zaman tüneli
scarface
al pacino’nun oyunculuğu dahil, filme dair her şey ucuz, popülist ve abartılı.
öncelikle film, küba aleyhine propaganda işlevini layıkıyla yerine getirmiş. castro ve che’ye yönelik başarısız suikast girişimleri ve domuzlar körfezi çıkartmasıyla rezil olmuş abd ve cia için holivud jestlerini ihmal etmek olmaz. tony montana’nın “oraya dönmem, castro’nu a…na koyim” tiradıyla abd’nin lutfettiği özgür dünyayı düşünüp şükrederiz.
hadi amerikalılar, kafalarına vurula vurula “küba kötü biz iyiyiz” demeden anlamıyor da, oliver stone’un kokain bağımlılığıyla mücadele ederken yazdığı s..imsonik senaryoda karakterlerden tut, olay örgüsüne kadar her şey yüzeysel ve kaliteden uzak.
tony montana karakteri dahil hiçbir karakterin ciddi bir derinliği yok. tony, castro’dan kaçmış, yaban ellere göçmüş, öyle böyle derken suça bulaşmış, oradan hop uyuşturucu tacirliği ve işin en tepesine geçme.
italyan mafya sistematiğine ve kültürüne hakim mario puzo gibi yazarlar, francis ford copolla gibi takıntılı derecede ayrıntıcı yönetmeler sayesinde suç dünyası hiyerarşisi, dinamikleri ve azınlık kültürünü işleyen filmlerden sonra devasa latin amerika suç sistematiğini (hem de küba’ya bağlayarak) “hırslı adam, bulaşıkçılığı reddedip en tepeye çıktı” bönlüğünde işlemek nedir yahu?
koyalım bir kenara; tony karakteri; güç istenci, güç kazanma ve insanların çakallığı ile yüzleştikçe daha da agresifleşme dışında ne anlatıyor mesela?
elvira hancock karakteri; var olmak için güç gölgesinde nesneleşmiş, memnun olmadığı bu hali içselleştirmiş melankolik bir kadın olarak, tony’e transfer olması, nesneliğinin tony’le devam etmesi ve yine memnun olmamasıyla bize ne anlatıyor mesela? kadının güce tapması ama mutsuz olmasını falan mı? elvira’nın bütün kişisel özellikleri bundan mı ibaret? geçmişinde kimmiş, nasıl dönüşmüş, tony’le ne değişmiş yahut değişmiyorsa neden değişmemiş? tony’nin de aynı haltın laciverdi olmasına mı yoralım? iyi de, elvira’nın tony’iyi kurtarıcı gördüğüne ve beklentiye girdiğine dair bir ruh hali değişimi falan da görmüyoruz ki!
senaryo o kadar sığ ki, karakterlere dair ne bir derinlik var, ne de gelişen süreçte kimliksel bir değişim var. dolayısıyla neyin oyunculuğundan bahsedeceğiz?
filmin ideolojik propagandası ayrı, senaryosu ayrı, yönetmenliği ayrı, oyunculukları ayrı pespayelik. işte al pacino küba şivesi çalışıp kendinden yorum katarak yüzeysel tony montana karakterine biraz canlılık katmış, hepsi bu. oyunculuk anlamında ciddiye alınacak derecede bir yaratıcılığı falan yok. michel pfeiffer’e bir şey diyemiyorum; zira böylesi s.kko bir karakter yazımını derinlikli oynamanın bir yolu yok zaten. bu abuk kimliği kimse oynayamaz veya herkes oynar, desek yeridir.
al pacino’nun pek hastası değilim zaten ama bu ne abi ya? şu sığlıkta götünden şimşek çıkartmasını beklemiyorum ama madem iş kala kala tony montana’nın bakışlarına, güç istencine kalmış, az bir soluklansın da insanı düzeyde bir çelişki, tereddüt, şaşkınlık falan göstersin. agresyona zaten hep teşneydim, güçlendikçe kibirlendim, 1-2 defa hayal kırıklığı nedeniye yıkılır gibi olup yine agresyona sardım. bu düzeyde bir oyuncu şunu oyunculuk cv’sine yazmasa daha iyi.
