zaman tüneli
elini tutmak için izin isteyen adam
üzerler...
devamını gör...
bazı yazarların bazı yazarları bazı yazarlardan çok sevmesi
açılan başlıklara yazıp, beğenen ve favorileyen yazarlara karşı benim sevgim.
devamını gör...
okan buruk
bazı galatasaray taraftarlarına soruyorum, bu adamın saygınızı görmesi için daha ne yapması gerekir.
kaç takım liverpool'u üst üste yeniyor. dahası liverpool kaç takıma karşı gol bile bulamıyor. bu adamın elinde ramos yok. forvetinde prim cristiano ronaldo yok. yani liverpool'a karşı bu kadar olur arkadaşlar.
şampiyonlar ligi gruplarından 8/8 ile çıkan, şuanda da premier lig lideri olan arsenal var ya, o takım bu takıma 2 maçta da gol atamadı, 1 puan aldı. aynı liverpool arkadaşlar geçmiş zamandan bahsetmiyorum, bu sezondan bahsediyorum. hani tarihin en kötü liverpool'undan.
bugün en fazla yunus değil sane alınabilirdi diyebiliriz. başka ne diyeceksin. anlıyorum bu fikirlerin ortaya çıkma sebebi rövanşta bu skorun yetmeyeceği düşüncesi. ama atlanılan bişey var. adam liverpool yenmeyi normal yaptı. kimse galibiyeti görmüyor artık, neden fark atmadık deniyor. real madrid taraftarıymış gibi davranmaya başladı artık bizim taraftar. liverpool, juventus yenmek normal, skor beğenilmiyor.
ya hocanız bu ligde bile rakibi kırmızı kart görmeden maç kazanamayan internet fenomeni tipli biri olsaydı. bir ateist olarak söylüyorum, allah muhafaza.
kıymetini bilin hocanın. ite köpeğe malzeme vermeyin. kıpss.
kaç takım liverpool'u üst üste yeniyor. dahası liverpool kaç takıma karşı gol bile bulamıyor. bu adamın elinde ramos yok. forvetinde prim cristiano ronaldo yok. yani liverpool'a karşı bu kadar olur arkadaşlar.
şampiyonlar ligi gruplarından 8/8 ile çıkan, şuanda da premier lig lideri olan arsenal var ya, o takım bu takıma 2 maçta da gol atamadı, 1 puan aldı. aynı liverpool arkadaşlar geçmiş zamandan bahsetmiyorum, bu sezondan bahsediyorum. hani tarihin en kötü liverpool'undan.
bugün en fazla yunus değil sane alınabilirdi diyebiliriz. başka ne diyeceksin. anlıyorum bu fikirlerin ortaya çıkma sebebi rövanşta bu skorun yetmeyeceği düşüncesi. ama atlanılan bişey var. adam liverpool yenmeyi normal yaptı. kimse galibiyeti görmüyor artık, neden fark atmadık deniyor. real madrid taraftarıymış gibi davranmaya başladı artık bizim taraftar. liverpool, juventus yenmek normal, skor beğenilmiyor.
ya hocanız bu ligde bile rakibi kırmızı kart görmeden maç kazanamayan internet fenomeni tipli biri olsaydı. bir ateist olarak söylüyorum, allah muhafaza.
kıymetini bilin hocanın. ite köpeğe malzeme vermeyin. kıpss.
devamını gör...
fahir atakoğlu’nun gelmiş gelmiş en iyi bestecimiz olması
çok basit bir beste gibi görünse de insanı çok feci etkiliyor. her dinlediğimde inanılmaz etkilenirim. yüreğine sağlık fahir atakoğlu. cemal reşit rey seninle gurur duyuyordur
devamını gör...
kedi molası
sadece kedi sahibi olanların anlayacağı moladır, evde çalışırken sana miyavlar, çalışmana engel olur en son yatarsın oda yanına gelir, bir güzel seversin. oda iki şekerleme yapar ya da masaj yapar. bazende durduğu yerde o kadar tatlı durur ki size öyle anlamlı bakar ki dayanamaz alır seversiniz.
devamını gör...
bu saatte yazıyor olmanın bahanesi
laf sokmak. puhahah. şaka şaka. kafa dağıtmak.
devamını gör...
gece yürüyenler
5. bölüm
anahtar avucunda ağır duruyordu. küçük görünmesine rağmen garip bir yoğunluğu vardı; sanki metalin içine başka bir şey karışmış gibiydi. üzerindeki sembolü sokak lambasının altında tekrar inceledi. dairesel bir çizginin içinde merkeze doğru kıvrılan üç ince hat vardı; ilk bakışta basit görünüyordu ama gözünü biraz daha üzerinde tutunca çizgilerin sanki hareket ediyormuş gibi göründüğünü fark etti. bu sadece ışığın oyunu olmalıydı, ama yine de içini huzursuz eden bir şey vardı. anahtarı parmaklarının arasında çevirirken yanında yürüyen adama baktı. adam sakin görünüyordu; sanki bütün bu garipliğin ortasında bulunan tek normal kişi oydu.
