zaman tüneli
blended whisky
viski dünyasının biraz haksız yere küçümsenen çocuğu.
"single malt daha kaliteli, blended daha ucuz" diye özetlenmeye çalışılan ama işin aslı bundan çok daha karmaşık olan viski türü. blended whisky, farklı damıtımevlerinden gelen malt ve grain viskilerin harmanlanmasıyla ortaya çıkıyor. amaç da tek bir damıtımevinin karakterini göstermekten ziyade, farklı viskilerin güçlü taraflarını bir araya getirip dengeli ve tutarlı bir içki yaratmak. zaten iskoç viskisinin dünyayı fethetmesinde blended whisky'nin payı inanılmaz büyük.
19. yüzyılın sonlarına doğru grain whisky üretiminin gelişmesi, daha hafif karakterli viskilerin ortaya çıkmasını sağladı. bunlar malt viskilerle harmanlandığında hem daha içilebilir hem de daha geniş kitlelere hitap eden bir ürün elde edildi. usher's, johnnie walker, chivas regal gibi isimlerin büyüdüğü dünya da burası. işin komik tarafı şu: bugün bazı viski meraklıları "ben blended içmem" diyebiliyor ama muhtemelen viskiye ilk başladıkları gece ellerindeki bardağın içinde blended vardı. çünkü blended whisky'nin amacı zaten sana "ben tek bir damıtımevinin karakteriyim" demek değil. sana her seferinde aynı hikayeyi anlatmak. biraz malt, biraz grain, biraz fıçı, biraz zaman ve en önemlisi iyi bir harmanlama. hatta iyi bir blend'in başarısı biraz görünmez olmasında yatıyor. hiçbir bileşenin bağırıp diğerlerinin önüne geçmemesi gerekiyor. bütün parçalar birleştiğinde ortaya tek bir karakter çıkıyor. bu yüzden blended whisky'yi küçümsemek biraz orkestraya bakıp "burada tek bir enstrüman yıldız değil" demeye benziyor. zaten mesele de o.
tek tek bakınca farklı sesler; bardakta birleşince tek bir hikaye. ve belki de viskinin en güzel ironilerinden biri: single malt sana "ben kimim?" diye cevap verir. iyi bir blend ise "ben kimlerden oluşuyorum?" diye düşündürür.
ama benim kişisel tercihim her zaman single malt viskilerden yana olacaktır.
"single malt daha kaliteli, blended daha ucuz" diye özetlenmeye çalışılan ama işin aslı bundan çok daha karmaşık olan viski türü. blended whisky, farklı damıtımevlerinden gelen malt ve grain viskilerin harmanlanmasıyla ortaya çıkıyor. amaç da tek bir damıtımevinin karakterini göstermekten ziyade, farklı viskilerin güçlü taraflarını bir araya getirip dengeli ve tutarlı bir içki yaratmak. zaten iskoç viskisinin dünyayı fethetmesinde blended whisky'nin payı inanılmaz büyük.
19. yüzyılın sonlarına doğru grain whisky üretiminin gelişmesi, daha hafif karakterli viskilerin ortaya çıkmasını sağladı. bunlar malt viskilerle harmanlandığında hem daha içilebilir hem de daha geniş kitlelere hitap eden bir ürün elde edildi. usher's, johnnie walker, chivas regal gibi isimlerin büyüdüğü dünya da burası. işin komik tarafı şu: bugün bazı viski meraklıları "ben blended içmem" diyebiliyor ama muhtemelen viskiye ilk başladıkları gece ellerindeki bardağın içinde blended vardı. çünkü blended whisky'nin amacı zaten sana "ben tek bir damıtımevinin karakteriyim" demek değil. sana her seferinde aynı hikayeyi anlatmak. biraz malt, biraz grain, biraz fıçı, biraz zaman ve en önemlisi iyi bir harmanlama. hatta iyi bir blend'in başarısı biraz görünmez olmasında yatıyor. hiçbir bileşenin bağırıp diğerlerinin önüne geçmemesi gerekiyor. bütün parçalar birleştiğinde ortaya tek bir karakter çıkıyor. bu yüzden blended whisky'yi küçümsemek biraz orkestraya bakıp "burada tek bir enstrüman yıldız değil" demeye benziyor. zaten mesele de o.
