zaman tüneli
sevilen giyim tarzları
hafta içi klasik, hafta sonu spor..
devamını gör...
ejderhamı nasıl eğitirim sorusu
(bkz: dracarys)
devamını gör...
yalancıları yok etmek
efenim... (bkz: ölüm (yazar)) sayesinde ben de bir heveslendim ve bir süre önce yazdığım ama yarım kalan öyküyü burada paylaşmaya karar verdim. belki vesileyle gelir devam ettiririm burada. şimdiden yazım hataları ve düşük cümleler için özür dilerim. hiç üzerinden geçmedim.
yalancıları yok etmek
01
gölgem ve sesim bir sabah yok oldular. uyandığımda yatağımın kenarında oturdum her zamanki gibi, kedim miyavlayarak bacaklarımın arasında dolaşmaya başladığında fark ettim gölgemin olmadığını. kedim de fark etmiş olacak ki durumu tedirgin tedirgin süründü bacaklarımın altında. bir önceki gece bir öykü okumuştum gölgesini satan bir adamın hikayesi ama çok ilgimi çekmemişti ve yarım bırakmıştım. ben gölgemi uykumda satmadığıma göre biri ya çalmış olmalıydı ya da beni terk etmiş olmalıydı. açıkçası aramızda bir kavga olmadığını bildiğimden ikinci ihtimali hemen def ettim zihnimden. yok hayır, gölgem beni terk etmiş olamazdı. o zaman biri kesinlikle uykumda çalmış olmalıydı. e ama karanlıktı oda ben uyurken, yani yatağıma gölge düşüyor olsa gölgem herhalde altımda falan olurdu. biri yattığım yerden beni havaya kaldırıp gölgemi çalmış olamaz değil mi?çünkü o zaman uyanmış olmaz mıydım? keşke odama kamera koysaydım o zaman görebilirdim gölge hırsızını. bunları düşünürken ayağa kalktım, etrafıma bakındım, kedime çekil bacaklarımın arasından demek için ağzımı açtım ve bir anda fark ettim ki sesim de yok olmuş. dudaklarım hareket etti, kulaklarım kedimin miyavlamasını duydu ama kendi sesimi duyamadım konuşurken. hemen tuvalete koştum, aynada kendime baktım, noluyor lan diye bağırdım ama kendimi duyamadım, sonra banyonun seramik zemininde gölgemi aradım ama o da yoktu.
şimdi size sorarım hangisi daha kötü? insanın gölgesini kaybetmesi mi? yoksa sesini kaybetmesi mi?
evet tam da tahmin ettiğiniz gibi, gölgemin olmaması beni zerre endişelendirmedi o sırada. kim takar gölgeyi. sesim yoktu, sesim, kulaklarımda mı bir problem vardı? odaya geri döndüm, komodinin üzerinde duran telefonumu aldım, ve gece yatmadan önce dinlediğim son şarkıyı açtım, queens of the stone age’den, song for the deaf. oynat tuşuna bastığımda fark ettim bu şarkının gece yatarken son şarkı olmasının bir tesadüf olamayacağını. ama sonra hatırladım ben tesadüflere inanırdım, yani tesadüflerin gerçekten birer anlamı olmayacağına inanırdım. o yüzden hemen vazgeçtim bir anlam aramayı. insan korkunca çelişkili davranışlar sergileyebiliyor ya da çelişkili şeyler düşünebiliyor işte böyle ve takdir edersiniz ki ben korkmuştum. şarkıya gelince. gayet net duyabiliyordum. sonra ses kaydedicisini açtım. bunu neden yaptığımı bilmiyorum, gayet içgüdüsel bir davranış diyebilirim, ve konuşmaya başladım, kendi sesimi duyamıyordum tabi ama ses kaydedicisi sanki ses, algılıyormuş gibi kaydediyordu bir şeyler.
tam olarak şunları dedim, bugün günlerden cumartesi, ocak ayının altısı ve ben kendi sesimi duyamıyorum, şu an konuşuyorum evet ağzım hareket ediyor evet ama sesim bana gelmiyor.
sonra durdur işaretine bastım ve sonra da oynat tuşuna bastım, işte o zaman çok garip bir şey oldu. duyamadığım sesim çok net bir şekilde telefonumun hoparlöründen kulağıma geliyordu.
bugün günlerden cumartesi, ocak ayının altısı ve ben kendi sesimi duyamıyorum, şu an konuşuyorum evet ağzım hareket ediyor ama sesim bana gelmiyor.
telefonu fırlattım, yatağımın kenarına oturdum ve düşünmeye başladım, uykumda bir şey olmuş olmalıydı, telefon sesimi kaydediyor ama ben duyamıyorsam o zaman kulaklarımla ilgili bir şey olmuş olması gerekiyor. evet, sorun tespit edilmişti,
telefonu tekrar elime aldım ve ses kaydedicisine konuştum,
merhaba doktor bey, bu sabah uyandığımda kendi sesimi duyamadım, hala da duyamıyorum şu an bu ses kaydını yaparken, sanırım kulaklarımda bir sorun var. lütfen çıldırmadan bu sorunu çözebilir misiniz? dedim ve hemen üstümü giyinip sağlık merkezine gitmek için evden çıktım.