"bu sembol ne?" diye sordu sonunda.
adam birkaç saniye boyunca anahtara baktı. yüzünde alışılmış o yarım gülümseme vardı. "insanlar buna farklı isimler verir," dedi.
"ne gibi?"
adam yürümeye devam etti. meydandan çıkan dar bir sokağa girmişlerdi ve sokak, gece ilerledikçe daha karanlık görünüyordu. binalar birbirine çok yakındı. yukarı baktığında gökyüzü ince bir şerit gibi görünüyordu; iki duvarın arasında sıkışmış bir karanlık parçası. pencerelerin çoğu kapalıydı. bazılarının arkasında soluk ışıklar vardı ama o ışıklar bile sanki yaşanan bir hayatın değil, unutulmuş bir odanın izleri gibiydi.
"kapı işareti," dedi adam sonunda.
"kapı mı?"
"evet."
sokağın zemini eski taş döşemelerden oluşuyordu. bazı taşlar kırılmış, bazıları çökmüştü. aralarında ince su birikintileri vardı ve sokak lambasının ışığı o küçük gölcüklerde kırılarak titrek yansımalar oluşturuyordu. rüzgar sokaktan geçerken eski metal tabelaları sallıyor, uzaktan gelen ince bir uğultu gibi bir ses çıkarıyordu. bu sesin rüzgardan mı yoksa daha derinden gelen başka bir şeyden mi kaynaklandığını anlamak zordu.
"bu anahtar bir kapıyı açıyor dedin," dedi yürürken.
"evet."
"ne kapısı?"
adam cevap vermedi.
sokağın sonuna geldiklerinde büyük bir demir kapı gördü. kapı bir depo girişine benziyordu; kalın metal plakalarla yapılmıştı ve yüzeyi yılların pasıyla kabarmıştı. üzerindeki boya çoktan dökülmüş, yer yer kahverengi metal ortaya çıkmıştı. kapının yanındaki duvarda eski bir tabela asılıydı ama yazıları neredeyse okunamayacak kadar solmuştu. kapının etrafındaki duvarlar grafitilerle doluydu. bazıları yeni görünüyordu ama bazıları yıllar önce yapılmış ve yağmurla akıp gitmiş gibiydi.
adam kapının önünde durdu. "işte," dedi.
"ne işte?"
"bir kapı."
anahtara baktı, sonra tekrar kapıya. "bu bir depo," dedi.
adam başını hafifçe salladı. "gündüz."
"gece ne?"
adam cevap vermedi.
kapının ortasında küçük bir kilit vardı. anahtarı yavaşça kilide soktu. metal metale sürtündü ve kuru bir ses çıkardı. sonra anahtarı çevirdi. kilit ağır bir klik sesiyle döndü. kapı yavaşça aralandı. menteşeler uzun zamandır hareket etmemiş gibi gıcırdadı.
içeriden soğuk bir hava geldi. bir an durdu. sonra içeri adım attılar.
depo genişti ama neredeyse tamamen karanlıktı. tavandan sarkan birkaç floresan lamba vardı; bazıları kırılmış, bazıları ise zayıf bir ışıkla titriyordu. beton zemin tozla kaplıydı. yer yer eski lastik izleri ve yağ lekeleri görünüyordu. tavandaki kablolar gevşek şekilde sarkıyor ve rüzgar içeri girdiğinde hafifçe sallanıyordu.
ama depo boş değildi. duvarlarda kapılar vardı. bir sürü kapı.
farklı boyutlarda, farklı renklerde, farklı malzemelerden yapılmış kapılar. bazıları eski bir apartman dairesinin kapısına benziyordu, bazıları ince metal kapılardı, bazıları ise sanki eski bir okuldan sökülmüş gibi görünüyordu. kapıların hiçbirinin ardında oda yoktu. hepsi doğrudan beton duvarın üzerine yerleştirilmişti.
bir süre konuşamadı. "bu ne?" dedi sonunda.
adam kapılara bakıyordu. yüzünde garip bir ciddiyet vardı. "yollar," dedi.
"ne yolları?"
adam depoyu işaret etti. "şehrin."
sözleri havada asılı kaldı.
en yakın kapıya yaklaştı. kapı eskiydi. üzerindeki boya kabarmıştı ve metal tokmağı paslanmıştı. kapının üzerinde küçük bir plaka vardı. üzerinde bir numara yazıyordu. "bu numaralar ne?" diye sordu.
adam cevap verdi. "sokaklar."
bir süre kapıya baktı. "şaka yapıyorsun."
adam başını iki yana salladı. "hayır."
kapıya dokundu. ahşap soğuktu. soğukluk tuhaf şekilde canlıymış gibi hissediliyordu; sanki kapının ardında başka bir hava dolaşıyormuş gibi.
"her kapı bir yere açılır," dedi adam.
"nereye?"
adam kapıya baktı. "şehrin başka bir yerine." bu cümle depodaki karanlıkta daha ağır duyuldu.
bir süre sessizlik oldu. sonra bir şey fark etti. bazı kapılar hafifçe aralıktı. içlerinden zifiri bir karanlık görünüyordu. sanki kapıların ardında ışığın girmediği başka bir dünya vardı. tam o sırada bir ses duyuldu.
tık. ses küçük ama çok netti. başını çevirdi. depodaki kapılardan biri hafifçe titremişti.
kalbi hızlandı. "onu gördün mü?" dedi.
adam başını salladı. "evet."
