orijinal adı: ensaio sobre a cegueira
yazar: jose saramago
yayım yılı: 1995
saramago'ya nobel edebiyat ödülü'nü kazandıran bu eser, adı bilinmeyen bir ülkede körlüğün bir salgın gibi yayılmasıyla başlar.
alt metninde bir toplum ve sistem eleştirisi olan körlük, insanların bu salgın karşısında verdiği etik savaşı, ırk, millet, statü, ahlak gibi kavramların anlamını yitirip bireylerin sadece hayatta kalmak için çabaladığı bir distopya içinde sarsıcı bir kurguyla okuyucuya aktarır.
yazar: jose saramago
yayım yılı: 1995
saramago'ya nobel edebiyat ödülü'nü kazandıran bu eser, adı bilinmeyen bir ülkede körlüğün bir salgın gibi yayılmasıyla başlar.
alt metninde bir toplum ve sistem eleştirisi olan körlük, insanların bu salgın karşısında verdiği etik savaşı, ırk, millet, statü, ahlak gibi kavramların anlamını yitirip bireylerin sadece hayatta kalmak için çabaladığı bir distopya içinde sarsıcı bir kurguyla okuyucuya aktarır.
öne çıkanlar | diğer yorumlar
başlık "mrs freud" tarafından 28.11.2020 12:39 tarihinde açılmıştır.
81.
geçtiğimiz yaz okuduğum ara ara hala etkisine girip tedirgin olduğum harika kitap.
o betimlemeler o psikoloji öyle güzel işliyor ki insana kitabı merak ve tedirginlik içerisinde arada midene ağrılar girerek okuyorsun.
o betimlemeler o psikoloji öyle güzel işliyor ki insana kitabı merak ve tedirginlik içerisinde arada midene ağrılar girerek okuyorsun.
devamını gör...
82.
1998 yılı nobel edebiyat ödülü sahibi portekizli edebiyatçı jose saramago'nun yazdığı roman.
araç kullanırken yeşil ışığın yanmasını bekleyen sürücünün aniden körleşmesi ile başlıyor roman. adamın yaşadığı körlük, müracaat ettiği doktora da bulaşıyor. bulaşıcı hale gelen körlük, şehrin bütününe yayılıyor. sağlık açısından değil ama insani açıdan öldürücü olan körlükten dolayı toplum göremeyen gözlerle cinayet ve tecavüz başta olmak üzere her türlü suçlara şahit olur. ayakta durabilenler sadece dirayetli olanlardır. büyük şehirde kör olmayan bir kişi vardır, o da göz doktorunun karısıdır.
salgın hastalık metaforu kullanılarak sistemin işleyişine eleştiri yönelten roman, ahlaki değerlerin tümden yitirildiği durumu simgesel karakterler yoluyla bir bilmece halinde sunar.
devamını gör...
83.
bu aralar ismini sık duyduğum bir kitap. okumak çok istiyorum aslında. kütüphanemde var, vaktim de var ama okumadım.
devamını gör...
84.
kitap baştan sona etkileyici ve mükemmel ama hata benim, pandeminin başında böyle bir kitap okumak tamamen benim hatam!
devamını gör...
85.
bir an önce okumayı beklediğim kitaptır kendileri.
devamını gör...
86.
mükemmel şekilde işlenmiş distopik bir kitap. yazarın anlatım tarzıyla olsun konusuyla olsun fazlasıyla etkisinde kalmışımdır. filmi'de vardır kitabın fakat kitabın beklentisini karşıladığını düşünmüyorum hatta fazlasıyla hayal kırıklığı bile yaşamışımdır.
devamını gör...
87.
güzel bir kitap dr karısı az kaşar değilmiş dediğim kitap
devamını gör...
88.
kafası kopmuş tavuğa dönen kitlelerin ne kadar tehlikeli olabileceğini gözler önüne seren kitaptır. bu kafası kopma olayı ise her toplum için an meselesidir. topluluklardan toplanmalardan konserlerden bu yüzden haz etmem.
devamını gör...