tek tek bakınca farklı sesler; bardakta birleşince tek bir hikaye. ve belki de viskinin en güzel ironilerinden biri: single malt sana "ben kimim?" diye cevap verir. iyi bir blend ise "ben kimlerden oluşuyorum?" diye düşündürür.
ama benim kişisel tercihim her zaman single malt viskilerden yana olacaktır.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
hem sesi hem kendisi melek gibi bir hatun bırakıyorum buraya.
devamını gör...
hayvan sevgisi
vampir bir hatunla sevgiliyim diyelim. gelip canım ben hayvanlardan besleniyorum, insan kanı içmem dese siktir git insanlardan iç, hayvanlara ne dadanıyorsun amk derim. öyle bi şey işte. gerçi bu insan nefreti olarak da okunabilir.
devamını gör...
moderatör yok mu moderatör
kaç para lan bi moderatör?*
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın sözlük. rüyamda tolkienle geziyorduk. shire'dan çıkıp rohan taraflarına geçtik, uzakta minas tirith görünüyor. derken gökyüzü karardı, birileri peşimize düştü. tolkien telaşla elime mühürlü bir parşömen sıkıştırdı, bunu sakın kaybetme evlat dedi. kaçarken moria'da bi kuyuya düştüm. ölmüşümdür herhalde...
hay amk, niye uyandım şimdi? adama da mahcup oldum bak.
hay amk, niye uyandım şimdi? adama da mahcup oldum bak.
devamını gör...
the crimson idol
w.a.s.p.'ın 1992 tarihli, jonathan steel'in yükselişini ve çöküşünü anlatan konsept albümü. ama albümü yalnızca "şöhretin karanlık yüzü" diye tanımlamak biraz eksik kalıyor. çünkü blackie lawless'ın yıllar sonra kendisinin de söylediği gibi, hikâyenin merkezinde aslında şöhret değil, sevgi var.
jonathan çocukluğundan beri ailesinin sevgisini arıyor. kendisini değersiz hissediyor ve sonunda evden kaçıp rock yıldızı oluyor. para geliyor, şöhret geliyor, milyonlarca insan onu alkışlıyor. fakat bütün bunların arasında hala çocukken alamadığı o sevgiyi bekliyor. ve albümün trajedisi tam burada başlıyor: dünyanın idolü oluyor ama hala babasının oğlu olamıyor. "the crimson idol" ismi de bu yüzden güzel. crimson; kan kırmızısı, idol ise put. dışarıdan bakınca ihtişam, içeriden bakınca yara.
albüm boyunca jonathan'ın hikayesini anlatırken aslında şöhretin insanı nasıl kendi yarattığı karaktere dönüştürdüğünü de anlatıyor. sahneye çıktığında milyonlarca göz ona bakıyor fakat o gözlerin hiçbirinde aradığı şeyi bulamıyor. blackie'nin "idol worship" meselesine özellikle kafa yorduğu da biliniyor; ona göre sanatçıyla seyirci arasındaki hayranlık, tapınma noktasına geldiğinde yıkıcı bir şeye dönüşebiliyor.
albümün en vurucu tarafı da burada: jonathan aslında hayalini gerçekleştirdiğinde kaybetmeye başlıyor. çünkü bütün hayatını "bir gün herkes beni sevecek" düşüncesi üzerine kurmuş. herkes seviyor da... istediği insanlar sevmiyor. dolayısıyla the crimson idol, bir rock yıldızının hikayesinden ziyade, insanın çocukken alamadığı sevgiyi büyüdüğünde başka şeylerle telafi etmeye çalışmasının hikayesi.
para ile.