"birisi var." adam sakin bir şekilde cevap verdi. "her zaman."
6. bölüm
kapıdan çıkan el ortada birkaç saniye asılı kaldı. solgundu, uzun parmaklıydı ve tırnaklarının kenarında kararmış kir birikmişti; ama en tuhaf olan şey hareket etmemesiydi. sanki karanlığın içinden dışarı uzatılmış ama sahibinin devam etmeyi unutmuş olduğu bir uzuv gibiydi.
depodaki floresan lamba o anda titredi ve kısa bir an için ışık tamamen söndü. karanlık bir saniyeliğine her şeyi yuttu. o bir saniyede depodaki sessizlik bozuldu; duvarların içinden ince sürtünme sesleri geldi, uzak bir yerde metal bir şey devrilmiş gibi yankılandı ve en korkuncu, kapıların arkasından gelen çok hafif bir fısıltı duyuldu.
sonra ışık tekrar geldi. el hâlâ oradaydı. ama bu sefer parmakları biraz daha dışarı çıkmıştı. nefesini tutmuş olduğunu fark etti. yanındaki adama baktı ama adamın yüzünde korku yoktu; aksine beklediği bir sahneyi izleyen biri gibi sakin görünüyordu. “bu normal değil,” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “normal kelimesini bırakman gerekiyor.”
el birden kapının kenarına tutundu ve kapı ağır bir sürtünmeyle biraz daha açıldı. içeride hala hiçbir şey görünmüyordu. ama bu karanlık sıradan değildi. depodaki zayıf ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk ışığı geri yansıtmak yerine içine çekiyor gibiydi. sanki kapının ardında bir oda değil, ışığın ulaşamadığı başka bir hacim vardı. geri çekilmek istedi ama ayakları hareket etmedi. bunun korkudan mı yoksa meraktan mı olduğunu anlayamıyordu. kapı birkaç santim daha açıldı ve o an bir şey fark etti: içerideki karanlık sabit değildi. hafifçe dalgalanıyordu.
tıpkı çok derin bir suyun yüzeyi gibi. yanındaki adam nihayet konuştu. “bak,” dedi. “dikkatli bak.”
istemeden tekrar kapının içine odaklandı. birkaç saniye hiçbir şey görmedi. sonra karanlığın içinde bir çizgi belirdi. ince, gri bir çizgi. gözlerini kısınca bunun bir kaldırım kenarı olduğunu fark etti. kalbi sertçe çarptı. bir kaldırım. karanlığın içinde bir sokak vardı. bir sokak lambasının soluk ışığı uzaktan içeri sızıyor ve kapının eşiğinde kırılıyordu. bu bir oda değildi. bu bir sokaktı. “bu…” diye fısıldadı.
adam cümleyi tamamladı. “evet.” “bu başka bir yer.” adam başını salladı. “başka bir sokak.”
bir adım geri çekildi. “bu mümkün değil.”
adam hafifçe güldü. “şehir düz değildir demiştim.”
kapının içinden gelen hava değişmişti. depodaki nemli beton kokusunun yerine dışarının kokusu geliyordu; soğuk asfalt, ıslak taş ve uzakta çalışan bir motorun metalik kokusu. bir sokak kokusu. kapının arkasındaki kaldırım şimdi daha net görünüyordu. bir sokak lambası. bir çöp konteyneri. bir duvarın üzerine asılmış eski bir reklam tabelası. hepsi gerçekti. ama aynı zamanda imkansızdı.
“bu hangi sokak?” dedi. adam omuz silkti. “şehrin herhangi bir yeri olabilir.” “ama burası depo.” “evet.”
adam duvardaki diğer kapıları işaret etti. “ve bunlar şehrin geri kalanı.”
gözleri duvar boyunca dizilmiş kapılara kaydı. o anda hepsinin farklı kapılar olmadığını fark etti. hepsi farklı girişlerdi. şehrin içine açılan girişler. bir an için midesi boşluğa düşmüş gibi oldu. çünkü bu düşünce beraberinde başka bir şeyi getiriyordu: eğer bu kapılar şehre açılıyorsa, o zaman şehir de bu kapılardan içeri bakıyor olabilirdi.
tam o anda kapının içindeki sokakta bir hareket oldu. bir gölge geçti. sokaktan biri yürüyordu. bir adam. yavaş adımlarla. sokak lambasının altından geçti. adamın yüzü kısa bir an için aydınlandı. nefesi kesildi. çünkü gördüğü yüz tanıdıktı. çok tanıdıktı. kapının içindeki sokakta yürüyen kişi kendisiydi. birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. sadece bakabildi. kapının içindeki o adam yürümeye devam etti, sokağın sonuna geldi ve karanlığın içine girdi. sonra görüntü kayboldu. kapının ardındaki sokak tekrar boş kaldı. depoda sadece floresan lambanın uğultusu vardı.
yavaşça başını yanındaki adama çevirdi. “bu…” dedi.
sesinin titrediğini fark etti. “bu neydi?”
adam ona baktı. gözlerinde ilk defa ciddi bir gölge vardı. sonra çok sakin bir sesle şunu söyledi: “bu şehrin seni hatırladığı yer.”
