ücretli öğretmenlik
kadrolu öğretmen tatil olsun ister o istemez. her tatil ücret almamak demek.
devamını gör...
yoldaş benjamin ve homeros'un gay olma ihtimali
homeros benjamini yokluyor olabilir ama şuan eminim bu açıklamadan sonra sessizce ağlıyordur.
(bkz: #126572)
(bkz: #126572)
devamını gör...
kör baykuş
"ikinci bir yaşam düşüncesi beni korkutup yıpratıyordu. ben daha bu dünyaya alışamadım, ikincisini ne yapayım?" s. 68
"evet, ikinci bir hayat düşüncesi beni korkutup yıpratıyor. bu mide bulandırıcı dünyayı, onun itici sakinlerini tekrar görmek istemiyordum." s. 69
"evet, ikinci bir hayat düşüncesi beni korkutup yıpratıyor. bu mide bulandırıcı dünyayı, onun itici sakinlerini tekrar görmek istemiyordum." s. 69
devamını gör...
attack on titan
anlık 3. sezon 18. bölümdeyim
levi bebeğim eğer o enjektörü armine vurmazsan diziyi bırakıyorumm
armine vurdu tamamdır
o zaman şuana kadar yorumlamamı yapayım.
attack on titan yani orijinal adıyla shingeki no kyojin hajime adlı bi abimizin çizdiği manga/animedir.
anime şuana kadar akıcılık, karakter gelişimi, verdiği mesajlar, merak uyandırma vs açısından efsane gidiyor. özellikle 3. sezon resmen farklı bi boyuta taşıdı. anime ilk bölümlerinden itibaren sizi sürekli bi bilinmezliğe atıp elinize bi kutu kibrit veriyor. bebek adımlarıyla sırlar açığa çıkıyor resmen ama buna rağmen azıcık bile sıkılmıyor insan.
gerçi ben
krallığa darbe yapıp insan insana savaştıkları kısımda bi tık sıkıldım
savaş sahneleriyse gerçekten ayrı bir güzel ama karakterlerin iç seslerini, şok olmalarını, plan yapmalarını ve çevresindekileri ikna etme süreçleri ne kadar izleyicinin heyecanını arttırsada bana fazla zaman harcıyorlarmış gibi geldiği için savaşın artık diye ekrana bağırmamak için zor duruyorum.
neyse gözümde birkaç damla yaşla 3.sezonu bitirmeye gidiyorum. 4.sezonu da bitirince editlerim.
edit: birazcık unutmuşum burayı ama olsun devam edelim. en spoilersız anlatmaya çalışacağım. 3. sezonun son bölümüne kadar bilinmeyen çoğu şey yavaş yavaş açığa çıkıyor. buraya kadar armin ve jean karakter gelişimlerinde ilk sırayı alıyor benim için. eren'in ilk bölümden beri intihara meyilli olması beni biraz deli ediyordu tamam onu öyle sevdik ama insan azıcık akıllanmaz mı? akıllanmaaz. tamam dev oluyorsun anladık, özelsin, güçlüsün hepsi kabulüm ama azıcık düşün be diyordum da demez olaydım 4. sezonda kendisine bu kadar düşünme manyak olursun dememiş kimse. en azından artık kararsız değil. doğruluğu tartışılır ama artık ne istediğini biliyor ve bunun için her şeyi yapmaya hazır.