filmden allı pullu quote diye paylaşılan, tony’nin elvira’ya “you’ve got a look in your eye, like you haven’t been fucked in a year.” demesi falan yani.
hakikaten yahu! belki de elvira kadın olarak güce tapıp sonunda nesneleştiği için değil de gerçekten de iyi bir şekilde s.k.lmediği için mutsuzdur. olur mu olur! onu da tony ve elvira’nın atışmasında “off nasıl koydu lafı” çerçevesinde manşetleştirelim ki, hiçbir içerik veremediğimiz karakter hiç değilse böylesi bir perspektifte de mi nesneleşsin? iyi de zaten elvira durumunun farkındalığı ve buna kayıtsızlığıyla ön planda değil mi? yoksa tony’nin sığırlığına ve yüzeyseliğine mi dikkat çektik? iyi de zaten, bu da gün gibi aşikar değil mi? yüzeysellikten, içeriksizlikten bize bile daral geldi, bari tüy dikelim mi dediniz?
yanlış anlaşılmasın; konuyu etik bağlamda ele alıyor değilim. böyle bir diyaloğu gerekli kılacak bağlam o kadar zorlama ve yapay ki, elvira’nın küçümseyiciliği karşısında tony’nin öfkelenmesi ve siyasi mültecilik savunusu sonrasında konuşma abuk bir akış ve sıfır nedensellikle buna bağlanıyor.
filmden anladığım kadarıyla, abd ufak tefek sıkıntıları olmakla birlikte uyuşturucu ticaretinin mağduru, abd’deki suçların asli kaynağı göçmenler, fidel castro kötü birisi, gelgelelim ona muhalif kübalılar bile defacto suç işler ama salak oldukları için bunu bir italyan mafya sofistikeliğiyle değil de vurdu kırdılı şekilde icra ederler, tony’nin annesi gibi böyle şeylere karşı çıkan kübalılar da yok değil ve (holivud finaliyle) yeterince hırslı olup risk alırsan neden başarılı olmayasın?
öncelikle film, küba aleyhine propaganda işlevini layıkıyla yerine getirmiş. castro ve che’ye yönelik başarısız suikast girişimleri ve domuzlar körfezi çıkartmasıyla rezil olmuş abd ve cia için holivud jestlerini ihmal etmek olmaz. tony montana’nın “oraya dönmem, castro’nu a…na koyim” tiradıyla abd’nin lutfettiği özgür dünyayı düşünüp şükrederiz.
hadi amerikalılar, kafalarına vurula vurula “küba kötü biz iyiyiz” demeden anlamıyor da, oliver stone’un kokain bağımlılığıyla mücadele ederken yazdığı s..imsonik senaryoda karakterlerden tut, olay örgüsüne kadar her şey yüzeysel ve kaliteden uzak.
tony montana karakteri dahil hiçbir karakterin ciddi bir derinliği yok. tony, castro’dan kaçmış, yaban ellere göçmüş, öyle böyle derken suça bulaşmış, oradan hop uyuşturucu tacirliği ve işin en tepesine geçme.
italyan mafya sistematiğine ve kültürüne hakim mario puzo gibi yazarlar, francis ford copolla gibi takıntılı derecede ayrıntıcı yönetmeler sayesinde suç dünyası hiyerarşisi, dinamikleri ve azınlık kültürünü işleyen filmlerden sonra devasa latin amerika suç sistematiğini (hem de küba’ya bağlayarak) “hırslı adam, bulaşıkçılığı reddedip en tepeye çıktı” bönlüğünde işlemek nedir yahu?
koyalım bir kenara; tony karakteri; güç istenci, güç kazanma ve insanların çakallığı ile yüzleştikçe daha da agresifleşme dışında ne anlatıyor mesela?