7. bölüm
kapının ardındaki sokak karanlığa gömüldükten sonra depo tekrar sessizliğe büründü ama bu artık eski sessizlik değildi; bu, içinde bir şey saklayan bir sessizlikti. floresan lambanın uğultusu daha belirgin duyuluyordu şimdi, ince bir elektrik titreşimi tavandan aşağı sızıyor, beton duvarlara çarpıp geri dönüyordu. bir süre kimse konuşmadı.
nefesini fark etti; çok hızlı alıp veriyordu. göğsü sıkışmış gibiydi. az önce gördüğü şey zihninin bir oyunu olmalıydı, başka bir açıklaması yoktu. ama içten içe bunun bir halüsinasyon olmadığını biliyordu, çünkü o sokak kokusunu hala duyabiliyordu. kapının arkasından gelen o keskin asfalt ve nem kokusu hala havadaydı. yavaşça kapıya doğru bir adım attı. kapı aralık duruyordu. içerideki sokak artık görünmüyordu; karanlık yeniden yoğunlaşmıştı, sanki az önce gördüğü görüntü geri çekilmişti.
yanındaki adama baktı. adam duvara yaslanmıştı ve kapılara bakıyordu; sanki bu sahne onun için yeni değildi. “az önce gördüğüm şey…” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“o bendim.”
“evet.”
“bu nasıl mümkün olabilir?”
adam kısa bir süre düşündü, sonra cevap verdi. “şehir bazen zamanı bükmeyi sever.”
bu cümle depodaki karanlıkta ağır bir şekilde asılı kaldı. “bu bir rüya mı?” adam başını iki yana salladı. “hayır.”
“halüsinasyon?”
“hayır.”
“öyleyse ne?” adam gözlerini kapılardan ayırmadan konuştu. “bir kesit.”
bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyordu. tam o anda depoda başka bir ses duyuldu. tık.
ama bu sefer ses başka bir kapıdan gelmişti. başını çevirdi. duvarın öte tarafında duran gri metal kapı hafifçe titremişti. kapının altından ince bir karanlık çizgisi sızıyordu. birkaç saniye sonra o çizgi biraz daha genişledi. kapı yavaşça açılıyordu. kalbi hızlandı.
“onu gördün mü?” dedi.
adam başını salladı. “evet.”
“bu kapıyı kim açıyor?”
adam omuz silkti. “bazen içeriden açılır.”
bu cümle omurgasında soğuk bir ürperti yarattı. kapı birkaç santim daha açıldı. içerisi görünmüyordu ama kapının arkasından bir ses geliyordu. ayak sesi. yavaş bir adım. sonra bir tane daha.
depodaki beton zeminde yankılanmıyordu; bu ayak sesleri kapının içinden geliyordu ama yankısı depoya ulaşıyordu. bu da kapının ardındaki yerin kapalı bir oda olmadığını gösteriyordu. bir sokak ya da uzun bir koridor olmalıydı. nefesini tuttu.
ayak sesleri kapıya yaklaşıyordu.
tak. tak. tak.
her adım biraz daha netleşiyordu. kapının arkasında biri yürüyordu ama kapıdan kimse çıkmadı. ayak sesleri kapının hemen arkasında durdu. depo tamamen sessizleşti. sadece floresan lambanın titrek uğultusu duyuluyordu.
“birisi orada,” diye fısıldadı.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“çıkacak mı?”
adam birkaç saniye sustu. “bilmiyorum.”
bu cevap beklediğinden daha ürkütücüydü. kapının altındaki karanlık çizgi hareket etti, sanki içeride biri kapının hemen önünde durmuştu. sonra yavaş bir sürtünme sesi geldi. bir el kapının kenarına dokundu ama bu sefer el dışarı çıkmadı; sadece kapının gölgesi değişti ve bir insan silueti oluştu. siluet kapının arkasında duruyordu. kıpırdamıyordu. sadece oradaydı. gözlerini ayıramıyordu. bir süre sonra siluet hareket etti ama dışarı çıkmak yerine geri çekildi. ayak sesleri tekrar başladı.
tak. tak. tak.
ses uzaklaştı. kapı ağır bir sürtünmeyle tekrar kapanmaya başladı. bir dakika önce açılan kapı şimdi yeniden duvara yaslandı. depo tekrar sessizleşti. boğazını temizledi. “bu neydi?”
adam cevap vermedi. bir süre kapıya baktı, sonra depodaki diğer kapılara gözleri kaydı ve o anda fark etti: depodaki kapıların birkaçı daha hafifçe aralanmıştı. az önce kapalı olan kapılar şimdi birkaç santim açıktı. içlerinden karanlık akıyordu. yavaşça yanındaki adama döndü.