şöhret ile.
başarı ile.
alkış ile.
milyonlarca yabancının sevgisiyle.
ama bazı yaraların fiyatı yok. ve albümün bütün o gürültüsü, gitarları, sahne ışıkları ve milyonların alkışının altında aslında tek bir soru yankılanıyor: "where is the love to shelter me?" belki de the crimson idol'ı bu kadar ağır yapan şey bu.
çünkü bazen insan dünyayı fethetmek istemiyor. sadece eve döndüğünde birinin onu gerçekten beklemesini istiyor...
jonathan çocukluğundan beri ailesinin sevgisini arıyor. kendisini değersiz hissediyor ve sonunda evden kaçıp rock yıldızı oluyor. para geliyor, şöhret geliyor, milyonlarca insan onu alkışlıyor. fakat bütün bunların arasında hala çocukken alamadığı o sevgiyi bekliyor. ve albümün trajedisi tam burada başlıyor: dünyanın idolü oluyor ama hala babasının oğlu olamıyor. "the crimson idol" ismi de bu yüzden güzel. crimson; kan kırmızısı, idol ise put. dışarıdan bakınca ihtişam, içeriden bakınca yara.
albüm boyunca jonathan'ın hikayesini anlatırken aslında şöhretin insanı nasıl kendi yarattığı karaktere dönüştürdüğünü de anlatıyor. sahneye çıktığında milyonlarca göz ona bakıyor fakat o gözlerin hiçbirinde aradığı şeyi bulamıyor. blackie'nin "idol worship" meselesine özellikle kafa yorduğu da biliniyor; ona göre sanatçıyla seyirci arasındaki hayranlık, tapınma noktasına geldiğinde yıkıcı bir şeye dönüşebiliyor.
albümün en vurucu tarafı da burada: jonathan aslında hayalini gerçekleştirdiğinde kaybetmeye başlıyor. çünkü bütün hayatını "bir gün herkes beni sevecek" düşüncesi üzerine kurmuş. herkes seviyor da... istediği insanlar sevmiyor. dolayısıyla the crimson idol, bir rock yıldızının hikayesinden ziyade, insanın çocukken alamadığı sevgiyi büyüdüğünde başka şeylerle telafi etmeye çalışmasının hikayesi.
para ile.
şöhret ile.
başarı ile.
alkış ile.
milyonlarca yabancının sevgisiyle.
ama bazı yaraların fiyatı yok. ve albümün bütün o gürültüsü, gitarları, sahne ışıkları ve milyonların alkışının altında aslında tek bir soru yankılanıyor: "where is the love to shelter me?" belki de the crimson idol'ı bu kadar ağır yapan şey bu.
çünkü bazen insan dünyayı fethetmek istemiyor. sadece eve döndüğünde birinin onu gerçekten beklemesini istiyor...
devamını gör...
bayburt
bayburt türküleri diye bir gerçek var bu diyarlarda. memleketin türkü repertuarının aşağı yukarı 40 tanesini bayburtta bulup derlemişler. beni de en çok şaşırtan bu kadar küçük bu kadar kıyıda köşede kalmış şehrin ozanları olmuştur.
devamını gör...
moderatör yok mu moderatör
hala olmaması sözlük adına bir utanç.. kuralsızlık kural olmamalı. umarım yoldaş çok vakit kaybetmeden aksiyon alır.
devamını gör...
jonathan steele
w.a.s.p.'ın the crimson idol albümünde yaratılan, aslında rock yıldızı olmaktan çok sevilmek isteyen bir adamın hikayesi. çocukken ailesinin içinde bile kendine yer bulamıyor. babasının gözünde hep yetersiz, kardeşi michael'ın gölgesinde. evden kaçıp rock'n'roll'un peşinden gidiyor ve sonunda istediği her şeye sahip oluyor: para, şöhret, kadınlar, sahneler, milyonlarca insanın sevgisi...