elvira hancock karakteri; var olmak için güç gölgesinde nesneleşmiş, memnun olmadığı bu hali içselleştirmiş melankolik bir kadın olarak, tony’e transfer olması, nesneliğinin tony’le devam etmesi ve yine memnun olmamasıyla bize ne anlatıyor mesela? kadının güce tapması ama mutsuz olmasını falan mı? elvira’nın bütün kişisel özellikleri bundan mı ibaret? geçmişinde kimmiş, nasıl dönüşmüş, tony’le ne değişmiş yahut değişmiyorsa neden değişmemiş? tony’nin de aynı haltın laciverdi olmasına mı yoralım? iyi de, elvira’nın tony’iyi kurtarıcı gördüğüne ve beklentiye girdiğine dair bir ruh hali değişimi falan da görmüyoruz ki!
senaryo o kadar sığ ki, karakterlere dair ne bir derinlik var, ne de gelişen süreçte kimliksel bir değişim var. dolayısıyla neyin oyunculuğundan bahsedeceğiz?
filmin ideolojik propagandası ayrı, senaryosu ayrı, yönetmenliği ayrı, oyunculukları ayrı pespayelik. işte al pacino küba şivesi çalışıp kendinden yorum katarak yüzeysel tony montana karakterine biraz canlılık katmış, hepsi bu. oyunculuk anlamında ciddiye alınacak derecede bir yaratıcılığı falan yok. michel pfeiffer’e bir şey diyemiyorum; zira böylesi s.kko bir karakter yazımını derinlikli oynamanın bir yolu yok zaten. bu abuk kimliği kimse oynayamaz veya herkes oynar, desek yeridir.
al pacino’nun pek hastası değilim zaten ama bu ne abi ya? şu sığlıkta götünden şimşek çıkartmasını beklemiyorum ama madem iş kala kala tony montana’nın bakışlarına, güç istencine kalmış, az bir soluklansın da insanı düzeyde bir çelişki, tereddüt, şaşkınlık falan göstersin. agresyona zaten hep teşneydim, güçlendikçe kibirlendim, 1-2 defa hayal kırıklığı nedeniye yıkılır gibi olup yine agresyona sardım. bu düzeyde bir oyuncu şunu oyunculuk cv’sine yazmasa daha iyi.
filmden allı pullu quote diye paylaşılan, tony’nin elvira’ya “you’ve got a look in your eye, like you haven’t been fucked in a year.” demesi falan yani.
hakikaten yahu! belki de elvira kadın olarak güce tapıp sonunda nesneleştiği için değil de gerçekten de iyi bir şekilde s.k.lmediği için mutsuzdur. olur mu olur! onu da tony ve elvira’nın atışmasında “off nasıl koydu lafı” çerçevesinde manşetleştirelim ki, hiçbir içerik veremediğimiz karakter hiç değilse böylesi bir perspektifte de mi nesneleşsin? iyi de zaten elvira durumunun farkındalığı ve buna kayıtsızlığıyla ön planda değil mi? yoksa tony’nin sığırlığına ve yüzeyseliğine mi dikkat çektik? iyi de zaten, bu da gün gibi aşikar değil mi? yüzeysellikten, içeriksizlikten bize bile daral geldi, bari tüy dikelim mi dediniz?
yanlış anlaşılmasın; konuyu etik bağlamda ele alıyor değilim. böyle bir diyaloğu gerekli kılacak bağlam o kadar zorlama ve yapay ki, elvira’nın küçümseyiciliği karşısında tony’nin öfkelenmesi ve siyasi mültecilik savunusu sonrasında konuşma abuk bir akış ve sıfır nedensellikle buna bağlanıyor.
filmden anladığım kadarıyla, abd ufak tefek sıkıntıları olmakla birlikte uyuşturucu ticaretinin mağduru, abd’deki suçların asli kaynağı göçmenler, fidel castro kötü birisi, gelgelelim ona muhalif kübalılar bile defacto suç işler ama salak oldukları için bunu bir italyan mafya sofistikeliğiyle değil de vurdu kırdılı şekilde icra ederler, tony’nin annesi gibi böyle şeylere karşı çıkan kübalılar da yok değil ve (holivud finaliyle) yeterince hırslı olup risk alırsan neden başarılı olmayasın?
devamını gör...