“onlar da açılıyor.”
adam başını kaldırdı, kapılara baktı ve çok sakin bir sesle konuştu. “şehir seni fark etti.” bir süre sessizlik oldu, sonra ekledi: “ve artık seni izliyor...”
anahtar avucunda ağır duruyordu. küçük görünmesine rağmen garip bir yoğunluğu vardı; sanki metalin içine başka bir şey karışmış gibiydi. üzerindeki sembolü sokak lambasının altında tekrar inceledi. dairesel bir çizginin içinde merkeze doğru kıvrılan üç ince hat vardı; ilk bakışta basit görünüyordu ama gözünü biraz daha üzerinde tutunca çizgilerin sanki hareket ediyormuş gibi göründüğünü fark etti. bu sadece ışığın oyunu olmalıydı, ama yine de içini huzursuz eden bir şey vardı. anahtarı parmaklarının arasında çevirirken yanında yürüyen adama baktı. adam sakin görünüyordu; sanki bütün bu garipliğin ortasında bulunan tek normal kişi oydu.
"bu sembol ne?" diye sordu sonunda.
adam birkaç saniye boyunca anahtara baktı. yüzünde alışılmış o yarım gülümseme vardı. "insanlar buna farklı isimler verir," dedi.
"ne gibi?"
adam yürümeye devam etti. meydandan çıkan dar bir sokağa girmişlerdi ve sokak, gece ilerledikçe daha karanlık görünüyordu. binalar birbirine çok yakındı. yukarı baktığında gökyüzü ince bir şerit gibi görünüyordu; iki duvarın arasında sıkışmış bir karanlık parçası. pencerelerin çoğu kapalıydı. bazılarının arkasında soluk ışıklar vardı ama o ışıklar bile sanki yaşanan bir hayatın değil, unutulmuş bir odanın izleri gibiydi.
"kapı işareti," dedi adam sonunda.
"kapı mı?"
"evet."
sokağın zemini eski taş döşemelerden oluşuyordu. bazı taşlar kırılmış, bazıları çökmüştü. aralarında ince su birikintileri vardı ve sokak lambasının ışığı o küçük gölcüklerde kırılarak titrek yansımalar oluşturuyordu. rüzgar sokaktan geçerken eski metal tabelaları sallıyor, uzaktan gelen ince bir uğultu gibi bir ses çıkarıyordu. bu sesin rüzgardan mı yoksa daha derinden gelen başka bir şeyden mi kaynaklandığını anlamak zordu.
"bu anahtar bir kapıyı açıyor dedin," dedi yürürken.
"evet."
"ne kapısı?"
adam cevap vermedi.
sokağın sonuna geldiklerinde büyük bir demir kapı gördü. kapı bir depo girişine benziyordu; kalın metal plakalarla yapılmıştı ve yüzeyi yılların pasıyla kabarmıştı. üzerindeki boya çoktan dökülmüş, yer yer kahverengi metal ortaya çıkmıştı. kapının yanındaki duvarda eski bir tabela asılıydı ama yazıları neredeyse okunamayacak kadar solmuştu. kapının etrafındaki duvarlar grafitilerle doluydu. bazıları yeni görünüyordu ama bazıları yıllar önce yapılmış ve yağmurla akıp gitmiş gibiydi.
adam kapının önünde durdu. "işte," dedi.
"ne işte?"
"bir kapı."
anahtara baktı, sonra tekrar kapıya. "bu bir depo," dedi.
adam başını hafifçe salladı. "gündüz."
"gece ne?"
adam cevap vermedi.
kapının ortasında küçük bir kilit vardı. anahtarı yavaşça kilide soktu. metal metale sürtündü ve kuru bir ses çıkardı. sonra anahtarı çevirdi. kilit ağır bir klik sesiyle döndü. kapı yavaşça aralandı. menteşeler uzun zamandır hareket etmemiş gibi gıcırdadı.
içeriden soğuk bir hava geldi. bir an durdu. sonra içeri adım attılar.
depo genişti ama neredeyse tamamen karanlıktı. tavandan sarkan birkaç floresan lamba vardı; bazıları kırılmış, bazıları ise zayıf bir ışıkla titriyordu. beton zemin tozla kaplıydı. yer yer eski lastik izleri ve yağ lekeleri görünüyordu. tavandaki kablolar gevşek şekilde sarkıyor ve rüzgar içeri girdiğinde hafifçe sallanıyordu.
ama depo boş değildi. duvarlarda kapılar vardı. bir sürü kapı.
farklı boyutlarda, farklı renklerde, farklı malzemelerden yapılmış kapılar. bazıları eski bir apartman dairesinin kapısına benziyordu, bazıları ince metal kapılardı, bazıları ise sanki eski bir okuldan sökülmüş gibi görünüyordu. kapıların hiçbirinin ardında oda yoktu. hepsi doğrudan beton duvarın üzerine yerleştirilmişti.
bir süre konuşamadı. "bu ne?" dedi sonunda.
adam kapılara bakıyordu. yüzünde garip bir ciddiyet vardı. "yollar," dedi.
