zaman tüneli
sözlükte kadın olmak
sorumluluk yüklenmeye yol açar. eğlenemezsin.
devamını gör...
normal sözlüğün enleri
(bkz: normal sözlük'ün enleri)
devamını gör...
ankara'nın en kötü yanı
insanı. anıtkabir dışında bir bok olmaması ve ölümüne savunulmasına çıldırıyorum.
devamını gör...
ankara'nın en kötü yanı
#4057619
doğru diyor. silkelemekle de bitmiyorlar. bilakis çoğalıyorlar.
doğru diyor. silkelemekle de bitmiyorlar. bilakis çoğalıyorlar.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının benzediği film karakteri
amy dunne'a benzetiyorum karakterimi.
hiçbir şeyi yüzüme yansıtmıyorum ben... kimse o an ne hissettiğimi bilmiyor, mutlu muyum, mutsuz muyum, onu öldürmek mi istiyorum yoksa her an ilan-ı aşk mı ederim inanın anlayamazlar.
birisiyle tartışıyorum, karşı taraf muhtemelen benim sinirlendiğimi düşünüyor. ben ise ekrana bakıp o an kahkahalar atıp zero kolamı içiyorum... bazen gerçekten sinirleniyorum, cidden kudurduğum zamanlar da az değil... bazen hiç umrumda olmuyor, bazen de sadece karşımdaki insanın ne kadar ileri gideceğini merak ediyorum, sınıyorum onu... sinsi sinsi izliyorum, elbette ki hangisi olduğunu kendisine söylemiyorum.
birisi canımı sıkarsa da ki genelde pek olmaz bu, o an tepki vermeyi pek sevmiyorum. neden bağırayım, neden kavga edeyim, neden bütün kartlarımı aynı anda masaya koyayım? üç saatlik bir hesaplaşmaya girmenin ne anlamı var? insanın elinde böyle güzel bir avantaj varken bunu niye harcasın?
ben biraz beklemeyi tercih ediyorum.
çünkü bazı insanların en büyük hatası, karşısındaki insanın kendisine yapılanları unuttuğunu sanmasıdır. ben unutmuyorum... sadece üzerinde durmuyorum. hatta çoğu zaman hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam ediyorum ki karşımdaki de meselenin kapandığını sansın.
halbuki ben sadece zamanlamayı kötü buluyorum.
işte amy dunne'a benzediğim yer tam olarak burası. sinsilikten çok sabır diyelim buna.
en azından ben kendime böyle söylüyorum.
hiçbir şeyi yüzüme yansıtmıyorum ben... kimse o an ne hissettiğimi bilmiyor, mutlu muyum, mutsuz muyum, onu öldürmek mi istiyorum yoksa her an ilan-ı aşk mı ederim inanın anlayamazlar.
birisiyle tartışıyorum, karşı taraf muhtemelen benim sinirlendiğimi düşünüyor. ben ise ekrana bakıp o an kahkahalar atıp zero kolamı içiyorum... bazen gerçekten sinirleniyorum, cidden kudurduğum zamanlar da az değil... bazen hiç umrumda olmuyor, bazen de sadece karşımdaki insanın ne kadar ileri gideceğini merak ediyorum, sınıyorum onu... sinsi sinsi izliyorum, elbette ki hangisi olduğunu kendisine söylemiyorum.
birisi canımı sıkarsa da ki genelde pek olmaz bu, o an tepki vermeyi pek sevmiyorum. neden bağırayım, neden kavga edeyim, neden bütün kartlarımı aynı anda masaya koyayım? üç saatlik bir hesaplaşmaya girmenin ne anlamı var? insanın elinde böyle güzel bir avantaj varken bunu niye harcasın?
ben biraz beklemeyi tercih ediyorum.
çünkü bazı insanların en büyük hatası, karşısındaki insanın kendisine yapılanları unuttuğunu sanmasıdır. ben unutmuyorum... sadece üzerinde durmuyorum. hatta çoğu zaman hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam ediyorum ki karşımdaki de meselenin kapandığını sansın.
halbuki ben sadece zamanlamayı kötü buluyorum.
işte amy dunne'a benzediğim yer tam olarak burası. sinsilikten çok sabır diyelim buna.
en azından ben kendime böyle söylüyorum.
devamını gör...
sözlük yazarlarının söylemek istedikleri
gözlerini açtığında tavan, tıpkı her sabah olduğu gibi, seçilemeyen çok açık bir sarıydı. gün ışığıyla beyaz arasında sıkışıp kalmış, renksiz denemeyecek kadar belli belirsiz bir tonda. yatağın içinde bir süre kıpırdamadan durdu. içinde bir yerlerde, her zamanki o sessiz telaş uyanmıştı bile: birileri beni sevmeli, yoksa bugün de öleceğim.
