çorapla parmak arası terlik giymek
parmaklı çorapla yapılması kolay olan eylem.
parmaklı çorap ne diye merak edenler için, na şunlar;

not: görsel bana ait değil. ve erkekler üzülmesin, kendileri için olanları da mevcut. babet çorap giyenler de üzülmesin, onlar da düşünülmüş. valla link vermeye üşendim, arayın bulun gari.*
parmaklı çorap ne diye merak edenler için, na şunlar;

not: görsel bana ait değil. ve erkekler üzülmesin, kendileri için olanları da mevcut. babet çorap giyenler de üzülmesin, onlar da düşünülmüş. valla link vermeye üşendim, arayın bulun gari.*
devamını gör...
madımak anma gecesi
keşke başka zaman her tarafa yayılan kelimelerim buraya da yetse?
bu gece maalesef sesim kısıldı, kusura bakmayın..
yazan herkese teşekkürler.
sağolun..
bu gece maalesef sesim kısıldı, kusura bakmayın..
yazan herkese teşekkürler.
sağolun..
devamını gör...
yazarların ilk izlediği yabancı dizi
the 100'dür. tamamen ilemedim ama sadece 3. sezonun yarısına kadar.
tanım: izlediğimiz ilk yabancı dizileri paylaştığımız başlık.
tanım: izlediğimiz ilk yabancı dizileri paylaştığımız başlık.
devamını gör...
coco
2018 oscar ödüllü ve benim de izlediğim en iyi animasyon diyebileceğim bir görsel ve ruhsal doyum... coco, meksikalı bir çocuğun, ölmüş ve yaşayan aile bireyleri arasındaki yolculuğu anlatan . ölüm-yaşam çizgisinde insanların yalanları, hırsları, vedaları, vefasızlıkları, umutları kısacası her türlü hayal kırıklıkları ve çocukların güzel ve saf duyguları eşliğinde bir duygu filmi....
devamını gör...
bir insanı tanıma yöntemleri
böyle bir yöntem yok. sadece o an görmek istenenler var. karşınızdaki kişiye yegane anlamlar yüklemek ve ihtiyaçlar doğrultusunda tanımlamalar yapmak var. kabul etmek gerekir ki sürekli değişiyoruz. " insanın tek doğumu annesinin o'nu doğurduğu gün değildir ; hayat o'nu defalarca kendini yeniden doğurmaya zorlar. " marquez böyle bir hayatta herhangi bir kişiyi tam anlamıyla tanıdığımızı iddia etmemeliyiz ki sonuçlar üzücü olmasın. *
devamını gör...
revolversiz ittihatçı
mahlası güzel ama bence tanımları çok daha güzel. maşallah ansiklopedi gibi bir yazar.
evet tanımlarının çoğu biraz uzun ama okuyunca iyi ki okumuşum diyeceksiniz.
evet tanımlarının çoğu biraz uzun ama okuyunca iyi ki okumuşum diyeceksiniz.
devamını gör...
yazarların bugünkü mutluluk sebebi
uzun bir aradan sonra yeğenimi görüp onla vakit geçirmek.
devamını gör...
normal sözlük yazarlarının ingilizce seviyeleri
eskiden derdimi anlatacak kadar konuşabiliyordum.
derdim artınca ingilizcem çaresiz kaldı
derdim artınca ingilizcem çaresiz kaldı
devamını gör...
en gurur duyulan yazarlık ilkesi
inanmadığım bir şeyi hiçbir zaman yazmadım.
devamını gör...
tarihteki muazzam ayarlar
(bkz: geldikleri gibi giderler)
devamını gör...
kahvenin yolculuğu
her sabah değişmeyen iki rutinim vardır.
ilki sevgilime “günaydın” demek.
ikincisi sabah kahvesini içmek. kahveyi içtikten sonra ayılıyorum ve bir sevgilim olmadığını anlıyorum. (ulen ben her sabah kime günaydın diyorum?)
güne ayılarak, dost ile içilince kırk yıl hatır bırakacak olan kahvenin yolculuğuna bakalım;
kahvenin anavatanı etiyopya'nın kaffa bölgesidir. kaffa'daki ormanlarda yetişen arabika kahve ağaçları, çekirdekleri işlenen ilk kahveler olarak bilinir. ilk keşifin 8. yy olduğu söylenir. iki ayrı bilgi vardır kahvenin ilk keşfi için. ilki “kaldi” adında bir çobanın, hayvanları otlatırken kırmızı renkli bir meyveyi yedikten sonra düz duvara tırmanacak kadar hareketli olmalarını görmesidir.