"ne yolları?"
adam depoyu işaret etti. "şehrin."
sözleri havada asılı kaldı.
en yakın kapıya yaklaştı. kapı eskiydi. üzerindeki boya kabarmıştı ve metal tokmağı paslanmıştı. kapının üzerinde küçük bir plaka vardı. üzerinde bir numara yazıyordu. "bu numaralar ne?" diye sordu.
adam cevap verdi. "sokaklar."
bir süre kapıya baktı. "şaka yapıyorsun."
adam başını iki yana salladı. "hayır."
kapıya dokundu. ahşap soğuktu. soğukluk tuhaf şekilde canlıymış gibi hissediliyordu; sanki kapının ardında başka bir hava dolaşıyormuş gibi.
"her kapı bir yere açılır," dedi adam.
"nereye?"
adam kapıya baktı. "şehrin başka bir yerine." bu cümle depodaki karanlıkta daha ağır duyuldu.
bir süre sessizlik oldu. sonra bir şey fark etti. bazı kapılar hafifçe aralıktı. içlerinden zifiri bir karanlık görünüyordu. sanki kapıların ardında ışığın girmediği başka bir dünya vardı. tam o sırada bir ses duyuldu.
tık. ses küçük ama çok netti. başını çevirdi. depodaki kapılardan biri hafifçe titremişti.
kalbi hızlandı. "onu gördün mü?" dedi.
adam başını salladı. "evet."
"birisi var." adam sakin bir şekilde cevap verdi. "her zaman."
6. bölüm
kapıdan çıkan el ortada birkaç saniye asılı kaldı. solgundu, uzun parmaklıydı ve tırnaklarının kenarında kararmış kir birikmişti; ama en tuhaf olan şey hareket etmemesiydi. sanki karanlığın içinden dışarı uzatılmış ama sahibinin devam etmeyi unutmuş olduğu bir uzuv gibiydi.
depodaki floresan lamba o anda titredi ve kısa bir an için ışık tamamen söndü. karanlık bir saniyeliğine her şeyi yuttu. o bir saniyede depodaki sessizlik bozuldu; duvarların içinden ince sürtünme sesleri geldi, uzak bir yerde metal bir şey devrilmiş gibi yankılandı ve en korkuncu, kapıların arkasından gelen çok hafif bir fısıltı duyuldu.
sonra ışık tekrar geldi. el hâlâ oradaydı. ama bu sefer parmakları biraz daha dışarı çıkmıştı. nefesini tutmuş olduğunu fark etti. yanındaki adama baktı ama adamın yüzünde korku yoktu; aksine beklediği bir sahneyi izleyen biri gibi sakin görünüyordu. “bu normal değil,” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “normal kelimesini bırakman gerekiyor.”
el birden kapının kenarına tutundu ve kapı ağır bir sürtünmeyle biraz daha açıldı. içeride hala hiçbir şey görünmüyordu. ama bu karanlık sıradan değildi. depodaki zayıf ışık kapının eşiğinde kesiliyor, içerideki boşluk ışığı geri yansıtmak yerine içine çekiyor gibiydi. sanki kapının ardında bir oda değil, ışığın ulaşamadığı başka bir hacim vardı. geri çekilmek istedi ama ayakları hareket etmedi. bunun korkudan mı yoksa meraktan mı olduğunu anlayamıyordu. kapı birkaç santim daha açıldı ve o an bir şey fark etti: içerideki karanlık sabit değildi. hafifçe dalgalanıyordu.
tıpkı çok derin bir suyun yüzeyi gibi. yanındaki adam nihayet konuştu. “bak,” dedi. “dikkatli bak.”
istemeden tekrar kapının içine odaklandı. birkaç saniye hiçbir şey görmedi. sonra karanlığın içinde bir çizgi belirdi. ince, gri bir çizgi. gözlerini kısınca bunun bir kaldırım kenarı olduğunu fark etti. kalbi sertçe çarptı. bir kaldırım. karanlığın içinde bir sokak vardı. bir sokak lambasının soluk ışığı uzaktan içeri sızıyor ve kapının eşiğinde kırılıyordu. bu bir oda değildi. bu bir sokaktı. “bu…” diye fısıldadı.
adam cümleyi tamamladı. “evet.” “bu başka bir yer.” adam başını salladı. “başka bir sokak.”
bir adım geri çekildi. “bu mümkün değil.”
adam hafifçe güldü. “şehir düz değildir demiştim.”
kapının içinden gelen hava değişmişti. depodaki nemli beton kokusunun yerine dışarının kokusu geliyordu; soğuk asfalt, ıslak taş ve uzakta çalışan bir motorun metalik kokusu. bir sokak kokusu. kapının arkasındaki kaldırım şimdi daha net görünüyordu. bir sokak lambası. bir çöp konteyneri. bir duvarın üzerine asılmış eski bir reklam tabelası. hepsi gerçekti. ama aynı zamanda imkansızdı.
