın bayılmadan direkt ölecektir yani...
gotik edebiyatı çok seviyorum ama kadın karakterlerin dolaşım sistemiyle yazarların arasında bir husumet var, belli bu.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
siz kaç kişisiniz? sahi siz var mısınız? nedir benimle derdiniz? sorsaydım ne derdiniz? bozuk akortla bir ezgi tutturmuşum fakat anlaşılsın diye bir beklentim de yok. bitecek elbet, biraz daha sabırlı olsanız. kulağımı çekiyor zaman. ben aramıyorum, bulunacağı da meçhul. o şimdi burada değil, vardı bir zamanlar dedi; hikayesindeki silik bir virgül kadar değeri. manyetik beyaz yüzeylerde hiç olmadım bile. omuzumda ağrıyan yeri. gölgesinde huzur varsa kaybol.
devamını gör...
rohmer filmlerini sessize alarak izlemek
rohmer'i gerçekten çok seviyorum. hatta bazen filmlerini o kadar seviyorum ki sessize alıp izliyorum.
özellikle la collectionneuse açıyorum, görüntüler mükemmel. deniz, evler, yaz, insanlar güzel giyiniyor... tam huzura kavuşacağım derken iki kişi konuşmaya başlıyor. sonra üçe çıkıyor konuşan sayısı... dört oluyor...
bir yerden sonra filmi değil, rohmer'in karakterlere verdiği diyaloğu takip etmeye çalışıyorum. kadın adama neden baktığını açıklıyor, adam kadına neden bakmadığını açıklıyor, sonra ikisi de aslında birbirlerini yanlış anladıklarını açıklıyor. ben de ekrana bakıp abi siz niye bu kadar açıklama yapıyorsunuz diyorum... geriliyorum... sinirleniyorum...
bazen gerçekten sesi kapatıyorum. görüntü devam ediyor. deniz var, güneş var, güzel evler var. hayat çok güzel. sonra altyazıyı da kapatıyorum.
işte o zaman rohmer bambaşka bir şey oluyor...
karakterler tamamen sustuğunda filmlerinin ne kadar huzurlu olduğunu fark ediyorum. rohmer'i çok seviyorum. keşke filmlerinde insan sesi olmasaydı.
özellikle la collectionneuse açıyorum, görüntüler mükemmel. deniz, evler, yaz, insanlar güzel giyiniyor... tam huzura kavuşacağım derken iki kişi konuşmaya başlıyor. sonra üçe çıkıyor konuşan sayısı... dört oluyor...
bir yerden sonra filmi değil, rohmer'in karakterlere verdiği diyaloğu takip etmeye çalışıyorum. kadın adama neden baktığını açıklıyor, adam kadına neden bakmadığını açıklıyor, sonra ikisi de aslında birbirlerini yanlış anladıklarını açıklıyor. ben de ekrana bakıp abi siz niye bu kadar açıklama yapıyorsunuz diyorum... geriliyorum... sinirleniyorum...
bazen gerçekten sesi kapatıyorum. görüntü devam ediyor. deniz var, güneş var, güzel evler var. hayat çok güzel. sonra altyazıyı da kapatıyorum.
işte o zaman rohmer bambaşka bir şey oluyor...
karakterler tamamen sustuğunda filmlerinin ne kadar huzurlu olduğunu fark ediyorum. rohmer'i çok seviyorum. keşke filmlerinde insan sesi olmasaydı.
devamını gör...
acı ama gerçek bir şey
lükse hakederek (hakederek !!) ulaşmış herkes, hayatının bi yerlerinde yoksulluk görüp, acı çekmiştir !!
bunu yaşamadan zenginlik görenler, ya mirasa konanlar, ya da hırsızlardır...!!
bunu yaşamadan zenginlik görenler, ya mirasa konanlar, ya da hırsızlardır...!!
