kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
böğürtleni çikolatalı kek
yeme atakları yaşıyorum, mutsuzum.
nolur depresyonun ayak sesleri olmasın bunlar nooluurr!!!!
devamını gör...

(bkz: venüs)
devamını gör...

bir (bkz: ibrahim tatlıses) cümlesi. bkz olarak da güzel olur bence.
devamını gör...

hastaya ilaç yerine şeker verdiğinizde iyileşme gözlenmesi durumu placebo etkisi olarak adlandırılabilir. *
devamını gör...

hani derler ya resimle, müzikle, şiirle falan uğraşanların en güzel eserleri çekilen çileler sonucu ortaya çıkmış eserlerdir diye, işte bunun bir ispatı da nazım hikmet'in "ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkında" şiiridir.
buyrun şiirin hikayesi.
nazım hikmet gülhane parkındaki bir ceviz ağacının altında sevgilisi ile buluşmak üzere randevulaşır. buluşacakları gün gülhane parkına gider ve ceviz ağacının altında beklemeye başlar. tam bu sırada polisler de orada devriyeye çıkmıştır. o dönemlerde nazım hikmet arananlar listesinde olduğu için polislerden gizlenmek durumunda kalır ve bu ceviz ağacına çıkar. ağacın tepesindeyken sevdiceği gelip her şeyden habersiz ceviz ağacının altında beklemeye baslar. polislerden dolayı aşağıya seslenemez ve çaresizce çıkarır kalemi kağıdı ceviz ağacının tepesinde bu şiiri yazar; “ben bir ceviz ağacıyım gülhane parkında. ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında.

edit: imla
devamını gör...

radius alt 1/3'ü kısmından kırık ile ulna kemiğinin çıkması ile karakterize kemik kırığına verilen isimdir.
radyolojik görünümü aşağıdaki gibidir;
kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sözlükteki eski dostlarımdan biridir. bir oturup konuştuk mu zamanın nasıl geçtiğini bilmeyiz. hayatındaki zorlukları az çok bilirim. ona rağmen hayatı güzel yaşamayı bilen nadir insanlardandır. pes etmek yazmaz kitabında, sonuna kadar savaşır. sevdiklerine verdiği değeri anlatırken bile hissedersiniz. tanımlarında içinden ne geliyorsa onu yazar. rahattır, kasmaz. yüreği güzeldir, konuşurken bile anlarsınız bunu. sana söyledim dostum, gelecek o günler. uzak değil, çok yakın. *göreceğiz...
devamını gör...

sigmund freud tarafından yazılan, 1913 yılında yayınlanmış ve dilimize totem ve tabu olarak çevrilmiş eser. oldukça tartışmalı olduğunu söylemekte fayda var, esas tartışmalı olan kısımlar ensest, büyü, egzogami ve animizm denilebilir.

okudukça insanı sarsan bir eser ortaya koymuş freud. ensest ilişkilerin bilinç altındaki yansıması ve ilkel toplumlardaki tabuların kökenine indiği bölümler, makul açıklamalar içeriyor diye düşünüyorum. totem ve tabu olgularının açıklanması ile başlayan eser daha sonra ilkel toplumlarda bunun yansımalarına değiniyor ve isteklerin nasıl yasaklara dönüştüğü hakkında güzel örnekler sunuyor. söylemlerinin altının boş olduğunu iddia etmek haksızlık olacaktır çünkü yaklaşımının bilimsel olduğunu söylemekte fayda var. freud oldukça akıcı ve açık bir dil kullanmayı tercih etmiş. bundan kaynaklı olarak dilimize oldukça başarılı bir şekilde çevrildiğini sanıyorum.

edit: eserin tutarlılığından ziyade yazıldığı dönem üzerinden değerlendirilmesi elzemdir. eseri önemli bir konuma taşıyan detay dönemin ve o dönemden önceki antropologların ( frazer, darwin, westermarck, atkinson, durkheim, muller...) düşünceleri üzerine şekillenmiş olmasıdır.