89.
jose saramago'nun nefis kitaplarından biri.
kitapta fiziksel körlük anlatılmış gibi dursa da insanın içindeki bencilligin, kötülüğün-olanca gücüyle- orada olduğunu anlatiyor ve tüm bunlara rağmen doktorun karısı ile iyiliği, umudu ve yardımlaşmayı. ama iyiler de zaman zaman kötü şeyler yapabilir, isteyebilir. daha doğrusu iyi ve kötü kavramları kalıplaşmış sözlerle ifade edilemez diyor yazar, anlattıklarıyla. duygusal körlüğün, fiziksel körlükten çok daha yaygın ve tehlikeli olduğunu da.
yazarın anlattığı dünyaya girmek hiç de zor olmadı, daha ilk satırda alıp sizi romanın ortasına bırakıyor yazar. sonrasında anlatılan bazı şeylerin imgesi ise bir türlü kaybolmadı zihnimden. hatta zaman zaman oradaymışım duygusu ağır basıp duyduğum rahatsızlıktan okumaya ara verdiğim de oldu. bana göre romanın başarısı zihnimize attığı çentikler, oluşturduğu sorular(dünyaya, insanlara, yaşama dair) kadar bizi o yarattığı dunyada ev sahibi yapmasıdır. ve saramago bunu hep yapıyor...
devamını gör...
90.
jose saramago'nun durmadan okumak istediğim kitabı. kitap salgın gibi bulaşan bir körlükle başlıyor ve aslında ahlaklı olmamızı neye borçlu olduğumuzu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.
devamını gör...
91.
kitapta aniden gelen salgınla birlikte tüm dünyanın kör olması anlatılıyor. eğer tüm insanlar kör olursa insanların nasıl bir hale geleceğinden falan da bahsediyor. kitabı okurken açıkçası ürkmüştüm. allah göremeyen kardeşlerimin yardımcısı olsun. okurken ya ben de göremeseydim deyip empatiden çok sempatiye kadar gittim ve görebilmenin farkına o zaman vardım sanırım
devamını gör...
92.
tam anlamıyla insan gibi yasayamıyorsak, en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım.
devamını gör...
93.
okusan beğenirsin, arkasından da görmek isimli olanı okursun, tam olur.
devamını gör...
94.
en çok etkilendiğim kitaplardan biridir. kesinlikle okunması gereklidir. insanlığın üzerinde durmaktadır ve aşırı sürükleyicidir
devamını gör...
95.
aslında gözlerimizin gördüğünü sanmamızın, kör olduğumuzu anlamamamızın yanılgısını anladığım kitap
devamını gör...
96.
asuman kafaoğlu tarafından yazılan, yazın sanatı adlı kitaptaki incelemeyi paylaşıyorum:
birkaç spoiler unsuru barındırıyor.
"josé saramago körlük romanında (1) olayları dış gözlemci ağzından anlatmayı seçmiştir. ilk paragraflarda “orta şeritte, en öndeki araba...” diyerek anlatıcı kendi yerini de açıklar, birkaç araç arkadaki bir arabanın içindedir, fakat daha sonra kaldırımda biriken yayalardan birinin açısından anlatmaya devam eder. sonra da olayın geliştiği her noktada var olan biri durumundadır. ilk başlarda kişileri takip eden anlatıcı, daha sonra konunun peşinde, kişilerin üstünde bir yerden anlatımını sürdürür.
anlatıcı konu ilerledikçe sanki roman kahramanlarının eksik gözleri konumuna girer. her açıdan görebilen, her karakterin durumunu kavrayan biri olarak bize olayları anlatır. ama farklı bir açıdan baktığımızda da anlatıcı roman kahramanları gibi kördür: okura hiçbir roman kahramanının fiziksel özelliklerini anlatmaz, kimsenin saç rengini, güzel olup olmadığını, yaşını,
bilmeyiz; nesnel bakışla kim olduklarını ayırt etmemize yetecek kadar bilgi verilir, bunun dışında bir değerlendirme yapmaz. saramago böyle bir anlatımla hem roman kişilerini benliklerinden arındırıp soyutlaştırmış, hem de anlatıcıyı kişiliksizleştirmiştir. roman boyunca hiçbir karakterin adının verilmemesi de, aynı nedendendir. böylece yazar asla biz okuyucuları anlatılan öykünün içine tam anlamıyla sokmaz, çünkü dışlanmışların dünyasını anlatıyordur; ve dışlanmışlara karşı acıma ve yakınlık duysak bile onların dünyası uzak bir yerdedir.