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
eski flörtüm yeni sevgilim ama daima iyi dostum olan manitam izmir'de ev tutuyor.
bu ay içerisinde yerleşiyor. her şey çok iyi giderken ben yine kabus görmeye başladım. erkek kardeşim ölüyordu.
kötü ve güçlü insanların beni gözlediğini düşünüyordum. bu adamla bu düşünce kalktı. ciddi ciddi güveniyorum.
ancak şimdi, allah yazdıysa bozsun, kardeşimin öldüğünü görmek o eski paronayaları tetikledi.
benim ve sevdiklerimin sevgilimle olduğum için zarar görme ihtimalinin olduğunu düşünmek korkutuyor beni. ayağım bile yeniden acımaya başladı.
bu ay içerisinde yerleşiyor. her şey çok iyi giderken ben yine kabus görmeye başladım. erkek kardeşim ölüyordu.
kötü ve güçlü insanların beni gözlediğini düşünüyordum. bu adamla bu düşünce kalktı. ciddi ciddi güveniyorum.
ancak şimdi, allah yazdıysa bozsun, kardeşimin öldüğünü görmek o eski paronayaları tetikledi.
benim ve sevdiklerimin sevgilimle olduğum için zarar görme ihtimalinin olduğunu düşünmek korkutuyor beni. ayağım bile yeniden acımaya başladı.
devamını gör...
kozmik mikrodalga arka plan ışıması
evrenin bebeklik fotoğrafı.
ama burada “bebeklik” derken bile biraz insafsız davranıyoruz. çünkü bugün yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğunu düşündüğümüz evrenin, henüz 380 bin yaşlarındaki halinden bahsediyoruz. yani insan ömrüne uyarlarsak, 80 yaşındaki bir adamın aşağı yukarı bir günlük haline bakmak gibi.
büyük patlamadan sonraki ilk dönemlerde evren, bugün gece gökyüzüne baktığımız o sakin ve karanlık yer değildi. her taraf aşırı sıcak ve yoğun bir parçacık çorbasıydı. elektronlar, protonlar ve fotonlar sürekli birbirleriyle etkileşiyordu. ışık vardı ama bir yere gidemiyordu. çünkü foton dediğimiz ışık parçacıkları daha birkaç adım atmadan serbest elektronlara çarpıp yön değiştiriyordu. bir nevi sisli havada uzun farları açmak gibi, şık var, fakat önünü göremiyorsun.
sonra evren genişledikçe soğumaya başladı. yaklaşık 380 bin yıl geçtiğinde sıcaklık, elektronların protonlara bağlanıp hidrojen atomlarını oluşturabileceği seviyeye kadar düştü. serbest elektronların ortadan büyük ölçüde çekilmesiyle fotonların önü açıldı ve evren, ilk kez şeffaf hale geldi.
işte o anda serbest kalan ışığın bir kısmı halaburada.
kozmik mikrodalga arka plan ışıması dediğimiz şey tam olarak bu.
tabii “hala burada” derken sanki milyarlarca yıldır aynı ışık odanın içinde dönüp duruyormuş gibi düşünmemek lazım. uzay genişledikçe bu ışığın dalga boyu da uzadı. başlangıçta çok daha yüksek enerjili olan bu ışık, milyarlarca yıllık kozmik genişlemenin ardından bugün mikrodalga bölgesine kadar gerildi. sıcaklığı da yaklaşık 2,7 kelvin, yani mutlak sıfırın yalnızca birkaç derece üzerinde.
daha acayibi şu:
bu ışık belirli bir yerden gelmiyor. gökyüzünde teleskobu nereye çevirirsen çevir, onu görüyorsun. çünkü aslında baktığımız şey uzayın içinde duran uzak bir cisim değil. baktığımız her yönde, evrenin ışığa karşı şeffaf hale geldiği o eski sınırı görüyoruz. biraz sisin içinde durup çevrene baktığında her yönde sisin son görebildiğin yüzeyini görmek gibi. bu yüzden kozmik mikrodalga arka plan ışıması bana kalırsa astronomideki en tuhaf şeylerden biri. çünkü bir teleskopla galaksiye baktığında geçmişe bakarsın. ama cmb*'ye baktığında neredeyse “ışıkla görebileceğimiz geçmişin son duvarına” bakarsın. daha gerisini normal ışıkla göremeyiz. çünkü daha öncesinde evren zaten şeffaf değildi.