--- alıntı ---

"allmählich wird dann das tabu zu einer in sich selbst begründeten macht, die sich vom dämonismus losgelöst hat. es wird zum zwang der sitte und des herkommens und schließlich des gesetzes.“
s.42

das opfer war ein sakrament, das opfertier selbst ein stammesgenosse. es war in wirklichkeit das alte totemtier, der primitive gott selbst, durch dessen tötung und verzehrung die clangenossen ihre gottähnlichkeit auffrischten und versicherten.“
s.188


açık ve akla uygun hiçbir nedeni yokken şu ya da bu yasak sayılmakta ve niçin yasak sayıldığı sorusu onların aklına bile gelmemektedir; çünkü kendilerini bu bağlarla gayet doğal olarak bağlı görmektedirler; bunlara karşı herhangi bir saldırının şiddetle ve otomatik olarak cezalandırılacağına inanmaktadırlar.
s.26

bütün varlıkları kendileri gibi tasarlamaları ve her nesneyi çok yakından bilip aşinası oldukları özelliklerle donatmaları insanlarda evrensel bir eğilimdir.
s.72

--- alıntı ---
devamını gör...

bi de bulvar vardı hala var mı bilmiyorum. yazlıkta yaşlı amcaların fazla olduğu bi mahallede bu ikisi sabahın erken saatlerinde biter rafları boş kalırdı.
devamını gör...

(bkz: türkiyede yaşamak)
devamını gör...

kullanıcı tarafından yüklenmiş görsel
devamını gör...

sıklıkla kullandığım kelimelerden birisidir. zira söylenişi çok hoşuma gider.
devamını gör...

her gün aynı saatte otobüse bindiğim bir hanımefendi var. otobüse bindiğim de gözüm direkt oturduğu yeri arıyor. yaşça belki benden büyük belki akran. ben ona bakıyorum o bana bakıyor her gün. sonra otobüsten inince usul usul arkasından yürüyorum, o pastanede duruyor ben devam ediyorum.
devamını gör...

her şeye karşı sabırlı ve güçlü olmayı,torun ve çocuk sevgisini,üzülse de sinirlense de sevdikleri üzülmesin diye belli etmemeyi,gerektiğinde sır saklamayı ama dürüst olmayı...daha birçok şey var sayabileceğim aslında ama iyiki de öğretmiş iyi ki de benim anneannem olmuş diyebilirim özetle.
devamını gör...

oturdum bir kaldırıma boş boş etrafı seyrediyorum.
devamını gör...

bibliyofil unvanını baş üstünde layıkıyla taşıyan, kendi adıma burada bulunmasından çok mutlu olduğum biricik yazarımız. kendisine madalya takmaktan kollarım ağrısa da birbirinden güzel ve doyurucu tanımlarıyla sonuna kadar hak eden son madalya bükücüsü. kendisine seçtiği mahlas da pek bi hoş. çoğu zaman insanlığımızı unutmuş bizlere tekrar hatırlatıyor ve insan olmaya davet ediyor. adeta "insan olmak zor ama insan kalabilmek daha da zor" diyor. kitaplarla iyi kötü aranız varsa uğramanız gereken profillerin başında gelse de kitap harici girdiği analizleri ile de ufuk açıyor. e bize de "kitap okuyan insan bir başka oluyor" demek kalıyor haliyle. burada hep var olmasını ve girdiği birbirinden güzel tanımlarıyla bizleri aydınlatmaya devam etmesini temenni ediyorum.
devamını gör...