4. sezon 1. bölümü izlediğimde sanki 2. dünya savaşını izliyormuş gibi hissettim. başta bi nereye düştüm, ne izliyorum ben dedim. 4. sezonda artık anime 3 arkadaş maceralarından, silah arkadaşı, hadi erenin mabadını kurtaralımdan çıkıp bambaşka bir boyuta geldi. anime resmen büyüdü son sezonda.
levi bebeğim eğer o enjektörü armine vurmazsan diziyi bırakıyorumm
armine vurdu tamamdır
o zaman şuana kadar yorumlamamı yapayım.
attack on titan yani orijinal adıyla shingeki no kyojin hajime adlı bi abimizin çizdiği manga/animedir.
anime şuana kadar akıcılık, karakter gelişimi, verdiği mesajlar, merak uyandırma vs açısından efsane gidiyor. özellikle 3. sezon resmen farklı bi boyuta taşıdı. anime ilk bölümlerinden itibaren sizi sürekli bi bilinmezliğe atıp elinize bi kutu kibrit veriyor. bebek adımlarıyla sırlar açığa çıkıyor resmen ama buna rağmen azıcık bile sıkılmıyor insan.
gerçi ben
krallığa darbe yapıp insan insana savaştıkları kısımda bi tık sıkıldım
savaş sahneleriyse gerçekten ayrı bir güzel ama karakterlerin iç seslerini, şok olmalarını, plan yapmalarını ve çevresindekileri ikna etme süreçleri ne kadar izleyicinin heyecanını arttırsada bana fazla zaman harcıyorlarmış gibi geldiği için savaşın artık diye ekrana bağırmamak için zor duruyorum.
neyse gözümde birkaç damla yaşla 3.sezonu bitirmeye gidiyorum. 4.sezonu da bitirince editlerim.
edit: birazcık unutmuşum burayı ama olsun devam edelim. en spoilersız anlatmaya çalışacağım. 3. sezonun son bölümüne kadar bilinmeyen çoğu şey yavaş yavaş açığa çıkıyor. buraya kadar armin ve jean karakter gelişimlerinde ilk sırayı alıyor benim için. eren'in ilk bölümden beri intihara meyilli olması beni biraz deli ediyordu tamam onu öyle sevdik ama insan azıcık akıllanmaz mı? akıllanmaaz. tamam dev oluyorsun anladık, özelsin, güçlüsün hepsi kabulüm ama azıcık düşün be diyordum da demez olaydım 4. sezonda kendisine bu kadar düşünme manyak olursun dememiş kimse. en azından artık kararsız değil. doğruluğu tartışılır ama artık ne istediğini biliyor ve bunun için her şeyi yapmaya hazır.
4. sezon 1. bölümü izlediğimde sanki 2. dünya savaşını izliyormuş gibi hissettim. başta bi nereye düştüm, ne izliyorum ben dedim. 4. sezonda artık anime 3 arkadaş maceralarından, silah arkadaşı, hadi erenin mabadını kurtaralımdan çıkıp bambaşka bir boyuta geldi. anime resmen büyüdü son sezonda.
devamını gör...
son feci mars
olduk olası kendimize ve etrafımızda olan bitene bir anlam bulmaya çalışmışız. merak ettikçe düşünmüş, düşündükçe hislenmiş, hislendikçe taşmışız. öyle ki içimizden türlü türlü parçalar kopar olmuş artık: bazen yazmışız, bazen de çizmişiz. kimimiz şarkılar söylemiş, kimimiz dans etmiş; kimimiz oynamış, kimimiz izlemiş... bu böyle sürmüş gitmiş.
günlerden bir gün, birimizin aklına göğe bakmak gelmiş, herhâlde sevinmek istemiş. ya da "bat dünya bat!" diye sitem etmiştir belki. orası meçhul.
artık her neyse, bütün bu meçhulatın içinde, bir şey görmüş yukarıda: kırmızı bir şey. adeta büyülenmiş. baktıkça bakmış, izledikçe izlemiş. gel zaman git zaman, vaktini onunla geçirir olmuş. en güzel dostu olmuş o. sanki yanındaymış çünkü, sanki "korkma, yalnız değilsin." dermiş gökyüzünden.
fakat bu keşfi pek de sır olarak kalmamış. diğerleri de keşfetmişler en sonunda; büyük, garip, kırmızı şeyi. ama kimse eski dostu gibi davranmamış. kimse anlamaya çalışmamış. herkes bakmış ama kimse görmemiş. o güzel kırmızısı kimsenin aklına güzel bir çiçeği ya da parlak bir elmayı getirmemiş mesela. kan görmüşler onda, savaş görmüşler: adına da mars demişler.