yeni orta çağ
organize sistemlerin ortadan kalkması, her türlü merkezin yok olması, kaypak dayanışmalar, kararsızlık ve bulanık bir ortam... belirginsizlikler... her türlü otoriteden yoksun bir biçimde büyüyen gri alanlar. mafya ve çürümüşlüğün gittikçe egemen olduğu bir düzen. mantığın, ilkel ideolojiler önünde gitgide zayıfladığı bir dönem. kriz, sarsıntı, spazm gibi olayların günlük dekorun birer parçası haline geldiği bir dünya. belirli bir düzenden çıkıp, analiz kabiliyetimizi ve icra yöntemlerimizi gittikçe tesirsiz kılan ve nüfuz edilemeyen birçok alan ve şirket... işte bütün bu olaylar, tespitler ve teşhisler bizi bu tabiri kullanmaya itiyor.
tarih bir trajedi midir bilmiyorum, ama öyle olmaması için öyleymiş gibi davranmak gerektiğine inanıyor ve dünya kamuoyunu, büyük bir hızla üzerine çökmekte olan bir tehlikeye karşı uyarıyorum.
*** ***
berlin duvarı'nın yıkıldığı günün ertesinde, gazetede çıkan bir yazımda "benim çocuklarım artık savaşı değil, savaşları yaşayacaklar" diye yazdığım için epeyce alaycı ve aşağılayıcı eleştiri almıştım.
avrupalıların "sürekli tehdit altında ama riskli olmayan bir dünyadan, tehdidi kalmamış ama sürekli riskli olan bir dünya" dönemine girdiğimizi anlamaları için acaba daha kaç yıl geçecek? felaketlerin hepsi aynı anda gelmeyecek. pek çoğu mantıksal bir zincir halinde birbirine bağlanmayacak, ama geleceği tehdit ederek ve asgari bir düzen kurma ümidini ortadan kaldırarak bizi yeni bir ortaçağ'a taşıyacak. öyle bir ortaçağ ki, milliyetçilerin değil, kabilelerin egemen olduğu bir ortaçağ... toprak, kan bağı ve kimlik sorunlarının yeniden gündeme geldiği bir ortaçağ.
alain minc - yeni ortaçağ, 1994
immanuel wallerstein - liberalizmden sonra
devamını gör...
the kiss
özellikle 80 ve 90'larda, her evde olmazsa ölecek hastalığına yakalanmış bir eser.
devamını gör...
geceye bir türk sanat müziği şarkısı bırak
#3834313 melahat pars'ın yorumunu çok seviyorum, dinlemeyeli öyle uzun zaman olmuş ki görünce bi' mutlu oldum.
bu da bestesi ve güftesi yusuf nalkesen'e ait, zeki müren'den çok hoş bir eser içimde kim vardır.
bu da bestesi ve güftesi yusuf nalkesen'e ait, zeki müren'den çok hoş bir eser içimde kim vardır.
devamını gör...
the kiss
avusturyalı sembolist ressam gustav klimt tarafından altın varak, gümüş ve platin içeren bir tuval üzerine yapılmış bir yağlı boya eseridir. 1907 ve 1908 yıllarında, akademisyenlerin “altın dönem” dediği dönemde yapılmış ve 1908'de liebespaar (sevgili) başlığı altında sergilenmiş
kaynak: wikipedia
devamını gör...
çocukluğa inmek
çocukluğa inmek yoktur,zaten çocuklukta verilen kararlar,anlam ve tutumlar her zaman devam eder.kişinin onu öncelikli farketmesi gerekir.bu sebeple tekrar eden tutumları ve kişinin öncelikli hamgi duyguyla,halle özdeşleştiğini bulması gerekir.
devamını gör...
geceye bir türk sanat müziği şarkısı bırak
ben gamlı hazan sense bahar dinle de vazgeç
yaşça büyük adamlara platonik duygular besleyince onların adına bunu açar dinlerim. temizinden sıyırdık.
devamını gör...