ama bir problem var. milyonlarca insan onu seviyor fakat onun gerçekten istediği birkaç insan hala sevmiyor. işte jonathan'ın trajedisi tam burada başlıyor. çünkü hayatı boyunca eksikliğini hissettiği sevgiyi şöhretle satın alabileceğini sanıyor. fakat milyonların alkışı, çocukken babasının sırtına koymadığı elin yerini doldurmuyor. the idol tam olarak bu fark edişin şarkısı. sahne ışıkları altında herkes onu görüyor ama kimse onu görmüyor. ayna karşısında kendi yüzüne bakıyor ve karşısında bir idol değil, yıllardır sevgiyi yanlış yerde aramış yalnız bir adam buluyor. blackie lawless'ın yarattığı karakterin en vurucu tarafı da bu zaten: jonathan aslında başarıya ulaşamıyor değil; başardığı şeyin hiçbir zaman asıl istediği şey olmadığını çok geç anlıyor.
üstelik jonathan tamamen kurgusal bir karakter olsa da lawless yıllar sonra karakterin kendisinden ve tanıdığı çeşitli insanlardan parçalar taşıdığını, başlangıçta söylediği "yüzde on" oranının geriye dönüp baktığında daha yüksek olduğunu anlatmıştı. bu yüzden jonathan steele'i yalnızca "trajik rock yıldızı" diye okumak eksik kalıyor. o, insanın kendisini sevmeyen insanlara kendisini sevdirmeye çalışırken kendisini kaybetmesinin hikayesi.
ve belki de the crimson idol'un en acı tarafı şu: jonathan milyonların idolü oluyor. ama hayatı boyunca yalnızca birkaç kişinin oğlu olmak istemişti.
ama bir problem var. milyonlarca insan onu seviyor fakat onun gerçekten istediği birkaç insan hala sevmiyor. işte jonathan'ın trajedisi tam burada başlıyor. çünkü hayatı boyunca eksikliğini hissettiği sevgiyi şöhretle satın alabileceğini sanıyor. fakat milyonların alkışı, çocukken babasının sırtına koymadığı elin yerini doldurmuyor. the idol tam olarak bu fark edişin şarkısı. sahne ışıkları altında herkes onu görüyor ama kimse onu görmüyor. ayna karşısında kendi yüzüne bakıyor ve karşısında bir idol değil, yıllardır sevgiyi yanlış yerde aramış yalnız bir adam buluyor. blackie lawless'ın yarattığı karakterin en vurucu tarafı da bu zaten: jonathan aslında başarıya ulaşamıyor değil; başardığı şeyin hiçbir zaman asıl istediği şey olmadığını çok geç anlıyor.
üstelik jonathan tamamen kurgusal bir karakter olsa da lawless yıllar sonra karakterin kendisinden ve tanıdığı çeşitli insanlardan parçalar taşıdığını, başlangıçta söylediği "yüzde on" oranının geriye dönüp baktığında daha yüksek olduğunu anlatmıştı. bu yüzden jonathan steele'i yalnızca "trajik rock yıldızı" diye okumak eksik kalıyor. o, insanın kendisini sevmeyen insanlara kendisini sevdirmeye çalışırken kendisini kaybetmesinin hikayesi.
ve belki de the crimson idol'un en acı tarafı şu: jonathan milyonların idolü oluyor. ama hayatı boyunca yalnızca birkaç kişinin oğlu olmak istemişti.
devamını gör...
istiqlal osaka camii
- dini bütün kardeşlerimiz münühü camilerle donatmışlar.
- he yaa bilo, allah yaptıranlardan razı olsun.