işte bugün, onca zaman ve onca insan sonra, bir mars daha varmış meğerse: son feci mars. içinden kopan türlü türlü parçayla keşfedilmeyi bekliyor ve alabildiğine parıldıyor. bize de iki seçenek bırakıyor: eski bir dost mu olacağız ona, yoksa "diğerleri" mi?
kim bilir, belki o da bize "korkma," der, "yalnız değilsin."
günlerden bir gün, birimizin aklına göğe bakmak gelmiş, herhâlde sevinmek istemiş. ya da "bat dünya bat!" diye sitem etmiştir belki. orası meçhul.
artık her neyse, bütün bu meçhulatın içinde, bir şey görmüş yukarıda: kırmızı bir şey. adeta büyülenmiş. baktıkça bakmış, izledikçe izlemiş. gel zaman git zaman, vaktini onunla geçirir olmuş. en güzel dostu olmuş o. sanki yanındaymış çünkü, sanki "korkma, yalnız değilsin." dermiş gökyüzünden.
fakat bu keşfi pek de sır olarak kalmamış. diğerleri de keşfetmişler en sonunda; büyük, garip, kırmızı şeyi. ama kimse eski dostu gibi davranmamış. kimse anlamaya çalışmamış. herkes bakmış ama kimse görmemiş. o güzel kırmızısı kimsenin aklına güzel bir çiçeği ya da parlak bir elmayı getirmemiş mesela. kan görmüşler onda, savaş görmüşler: adına da mars demişler.
işte bugün, onca zaman ve onca insan sonra, bir mars daha varmış meğerse: son feci mars. içinden kopan türlü türlü parçayla keşfedilmeyi bekliyor ve alabildiğine parıldıyor. bize de iki seçenek bırakıyor: eski bir dost mu olacağız ona, yoksa "diğerleri" mi?
kim bilir, belki o da bize "korkma," der, "yalnız değilsin."
devamını gör...
çalışma masanızdaki en ilginç şey
doğum günümde bir arkadaşımın hediye ettiği oyuncak ayı.*
devamını gör...
saçını toplarken tokasını ağzında ısırarak tutan kadın
yuh. bunun da mı başlığını açtınız? ne yiyip ne içiyorsunuz siz?
devamını gör...
şu yalan dünyaya geldim geleli
sözleri karacaoğlan'a ait olan türküdür.
şu yalan dünyaya geldim geleli
tas tas içtim ağuları, sağ iken
kahpe felek vermez benim muradım
viran oldum, mor sümbüllü bağ iken
aradılar, bir tenhada buldular
yaslandılar, şıvgalarım kırdılar
yaz bahar ayında bir od verdiler
yandım gittim, ala karlı dağ iken
karac'oğlan der ki, bakın geline
ömrümün yarısı gitti talana
sual eylen bizden evvel gelene
kim var imiş, biz burada yoğ iken
sevdiğim yorumu.
buradan
şu yalan dünyaya geldim geleli
tas tas içtim ağuları, sağ iken
kahpe felek vermez benim muradım
viran oldum, mor sümbüllü bağ iken
aradılar, bir tenhada buldular
yaslandılar, şıvgalarım kırdılar
yaz bahar ayında bir od verdiler
yandım gittim, ala karlı dağ iken
karac'oğlan der ki, bakın geline
ömrümün yarısı gitti talana
sual eylen bizden evvel gelene
kim var imiş, biz burada yoğ iken
sevdiğim yorumu.
buradan
devamını gör...
antalya'nın renkli halı tarlaları
türkiye'nin 81 ilinden, antalya'nın döşemealtı ilçesine getirilen, dokuma tezgahlarında kök boyalı iplerle dokunmuş halı ve kilimler, yıkanıp, kurutuluyor, onarımdan geçirildikten sonra tarlalara seriliyor.
tarlalarda görsel şölen
güneş altında mikroplardan arınması ve renginin pastele dönüşmesi için tarlalara serilen el dokuması halılar, görsel şölen oluşturuyor.