ışid
ışid denen terör örgütü bir günde ışid olmadı. birkaç kere isim değiştirerek bu günlere geldi. ayrıca kendilerini abd ya da başka bir ülke de kurmadı. bazı ülkeler, böyle örgütlerin kendi çıkarlarına uygun davrandıklarını ya da davranabileceklerini düşündüklerinde farklı yöntemlerle hamleler yaparlar, olan bitene müdahil olurlar. ışid gibi yapıların bazen güçlenmesi bazen de zayıflamasında bu hamlelerin etkisi vardır.
abd askeri istihbaratı 2012 yılında "bakın ırak el kaide'si suriye'ye el attı, güçlenirlerse sıkıntı çıkar" diye rapor yazmıştı. obama yönetimi de esad devrilsin de ne olursa olsun düşüncesiyle "çok şeyetmemek lazım" dedi. 2014-15'te ise doğrudan ışid'e giriştiler. on sene sonra yani 2025'te de ırak el kaide'sinin tam da o yıllarda ırak'tan suriye'ye cebinde birkaç on bin dolarla geçip suriye el-kaide'si olan el-nusra'yı kuran colani'yi, suriye devlet başkanı sıfatıyla beyaz saray'da ağırladılar.
*** *** ***
kendilerine katılanlar, klasik el-kaide çizgisindeki cihatçılardan farklı zihin dünyalarına sahipler.
ahmet davutoğlu kendileri için "bir grup öfkeli genç" derken kısmen haklıydı. önemli olan neden öfkeli oldukları ve öfkelerini vahşet boyutunda sergilerken zarar verdikleri kişilerin öfkelerinin kaynağında yer alıp almamaları sorunu...
kurucusu olan zerkavi hakkında 2016 yılında güzel bir kitap türkçeye çevrilmişti. siyah bayraklar. tam da bu kitabı okurken evin tepesinden helikopterler geçiyordu, meğersem marmaris'te reyizi tutuklamak isteyen askerler varmış o helikopterlerde, bu da gereksiz bir ayrıntı olarak dursun.
zerkavi hakkında bir de şöyle bir saatlik bir belgesel var, türkçe altyazılı:
zerkavi'yi daha yakından tanıdıkça ışid'e katılanların, katılmasa da ışid eylemlerine destek verenlerin aşağı yukarı zerkavi gibi bir zihin dünyasına sahip olduğunu anlıyor insan. yüksek ihtimalle benzer çocukluk, ergenlik ve gençlik anılarına sahipler. akp'lilerden ziyade mhp'lilerin, ülkücülerin, bozkurtların neden bu kadar çok ışid'lilere benzediği de anlaşılıyor.
ölüm siyaseti: cihatçı üst müslümanlar
fethi benslama, bu ses getiren çalışmasında, radikalleşmeye psikoloji, psikanaliz ve tarihsel analizin verileriyle yaklaşıyor. ölüm siyaseti: cihatçı “üst-müslümanlar”, gençleri cihat adına ölüme ve öldürmeye sürükleyen süreçleri ele alırken, din-siyaset ilişkisine değinerek, halifeliğin kaldırılmasının yarattığı büyük travmanın ertesinde islâm’ın bir siyaset ideali olarak dağılışına değiniyor. yazar, düşman olarak görülen batı’yla karşılaşmanın yarattığı kırılmayla birlikte, “daha çok” müslüman olma, bir “üst-müslüman” olma yarışının ortaya çıkışını ve sonuçlarını somut örnekler ışığında inceliyor.
benslama’ya göre, küresel cihat çağında artık alçakgönüllü, dünyadan el ayak çekmiş, tevazuyu öğütleyen islâm değil; kibirli, müslümanlığını sergilemekten ve dayatmaktan haz duyan, nefret yüklü bir güç gösterisi içinde allah’ı kendine bağımlı kılıp, onu tekeline alan bir cihatçı özne başrolde ve bu belki de islâm’ın karşılaştığı en büyük tehlike.