josé saramago’nun romanı, kentte aniden gelişen bir körlük salgınını anlatır. göz doktoruna gelen bir çocuktan, doktorun muayenehanesinde bulunan hastalara ve doktora geçerek yayılan hastalık çok kısa zamanda nüfusun bir kısmını etkiler. tek etkilenmeyen kişi doktorun karısıdır. kent yönetimi körleşenleri ve birlikte oldukları (olasılıkla hastalık bulaşmış) kişileri, eski bir akıl hastanesinde karantinaya alır ve körlerin buradan kaçmalarını askerî güç ile engeller. fazla zaman geçmeden adaletin geçerli olmadığı bu yeni ortamda kimse ahlaklı veya adil davranmak zorunda hissetmemeye başlar kendini. yapının dışında bekleyen askerler de korkularını yenemedikleri için kaçmak isteyen körlere ateş açarlar. uzun direnmelerin sonunda binada yangın çıkar ve körlerin büyük bir kısmı ölür yangında. yangından kurtulanlar kentin sokaklarında dolaşmaya başladıklarında artık herkesin kör olduğunu anlarlar. karantina saçmalığı işe yaramamış, halkın tamamına hastalık bulaşmıştır.
roman bir noktada anlatıcısını değiştirir. her şeyi bilen-gören anlatıcı gider, onun yerine gözleri gören tek karakter olan doktorun karısı hâkim olur. öykünün bir bölümünde anlatılanlar sadece doktorun karısının gördükleriyle sınırlı kalır. burada yazar çok bilinçli olarak anlatıcıyı (2) tanrısal bir konuma da koyarak her şeyi bilen anlatıcı havasını verir.
... bizi yalnızca tanrı görüyor, dedi, başına gelen bunca kötülüğe ve düş kırıklığına karşın tanrı’ya hâlâ kuvvetle inanan birinci körün karısı, doktorun karısı da bu sözlere karşılık, tanrı bile görmüyor, çünkü gökyüzü bulutlarla kaplı, sizi yalnızca benim gözlerim görüyor, dedi,
ben çirkin miyim, diye sordu koyu renk gözlüklü genç kız, cılız ve kirlisin ama hiç de çirkin değilsin, peki ya ben, diye sordu birinci körün karısı, sen de onun kadar cılız ve kirlisin, onun kadar güzel değilsin ama benden daha güzelsin...
romanda ilk kez bu bölümde anlatıcı nesnel bakışın dışına çıkar ve ilk kez estetik bir değerlendirme ile karşılaşırız. romanın sonuna yaklaşan bu bölümde adını bilmediğimiz ama romanın başından beri koyu renk gözlüklü kız olarak tanıdığımız kızın güzel olduğunu, birinci körün karısı olarak tanıdığımız diğer bir kadının onun kadar güzel olmadığını öğreniriz. bundan önce kişiliklerinden arındırılarak tanıtılan kahramanlar burada birbirlerine göre değer kazanırlar; hatta belki ilk kez insani bir ilişki içine girerler.
saramago romanda bazı zıtlıklar da kullanmıştır. örneğin körlük, bir karaltı veya karanlık olarak anlatılmaz, aksine bir süt denizinin içine düşmüş gibi beyazlıktır. ayrıca hiçbir karakterin adının olmaması da çok gariptir. karakterlerin biri dışında hepsi kör olduğuna göre, anlaşmak için en anlamlı yol birbirlerinin seslerinden adlarını öğrenmeleri olur, halbuki kitap boyunca süren “koyu renk gözlüklü kız” gibi açıklamalar körlerin hiçbir işine yaramaz, sadece dışardan bakan ve gören biz okurlara bilgi verir. ve yine bu yöntemle saramago okuru dışlanmışların dünyasının dışında tutmaya çalışır.