bir de internette mutlaka görmüşsünüzdür; kırmızı, sarı, mavi lekelerden oluşan oval bir evren haritası vardır. işte o harita cmb'nin sıcaklık haritasıdır. ilk bakışta rastgele lekeler gibi görünür ama aslında o küçücük sıcaklık farkları, erken evrendeki çok küçük yoğunluk farklılıklarını gösterir. ve işin en güzel tarafı burada başlıyor: o küçücük düzensizlikler olmasaydı, bugün galaksiler de olmayabilirdi. bazı bölgelerde madde çok az daha yoğundu. kütle çekim zamanla buralara daha fazla madde topladı. yüz milyonlarca, milyarlarca yıl boyunca o küçücük farklılıklar büyüdü; galaksiler, galaksi kümeleri, yıldızlar, gezegenler ortaya çıktı. dolayısıyla o haritadaki lekeler bir bakıma bugün gördüğümüz bütün kozmik yapıların çocukluk hali.
samanyolu'nun da.
güneş'in de.
dolaylı olarak bizim de.
işin bir başka güzel tarafı, bunun büyük patlama fikrinin sonradan uydurulmuş bir süsü olmaması. sıcak ve yoğun bir başlangıç fikrinden hareket eden fizikçiler, böyle bir kalıntı ışınımın evrenin her tarafında bulunması gerektiğini daha gözlemlemeden önce öngörmüşlerdi. sonra 1960'larda gerçekten bulundu. üstelik keşfin kendisi de biraz komik: arno penzias ve robert wilson antenlerinde nereden geldiğini anlayamadıkları inatçı bir parazit yakalıyorlar. cihazı kontrol ediyorlar, çevresel kaynakları araştırıyorlar, hatta antene yuva yapan güvercinlerin bıraktığı pisliği bile temizliyorlar.
ses gitmiyor.
çünkü sorun antende değil.
anten, evrenin bebekliğini dinliyor.
bugün cmb'yi ölçerek evrenin yaşını, geometrisini, içindeki normal madde ve karanlık madde miktarlarını ve ilk dönemlerdeki yoğunluk dağılımını inanılmaz hassasiyetle sınayabiliyoruz. yani gece gökyüzündeki en eski şey bir yıldız değil. bir galaksi de değil... her yönden üzerimize gelen, yaklaşık 13,8 milyar yıldır yolculuk eden ve artık gözümüzün göremeyeceği kadar soğumuş bir ışık.
televizyonların analog olduğu dönemleri hatırlayanlar için daha şiirsel bir detay da bırakayım:
eskiden televizyon boş kanalda karıncalandığında gördüğümüz o rastgele parazitin çok küçük bir kısmının kaynağı gökyüzünden gelen mikrodalga ışınımdı. bunu doğrudan “ekranda büyük patlamayı izliyorduk” diye anlatmak biraz romantize etmek olur ama fikir olarak insanın hoşuna gidiyor. çünkü cmb'nin bana kalırsa en güzel tarafı bilimsel tarafından bile önce şu:
evren, çocukluğundan kalma bir fotoğrafı hâlâ yanında taşıyor.
ve biz yaklaşık 13,8 milyar yıl sonra dönüp o fotoğrafa bakarak nereden geldiğimizi anlamaya çalışıyoruz :)
ama burada “bebeklik” derken bile biraz insafsız davranıyoruz. çünkü bugün yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğunu düşündüğümüz evrenin, henüz 380 bin yaşlarındaki halinden bahsediyoruz. yani insan ömrüne uyarlarsak, 80 yaşındaki bir adamın aşağı yukarı bir günlük haline bakmak gibi.