“bu hangi sokak?” dedi. adam omuz silkti. “şehrin herhangi bir yeri olabilir.” “ama burası depo.” “evet.”
adam duvardaki diğer kapıları işaret etti. “ve bunlar şehrin geri kalanı.”
gözleri duvar boyunca dizilmiş kapılara kaydı. o anda hepsinin farklı kapılar olmadığını fark etti. hepsi farklı girişlerdi. şehrin içine açılan girişler. bir an için midesi boşluğa düşmüş gibi oldu. çünkü bu düşünce beraberinde başka bir şeyi getiriyordu: eğer bu kapılar şehre açılıyorsa, o zaman şehir de bu kapılardan içeri bakıyor olabilirdi.
tam o anda kapının içindeki sokakta bir hareket oldu. bir gölge geçti. sokaktan biri yürüyordu. bir adam. yavaş adımlarla. sokak lambasının altından geçti. adamın yüzü kısa bir an için aydınlandı. nefesi kesildi. çünkü gördüğü yüz tanıdıktı. çok tanıdıktı. kapının içindeki sokakta yürüyen kişi kendisiydi. birkaç saniye boyunca hiçbir şey söyleyemedi. sadece bakabildi. kapının içindeki o adam yürümeye devam etti, sokağın sonuna geldi ve karanlığın içine girdi. sonra görüntü kayboldu. kapının ardındaki sokak tekrar boş kaldı. depoda sadece floresan lambanın uğultusu vardı.
yavaşça başını yanındaki adama çevirdi. “bu…” dedi.
sesinin titrediğini fark etti. “bu neydi?”
adam ona baktı. gözlerinde ilk defa ciddi bir gölge vardı. sonra çok sakin bir sesle şunu söyledi: “bu şehrin seni hatırladığı yer.”
7. bölüm
kapının ardındaki sokak karanlığa gömüldükten sonra depo tekrar sessizliğe büründü ama bu artık eski sessizlik değildi; bu, içinde bir şey saklayan bir sessizlikti. floresan lambanın uğultusu daha belirgin duyuluyordu şimdi, ince bir elektrik titreşimi tavandan aşağı sızıyor, beton duvarlara çarpıp geri dönüyordu. bir süre kimse konuşmadı.
nefesini fark etti; çok hızlı alıp veriyordu. göğsü sıkışmış gibiydi. az önce gördüğü şey zihninin bir oyunu olmalıydı, başka bir açıklaması yoktu. ama içten içe bunun bir halüsinasyon olmadığını biliyordu, çünkü o sokak kokusunu hala duyabiliyordu. kapının arkasından gelen o keskin asfalt ve nem kokusu hala havadaydı. yavaşça kapıya doğru bir adım attı. kapı aralık duruyordu. içerideki sokak artık görünmüyordu; karanlık yeniden yoğunlaşmıştı, sanki az önce gördüğü görüntü geri çekilmişti.
yanındaki adama baktı. adam duvara yaslanmıştı ve kapılara bakıyordu; sanki bu sahne onun için yeni değildi. “az önce gördüğüm şey…” dedi.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“o bendim.”
“evet.”
“bu nasıl mümkün olabilir?”
adam kısa bir süre düşündü, sonra cevap verdi. “şehir bazen zamanı bükmeyi sever.”
bu cümle depodaki karanlıkta ağır bir şekilde asılı kaldı. “bu bir rüya mı?” adam başını iki yana salladı. “hayır.”
“halüsinasyon?”
“hayır.”
“öyleyse ne?” adam gözlerini kapılardan ayırmadan konuştu. “bir kesit.”
bu cevap hiçbir şeyi açıklamıyordu. tam o anda depoda başka bir ses duyuldu. tık.
ama bu sefer ses başka bir kapıdan gelmişti. başını çevirdi. duvarın öte tarafında duran gri metal kapı hafifçe titremişti. kapının altından ince bir karanlık çizgisi sızıyordu. birkaç saniye sonra o çizgi biraz daha genişledi. kapı yavaşça açılıyordu. kalbi hızlandı.
“onu gördün mü?” dedi.
adam başını salladı. “evet.”
“bu kapıyı kim açıyor?”
adam omuz silkti. “bazen içeriden açılır.”
bu cümle omurgasında soğuk bir ürperti yarattı. kapı birkaç santim daha açıldı. içerisi görünmüyordu ama kapının arkasından bir ses geliyordu. ayak sesi. yavaş bir adım. sonra bir tane daha.
depodaki beton zeminde yankılanmıyordu; bu ayak sesleri kapının içinden geliyordu ama yankısı depoya ulaşıyordu. bu da kapının ardındaki yerin kapalı bir oda olmadığını gösteriyordu. bir sokak ya da uzun bir koridor olmalıydı. nefesini tuttu.
ayak sesleri kapıya yaklaşıyordu.
tak. tak. tak.
her adım biraz daha netleşiyordu. kapının arkasında biri yürüyordu ama kapıdan kimse çıkmadı. ayak sesleri kapının hemen arkasında durdu. depo tamamen sessizleşti. sadece floresan lambanın titrek uğultusu duyuluyordu.
“birisi orada,” diye fısıldadı.
adam başını hafifçe eğdi. “evet.”