diğeri ise; (bana daha mantıklı gelen)
etiyopya'da o dönem köle ticareti yapılan yol üstünde yaya olarak yolculuk eden ve yorulan köleler, yol kenarındaki kahve ağaçlarının kırmızı meyvelerini çiğneyerek tükürürdü. çiğnenen bu kırmızı meyve, kölelere enerji verir ve yolculuklarına devam etmelerini sağlardı. bu durumu gören bazı tüccarlar da ağaçlardaki meyveleri ve meyvenin içindeki kahve çekirdeklerini toplayarak ticaretini yapmaya başlamalarıdır.
bakınız kırmızı;

demek ki kahvenin keşfi, benim durumumla aynı. mesele ayılmak!
kahvenin osmanlı’ya gelişi
kaffa kelimesi arapça'ya qahwah olarak geçer. 15. yüzyılda yavuz sultan selim döneminde yemen valisi olan özdemir paşa, yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi istanbul'a getirir. kahve, burada çok sevilir. öyle ki sarayda 'kahveci başı' rütbeli bir çalışan bile olur. padişahın kahvesini pişirmekle görevli olan kahveci başı, sır tutmasını bilen bilge kişiler arasından seçilirdi. bugün ki anlamıyla bilinen “kafe” ilk olarak 16.yy istanbul’da açılmıştır. sonrasında venedik, londra ve viyana.
kahvenin avrupa’ya göçü
bu konu hakkında iki bilgi mevcut.
1600'lü yıllarda türkiye'ye gelen venedikli tüccarlar, kahveyle tanışır ve kahvenin avrupa'ya taşınması bu şekilde gerçekleşir. diğeri ise ikinci viyana kuşatmasında geri çekilmek zorunda kalan osmanlının bıraktığı kahve çuvallarıdır. viyana kayıtlarında 500 çuval kahve çekirdeğinden bahsedilir. viyanalılar kahveyi ilk defa içtiklerinde “bu biraz acı mı? içine süt koysak ya” derler ve ilk defa sütlü kahve 17. yy viyanasında yapılır. o döneme kadar kahveye şeker ya da süt katılmazdı.
bundan sonrasını zaten biliyorsunuz. kahve çekirdeği aynı, ama kapitalizm rahat durur mu? capicino dedi, espresso dedi, püsküresso (tam kahveyi hüpletirken kişinin püskürtmesi) dedi, latte dedi, içine karamel koydu, çikileta koydu, beni koydu.
adına ne denirse densin, hepsi aynı kahve çekirdeğinden yapılır. ister soğuk için ister ideal sıcaklık olan 70-80 derecede için, malzeme aynı.
hüpletin efendim!
kaynak: bilgilerin bir kısmı, yazar stewart lee allen “kahvenin hikayesi” kitabındandır.
türkçekaynak
gavurcagaynak
ilki sevgilime “günaydın” demek.
ikincisi sabah kahvesini içmek. kahveyi içtikten sonra ayılıyorum ve bir sevgilim olmadığını anlıyorum. (ulen ben her sabah kime günaydın diyorum?)
güne ayılarak, dost ile içilince kırk yıl hatır bırakacak olan kahvenin yolculuğuna bakalım;
kahvenin anavatanı etiyopya'nın kaffa bölgesidir. kaffa'daki ormanlarda yetişen arabika kahve ağaçları, çekirdekleri işlenen ilk kahveler olarak bilinir. ilk keşifin 8. yy olduğu söylenir. iki ayrı bilgi vardır kahvenin ilk keşfi için. ilki “kaldi” adında bir çobanın, hayvanları otlatırken kırmızı renkli bir meyveyi yedikten sonra düz duvara tırmanacak kadar hareketli olmalarını görmesidir.
diğeri ise; (bana daha mantıklı gelen)
etiyopya'da o dönem köle ticareti yapılan yol üstünde yaya olarak yolculuk eden ve yorulan köleler, yol kenarındaki kahve ağaçlarının kırmızı meyvelerini çiğneyerek tükürürdü. çiğnenen bu kırmızı meyve, kölelere enerji verir ve yolculuklarına devam etmelerini sağlardı. bu durumu gören bazı tüccarlar da ağaçlardaki meyveleri ve meyvenin içindeki kahve çekirdeklerini toplayarak ticaretini yapmaya başlamalarıdır.