dünyanın her yerine halı gönderiyorlar
ilçede halı ticaretiyle uğraşan halil börekçi, istanbul'da halı ticareti yaparak başladığı mesleğinde 50 yılı geride bıraktığını söyledi.
türkiye'yi karış karış gezerek el dokuması halı ve kilimleri topladığını aktaran börekçi, "insanların evlerinde kullanarak eskittiği halıları yeniden işleyerek yurt dışına pazarlıyorum. bu yolla ülkemize döviz girdisi sağladığım için mutluyum." dedi.
börekçi, güneş altında bekletilen halı ve kilimlerin kimyasallardan arındırıldığını, renklerinin solduğunu anlattı.
bir sezonda 5-6 bin civarındaki halının tarlalara serildiğini vurgulayan börekçi, "anadolu'nun herhangi bir köyünden aldığımız halıyı güneş altında tarlada beklettikten sonra steril havuzlarda yıkayıp, mikroplardan arındırıyoruz. tamamen organik hale getirdiğimiz halı ve kilimleri tekrar kullanıma hazır hale getirmiş oluyoruz. paketlediğimiz halıları dünyanın her yerine gönderiyoruz. en çok da abd'den müşterimiz var." diye konuştu
buradan
devamını gör...
dünyanın en çabuk biten şeyi
az olandır fakire sorsan para der huzursuz birine sorsan mutluluk der.
devamını gör...
aşk
can yücel aşkın tarifini şöyle anlatmış;
"onu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla o hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz..
ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
onunlayken pervaneleşen yelkovanlar, onsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, ondan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve o, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri onun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat onunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, onun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan oysa... her filmin kahramanı o...
her roman ondan söz ediyor, her çiçek onu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire onu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın o olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona o diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi ona yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke o anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...
onsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep onun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
her gidişte ayaklarınız "geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde yarın sizin gününüz!..
"çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz."
aslında aşk'a dair her şeyi bu güzel tarifle anlatmış olsa da aşk herkeste farklı yaşanan yegane duygudur. özlemin anlam bulduğu, huzur kokan, sevgiyle büyüyen ve sarmaşık gibi yüreğinizi sarıp sarmalayan duygudur aşk.
"aşk(ışk) kelimesinin sözlük anlamı ‘sarmaşık' demektir. bahçeye düşen sarmaşık tohumu nasıl bütün bahçeyi sarıp sarmalar, hatta dışarı taşarsa; gönle düşen aşk tohumu da bütün bedeni sarıp sarmalar, oradan etrafa yayılır. nice fidanlar, selviler, çınarlar, bir sarmaşık tarafından sarılınca gitgide sarmaşık dalları arasında görünmez oluyorsa, aşk sarmaşığı da insan fidanını öyle kaplayıp gõrünmez şeyler, yok eder. sarmaşığın özelliği, sarıldığı ağacı içten içe kurutması, bitirmesi ,sonunu hazırlamasıdır. nitekim aşk da insanı sarınca onu içten içe eritip yok eder." sözleriyle açıklamış iskender pala.
benim için de aşk bir bağdır. nasıl olduğu görülmeyen ilmek ilmek özlem, huzur ve sevgi dolu bir bağ.
-ne kadar seviyorsun dersen "nar" kadar derim. dışımda bir ben görünürüm, içimden binlerce sen dökülür!-
"onu hatırladıkça başı göğe ermişçesine ya da asansör boşluğuna düşmüşçesine ürperiyorsa yüreğiniz...