büyük patlamadan sonraki ilk dönemlerde evren, bugün gece gökyüzüne baktığımız o sakin ve karanlık yer değildi. her taraf aşırı sıcak ve yoğun bir parçacık çorbasıydı. elektronlar, protonlar ve fotonlar sürekli birbirleriyle etkileşiyordu. ışık vardı ama bir yere gidemiyordu. çünkü foton dediğimiz ışık parçacıkları daha birkaç adım atmadan serbest elektronlara çarpıp yön değiştiriyordu. bir nevi sisli havada uzun farları açmak gibi, şık var, fakat önünü göremiyorsun.
sonra evren genişledikçe soğumaya başladı. yaklaşık 380 bin yıl geçtiğinde sıcaklık, elektronların protonlara bağlanıp hidrojen atomlarını oluşturabileceği seviyeye kadar düştü. serbest elektronların ortadan büyük ölçüde çekilmesiyle fotonların önü açıldı ve evren, ilk kez şeffaf hale geldi.
işte o anda serbest kalan ışığın bir kısmı halaburada.
kozmik mikrodalga arka plan ışıması dediğimiz şey tam olarak bu.
tabii “hala burada” derken sanki milyarlarca yıldır aynı ışık odanın içinde dönüp duruyormuş gibi düşünmemek lazım. uzay genişledikçe bu ışığın dalga boyu da uzadı. başlangıçta çok daha yüksek enerjili olan bu ışık, milyarlarca yıllık kozmik genişlemenin ardından bugün mikrodalga bölgesine kadar gerildi. sıcaklığı da yaklaşık 2,7 kelvin, yani mutlak sıfırın yalnızca birkaç derece üzerinde.
daha acayibi şu:
bu ışık belirli bir yerden gelmiyor. gökyüzünde teleskobu nereye çevirirsen çevir, onu görüyorsun. çünkü aslında baktığımız şey uzayın içinde duran uzak bir cisim değil. baktığımız her yönde, evrenin ışığa karşı şeffaf hale geldiği o eski sınırı görüyoruz. biraz sisin içinde durup çevrene baktığında her yönde sisin son görebildiğin yüzeyini görmek gibi. bu yüzden kozmik mikrodalga arka plan ışıması bana kalırsa astronomideki en tuhaf şeylerden biri. çünkü bir teleskopla galaksiye baktığında geçmişe bakarsın. ama cmb*'ye baktığında neredeyse “ışıkla görebileceğimiz geçmişin son duvarına” bakarsın. daha gerisini normal ışıkla göremeyiz. çünkü daha öncesinde evren zaten şeffaf değildi.
bir de internette mutlaka görmüşsünüzdür; kırmızı, sarı, mavi lekelerden oluşan oval bir evren haritası vardır. işte o harita cmb'nin sıcaklık haritasıdır. ilk bakışta rastgele lekeler gibi görünür ama aslında o küçücük sıcaklık farkları, erken evrendeki çok küçük yoğunluk farklılıklarını gösterir. ve işin en güzel tarafı burada başlıyor: o küçücük düzensizlikler olmasaydı, bugün galaksiler de olmayabilirdi. bazı bölgelerde madde çok az daha yoğundu. kütle çekim zamanla buralara daha fazla madde topladı. yüz milyonlarca, milyarlarca yıl boyunca o küçücük farklılıklar büyüdü; galaksiler, galaksi kümeleri, yıldızlar, gezegenler ortaya çıktı. dolayısıyla o haritadaki lekeler bir bakıma bugün gördüğümüz bütün kozmik yapıların çocukluk hali.
samanyolu'nun da.
güneş'in de.
dolaylı olarak bizim de.
işin bir başka güzel tarafı, bunun büyük patlama fikrinin sonradan uydurulmuş bir süsü olmaması. sıcak ve yoğun bir başlangıç fikrinden hareket eden fizikçiler, böyle bir kalıntı ışınımın evrenin her tarafında bulunması gerektiğini daha gözlemlemeden önce öngörmüşlerdi. sonra 1960'larda gerçekten bulundu. üstelik keşfin kendisi de biraz komik: arno penzias ve robert wilson antenlerinde nereden geldiğini anlayamadıkları inatçı bir parazit yakalıyorlar. cihazı kontrol ediyorlar, çevresel kaynakları araştırıyorlar, hatta antene yuva yapan güvercinlerin bıraktığı pisliği bile temizliyorlar.
ses gitmiyor.