- he yaa bilo, allah yaptıranlardan razı olsun.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
"doldur tüfeğini hedef et beni"
devamını gör...
istiqlal osaka camii
japonya'nın osaka kentinde ocak 2022'de açılan yapı, endonezyalı müslüman topluluğunun girişimleriyle şehre kazandırılan, bölgenin en büyük camilerinden biridir.
aslen bir japon şirketine ait olan eski bir ticari bina satın alınmış ve kapsamlı bir tadilatla camiye dönüştürülmüştür.
aslen bir japon şirketine ait olan eski bir ticari bina satın alınmış ve kapsamlı bir tadilatla camiye dönüştürülmüştür.
devamını gör...
fareler ve insanlar
lennie hep beni üzmüştür. iri yarı, çok büyük güce sahip olmasına rağmen zihinsel engelli olan lennie, bir çocuğun masumiyetine ve saflığına sahip.. aralarında çok bağ olmasa da faeler ve insanların lennie'si ile yeşil yol (the green mile)'daki john coffey'i benzetirim zihnimde. en büyük benzerlikleri fiziksel görünüşleri, farkları çok daha fazla aslında. ancak masumiyetleri ben de aynı iç sızısına neden oluyor.
devamını gör...
threads
erken dönem facebook havası var. ülkemiz ve dünya vatandaşlarının retro stil partner arama rüzgarları esiyor. x yaşımdayım y yapmayı severim ve yorumlar adaylarla dolu...
devamını gör...
ona bir not
yıllar yıllar önce bu abiye dayanamayıp leyla kim diye mesaj atmıştım
o günden beri benim kafa leyla
o günden beri benim kafa leyla
devamını gör...
usher's old vatted glenlivet
19. yüzyılın sonlarında iskoç harman viski kültürünün en meşhur isimlerinden biri. adı biraz kafa karıştırıyor. "glenlivet" deyince insanın aklına doğrudan the glenlivet damıtımevi geliyor ama usher's old vatted glenlivet, tek malt bir glenlivet şişesi değil; james usher & sons tarafından hazırlanan, çeşitli malt ve grain viskilerin harmanlandığı bir blended/vatted scotch tarzı.
özellikle "old vatted" kısmı önemli. o dönemlerde üreticiler farklı malt viskileri harmanlayarak daha dengeli, karakterli ve tutarlı bir profil yaratıyordu. bugünkü blended whisky anlayışının taşlarını döşeyen işlerden biri yani. usher's markasının hikayesi de 19. yüzyıl edinburgh'una kadar gidiyor. hatta marka, günümüzde hala konuştuğumuz modern iskoç harman viski geleneğinin erken dönem isimlerinden biri sayılıyor. şişenin kendisi de ayrı mevzu. eski örneklerinde kullanılan etiketler, yazılar, şişe formları falan bugünün minimalist viski tasarımlarından tamamen farklı. biraz eczane şişesi, biraz viktorya dönemi soylusu havası var. ve bence bu viskinin asıl olayı "nasıl bir viskiydi?" sorusundan ziyade "viski kültürünün neresinde duruyordu?" sorusunda. çünkü bugün blended whisky deyince bazı viski meraklılarının yüzünü buruşturmasına sebep olan o garip önyargının aksine, iskoç viskisinin dünyaya yayılmasında harmanların çok büyük payı var.
kısacası usher's old vatted glenlivet, yalnızca eski bir viski şişesi değil; tek maltların henüz bugünkü kutsal statüsüne ulaşmadığı, harman viskinin ise asıl yıldız olduğu dönemin şişelenmiş hali. bir nevi viski tarihinin "biz buralara öyle gelmedik kardeşim" diyen ihtiyar delikanlısı.
özellikle "old vatted" kısmı önemli. o dönemlerde üreticiler farklı malt viskileri harmanlayarak daha dengeli, karakterli ve tutarlı bir profil yaratıyordu. bugünkü blended whisky anlayışının taşlarını döşeyen işlerden biri yani. usher's markasının hikayesi de 19. yüzyıl edinburgh'una kadar gidiyor. hatta marka, günümüzde hala konuştuğumuz modern iskoç harman viski geleneğinin erken dönem isimlerinden biri sayılıyor. şişenin kendisi de ayrı mevzu. eski örneklerinde kullanılan etiketler, yazılar, şişe formları falan bugünün minimalist viski tasarımlarından tamamen farklı. biraz eczane şişesi, biraz viktorya dönemi soylusu havası var. ve bence bu viskinin asıl olayı "nasıl bir viskiydi?" sorusundan ziyade "viski kültürünün neresinde duruyordu?" sorusunda. çünkü bugün blended whisky deyince bazı viski meraklılarının yüzünü buruşturmasına sebep olan o garip önyargının aksine, iskoç viskisinin dünyaya yayılmasında harmanların çok büyük payı var.