ömrü saatlere sıkışmış bir kelebek telaşıyla o hüzünden bu neşeye konup kalkıyorsanız gün boyu nedensiz..
ve her konduğunuzda diğerini iple çekiyorsanız bu hislerin...
onunlayken pervaneleşen yelkovanlar, onsuz mıhlanıp kalıyorsa yerine, bir akrep kadar hain...
sınıfta, büroda, yolda, yatakta içiniz içinize sığmıyor, ondan söz edilince yüzünüz, sizden habersiz, mis kokulu bir ekmek dilimi gibi kızarıyor, mahcup somurtuyor veya muzip sırıtıyorsa, ve o, her durduğunuz yerde duruyor, her baktığınız yerden size bakıyor, siz keyiflendikçe gülüp, hüzünlendikçe ağlıyorsa...
dünyanın en güzel yeri onun yaşadığı yer, en güzel kokusu bedenindeki ter, en dayanılmaz duygusu gözlerindeki kederse...
hayat onunla güzel ve onsuz müptezelse... elmalar pembe, kiremitler pembe, gökyüzü, yeryüzü, onun yüzü pembeyse, kışlar ilkbaharsa, yazlar ilkbahar, güzler ilkbahar...
her şiirde anlatılan oysa... her filmin kahramanı o...
her roman ondan söz ediyor, her çiçek onu açıyorsa...
bir anlık ayrılık, bir ömür gibi geliyor ve gider gitmez özlem saç diplerinizden çekiştirip beyninizi acıtıyorsa, iştahınız kapanıyor, iştahınız açılıyor, iştahınız şaşırıyorsa...
iştahınız, hasret acısında bile karşı konulmaz bir tat buluyorsa...
eliniz telefonda yaşıyor, işaret parmağınızla ha bire onu tuşluyor, dara düştüğünüzde kapıyı çalanın o olduğunu adınız gibi biliyorsanız...
mütemadi bir sarhoşluk halinde, her çalan telefona o diye atlıyor, vitrindeki her giysiyi ona yakıştırıyor, konuşan birini dinlerken "keşke o anlatsa" diye iç geçiriyorsanız...
kokusu burnunuzdan, sureti gözünüzden, sesi kulağınızdan, teni aklınızdan silinmiyorsa bir türlü...
özlemi, sol memenizin altında tek nüsha bir yasak yayın gibi taşıyorsanız gün boyu...
hem kimseler duymasın, hem cümle alem bilsin istiyorsanız...
onsuz geceler ıssız, sokaklar öksüzse...
ayrılık ölüme, vuslat sehere denkse...
gamze gamze tebessüm de onun içinse, alev alev öfke de; bunca tavır, onca sabır ve nihayetsiz kahır hep onun yüzü suyu hürmetine...
uğruna ödenmeyecek bedel, gidilmeyecek dışarıda yer yerinden oynuyor ve "içeri"de bu sizi zerrece ilgilendirmiyorsa, nedensiz küsüyor, sebepsiz affediyorsanız ve bütün bu hallerinize siz bile akıl erdiremiyorsanız...
kaybetme korkusu, kavuşma sevincinden ağır basıyorsa ve aşk, gurura baskın çıkıyorsa bu yüzden her daim...
gece yarısı kadim bir dost gibi kucaklayan tanıdık bir şarkı, bütün acı sözleri unutturmaya yetiyorsa...
her gidişte ayaklarınız "geri dön" diye yalpalıyorsa ve siz kendinize rağmen dönüyorsanız, sınırsız, sabırsız, doyumsuz bir tutkuyla...
...o halde yarın sizin gününüz!..
"çok yaşa"yın ve de "siz de görün"üz."
aslında aşk'a dair her şeyi bu güzel tarifle anlatmış olsa da aşk herkeste farklı yaşanan yegane duygudur. özlemin anlam bulduğu, huzur kokan, sevgiyle büyüyen ve sarmaşık gibi yüreğinizi sarıp sarmalayan duygudur aşk.