kuşkusuz romanda anlatılan körler, her toplumda var olan sakatlar, hastalar, yaşlılar, evsizler, uyuşturucu bağımlıları gibi, ezici çoğunluk tarafından dışlananları simgeler. sıradışının dışlanabilmesi için mutlaka azınlıkta olması gerekir, kendisi çoğunluk haline geldiğinde artık sıradışı değildir. tüm kent halkının (bir kişi dışında) kör olmasıyla dışlanmışlık da yok olur. artık bu yeni durumun içinde yeniden güçlüler ve güçsüzler ayrımı gerekmektedir. herkesin eşitlendiği noktada mutlaka tekrar eşitsizlik (farklı bir güç dağılımıyla) başlar."
birkaç spoiler unsuru barındırıyor.
"josé saramago körlük romanında (1) olayları dış gözlemci ağzından anlatmayı seçmiştir. ilk paragraflarda “orta şeritte, en öndeki araba...” diyerek anlatıcı kendi yerini de açıklar, birkaç araç arkadaki bir arabanın içindedir, fakat daha sonra kaldırımda biriken yayalardan birinin açısından anlatmaya devam eder. sonra da olayın geliştiği her noktada var olan biri durumundadır. ilk başlarda kişileri takip eden anlatıcı, daha sonra konunun peşinde, kişilerin üstünde bir yerden anlatımını sürdürür.
anlatıcı konu ilerledikçe sanki roman kahramanlarının eksik gözleri konumuna girer. her açıdan görebilen, her karakterin durumunu kavrayan biri olarak bize olayları anlatır. ama farklı bir açıdan baktığımızda da anlatıcı roman kahramanları gibi kördür: okura hiçbir roman kahramanının fiziksel özelliklerini anlatmaz, kimsenin saç rengini, güzel olup olmadığını, yaşını,
bilmeyiz; nesnel bakışla kim olduklarını ayırt etmemize yetecek kadar bilgi verilir, bunun dışında bir değerlendirme yapmaz. saramago böyle bir anlatımla hem roman kişilerini benliklerinden arındırıp soyutlaştırmış, hem de anlatıcıyı kişiliksizleştirmiştir. roman boyunca hiçbir karakterin adının verilmemesi de, aynı nedendendir. böylece yazar asla biz okuyucuları anlatılan öykünün içine tam anlamıyla sokmaz, çünkü dışlanmışların dünyasını anlatıyordur; ve dışlanmışlara karşı acıma ve yakınlık duysak bile onların dünyası uzak bir yerdedir.
josé saramago’nun romanı, kentte aniden gelişen bir körlük salgınını anlatır. göz doktoruna gelen bir çocuktan, doktorun muayenehanesinde bulunan hastalara ve doktora geçerek yayılan hastalık çok kısa zamanda nüfusun bir kısmını etkiler. tek etkilenmeyen kişi doktorun karısıdır. kent yönetimi körleşenleri ve birlikte oldukları (olasılıkla hastalık bulaşmış) kişileri, eski bir akıl hastanesinde karantinaya alır ve körlerin buradan kaçmalarını askerî güç ile engeller. fazla zaman geçmeden adaletin geçerli olmadığı bu yeni ortamda kimse ahlaklı veya adil davranmak zorunda hissetmemeye başlar kendini. yapının dışında bekleyen askerler de korkularını yenemedikleri için kaçmak isteyen körlere ateş açarlar. uzun direnmelerin sonunda binada yangın çıkar ve körlerin büyük bir kısmı ölür yangında. yangından kurtulanlar kentin sokaklarında dolaşmaya başladıklarında artık herkesin kör olduğunu anlarlar. karantina saçmalığı işe yaramamış, halkın tamamına hastalık bulaşmıştır.
roman bir noktada anlatıcısını değiştirir. her şeyi bilen-gören anlatıcı gider, onun yerine gözleri gören tek karakter olan doktorun karısı hâkim olur. öykünün bir bölümünde anlatılanlar sadece doktorun karısının gördükleriyle sınırlı kalır. burada yazar çok bilinçli olarak anlatıcıyı (2) tanrısal bir konuma da koyarak her şeyi bilen anlatıcı havasını verir.