bakınız kırmızı;

demek ki kahvenin keşfi, benim durumumla aynı. mesele ayılmak!
kahvenin osmanlı’ya gelişi
kaffa kelimesi arapça'ya qahwah olarak geçer. 15. yüzyılda yavuz sultan selim döneminde yemen valisi olan özdemir paşa, yemen'de içtiği ve çok sevdiği kahveyi istanbul'a getirir. kahve, burada çok sevilir. öyle ki sarayda 'kahveci başı' rütbeli bir çalışan bile olur. padişahın kahvesini pişirmekle görevli olan kahveci başı, sır tutmasını bilen bilge kişiler arasından seçilirdi. bugün ki anlamıyla bilinen “kafe” ilk olarak 16.yy istanbul’da açılmıştır. sonrasında venedik, londra ve viyana.
kahvenin avrupa’ya göçü
bu konu hakkında iki bilgi mevcut.
1600'lü yıllarda türkiye'ye gelen venedikli tüccarlar, kahveyle tanışır ve kahvenin avrupa'ya taşınması bu şekilde gerçekleşir. diğeri ise ikinci viyana kuşatmasında geri çekilmek zorunda kalan osmanlının bıraktığı kahve çuvallarıdır. viyana kayıtlarında 500 çuval kahve çekirdeğinden bahsedilir. viyanalılar kahveyi ilk defa içtiklerinde “bu biraz acı mı? içine süt koysak ya” derler ve ilk defa sütlü kahve 17. yy viyanasında yapılır. o döneme kadar kahveye şeker ya da süt katılmazdı.
bundan sonrasını zaten biliyorsunuz. kahve çekirdeği aynı, ama kapitalizm rahat durur mu? capicino dedi, espresso dedi, püsküresso (tam kahveyi hüpletirken kişinin püskürtmesi) dedi, latte dedi, içine karamel koydu, çikileta koydu, beni koydu.
adına ne denirse densin, hepsi aynı kahve çekirdeğinden yapılır. ister soğuk için ister ideal sıcaklık olan 70-80 derecede için, malzeme aynı.
hüpletin efendim!
kaynak: bilgilerin bir kısmı, yazar stewart lee allen “kahvenin hikayesi” kitabındandır.
türkçekaynak
gavurcagaynak
devamını gör...
geceye acı ama gerçek bir cümle bırak
bir başkasına duyacağın aşk, kendine ihanettir.
devamını gör...
tavşan kulağı kaktüsü
opuntia ailesinden bodur, bir bitkidir. görünümünden dolayı daha çok "tavşan kulağı" adı ile bilinir.
sarı ve beyaz minik dikenleri olan bir türdür. dikenlerinin batmaması için eldiven kullanılmalıdır.
aydınlık, güneşli yeri sever. toprağın nem durumuna bakılıp, yazın haftada bir,
kışın ise 10-15 günde bir su verilebilir.
soğuğa dayanıklıdır.
üretim için, tohumdan ya da en bilinen yöntemi ile zarar vermeden kulaklarını koparmaktır. dikkat edilmesi gereken , koparılan yaprakların kurutulması gerekir
- ki köklenme aşaması daha iyi olsun.
sevimli ve güzel görünümüyle isteğe göre, terraryum düzenlemelerinde de kullanılır.
çiçek severlere hediye olarak verilecek mükemmel bir bitkidir.
seramızdan tavşan kulaklı kaktüs
sarı ve beyaz minik dikenleri olan bir türdür. dikenlerinin batmaması için eldiven kullanılmalıdır.
aydınlık, güneşli yeri sever. toprağın nem durumuna bakılıp, yazın haftada bir,
kışın ise 10-15 günde bir su verilebilir.
soğuğa dayanıklıdır.
üretim için, tohumdan ya da en bilinen yöntemi ile zarar vermeden kulaklarını koparmaktır. dikkat edilmesi gereken , koparılan yaprakların kurutulması gerekir
- ki köklenme aşaması daha iyi olsun.
sevimli ve güzel görünümüyle isteğe göre, terraryum düzenlemelerinde de kullanılır.
çiçek severlere hediye olarak verilecek mükemmel bir bitkidir.
seramızdan tavşan kulaklı kaktüs
devamını gör...