kısacası usher's old vatted glenlivet, yalnızca eski bir viski şişesi değil; tek maltların henüz bugünkü kutsal statüsüne ulaşmadığı, harman viskinin ise asıl yıldız olduğu dönemin şişelenmiş hali. bir nevi viski tarihinin "biz buralara öyle gelmedik kardeşim" diyen ihtiyar delikanlısı.
devamını gör...
okumak
aslen kuran- ı kerim' in de ilk emridir !! müslümanlar bu emre muhalefet ettikleri için bu haldeler, bence...
okumadan hiçbi konuda etraflıca bilgi sahibi olamazsın. bu, internet çağında da olamazsın. 2.dünya savaşı hakkında o, şu, bu reelsleri izlersin, ama savaşın seyrini ancak o konuda yazılmış en küçüğü 1300 sayfalık kitaplardan birini okumadan anlayamazsın.
anna karenina hakkında şu veya bu bilgiye ulaşabilirsin ama kitabı okuduğunda bütün bir dünya gözünde canlanır.
çat pat fransızca öğrenebilir, hatta kadınlara bile yürüyebilirsin...ama le monde okuyamazsın, onun için oturup gramer okuman ve yazman gerekir.
okumadan hiçbi konuda etraflı bilgi sahibi olamazsın.
okumadan hiçbi konuda etraflıca bilgi sahibi olamazsın. bu, internet çağında da olamazsın. 2.dünya savaşı hakkında o, şu, bu reelsleri izlersin, ama savaşın seyrini ancak o konuda yazılmış en küçüğü 1300 sayfalık kitaplardan birini okumadan anlayamazsın.
anna karenina hakkında şu veya bu bilgiye ulaşabilirsin ama kitabı okuduğunda bütün bir dünya gözünde canlanır.
çat pat fransızca öğrenebilir, hatta kadınlara bile yürüyebilirsin...ama le monde okuyamazsın, onun için oturup gramer okuman ve yazman gerekir.
okumadan hiçbi konuda etraflı bilgi sahibi olamazsın.
devamını gör...
çok tanrıcılık
hakkında şöyle yazmıştım:
" neredeyse tüm paganlar panteisttir
hinduizm'den new age dinine kadar tüm çok tanrılı dinler, tek tanrı'nın bir yansıması ya da tezahürü olarak birçok tanrıya tapar. hıristiyanlık da aynı pagan doktrinine sahiptir. aslında kendi içinde panteist bir felsefedir.
kur'an-ı kerim'de belirtildiği gibi, seçkinler tevrat ve incil'i sakladılar, sadece bazı sayfalarını insanlıkla paylaştılar. yani şu anda incil ya da tevrat elimizde değil.
ve maalesef insanlar barnabas, enoch, matta, markos, luka, yuhanna gibi insanlar tarafından yazılmış hadis kitaplarını, yani sahte kitapları incil olarak kabul etmek zorunda kaldılar. daha birçok sahte incil vardır. ama putperest din adamları bunlardan dördünü benimsemişler ve insanları bu kitaplarla kandırmışlardır. buhari veya tırmizi kitapları neyse bunlar da odur. bunlar hadis kitaplarıdır. incil, tevrat ya da zebur değildir.
ama bazı hıristiyanlar bu pagan sahte kitaplara rağmen teslis inancının bir sapkınlık olduğunu fark ettiler ve bu sapkınlığa karşı mücadele ettiler. çünkü genlerinde var olan vahiy ile insan doğruya meyillidir. yeter ki kalbini temiz tutsun (unitarians).