zamanın evi

bu satırları derinden gelen tıkırtılar içinden yazıyorum. burada herkes birbirini kovalıyor. benim önümde kimse yok. koşuyorum…

soğuk adeta vücuduma yapışmıştı. yarı donmuş parmaklarımla evimin kapısını açmaya çalışırken, bir yandan da en kısa zamanda eve girip sırtımı en yakın kalorifer peteğine dayamanın hayalini kuruyordum. bir iki denemeden sonra kapıyı açmayı başardım. içeriye girmemle evimin sıcaklığının beni olanca içtenliği ile kucaklaması bir oldu. donmaktan kurtulmuştum. felsefi sorgulamalara girecek durumda olmasam da düşünmeden edemedim. zamane insanın kahramanlıkları ne kadar yüzeysel, tehlikesiz ve bencilceydi.

donmaktan kurtulmak bana bir an için büyük bir başarı gibi gelmişti ama aslında ortada böyle kahramanlığa dair bir savaşım yoktu, bir insanın bedeni bundan katbekat soğuklara dayanabilirdi, kaldı ki evin kapısındaydım ve 5 dakika önce dolmuştan inmiştim. yani en ufak bir tehlike yoktu, dahası; tersi bir durum söz konusu olsaydı bile buna kahramanlık diyemezdik çünkü kurtaran ve kurtarılan aynı kişi olacaktı. bu durumda söylenecek pek bir şey yoktu. paltomu sırtımdan sıyırıp oturma odama doğru yürümeye başladım. gözlerim her zamanki gibi evin alışılmış köşelerinde dolaştı içgüdüsel bir şekilde. ama sanki bir ara, çok kısa bir zaman diliminde gözlerimin ev içindeki yolculuğu kesintiye uğradı. bir şey eksikti. evde olması gereken, her zaman orda olan eşyalardan biri kayıptı. önce ısınıp, bir çay suyu koyup, sonra da bu konuyu çözmeye karar verdim. evimdeki eksikliği giderecektim. ve bugün ikinci kez kendimin kahramanı olacaktım. zamane insanı işte!

çay suyu ocağın üzerinde kendi kendine kaynarken, ben de hem koltuk hem de yatak olarak kullandığım ziyadesiyle fonksiyonel kanepenin üzerine oturdum ve insiyaki bir hareketle bir sigara yaktım. duman içime dolduğunda zihnim canlanmaya başlamış, bedenimdeki soğuk kaynaklı uyuşukluk yerine nikotin kaynaklı bir rahatlamaya bırakmıştı bile. televizyonu açmadım, bir kitap alıp okumaya karar verdim ama kendimi hayal dünyasına kaptıramayacak kadar yorgun ve isteksiz hissediyordum. televizyonu açmaya ve haberleri seyretmeye niyetlendim. haber saatinin gelip gelmediğini anlamak için saatime baktığımda saatimin kolumda olmadığını gördüm. duvara baktım, orda olması gereken duvar saatim de sırra kadem basmıştı. içeri girdiğim anda hissettiğim eksiklik buydu. evdeki saatlerin tümü, yelkovanlarını, akreplerini, üzerlerindeki sayıları, dakikaları, saniyeleri de almış ve gitmişlerdi.

o anda aklıma gelen saatler ortadan kaybolduğunda, her şeylerini alıp evi terk ettiklerinde, ev içinde süregitmesi gereken zamanın devam edip etmeyeceği oldu. mutfağa gittim ve kaynayan suyun bir fotoğraf karesi gibi donmuş olduğunu gördüm, sigaramın ucundaki duman asılı kalmıştı öylece. hiçbir şey hareket etmiyordu, yalnız ben, bu devinimsizliğe mahkûm edilmiş evde dilediğim gibi davranmakta özgür bırakılmış gibiydim. ama zamansız bırakılmış olmak nasıl bir özgürlük olabilirdi? kendimi, yıllarca bir kafesin içinde yaşamış ve bir anda kafesin olmadığını fark etmiş zavallı, çaresiz bir muhabbet kuşu gibi hissediyordum. yıllarca zaman ve mekân duvarları arasına kısılmış yaşayan bir insanın bu duvarlardan birinden yoksun bırakılması nasıl bir eksiklik yaratabilirdi? tahmin edemiyor, etmek bile istemiyordum. zamandan azade yaşamak ona daha fazla bağlanmaktan başka ne olabilirdi ki?