“geleneksel islâm’da, şehit, ölmeyi arzulamadan ölümü karşısında bulan bir savaşçıdır. ölümü başka savaşçılarla mücadelesinin doğasında olan bir tehlike olarak kabul eder ama yaşamak ister: ölürse, fazladan bir ödül alır. islâmcılığın yeni şehidi içinse, ölüm mücadele sırasında gerçekleşebilecek bir şey değil, mücadelenin ereğidir. ölmektir zafer.”
abd askeri istihbaratı 2012 yılında "bakın ırak el kaide'si suriye'ye el attı, güçlenirlerse sıkıntı çıkar" diye rapor yazmıştı. obama yönetimi de esad devrilsin de ne olursa olsun düşüncesiyle "çok şeyetmemek lazım" dedi. 2014-15'te ise doğrudan ışid'e giriştiler. on sene sonra yani 2025'te de ırak el kaide'sinin tam da o yıllarda ırak'tan suriye'ye cebinde birkaç on bin dolarla geçip suriye el-kaide'si olan el-nusra'yı kuran colani'yi, suriye devlet başkanı sıfatıyla beyaz saray'da ağırladılar.
*** *** ***
kendilerine katılanlar, klasik el-kaide çizgisindeki cihatçılardan farklı zihin dünyalarına sahipler.
ahmet davutoğlu kendileri için "bir grup öfkeli genç" derken kısmen haklıydı. önemli olan neden öfkeli oldukları ve öfkelerini vahşet boyutunda sergilerken zarar verdikleri kişilerin öfkelerinin kaynağında yer alıp almamaları sorunu...
kurucusu olan zerkavi hakkında 2016 yılında güzel bir kitap türkçeye çevrilmişti. siyah bayraklar. tam da bu kitabı okurken evin tepesinden helikopterler geçiyordu, meğersem marmaris'te reyizi tutuklamak isteyen askerler varmış o helikopterlerde, bu da gereksiz bir ayrıntı olarak dursun.
zerkavi hakkında bir de şöyle bir saatlik bir belgesel var, türkçe altyazılı:
zerkavi'yi daha yakından tanıdıkça ışid'e katılanların, katılmasa da ışid eylemlerine destek verenlerin aşağı yukarı zerkavi gibi bir zihin dünyasına sahip olduğunu anlıyor insan. yüksek ihtimalle benzer çocukluk, ergenlik ve gençlik anılarına sahipler. akp'lilerden ziyade mhp'lilerin, ülkücülerin, bozkurtların neden bu kadar çok ışid'lilere benzediği de anlaşılıyor.
ölüm siyaseti: cihatçı üst müslümanlar
fethi benslama, bu ses getiren çalışmasında, radikalleşmeye psikoloji, psikanaliz ve tarihsel analizin verileriyle yaklaşıyor. ölüm siyaseti: cihatçı “üst-müslümanlar”, gençleri cihat adına ölüme ve öldürmeye sürükleyen süreçleri ele alırken, din-siyaset ilişkisine değinerek, halifeliğin kaldırılmasının yarattığı büyük travmanın ertesinde islâm’ın bir siyaset ideali olarak dağılışına değiniyor. yazar, düşman olarak görülen batı’yla karşılaşmanın yarattığı kırılmayla birlikte, “daha çok” müslüman olma, bir “üst-müslüman” olma yarışının ortaya çıkışını ve sonuçlarını somut örnekler ışığında inceliyor.
benslama’ya göre, küresel cihat çağında artık alçakgönüllü, dünyadan el ayak çekmiş, tevazuyu öğütleyen islâm değil; kibirli, müslümanlığını sergilemekten ve dayatmaktan haz duyan, nefret yüklü bir güç gösterisi içinde allah’ı kendine bağımlı kılıp, onu tekeline alan bir cihatçı özne başrolde ve bu belki de islâm’ın karşılaştığı en büyük tehlike.