****
neredeyse tüm çok tanrılı dinlerde aynı tuzak vardır; şeytanlar onlara tek bir tanrı'nın birden fazla yansıması olduğu yalanını benimsetmektedir.
hindular da tek bir tanrı'ya inandıklarını düşünürler, panteistler de, hıristiyanlar da. tek tanrı'nın farklı şekillerde tezahür ettiğine inandırılmışlardır. hint dinlerinden uzak doğu dinlerine kadar hepsinde aynı yanılgı vardır. putlara tapan insanlar aslında temelde tek bir tanrı'ya inanırlar. tüm putlar paganizmde asıl tanrı'nın tezahürleri ya da parçalarıdır. hindular ya da diğer puta tapanlar da aynı şeyi söyler. yani tüm dünyada kendilerine yutturulan yalanla tamamen aynı inanca sahiptirler.
şeytan insanları çoğunlukla doğrudan müşrik yapamaz. çünkü insanların genlerinde gerçek bilgi/vahiy vardır ve insanlar doğuştan tek bir tanrı olduğunu bilirler. bu yüzden şeytan sinsice insanları çok tanrılı yapar. tek tanrı'nın farklı şekillerde tezahür ettiğini söyler. ve paganları çoğunlukla bu şekilde kandırır. hindular, amerikan yerlileri, asyalı paganlar, new age inananları, hıristiyanlar tek bir tanrı'ya inandıklarını düşünürler ama gerçekte çoktanrıcıdırlar. allah'a ortak koşmuşlardır, yani şirk içindedirler.
hindular "333 1'de"
hristiyanlar "3 1'de".
panteistler "her şey bir'de"
new age inanırları "biz 1'deyiz"
bu paganizmdir.
----
neredeyse tüm paganlar panteisttir.
putlara ya da insanlara tapan paganlar, taptıkları şeylerin tanrı olmadığının farkındadırlar. ancak panteist felsefelerinde, taptıkları şeyi tanrı'nın bir yansıması, bir tezahürü, bir parçası olarak görürler. böylece şeytanın tuzağına düşerler. kendilerini tektanrıcı sanırlar ama aslında çoktanrıcıdırlar.
firavunun kendisini rab olarak görmesi de bu panteist felsefenin bir sonucudur. kendisini tanrı'nın yansıması, yani tezahürü olarak düşünmüştür. tüm panteistler gibi kendisine ve evrene tapmıştır.
kur'an-ı kerim bu gerçekleri açıkça anlatır. şu anda elimizdeki tek gerçek kutsal kitap kur'an-ı kerim'dir. öte yandan elitler tevrat gibi kitapları gizleyerek insanlara sahte tevrat ve sahte inciller (hadis kitapları) vermişlerdir."
emre1974tr.blogspot.com/202...
" neredeyse tüm paganlar panteisttir
hinduizm'den new age dinine kadar tüm çok tanrılı dinler, tek tanrı'nın bir yansıması ya da tezahürü olarak birçok tanrıya tapar. hıristiyanlık da aynı pagan doktrinine sahiptir. aslında kendi içinde panteist bir felsefedir.
kur'an-ı kerim'de belirtildiği gibi, seçkinler tevrat ve incil'i sakladılar, sadece bazı sayfalarını insanlıkla paylaştılar. yani şu anda incil ya da tevrat elimizde değil.
ve maalesef insanlar barnabas, enoch, matta, markos, luka, yuhanna gibi insanlar tarafından yazılmış hadis kitaplarını, yani sahte kitapları incil olarak kabul etmek zorunda kaldılar. daha birçok sahte incil vardır. ama putperest din adamları bunlardan dördünü benimsemişler ve insanları bu kitaplarla kandırmışlardır. buhari veya tırmizi kitapları neyse bunlar da odur. bunlar hadis kitaplarıdır. incil, tevrat ya da zebur değildir.
ama bazı hıristiyanlar bu pagan sahte kitaplara rağmen teslis inancının bir sapkınlık olduğunu fark ettiler ve bu sapkınlığa karşı mücadele ettiler. çünkü genlerinde var olan vahiy ile insan doğruya meyillidir. yeter ki kalbini temiz tutsun (unitarians).