çünkü sorun antende değil.
anten, evrenin bebekliğini dinliyor.
bugün cmb'yi ölçerek evrenin yaşını, geometrisini, içindeki normal madde ve karanlık madde miktarlarını ve ilk dönemlerdeki yoğunluk dağılımını inanılmaz hassasiyetle sınayabiliyoruz. yani gece gökyüzündeki en eski şey bir yıldız değil. bir galaksi de değil... her yönden üzerimize gelen, yaklaşık 13,8 milyar yıldır yolculuk eden ve artık gözümüzün göremeyeceği kadar soğumuş bir ışık.
televizyonların analog olduğu dönemleri hatırlayanlar için daha şiirsel bir detay da bırakayım:
eskiden televizyon boş kanalda karıncalandığında gördüğümüz o rastgele parazitin çok küçük bir kısmının kaynağı gökyüzünden gelen mikrodalga ışınımdı. bunu doğrudan “ekranda büyük patlamayı izliyorduk” diye anlatmak biraz romantize etmek olur ama fikir olarak insanın hoşuna gidiyor. çünkü cmb'nin bana kalırsa en güzel tarafı bilimsel tarafından bile önce şu:
evren, çocukluğundan kalma bir fotoğrafı hâlâ yanında taşıyor.
ve biz yaklaşık 13,8 milyar yıl sonra dönüp o fotoğrafa bakarak nereden geldiğimizi anlamaya çalışıyoruz :)
devamını gör...
kullanıcı özgürlüğü
kendi karakterimden midir bilmiyorum ama yaptığım tüm dijital uygulamalarda hep kişiselleştirmeye, özgürlüğe önem verdim. esasında fazla özgürlük bir şeyleri batırır, özellikle tasarımda. yinede bu özgürlüğü vermekten kaçınmadım, yanına hazır tasarımlar ekledim fakat bunların hepsi custom ayarla yapıldı. birini biraz uğraştım diğerlerini uğraşmadım ondan çirkin. üstteki hata buton hizalamasından o önemsiz zaten geliştirme aşamasında da asıl önemli olan şu ki bireye özgürlük vermek hangi koşulda doğru, çünkü estetik gözü olmayan biri için sonuç fiyasko. bu nedenle bir sürü kalıplar sunuluyor hayatta ve pek çok insan seve seve o kalıpları seçiyor, hoş kimseyi yargılamak için demiyorum. insan doğası gereği kalıplara girmeye elverişli oluyor.





prototip henüz ui bitmedi.





prototip henüz ui bitmedi.
devamını gör...
türkiye'nin savaşa hazırlanması
israilin panik atakla saçmalamasını bekliyoruz.
sonra as bayrakları.
sonra as bayrakları.
devamını gör...
dövme yaptırmak isteyen fakirler
fakir/ fasfakir de olsak artık dövme yaptırabiliriz çünkü dövme sanatçıları değiş tokuş ürünlerle veya hizmetlerle dövme yapıyor artık.
elektronik eşya
saç kesimi, fön
manikür
protez tırnak
kalıcı oje
masaj
temiz ikinci el kıyafetler/ ayakkabılar
aklıma gelen okuduğum/ bildiğim takas kabul ettikleri şeyler.
elektronik eşya
saç kesimi, fön
manikür
protez tırnak
kalıcı oje
masaj
temiz ikinci el kıyafetler/ ayakkabılar
aklıma gelen okuduğum/ bildiğim takas kabul ettikleri şeyler.
devamını gör...
interpol dinlerken eski sevgilinin haklılığını düşünmek
normalde böyle bir şeyi kabul etmem. insan eski sevgilisine haklısın derse ilişkinin bütün emeği boşa gider çünkü.
ama interpol dinlerken insan ister istemez bazı şeyleri sorguluyor. adam bana aylarca sen duygusal olarak erişilemezsin dedi... dinlerken kendimi uzun uzadıya sorguladım... gerçekten erişilemez miyim?