“geleneksel islâm’da, şehit, ölmeyi arzulamadan ölümü karşısında bulan bir savaşçıdır. ölümü başka savaşçılarla mücadelesinin doğasında olan bir tehlike olarak kabul eder ama yaşamak ister: ölürse, fazladan bir ödül alır. islâmcılığın yeni şehidi içinse, ölüm mücadele sırasında gerçekleşebilecek bir şey değil, mücadelenin ereğidir. ölmektir zafer.”
devamını gör...
ne söylediğin vs nasıl söylediğin
ne söylendiği de nasıl söylendiği de oldukça önemlidir.
her söylenen kötü, her güzel tonlama da iyi değildir.
insan denen varlık öyle derin ki hangi su duru hangi su bulanık anlamak için yakından bakmak gerekir.
her söylenen kötü, her güzel tonlama da iyi değildir.
insan denen varlık öyle derin ki hangi su duru hangi su bulanık anlamak için yakından bakmak gerekir.
devamını gör...
kızlar küfür etmemeli diyen erkek
küfür etmek: yanlış
küfretmek: doğru
küfretmek: doğru
devamını gör...
mekanlarda zaman geçirince kendini karizmatik sanan oğlan
üç tarafı denizlerle çevrili güzel ülkemizin 81 ilinde de bolca bulunan eşek spalarıdır.
devamını gör...
sinir krizi geçirince sokağa fırlayan sevgili
erkekleri de kapsayan durumdur.
devamını gör...
çöp konteynerinden fırlayan kedi
yine de sevdiğim kedilerdir. bütün kediler candır sonuçta.
devamını gör...
27 aralık 2025 pisa juventus maçı
devamını gör...
yazarların itiraf köşesi
geceleri bana bir şeyler oluyor. çenem düşüyor, sürekli konuşasım veya yazasım geliyor. bu kafa durmuyor altan.
devamını gör...
çocukluğa inmek
merdivenle mi iniyoruz halatla mı?
devamını gör...
baba tarafı vs anne tarafı
baba tarafım dini hassasiyetleri olan insanlar. yanlarında şort, askılı gibi şeyler giyinilirse rahatsız oluyorlar ama başörtü konusunda bir rahatsızlık sezmedim.
hem dini olarak hem de kültürel olarak çizilen kurallara uyulduğu müddetçe sen onların kanısın, canısın, evladısın ama kuralların ötesine geçersen yanarsın.
bazı hareketleri gereksiz zorlama da gelmiyor değil mesela yılbaşı, doğum günü konuları. bunları kutlamazlar hatta süslemelere bile tahammülleri yoktur. bunun hakkında bir süs görsünler direkt indirirler, toplu bir yerde olsalar bile ki bu çok yanlış geliyor bana çünkü bir başkasının hayatına müdahale etmeye hakları yok.
alkol konusuna hiç değinmiyorum bile ama işin trajikomik kısmı büyük büyük dedelerden birinin alkolik olmasıdır o kadar alkolikmiş ki karşısındakini bile tanıyamazmış, su gibi içermiş. bi gün karısının ona sarhoş olduğu için güldüğünü görünce "karım bile bana böyle gülüyorsa başkası kim bilir ne diyor" diye bırakmış. bırakış o bırakış şimdi de torunları içkinin i'sine bile tahammülleri yok.
anne tarafı da muhafazakar ama dini hassasiyet yok. daha çok modern-geleneksel takılıyorlar. yeniliğe açıklar, daha serbestler, kıyafet konusunda asla bir hassasiyet yok istediğin gibi takıl ama kanları daha deli akıyor. çok sıkı kırıp dökerler ama toplu organizasyonlarda yalnız bırakma, kopma gibi şeyler olmaz.
şiddetli, gürültülü kavgaları olur ama beş dakika sonra çay çorba içerler, hiçbir şey olmamış gibi hayat devam eder sanki beş dakika önce onca kırıcı lafı kimse etmemiş gibi.
kısaca yarı zamanlı kızılcık şerbetine yakın bir hayatım var.
ben de huy olarak baba tarafına çekmişim. daha sessiz sakinim, utangacım ve fazla konuşmam ama ortamına göre elbette değişiyor.
insanlar genellikle hep bu tarafımı görüyor, kalbim de genelde 85-90 atar ama başka bir huyum var ki hiç sevemiyorum onu. aniden sinirleniyorum ve hiç beklenmedik anlarda oluyor. mesela bir söz, bir bakış, bir duruş vs sinirlenmem için yeterli. o hissi hiç sevmiyorum çünkü öfke insana güç değil güçsüzlük veriyor. insanın iradesini yok sayan bu duyguyu sevemiyorum. kalbimin içinde aniden bir sıcaklık, bir ateş hissediyorum sanki tükürük değil lav yutuyorum.