... bizi yalnızca tanrı görüyor, dedi, başına gelen bunca kötülüğe ve düş kırıklığına karşın tanrı’ya hâlâ kuvvetle inanan birinci körün karısı, doktorun karısı da bu sözlere karşılık, tanrı bile görmüyor, çünkü gökyüzü bulutlarla kaplı, sizi yalnızca benim gözlerim görüyor, dedi,
ben çirkin miyim, diye sordu koyu renk gözlüklü genç kız, cılız ve kirlisin ama hiç de çirkin değilsin, peki ya ben, diye sordu birinci körün karısı, sen de onun kadar cılız ve kirlisin, onun kadar güzel değilsin ama benden daha güzelsin...
romanda ilk kez bu bölümde anlatıcı nesnel bakışın dışına çıkar ve ilk kez estetik bir değerlendirme ile karşılaşırız. romanın sonuna yaklaşan bu bölümde adını bilmediğimiz ama romanın başından beri koyu renk gözlüklü kız olarak tanıdığımız kızın güzel olduğunu, birinci körün karısı olarak tanıdığımız diğer bir kadının onun kadar güzel olmadığını öğreniriz. bundan önce kişiliklerinden arındırılarak tanıtılan kahramanlar burada birbirlerine göre değer kazanırlar; hatta belki ilk kez insani bir ilişki içine girerler.
saramago romanda bazı zıtlıklar da kullanmıştır. örneğin körlük, bir karaltı veya karanlık olarak anlatılmaz, aksine bir süt denizinin içine düşmüş gibi beyazlıktır. ayrıca hiçbir karakterin adının olmaması da çok gariptir. karakterlerin biri dışında hepsi kör olduğuna göre, anlaşmak için en anlamlı yol birbirlerinin seslerinden adlarını öğrenmeleri olur, halbuki kitap boyunca süren “koyu renk gözlüklü kız” gibi açıklamalar körlerin hiçbir işine yaramaz, sadece dışardan bakan ve gören biz okurlara bilgi verir. ve yine bu yöntemle saramago okuru dışlanmışların dünyasının dışında tutmaya çalışır.
kuşkusuz romanda anlatılan körler, her toplumda var olan sakatlar, hastalar, yaşlılar, evsizler, uyuşturucu bağımlıları gibi, ezici çoğunluk tarafından dışlananları simgeler. sıradışının dışlanabilmesi için mutlaka azınlıkta olması gerekir, kendisi çoğunluk haline geldiğinde artık sıradışı değildir. tüm kent halkının (bir kişi dışında) kör olmasıyla dışlanmışlık da yok olur. artık bu yeni durumun içinde yeniden güçlüler ve güçsüzler ayrımı gerekmektedir. herkesin eşitlendiği noktada mutlaka tekrar eşitsizlik (farklı bir güç dağılımıyla) başlar."
devamını gör...
97.
sonu neden böyle bitti
devamını gör...
98.
sözlüğe girdigim ilk tanım sanırım bu başlıktı. çok sevdiğim sürükleyici ütopik bir kitap. kitaptan çok sevdiğim kısımlarından biri de şuydu:
"..iyiyim, deyip geçiştiririz ya öyle söylemişti, hatta ölecek durumda olsak bile iyiyim deriz, kabaca buna yiğitliğe bok sürdürmemek denir,olayları böyle mantıksızca tersine çevirmek yalnızca insan türüne özgüdür."
"..iyiyim, deyip geçiştiririz ya öyle söylemişti, hatta ölecek durumda olsak bile iyiyim deriz, kabaca buna yiğitliğe bok sürdürmemek denir,olayları böyle mantıksızca tersine çevirmek yalnızca insan türüne özgüdür."
devamını gör...
99.
çok duydum fakat henüz okumak nasip olmadi
devamını gör...
100.
okumaktan keyif aldığım beni içine çeken kitap lâkin aynı şeyi devam kitabı niteliğinde olan "görmek" için söyleyemeyeceğim bana körlük kadar zevk vermemişti okurken...
devamını gör...
"körlük (kitap)" ile benzer başlıklar
körlük
15