****
neredeyse tüm çok tanrılı dinlerde aynı tuzak vardır; şeytanlar onlara tek bir tanrı'nın birden fazla yansıması olduğu yalanını benimsetmektedir.
hindular da tek bir tanrı'ya inandıklarını düşünürler, panteistler de, hıristiyanlar da. tek tanrı'nın farklı şekillerde tezahür ettiğine inandırılmışlardır. hint dinlerinden uzak doğu dinlerine kadar hepsinde aynı yanılgı vardır. putlara tapan insanlar aslında temelde tek bir tanrı'ya inanırlar. tüm putlar paganizmde asıl tanrı'nın tezahürleri ya da parçalarıdır. hindular ya da diğer puta tapanlar da aynı şeyi söyler. yani tüm dünyada kendilerine yutturulan yalanla tamamen aynı inanca sahiptirler.
şeytan insanları çoğunlukla doğrudan müşrik yapamaz. çünkü insanların genlerinde gerçek bilgi/vahiy vardır ve insanlar doğuştan tek bir tanrı olduğunu bilirler. bu yüzden şeytan sinsice insanları çok tanrılı yapar. tek tanrı'nın farklı şekillerde tezahür ettiğini söyler. ve paganları çoğunlukla bu şekilde kandırır. hindular, amerikan yerlileri, asyalı paganlar, new age inananları, hıristiyanlar tek bir tanrı'ya inandıklarını düşünürler ama gerçekte çoktanrıcıdırlar. allah'a ortak koşmuşlardır, yani şirk içindedirler.
hindular "333 1'de"
hristiyanlar "3 1'de".
panteistler "her şey bir'de"
new age inanırları "biz 1'deyiz"
bu paganizmdir.
----
neredeyse tüm paganlar panteisttir.
putlara ya da insanlara tapan paganlar, taptıkları şeylerin tanrı olmadığının farkındadırlar. ancak panteist felsefelerinde, taptıkları şeyi tanrı'nın bir yansıması, bir tezahürü, bir parçası olarak görürler. böylece şeytanın tuzağına düşerler. kendilerini tektanrıcı sanırlar ama aslında çoktanrıcıdırlar.
firavunun kendisini rab olarak görmesi de bu panteist felsefenin bir sonucudur. kendisini tanrı'nın yansıması, yani tezahürü olarak düşünmüştür. tüm panteistler gibi kendisine ve evrene tapmıştır.
kur'an-ı kerim bu gerçekleri açıkça anlatır. şu anda elimizdeki tek gerçek kutsal kitap kur'an-ı kerim'dir. öte yandan elitler tevrat gibi kitapları gizleyerek insanlara sahte tevrat ve sahte inciller (hadis kitapları) vermişlerdir."
emre1974tr.blogspot.com/202...
devamını gör...
sözlüğün orta yaş tinderına dönmesi
abi, kardeş, bacı bildiğim tertiplerim burada yediği naneleri öğrenince vardığım kanaat. çok üzgünüm. orta yaş derken, 38-55 arası yazarlardan bahsediyorum. ulan kitapsızlar archie dayınızdan habersiz ortamlarda şişe çevirmece oynamışsınız. sabatayistlerin kuzu bayramı gibi alemler yaşanmış. iyon şehir devleti çarşısındaki meta gibi cıvırları takas etmişsiniz. aranızdan bir nabekar bile kalkıp archie kardeşimize haber verelim dememiş. bre deyyuslar, eskiden imamdık diye şeyimiz yok mu zannettiniz ? bundan sonra oyunu kurallarına göre oynayacağım. evvel emirde bir üstsüz fotoğrafla başlıyorum. şol avratlar erkek torsosu görsünler. yeminimi bozdum. tinder'a gelen zenci gibi aranıza dalacağım.
devamını gör...
günaydın sözlük
günaydın.
devamını gör...