dakikalarca o öfkeyi içimde tutabiliyorum, o yangını söndürmeye çalışıyorum ama bazen tutamıyorum işte o zaman anne tarafından ne öğrendiysem onu kusuyorum. onlar o kadar bağırır ki bırak evi sokak inler işte bu özellik de bana geçmiş. öfkeliyken o kadar bağırıyorum ki her şey bittikten sonra kendimden çok utanıyorum. o yüzden öfkesine hakim olup sakin sakin konuşan insanlara hep özenmişimdir.
hem dini olarak hem de kültürel olarak çizilen kurallara uyulduğu müddetçe sen onların kanısın, canısın, evladısın ama kuralların ötesine geçersen yanarsın.
bazı hareketleri gereksiz zorlama da gelmiyor değil mesela yılbaşı, doğum günü konuları. bunları kutlamazlar hatta süslemelere bile tahammülleri yoktur. bunun hakkında bir süs görsünler direkt indirirler, toplu bir yerde olsalar bile ki bu çok yanlış geliyor bana çünkü bir başkasının hayatına müdahale etmeye hakları yok.
alkol konusuna hiç değinmiyorum bile ama işin trajikomik kısmı büyük büyük dedelerden birinin alkolik olmasıdır o kadar alkolikmiş ki karşısındakini bile tanıyamazmış, su gibi içermiş. bi gün karısının ona sarhoş olduğu için güldüğünü görünce "karım bile bana böyle gülüyorsa başkası kim bilir ne diyor" diye bırakmış. bırakış o bırakış şimdi de torunları içkinin i'sine bile tahammülleri yok.
anne tarafı da muhafazakar ama dini hassasiyet yok. daha çok modern-geleneksel takılıyorlar. yeniliğe açıklar, daha serbestler, kıyafet konusunda asla bir hassasiyet yok istediğin gibi takıl ama kanları daha deli akıyor. çok sıkı kırıp dökerler ama toplu organizasyonlarda yalnız bırakma, kopma gibi şeyler olmaz.
şiddetli, gürültülü kavgaları olur ama beş dakika sonra çay çorba içerler, hiçbir şey olmamış gibi hayat devam eder sanki beş dakika önce onca kırıcı lafı kimse etmemiş gibi.
kısaca yarı zamanlı kızılcık şerbetine yakın bir hayatım var.
ben de huy olarak baba tarafına çekmişim. daha sessiz sakinim, utangacım ve fazla konuşmam ama ortamına göre elbette değişiyor.
insanlar genellikle hep bu tarafımı görüyor, kalbim de genelde 85-90 atar ama başka bir huyum var ki hiç sevemiyorum onu. aniden sinirleniyorum ve hiç beklenmedik anlarda oluyor. mesela bir söz, bir bakış, bir duruş vs sinirlenmem için yeterli. o hissi hiç sevmiyorum çünkü öfke insana güç değil güçsüzlük veriyor. insanın iradesini yok sayan bu duyguyu sevemiyorum. kalbimin içinde aniden bir sıcaklık, bir ateş hissediyorum sanki tükürük değil lav yutuyorum.
dakikalarca o öfkeyi içimde tutabiliyorum, o yangını söndürmeye çalışıyorum ama bazen tutamıyorum işte o zaman anne tarafından ne öğrendiysem onu kusuyorum. onlar o kadar bağırır ki bırak evi sokak inler işte bu özellik de bana geçmiş. öfkeliyken o kadar bağırıyorum ki her şey bittikten sonra kendimden çok utanıyorum. o yüzden öfkesine hakim olup sakin sakin konuşan insanlara hep özenmişimdir.
devamını gör...
mesajınıza geç cevap verilince napıyorsunuz sorusu
şu müziği açıp dinliyorum.
devamını gör...
bir üstteki yazar hakkında düşünülenler
renktaşım.
devamını gör...