dolaptan üst üste yığılmış koyu renk kıyafetlerinden birini çekip çıkardı. dışarı adım attığı an, şehrin o sonsuz dairesel döngüsüne dâhil oldu. herkes bir şeylerin bitişini kutluyor ya da yeni bir şeylerin başlayacağına kendini inandırarak koşuşturuyordu. oysa hepsi aynı rayın üzerinde, körleşmiş gözlerle dönüp duran birer gölgeden ibaretti.
gündüzleri bir kimya laboratuvarında ölçümler yapıyor, belgeler düzenliyor, saat altıyı gösterdiğinde evinin yolunu tutuyordu. sıradandı. kalabalık bir otobüste göze çarpmayacak kadar renksiz, ahenksiz bir varoluş... yine de bazen, bir çay bardağından yükselen buğaya bakarken ya da kaldırımla birleşen yapraklara daldığında, ruhunun derinliklerindeki o küçük şair kıpırdanırdı.
öyle anlarda yanındakine döner, hiç beklemedikleri bir anlamı sarsıcı bir sadelikle söylerdi: "her bitiş bıkmadan yeniyi doğuruyor ama biz hep doğuma kör kalmayı seçiyoruz."
karşısındaki insan şaşkınlıkla yüzüne bakar, anlam veremediği bu anlık parlaklığa bir anlam yükleyemeden konusunu değiştirirdi. o da hemen kendi kabuğuna çekilir, o soluk sarı rengine geri dönerdi.
akşam saatlerinde bir kafede oturdu. gözleri, haftalardır takip ettiği, masanın birkaç adım ötesinde tek başına kahvesini yudumlayan adamdaydı. onun bir kez olsun bakışını yakalamak, sevgisini kazanmak için ruhunu satabilirdi. tüm dünyası o adamın jestlerinden, dudak kıvrımlarından ibaretti. onu kovaladıkça kendi içindeki boşluk büyüyordu.
oysa tam arkasındaki masada oturan, her akşam aynı saatte onunla aynı mekâna gelip sırf onun varlığını izlemekle yetinen o sessiz adamın farkında değildi. her akşam garsona bıraktığı bahşişin yanına onun için minik bir papatya bırakan, o soluk sarı gömleğin içindeki ruhu olduğu gibi seven insanı hiç görmüyordu.
gece yarısına doğru otobüs durağına doğru yürürken yağmur çiselemeye başladı. sevdiği adam bir taksiye binip gözden kaybolmuştu; yine geç kalmış, yine yetişememişti. durağın lambası yanıp sönerken içindeki küçük şair son bir kez fısıldadı: "insan, gözünün önündekine körleştiği kadar uzağın kölesi olur."
cebindeki anahtarı çıkardı, soğuk metal parmaklarının arasında kaydı. bir gün, o kovaladığı sevgisizliğin ortasında durup arkasına dönüp bakacaktı. amansızca aradığı şeyin aslında hemen arkasında, kendi bıraktığı izlerde yeşerdiğini fark edecekti.
ama o gün geldiğinde, saatler çoktan durmuş, raylar çoktan paslanmış olacaktı. ve o, ne kadar geç kaldığını anladığında, durağın üzerindeki açık sarı ışık bile tamamen sönecekti.
dolaptan üst üste yığılmış koyu renk kıyafetlerinden birini çekip çıkardı. dışarı adım attığı an, şehrin o sonsuz dairesel döngüsüne dâhil oldu. herkes bir şeylerin bitişini kutluyor ya da yeni bir şeylerin başlayacağına kendini inandırarak koşuşturuyordu. oysa hepsi aynı rayın üzerinde, körleşmiş gözlerle dönüp duran birer gölgeden ibaretti.
gündüzleri bir kimya laboratuvarında ölçümler yapıyor, belgeler düzenliyor, saat altıyı gösterdiğinde evinin yolunu tutuyordu. sıradandı. kalabalık bir otobüste göze çarpmayacak kadar renksiz, ahenksiz bir varoluş... yine de bazen, bir çay bardağından yükselen buğaya bakarken ya da kaldırımla birleşen yapraklara daldığında, ruhunun derinliklerindeki o küçük şair kıpırdanırdı.