çocukken alınmadığı için yazarları bugün de üzen şeyler
kardeşim, evet evet, kardeşim. keşke alınsaymış da bizi bu kadar bunalıma sokan bir ergen birey görmeseydik.
umarım birkaç yıl sonra bu düşüncem değişmiş olur.
umarım birkaç yıl sonra bu düşüncem değişmiş olur.
devamını gör...
melih bulu'nun hard rock dinlemesi
akıllara binali yıldırım'ın alevilerden oy isterken adımda ali var sözünü getirmiştir
devamını gör...
crusader gold
david gibbins'in 2006 yayımlanan, atlantis'in devamı sayılabilecek, türkiye'de "bizans altınları" olarak yayımlanan roman.
kitabın içeriği tarih meraklılarını oldukça cezbedecek bir hazine, zira kuzey buz denizinden konstantinopolis'e, yucatan'dan ingiltere'ye kadar uzanan lokasyonlara sahne oluyor.
aynı zamanda, bünyesinde menora, vinland haritası, 1204 latin istilası gibi şeyleri de barındırası ile bambaşka bir boyuta ulaşmış oluyor.
kitabı biraz övdükten sonra bir tık da spoiler olmadan eleştiri katalım.
sevgili david gibbins'in bildiğimiz üzere bazı yayımlanan kitapları türkiye'de geçiyor. içerisinde bulunduğumuz bu güzel ülkemizin geçmiş dönemlerinde pek bilgi sahibi olamadığımız olayları öğrenmemize vesile oluyor yazar, başlarda tarih ve efsane kısmını öyle güzel harmanlıyor ki, kitabın geri kalan kısımlarında da böyle olacağını düşünüyor insan ister istemez ama ne yazık ki dalış ekipmanları ve teknolojileri konusunda o kadar çok teknik detaya kaçmış ve bu ekipmanları, teknolojileri o kadar yersiz biçimde çok kullanmış ki, bu kitabın akıcılığını korkunç derecede baltalamış.
bir zamandan sonra okur iken, teknik kısımlar bi an önce bitse de rahatlasak, romana geri dönebilsek diye iç geçiriyor insan, sevgili yazarın belki de bulunduğu kategoride efsane olamamasının *dan brown, clive cussler, robert ludlum, tom clancy...* nedenlerinden birisi de bu, okuduğum romanlarında ve bilhassa bu güzel romanda çok fazla teknik detay kısmına kaçarak okuyucu birkaç tık romandan uzaklaştırmış.
kitabın içeriği tarih meraklılarını oldukça cezbedecek bir hazine, zira kuzey buz denizinden konstantinopolis'e, yucatan'dan ingiltere'ye kadar uzanan lokasyonlara sahne oluyor.
aynı zamanda, bünyesinde menora, vinland haritası, 1204 latin istilası gibi şeyleri de barındırası ile bambaşka bir boyuta ulaşmış oluyor.
kitabı biraz övdükten sonra bir tık da spoiler olmadan eleştiri katalım.
sevgili david gibbins'in bildiğimiz üzere bazı yayımlanan kitapları türkiye'de geçiyor. içerisinde bulunduğumuz bu güzel ülkemizin geçmiş dönemlerinde pek bilgi sahibi olamadığımız olayları öğrenmemize vesile oluyor yazar, başlarda tarih ve efsane kısmını öyle güzel harmanlıyor ki, kitabın geri kalan kısımlarında da böyle olacağını düşünüyor insan ister istemez ama ne yazık ki dalış ekipmanları ve teknolojileri konusunda o kadar çok teknik detaya kaçmış ve bu ekipmanları, teknolojileri o kadar yersiz biçimde çok kullanmış ki, bu kitabın akıcılığını korkunç derecede baltalamış.
bir zamandan sonra okur iken, teknik kısımlar bi an önce bitse de rahatlasak, romana geri dönebilsek diye iç geçiriyor insan, sevgili yazarın belki de bulunduğu kategoride efsane olamamasının *dan brown, clive cussler, robert ludlum, tom clancy...* nedenlerinden birisi de bu, okuduğum romanlarında ve bilhassa bu güzel romanda çok fazla teknik detay kısmına kaçarak okuyucu birkaç tık romandan uzaklaştırmış.
devamını gör...
an itibarıyla yazarların nerede olup ne yaptığı sorusu
tavşanımı seviyorum, sizlere selamı var.
devamını gör...