"aşk(ışk) kelimesinin sözlük anlamı ‘sarmaşık' demektir. bahçeye düşen sarmaşık tohumu nasıl bütün bahçeyi sarıp sarmalar, hatta dışarı taşarsa; gönle düşen aşk tohumu da bütün bedeni sarıp sarmalar, oradan etrafa yayılır. nice fidanlar, selviler, çınarlar, bir sarmaşık tarafından sarılınca gitgide sarmaşık dalları arasında görünmez oluyorsa, aşk sarmaşığı da insan fidanını öyle kaplayıp gõrünmez şeyler, yok eder. sarmaşığın özelliği, sarıldığı ağacı içten içe kurutması, bitirmesi ,sonunu hazırlamasıdır. nitekim aşk da insanı sarınca onu içten içe eritip yok eder." sözleriyle açıklamış iskender pala.
benim için de aşk bir bağdır. nasıl olduğu görülmeyen ilmek ilmek özlem, huzur ve sevgi dolu bir bağ.
-ne kadar seviyorsun dersen "nar" kadar derim. dışımda bir ben görünürüm, içimden binlerce sen dökülür!-
devamını gör...
ikinci el kültürü
ülkemizde oturmamış kültürdür. mantıklı fiyatlar sunulsa 2. el alabileceğim çoğu şeyi 2. el alırdım. ama neredee?
bizim vatandaşa akıl fikir lazım.
bizim vatandaşa akıl fikir lazım.
devamını gör...
köle
insanlar tamamen özgür doğarlar ama bütünüyle bağımlıdırlar. bir çocuk, eğer ebeveynleri kendisine bakmazsa, öleceğini bilir. böylelikle sevgi, onun için bir ölüm kalım meselesi haline gelir.
aslında her şey ailede başlar ve ölene kadar bu durum devam eder. çünkü temelinde ailen seni reddederse hayatının tehlikeye gireceği korkusu yatar. ebeveynlerin senin bu korkunu sana doğru olduğuna inandıkları şeyleri yaptırmak için kullanırlar. "yemeğini yemezsen kötü çocuk olursun, iyi bir çocuk olmazsan seni sevmem, diğer insanlar da sevmez!"
işe yaradı da çünkü suçluluk duygusu yaratmak, diğer insanları kontrol etmenin en iyi yoludur.
bu kitap beni fazlasıyla etkiledi. hayatım da ki sorunlara, eksikliklere, gereksiz çabalarıma, aptalca kaygılarıma ne kadar çok önem verdiğimi gördüm. oysa hayat her sabah uyanmaya, kalp atışlarımı duymaya, duygularımı tartmaya, elimdekilerin değerini anlamama ,düşüncelerimi ve sevgimi ifade etmeme yardımcı olan şeydi. çünkü bu saydıklarım ve sayamadığım nice şeyler aslında bize bu hayatta verilen bir hediyedir. çoğu insan bunun farkında bile değildir. kitabın arkasında şöyle bir yazı yazar. " tüm anne ve babaların mutlaka okuyup, çocuklarına da okutması gereken bir kitap..." o kadar doğru ki. bu kitabı siz de okuyunca benim gibi düşüneceksiniz.
sevginin acı verdiğini söyleyenler, aslında sevdikleri kişinin kendi istedikleri şekilde davranması gerektiğine inandıkları için acı çekerler.biz buna kibir deriz... sevdiği kişinin kendi ihtiyaçlarını tatmin etmesi gerektiğini düşünürler. buna da bencillik deriz.
kitaptaki ana karakter olan john doe hayatının eşiğindeyken hayatının önemini, ailesinin değerini, kız arkadaşının ve onun küçük mucizesiyle nasıl hayata tutunduğu anlatıyor. ölüm ile kalım, çıkarılan dersler, ters köşeler okurken sizi etkileyecek ve en az siz de benim kadar etkileneceksiniz. şunu unutmamak gerek " sen kendi hayatından sorumlusun. hayatın kendisinden değil. kendi hayatının kıymetini bil. yoksa her şey için çok geç olabilir. şuan bile bunun farkına varsan çok şey kazandığını göreceksin. ve belki de kitapta sonsuz kere karşınıza çıkacak olan o sözü buraya bırakıp yorumumu bitiyorum.