bu yoksunluk dolu özgürlük yanılsamasından kurtulmanın tek yolu vardı. saatlerimi bulmak. saatlerimi bulmak ve kendi kendine kulluk eden bir tanrı olmaktan kurtulmak. yoksa… yoksa kaybolup gitmem, mekâna sarılmış bir siluet olamam an meselesi idi.
fikir yürütmelerim beynime nefes alma fırsatı verdiğinde, bir yerlerden gelen tik takları duydum. sese doğru yürümeye başladım. nabız atışlarım saat seslerine uymuş, adımlarım ağırdan alıyordu. sesler, çıkış kapısına doğru yaklaştıkça hızlanıyor ve kuvvetleniyordu. ama çıkış kapısı yerinde değildi. yerinde ise dalgalanan, şeffaf, dumansı görüntüler vardı. cesaretimi toplayıp ayaklarımda, kapımın olması gereken yerde beni bekleyen hiçliğe doğru yürüdüm. içeriye adımımı attığımda yoğun bir tik tak sesi ve kesif bir yaşlılık kokusu karşıladı beni. yaşlılık kokusu; biraz küf, biraz limon kolonyası, ilaç, naftalin ve bolca toprak… ve sağır edici bir ses… zamanın kokusu ve sesi. insanların korkularının temel nedeni ölümün ayak seslerinin en yankılı, en gür duyulduğu yer burası olmalıydı. burası; zamanın evi…
kafamı ritmik hareketlerle sağa sola çevirip gözlerimin bu olağan dışı duruma alışmasına yardımcı olmaya çalıştım. burası tam bir saat cennetiydi ya da cehennemi ya da mezarlığı ya da hepsi birden. rolexlerin kendini beğenmişlikle etrafa saçılmalarına bozulan ve ellerinde köstekleriyle ortalıkta dolaşan serkisofflar en çok ses çıkaranlardı. swatchlarsa daha canlıydılar ve bir arada dolaşmaktan zevk alıyorlardı. casiolar savaştan yeni dönmüş kahraman edasıyla bir köşede ve saf düzeninde ağırbaşlılıkla, disiplin içinde bekleşiyorlardı. başka başka saatler de vardı ama ben isimlerini bilmiyordum. kimisi zengin kimisi orta halli… hepsi bir şeylerle meşgul…

benim saatlerim ise iki kardeş gibi sırtlarını birbirlerine dayamışlar, uyukluyorlardı. tik takları birbirine karışmış, akrepleri ve yelkovanları birbirlerine sarılmıştı. zamanın göstergesi olan nesnelerin derin bir uyku halinde olması kadar ilginç olan şey çıkardığım seslerden rahatsız olup uyandıklarında ve hafifçe esnedikten sonra bana dostça gülümsemeleriydi. duvar saatim yerinden doğruldu vücudunu da esnettikten sonra bana doğru yaklaşıp; “hoş geldin” dedi. halimi hatırımı sordu. bu hoş geldin seremonisinin bir an önce bitmesini istiyordum. merak ettiğim şeyler vardı ve artık beklemeye sabrım yoktu. kol saatim kendini zamansızlığın kollarında ama yine de zamanı içinde taşıyarak yeni bir uykuya daldı. rüya görüp görmediğini sormak istedimse de bu gözüme o kadar da önemli görünmedi.
duvar saatime sormam gerekenleri sordum. neler oluyor? zaman neden durdu? burada ne işiniz var? ya benim? beni oldukça rahatsız eden ve kendimi küçük bir çocuk gibi hissetmeme neden olan bir ağırbaşlılık ve bilgelikle beni takvim yaprağından yapılmış bir koltuğa oturttu. ve bir bir anlatmaya başladı.