öyle anlarda yanındakine döner, hiç beklemedikleri bir anlamı sarsıcı bir sadelikle söylerdi: "her bitiş bıkmadan yeniyi doğuruyor ama biz hep doğuma kör kalmayı seçiyoruz."
karşısındaki insan şaşkınlıkla yüzüne bakar, anlam veremediği bu anlık parlaklığa bir anlam yükleyemeden konusunu değiştirirdi. o da hemen kendi kabuğuna çekilir, o soluk sarı rengine geri dönerdi.
akşam saatlerinde bir kafede oturdu. gözleri, haftalardır takip ettiği, masanın birkaç adım ötesinde tek başına kahvesini yudumlayan adamdaydı. onun bir kez olsun bakışını yakalamak, sevgisini kazanmak için ruhunu satabilirdi. tüm dünyası o adamın jestlerinden, dudak kıvrımlarından ibaretti. onu kovaladıkça kendi içindeki boşluk büyüyordu.
oysa tam arkasındaki masada oturan, her akşam aynı saatte onunla aynı mekâna gelip sırf onun varlığını izlemekle yetinen o sessiz adamın farkında değildi. her akşam garsona bıraktığı bahşişin yanına onun için minik bir papatya bırakan, o soluk sarı gömleğin içindeki ruhu olduğu gibi seven insanı hiç görmüyordu.
gece yarısına doğru otobüs durağına doğru yürürken yağmur çiselemeye başladı. sevdiği adam bir taksiye binip gözden kaybolmuştu; yine geç kalmış, yine yetişememişti. durağın lambası yanıp sönerken içindeki küçük şair son bir kez fısıldadı: "insan, gözünün önündekine körleştiği kadar uzağın kölesi olur."
cebindeki anahtarı çıkardı, soğuk metal parmaklarının arasında kaydı. bir gün, o kovaladığı sevgisizliğin ortasında durup arkasına dönüp bakacaktı. amansızca aradığı şeyin aslında hemen arkasında, kendi bıraktığı izlerde yeşerdiğini fark edecekti.
ama o gün geldiğinde, saatler çoktan durmuş, raylar çoktan paslanmış olacaktı. ve o, ne kadar geç kaldığını anladığında, durağın üzerindeki açık sarı ışık bile tamamen sönecekti.
devamını gör...
thx 1138
şu anda aklıma röportaj sırasında "en beğendiğiniz 3 filmi sıralayınız" sorusuna verilen abidik gubidik filmler geldi...
devamını gör...
normal sözlüğün enleri
sözlüğün en en olmayanı: yamtar.
devamını gör...
normal sözlüğün enleri
şu titrden bir kurtulamadık anasını satayım. lanet olsun böyle düzene. belki başka yerlere konucaktım fakat admin yüzünden çaylakta kaldık.
devamını gör...
sözlüğün en ama en güzel kadını
benimdir
devamını gör...
ankara'nın en kötü yanı
eski toksik sevgilimin orada yaşıyor oluşu.
devamını gör...
normal sözlüğün enleri
selam ben error
devamını gör...
normal sözlüğün enleri
en beyefendi: salon beyefendisi
en güzeli - ihtimaller perisi
en matrağı - sehpadaki midi klavye
en yakışıklısı - error
en çok gezeni - hatşepşut
en mantıklısı - çağ dışı mantık hatası
en nickine güldüren - friedrich hegel la bi çey içek
en çaylak - graveworm
en kafa dengi - makedonoglou
en nabız yoklayanı - eko
en üzeni - terk-i diyar eyledi, kalbimiz onunla değil.
en supernatural olanı - sallama kan içen vampir
en bahtsızı - hiç bir listeye giremeyen rbf
en büyüğümüz - archie buncher
en zenginimiz kral arthur hazretleri
en maymunu - devotus atheus
en troll?
edit: kalanları siz ekleyin olm, her şeyi devletten beklemeyin.
en güzeli - ihtimaller perisi
en matrağı - sehpadaki midi klavye
en yakışıklısı - error
en çok gezeni - hatşepşut
en mantıklısı - çağ dışı mantık hatası
en nickine güldüren - friedrich hegel la bi çey içek
en çaylak - graveworm
en kafa dengi - makedonoglou
en nabız yoklayanı - eko
en üzeni - terk-i diyar eyledi, kalbimiz onunla değil.
en supernatural olanı - sallama kan içen vampir
en bahtsızı - hiç bir listeye giremeyen rbf
en büyüğümüz - archie buncher
en zenginimiz kral arthur hazretleri
en maymunu - devotus atheus
en troll?
edit: kalanları siz ekleyin olm, her şeyi devletten beklemeyin.
devamını gör...
sadrazam ikarus'un sol kanadı
#4057683 mizahı oldukça güçlü ve kuvvetli bir yazarsınız. saygımı ve takibimi aldınız. keyifli sözlükler..
devamını gör...
thx 1138
distopik filmler listesine alınız hemen.