“çıkacak mı?”
adam birkaç saniye sustu. “bilmiyorum.”
bu cevap beklediğinden daha ürkütücüydü. kapının altındaki karanlık çizgi hareket etti, sanki içeride biri kapının hemen önünde durmuştu. sonra yavaş bir sürtünme sesi geldi. bir el kapının kenarına dokundu ama bu sefer el dışarı çıkmadı; sadece kapının gölgesi değişti ve bir insan silueti oluştu. siluet kapının arkasında duruyordu. kıpırdamıyordu. sadece oradaydı. gözlerini ayıramıyordu. bir süre sonra siluet hareket etti ama dışarı çıkmak yerine geri çekildi. ayak sesleri tekrar başladı.
tak. tak. tak.
ses uzaklaştı. kapı ağır bir sürtünmeyle tekrar kapanmaya başladı. bir dakika önce açılan kapı şimdi yeniden duvara yaslandı. depo tekrar sessizleşti. boğazını temizledi. “bu neydi?”
adam cevap vermedi. bir süre kapıya baktı, sonra depodaki diğer kapılara gözleri kaydı ve o anda fark etti: depodaki kapıların birkaçı daha hafifçe aralanmıştı. az önce kapalı olan kapılar şimdi birkaç santim açıktı. içlerinden karanlık akıyordu. yavaşça yanındaki adama döndü.
“onlar da açılıyor.”
adam başını kaldırdı, kapılara baktı ve çok sakin bir sesle konuştu. “şehir seni fark etti.” bir süre sessizlik oldu, sonra ekledi: “ve artık seni izliyor...”
devamını gör...
ismail jakobs
kaldırdığın eskortlar helal olsun sana be koçum
devamını gör...
bu saatte yazıyor olmanın bahanesi
mutluluktan.
18 mart rövanş sonrası da yazarız inş.
18 mart rövanş sonrası da yazarız inş.
devamını gör...
üste sinen sigara kokusu
bunuu yaklaşık 10 sene kadar önce yaşamıştım. o zamanlar kullanıyordum. bir müşterime gitmiştim. kadın sanki gulyabani görür gibi benden kaçmıştı. nedenini sorduğumda "çok ağır sigara kokuyorsunuz" demişti.
o günden sonra sigara illetini bıraktım. gerçekten rencide olmuştum. kötü bir durumdu.
içmeyin şu illeti, arz ederim.
o günden sonra sigara illetini bıraktım. gerçekten rencide olmuştum. kötü bir durumdu.
içmeyin şu illeti, arz ederim.
devamını gör...
seviyor sevmiyor
papatyalara yazık yeminle. böyle bir saflık ne zaman kayboldu.
devamını gör...
diyelim ki o bunu okuyor
kusura bakma kendime saygım var. bir gün hiçbir şey olmamış gibi kapıma gelsen, kapı duvar görürsün. saygılarımla, alfredo.
devamını gör...
üste sinen sigara kokusu
(bkz: herkesin keş gibi her yerde sigara içmesi)
yazın giderim restorana, cafeye ne güzel klimalı yerde otururum. içerisi ferahtır, boş yerler vardır ve güzel bir yere oturmuşumdur. 40 derece sıcakta ise dışarıda sigara içen bir kalabalık ve o leş duman vardır, sonra buluşacağım kişi gelir.
- dışarıda oturalım mı?
- neden?
- çünkü ben sigara içiyorum.
- e yarım saat içmesen ölür müsün?
- eeııııaaaa??
zıkkım için kardeşim.*
yazın giderim restorana, cafeye ne güzel klimalı yerde otururum. içerisi ferahtır, boş yerler vardır ve güzel bir yere oturmuşumdur. 40 derece sıcakta ise dışarıda sigara içen bir kalabalık ve o leş duman vardır, sonra buluşacağım kişi gelir.
- dışarıda oturalım mı?
- neden?
- çünkü ben sigara içiyorum.
- e yarım saat içmesen ölür müsün?
- eeııııaaaa??
zıkkım için kardeşim.*
devamını gör...
diyelim ki o bunu okuyor
ne zaman istersen ,
bir gün sanki hiç bir şey olmamış gibi gelsen " yeniden başlayalım mı?" desen sanki hiç kırılmamış gibi yine kabul ederim.
bir gün sanki hiç bir şey olmamış gibi gelsen " yeniden başlayalım mı?" desen sanki hiç kırılmamış gibi yine kabul ederim.
devamını gör...
sözlük yazarlarının her telden futbol paylaşımları
devamını gör...
yazarların en iyi yaptığı iş
empati yapıp insan gözlemlemek.
manyağım ben. hepinizin içini görüyorum. korkun benden.*
manyağım ben. hepinizin içini görüyorum. korkun benden.*
devamını gör...
uğurcan çakır
nasıl bir özgüven nasıl bir kaleci anlamadığım insan.
kaç sene sonra trabzon’dan çıkıp galatasaray’a gelmişsin yüklü bir bonservisin altında ezilmek varken muslera sonrası tedirgin olmak varken çatır çatır kalecilik yapıyor.
avrupa standartlarında bir ayak kalitesi var üst düzey bir kaleci.
kaç sene sonra trabzon’dan çıkıp galatasaray’a gelmişsin yüklü bir bonservisin altında ezilmek varken muslera sonrası tedirgin olmak varken çatır çatır kalecilik yapıyor.
avrupa standartlarında bir ayak kalitesi var üst düzey bir kaleci.
devamını gör...
yazarların en iyi yaptığı iş
avm gezmek, futbolmak, yatmak, uyumak, iyi geceler dilemek.
devamını gör...