zaman, artık dünyayı ve insanlığı terk etmeye karar vermişti. devrik bir kral olarak evine çekilmiş, maiyetini etrafına toplamış ve dünyayla hoş beşi kesmişti. “ alacak verecek kalmadı” demişti tüm saatlere. onlar da krallarına bazen baş kaldırsalar da çoğu zaman sadık oldukları için toplanıp bu eve, kendi evlerine yerleşmişlerdi. nedense bu durumu garipsememiştim. bana çok doğal geliyordu anlatılanlar.

zamanın durmaya karar vermesinin nedenine gelince. insanlar zamanı bir yarış aracı olarak kullanmaya başlamışlardı. her şeyi hızla yapıp saatlerinin içinde zamanlar biriktiriyorlardı. belli bir miktara ulaşınca da üzerlerindeki tozu silker gibi silkip atıyorlardı zamanı. kronometreler icat etmişlerdi hızlarını onaylatabilmek için. hızına yetişememeye başlamıştı zaman, insanlığın açlığının ve açgözlülüğünün. kum saatleri zaten tarih olmuştu çoktan, zamanı yavaşlattığı düşünüldüğü için sadece süs olarak kullanılıyorlardı ama kimse zamanın hızının sabit olduğunu hesaba katmıyordu.kimse zamanın biriktirilebilecek, sonra da boşa harcanabilecek bir şey olmadığının farkında değildi. ayrıca zamanın yarıdmcılarını, evin bir köşesinde güzel ve nostaljik bir görüntü aracı olarak kullanmanın zamana hakaret olacağını düşünemiyorlardı. zamanın da bir sabrının ve bir kırılma noktasının olduğu hesaba katılmalıydı. fark edemediler, düşünemediler ve hesaba katamadılar... kendileriyle o kadar meşgulüler ki zaman''a yaptıkları nankörlüğü anlayamadılar. bunun bir karşılığı olmalıydı. o kadar eli açık bir kral değildi artık zaman.insanların yararına sunduğu bütün nimetleri geri almaya bunun için de durmaya karar vermişti zaman ve ona engel olabilecek hiçbir güç yoktu, kendini her şeyin üzerinde sana insanlık birden enkaz altında kalmıştı böylelikle ve bu bir intikamdı.

bu kadar hızlı bir anlatımdan sonra saat biraz soluklanmak için sözlerine ara verdi. pillerinin zayıflamaya başladığını ve ancak son soruma yanıt verebilecek kadar süresi kaldığını söyledi. sonra arkadaşıyla dinlenmeye çekilecekti.

benim burada olma nedenimi ise kısaca anlattı. saatlerim onlara iyi davrandığımı, onları anlamak için uğraştığımı zamana anlatmışlardı ve benim gibi birkaç kişi daha zaman evine kabul edilmişti. onlar da tıpkı benim gibi kendi hikâyelerini dinliyorlardı bir yerlerde.

bu satırları derinden gelen tıkırtılar içinden yazıyorum. siz, ihanet ettiğiniz zamanın intikamına maruz kalan insanlara zaman evinin içinden sesleniyorum. ihanetiniz bitene kadar, ara sıra güneşe baktığınızda saatlerle dans eden beni görebileceksiniz gökyüzünde. ve ben, devinimsizliğe mahkûm fani bedenlerinizle hayatın orta yerinde dururken siz, insanlar; sizi bağışlaması için zaman, saatleri kurmaya devam edeceğim durmadan. ben kendi kahramanlığıma ulaştım, şimdi sıra sizde.
devamını gör...