özellikle gece dinleyince bir noktadan sonra eski sevgilimin söyledikleri mantıklı gelmeye başladı.... biraz iletişim kursaydım, her şeyi bu kadar kişiselleştirmeseydim diye uzun uzun düşündüm...
ulan adam belki de haklıydı.
neyse şarkıyı kapattım kendime geldim. çok şükür hala haklı değil.
ama interpol dinlerken insan ister istemez bazı şeyleri sorguluyor. adam bana aylarca sen duygusal olarak erişilemezsin dedi... dinlerken kendimi uzun uzadıya sorguladım... gerçekten erişilemez miyim?
özellikle gece dinleyince bir noktadan sonra eski sevgilimin söyledikleri mantıklı gelmeye başladı.... biraz iletişim kursaydım, her şeyi bu kadar kişiselleştirmeseydim diye uzun uzun düşündüm...
ulan adam belki de haklıydı.
neyse şarkıyı kapattım kendime geldim. çok şükür hala haklı değil.
devamını gör...
kabus
yine kabus gördüm sözlük. b.k gibi uyandım. rüyamda yürüyordum. arkamda ablam ve birkaç insan vardı. çok üxgünüz sizin için bu kadar kısa sürede, anneninizi, babanızı ve erkek kardeşinizi kaybettiniz diyordu. en acıklısı da bu gencecik yaşında erkek kardeşinizi kaybetmek olmalı diyordu.
acı içinde uyandım.
lütfen allahım artık ailemden kimseye bir şey olmasın. kardeşlerime ve yeğenlerime sağlık ver.
acı içinde uyandım.
lütfen allahım artık ailemden kimseye bir şey olmasın. kardeşlerime ve yeğenlerime sağlık ver.
devamını gör...
acı ama gerçek bir şey
“fare kediye kafa tutuyorsa iki ihtimal vardır; ya yakınında bir delik ya da güvendiği bir köpek vardır.”
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
acı ama gerçek bir şey
misk geyiği, kendi koku bezelerinden gelen miskin rahatlatıcı kokusunu koklar. ancak kaynağın kendisi olduğunu anlamaz ve genç geyik, bu harika kokunun kaynağını bulmak için ormanda çılgınca koşturup durur. öteden beri kendi içinde olanı görmediğinden, bir uçurumun kenarından onu aramak uğruna ölüme atlar.
devamını gör...
kız çocuğunun evcilik oyununda ikram ettigi boş fincan
küçükken benim oyuncak fincanım yoktu. ben de çamurdan kendim tabak/ fincan/ tencere filan yapar, sulu boyayla boyardım. boş vermek yerinede çamurlu su koyuyordum içine.
yaratıcı ruhum çocukluğumdan gelir.
yaratıcı ruhum çocukluğumdan gelir.
devamını gör...
this mirror weighs a ton
interpol'ün yeni çıkan albümü. turn on the bright lights gibi bir şey beklemiyordum tabii ki ama beni çok tatmin etti albüm. see out loud, iron city, ever the actor, bird and the serpent ve sudden şu an için çok iyi... paul banks'in kadife sesi bu albümde enstrümanların çok üzerinde ama rahatsız edici değil... sadece enstrumanların mix&masterı çok kötü geldi bana yoksa çok hoş besteler var... gitarlar fazla cilalı ve çok geride... çok törpülü... biraz daha reverb ve delay'ı arttırmış olsalar, vokale yer açmak yerine enstrümanları kısmamış olsalar inanılmaz bir şey çıkabilirmiş ortaya.
üzücü ama yine de güzel, dinlerim.
üzücü ama yine de güzel, dinlerim.
devamını gör...
yazarlar bir tatlı olsa olacağı tatlı
dondurma.. temas seçenekleri nedeniyle değil, kendim çok severim ve bana yazı hatırlatır.
devamını gör...