1971 tarihli star wars evreninin kurucusu george lucas yapımı film.
insanların isimler yerine harf ve sayılara sahip olduğu, duyguların ve cinsel arzunun zorunlu ilaçlarla baskılandığı devasa bir yeraltı dünyası.
tüketim hırsının bir erdem, üretme çarkının ise yaşam amacı olarak sunulduğu bir dünyada hayal edin kendinizi. sistemin sesi kulağınıza sürekli aynı melodiyi fısıldıyor: daha çok üret, daha çok tüket, mutlu ol. kulağa neredeyse bir huzur reçetesi gibi gelen, günümüzde de verilen bu mantra, aslında modern insanın ruhuna giydirilmiş görünmez bir deli gömleğinden fazlası değil.
ancak çarkların bu kadar kusursuz dönmesi için sadece maddi vaatler yetmez tabi ki; insanın sığınacak bir limana, vicdanını rahatlatacak bir "kutsala" da ihtiyacı vardır. insanların vicdan azabıyla kapısına gittiği, günah çıkardığı o dini ikonlar bile isa figürüne büründürülmüş bir yapay zekadan ibaret. insan, kendi elleriyle kodladığı bir algoritmaya diz çöküp bağışlanma diliyor.
insanların sorgulama yetisini uyuşturan, adaletsizliklere ve yabancılaşmaya karşı bir itiraz geliştirmesini engelleyen bir tür "dijital afyon". ne kadar tanıdık değil mi? sonuçta karşımıza çıkan şey, ruhunu algoritmalar ile tüketim arzusuna teslim etmiş bir toplum. gerçek duygunun yerini kodların, gerçek inancın yerini ise sistemin ihtiyaç duyduğu illüzyonların aldığı bu soğuk dünyada; insan mutlu olduğunu sanırken, aslında sadece kusursuz çalışan bir makinenin en sadık parçasına dönüşüyor.
filmde aşk ise satılamayan, üretilemeyen ve tüketilemeyen tek olgudur. sadece duygusal bir yakınlaşma değil; doğrudan sisteme, devlete ve düzene karşı yapılmış en radikal politik eylem ve bir isyan biçimi olarak sunuluyor.
1971 tarihli star wars evreninin kurucusu george lucas yapımı film.
insanların isimler yerine harf ve sayılara sahip olduğu, duyguların ve cinsel arzunun zorunlu ilaçlarla baskılandığı devasa bir yeraltı dünyası.
tüketim hırsının bir erdem, üretme çarkının ise yaşam amacı olarak sunulduğu bir dünyada hayal edin kendinizi. sistemin sesi kulağınıza sürekli aynı melodiyi fısıldıyor: daha çok üret, daha çok tüket, mutlu ol. kulağa neredeyse bir huzur reçetesi gibi gelen, günümüzde de verilen bu mantra, aslında modern insanın ruhuna giydirilmiş görünmez bir deli gömleğinden fazlası değil.
ancak çarkların bu kadar kusursuz dönmesi için sadece maddi vaatler yetmez tabi ki; insanın sığınacak bir limana, vicdanını rahatlatacak bir "kutsala" da ihtiyacı vardır. insanların vicdan azabıyla kapısına gittiği, günah çıkardığı o dini ikonlar bile isa figürüne büründürülmüş bir yapay zekadan ibaret. insan, kendi elleriyle kodladığı bir algoritmaya diz çöküp bağışlanma diliyor.
insanların sorgulama yetisini uyuşturan, adaletsizliklere ve yabancılaşmaya karşı bir itiraz geliştirmesini engelleyen bir tür "dijital afyon". ne kadar tanıdık değil mi? sonuçta karşımıza çıkan şey, ruhunu algoritmalar ile tüketim arzusuna teslim etmiş bir toplum. gerçek duygunun yerini kodların, gerçek inancın yerini ise sistemin ihtiyaç duyduğu illüzyonların aldığı bu soğuk dünyada; insan mutlu olduğunu sanırken, aslında sadece kusursuz çalışan bir makinenin en sadık parçasına dönüşüyor.
filmde aşk ise satılamayan, üretilemeyen ve tüketilemeyen tek olgudur. sadece duygusal bir yakınlaşma değil; doğrudan sisteme, devlete ve düzene karşı yapılmış en radikal politik eylem ve bir isyan biçimi olarak sunuluyor.
devamını gör...
ekonovich'in ciddiyet ararken ekonovich'e rastlaması
ciddiyet sdfsd eko xdfdfg
devamını gör...
ankara'nın en kötü yanı
yok. her şeyi güzel
devamını gör...