bir dostoyevski eseridir. sürgün zamanları mahpus olmak işkence görmek mahkûm olmak gibi bütün gerçeklikleri bize rahatsız edici şekilde anlatır.
o kadar rahatsız edici bir eserdir ki sürekli okurken düşünmek zorunda kalırsınız üzülürsünüz ama düşünürsünüz.
sibirya da hapis yaşantısını anlatan bu eser işkence, zulüm, ceza, açlık gibi kavramları dostoyevski’nin gizli özne oluşuyla bize anlatır.
okurken düşünüp durdum böyle bir eseri dostoyevski’den başka kim yazabilirdi?
okuyucuya verilen bir mesaj olmaması okuyucuyu düşünmeye sevk etmesi bu kitabı kesinlikle başarılı bir dostoyevski eseri yapıyor.
insanlar bazı zor durumlarda çaresiz kalırlar ve oraya uyum sağlamaya çalışırlar. düşünsenize istemediğiniz bir yerde kalmak ne kadar kötüdür?
zorla bir yerde tutulmak ne kadar kötüdür?
siz bunları düşünürken dostoyevski çıkıyor ve “insan her şeye alışan bir yaratıktır” diyor.
okunması gerekir. okurken düşünülmesi gerekir.
--! spoiler !--

okurken beni en çok etkileyen kısım işkence görürken ses çıkarmayan yaşlı amca oldu. düşündüm bir insan bir cezayı hak ettiğini düşünürse ne yapar nasıl tepki verir diye düşündüm.
mahpusların küçük bir kuşa yaklaşımları beni mahvetti.
yine düşündüm durdum suçlu insanların yüreğindeki şefkat hapsolunca ortaya mı çıkar?
suçlu insanlar ceza çekince suçsuz bir insana dönüşür mü?

--! spoiler !--

okunmalıdır okurken düşünülmelidir.
beni etkileyen alıntıları ekleyeyim.


hem de bu gibi durumlar, çok uslu ve o zamana kadar tamamıyla geri planda kalmış kimselerde görülür. bazıları, girmiş oldukları yeni kalıbı kendileri için övünme sebebi sayarlar. eskiden ne kadar ezilmiş ve boynu bükükler, şimdi aynı oranda işini bilen, kabadayı görünmek arzusundadırlar. etrafa saldığı korkudan zevk alır; insanlarda uyandırdığı tiksinme duygusunu adeta sever. kayıtsız tavır takınır; bu durumda, içinden bir an önce cezanın gelmesini, mahkûm olmayı bekler. çünkü gerçek olmayan kayıtsız görünmekten artık bıkmıştır.


herkes çok acımasızdı, içimi dökebileceğim kimse yoktu. bazen bir köşeye çekilir, içimi çeke çeke ağlardım.


ama bakarsınız, bir mahkûm okumuş, vicdanlı, bilinçli ve cesurdur. duyduğu vicdan azabının verdiği acı onu aldığı çok daha fazla sarsmaktır. o kendini en şiddetli yasadan daha amansızca cezalandırmıştır. beri yandan sürgün hayatı boyunca işlediği suçu bir kez bile aklına getirmeyen bir herif, yaptığından ötürü kendini haklı bile saymaktadır.



sürgün hayatında hürriyet yokluğundan ve zorla çalıştırmadan başka, belki diğerlerinden daha korkunç bir azabın olduğunu zamanla öğrendim: zorunlu ortak hayat.
devamını gör...

günün birinde orgazmın içine girecektir, eğer beynine izin verirse. zira her şey beyinde bitiyor...
kısa süreli ve yüzeysel klitoral orgazm yerine -partnerinin de emeği ile- vajinali keşfederse hayata bakış açısı bile değişir.

sabır her şeyin ilacıdır, tavuk döner ise düşmanı.
devamını gör...

kaç yaşında olursak olalım hep sabah kalkınca yerleri bembeyaz kar kaplı görme heyecanı içimizde olacak.
devamını gör...

normal sözlük'ü kullanarak 3. parti dahil tarayıcı çerezlerinin kullanımına izin vermektesiniz. Daha detaylı bilgi için çerez ve gizlilik politikamıza bakabilirsiniz.

online yazar listesini görmek için lütfen giriş yapın.
zaman tüneli köftehor rehberi portakal normal radyo kütüphane kulüpler renk modu online yazarlar puan tablosu yönetim kadrosu istatistikler iletişim