"akıl, her şeyin öncüsüdür. neye inanırsan hayatında o görünür"...
edit:kitabı okuyacak arkadaşlara iyi okumalar. okuyun, okutun.
aslında her şey ailede başlar ve ölene kadar bu durum devam eder. çünkü temelinde ailen seni reddederse hayatının tehlikeye gireceği korkusu yatar. ebeveynlerin senin bu korkunu sana doğru olduğuna inandıkları şeyleri yaptırmak için kullanırlar. "yemeğini yemezsen kötü çocuk olursun, iyi bir çocuk olmazsan seni sevmem, diğer insanlar da sevmez!"
işe yaradı da çünkü suçluluk duygusu yaratmak, diğer insanları kontrol etmenin en iyi yoludur.
bu kitap beni fazlasıyla etkiledi. hayatım da ki sorunlara, eksikliklere, gereksiz çabalarıma, aptalca kaygılarıma ne kadar çok önem verdiğimi gördüm. oysa hayat her sabah uyanmaya, kalp atışlarımı duymaya, duygularımı tartmaya, elimdekilerin değerini anlamama ,düşüncelerimi ve sevgimi ifade etmeme yardımcı olan şeydi. çünkü bu saydıklarım ve sayamadığım nice şeyler aslında bize bu hayatta verilen bir hediyedir. çoğu insan bunun farkında bile değildir. kitabın arkasında şöyle bir yazı yazar. " tüm anne ve babaların mutlaka okuyup, çocuklarına da okutması gereken bir kitap..." o kadar doğru ki. bu kitabı siz de okuyunca benim gibi düşüneceksiniz.
sevginin acı verdiğini söyleyenler, aslında sevdikleri kişinin kendi istedikleri şekilde davranması gerektiğine inandıkları için acı çekerler.biz buna kibir deriz... sevdiği kişinin kendi ihtiyaçlarını tatmin etmesi gerektiğini düşünürler. buna da bencillik deriz.
kitaptaki ana karakter olan john doe hayatının eşiğindeyken hayatının önemini, ailesinin değerini, kız arkadaşının ve onun küçük mucizesiyle nasıl hayata tutunduğu anlatıyor. ölüm ile kalım, çıkarılan dersler, ters köşeler okurken sizi etkileyecek ve en az siz de benim kadar etkileneceksiniz. şunu unutmamak gerek " sen kendi hayatından sorumlusun. hayatın kendisinden değil. kendi hayatının kıymetini bil. yoksa her şey için çok geç olabilir. şuan bile bunun farkına varsan çok şey kazandığını göreceksin. ve belki de kitapta sonsuz kere karşınıza çıkacak olan o sözü buraya bırakıp yorumumu bitiyorum.
"akıl, her şeyin öncüsüdür. neye inanırsan hayatında o görünür"...
edit:kitabı okuyacak arkadaşlara iyi okumalar. okuyun, okutun.
devamını gör...
taşikardi
halk adıyla bilinen kalp çarpıntısı, kalbin ağzından çıkacakmış gibi olması durumu
devamını gör...
sen atatürk'e borçlusun ben recep tayyip erdoğan’a borçluyum
seçme ve seçilme hakkını atatürk sayesinde almış bir hanımefendinin açıklaması. kör olmak böyle bir şey.
devamını gör...
beklenen darbe esprisinin bir türlü gelmemesi
herkes zart-zurt başlık açtı. türlü türlü yaratıcı entry girildi. ama o beklenen vurucu espri bir türlü gelmedi.
ha ben bu başlığı neden açtım ? baksanıza efsane bir bkz yarattım*
ha ben bu başlığı neden açtım ? baksanıza efsane bir bkz yarattım*
devamını gör...