apartmandan çıkarken kapıcı hüseyin’i gördüm, suratında bir panik ifadesi vardı.
hakan bey, beni duyabiliyor musunuz dedi? ben de evet duyabiliyorum dedim o da cevap verdi. kendimi duyamıyorum . hakan bey dedi.
ben seni duyuyorum ama dedim düşünceli.
birbirimize bakarken dehşetle, apartmanın kapısı açıldı ve üst kattaki fatma hanım çocuğu mira ile iteledi bizi. onun da suratında bir panik hali vardı, küçük dört yaşlarındaki mira ise ağlıyordu çığlık çığlığa. sakin sakin dedim, çocuğa, bana baktı korkan gözlerle.
fatma hanım boğazını yırtan bir sesle, sesimi duyamıyorum, konuşuyor muyum ben dedi?
dudakları gayet hareket ediyordu, duyuyoruz sizi dedim fatma hanım, sakin olun lütfen, ben de kendi sesimi duymuyorum dedim.
çocuğunu kucağına aldı, mira dedim, sen de mi duyamıyorsun sesini? kafasını salladı kızcağız salya sümüğün arasında.
arkamı döndüm insanlar apartmanlarından, balkonlarından çıkmaya başlamıştı, herkes birbirine bakıyor bağırıyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
o gün günlerden cumartesiydi. ocağın altısıydı… daha sonra bu tarih başlangıç olarak anılacaktı.
arkamı döndüm insanlar apartmanlarından, balkonlarından çıkmaya başlamıştı, herkes birbirine bakıyor bağırıyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
o gün günlerden cumartesiydi. ocağın altısıydı… daha sonra bu tarih başlangıç günü olarak anılacaktı.
ortalık karışacağa benziyordu, mira daha yüksek sesle ağlamaya başladı, ona balkonlardan birkaç çocuk daha eşlik etti.
kızın alnına bir öpücük kondurdum ve fatma hanım ile hüseyin’e bir şey demeden caddeye attım kendimi, minibüs mü beklesem, yürüsem mi karar veremedim, sağlık merkezi uzakta kalıyordu, aile hekimliğine gitsem belki daha mantıklı olurdu. bunları düşünürken yürümeye başlamıştım bile. ne arardı minibüs… hem eğer herkes kendi sesini duyamıyorsa belki toplu taşıma da sekteye uğrayacaktı.
sonra neler olacaktı? yani bu durum ne doğuracaktı? düşünmek istemiyordum. başıma pis bir ağrı girdi. hızlı adımlarla etrafıma bakına bakına sağlık ocağına giden yokuşu çıkmaya başladım.
eczanenin oradan geçerken büyük bir kalabalığın toplandığını gördüm. belki bir şey öğrenebilirim diye yanlarına gittim.
sarışın eczacı kadın kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu. herkes ya bağırıyor ya da sessiz sessiz bir şeyler mırıldanamıyordu. duyamıyorum, sesim nereye gitti? konuşuyor muyum ben?
eczacı ben de duyamıyorum ben de duyamıyorum diye bağırırken bir yandan dükkanın kepengini açmaya çalışıyordu.
salgın mı var dedi biri çığlık atarak! çığlığının sonu cılız bir yumurta sarısına dönüşmüştü kendi sesini duyamadığı için.
böyle salgın mı olur dedi bir diğer adam, kafasını iki eliyle tutuyordu, kendi kendine mi konuşuyor birilerine mi bir şey söylüyordu, belli değildi.
salgın, istila, virüs, uzaylı saldırısı… aşılar…
yürümeye başladım tekrar. sağlık ocağı yokuşun tepesinde ağaçlık bir alanın ortasındaydı. vardığımda eczanenin önündekine benzer bir kalabalıkla karşılaştım. kapı sıkı sıkıya kapalıydı. kalabalığı yararak içeri girmem mümkün görünmüyordu. ne yapacağıma karar vermek için ve nefesimi toplamak için kaldırımın kenarına oturdum.
cep telefonumu çıkardım montumun cebinden ve her zaman girdiğim haber sitelerine girdim. dünün haberleri bir bir ekranda akıyordu. tüm haberlerin güncellenme saatleri 06.44 olarak görünüyordu.
bu nece saçmalık dedim kendime ama yüksek sesle mi dedim yoksa içimden mi dedim bilmiyorum. her şey 6.44’de olmuş olmalıydı o zaman,o zaman, bir çeşit saldırı ihtimali daha çok mantıklı geliyordu. sayfaları yenilemeye çalıştım, çeşitli sosyal medya mecralarına girdim hiçbir şey yenilenmiyordu. her şey sanki saat 6.44’de durmuş gibiydi.
burada öylece durmanın bir anlamı yok dedim, aslında bunu düşünmüştüm sadece ama sanırım yüksek sesle dedim çünkü son anda dudaklarımın hareket ettiğini fark ettim.
ayağa kalktım ve yürümeye başladım, yokuştan aşağı saldım kendimi. evimin önünden geçerken bir tereddüt ettim, tekrar girsem mi, markete doğru mu gitsem? bir tarafım açıkçası nereye gidersem gideyim demin eczanenin önünde karşılaştığım manzaranın aynısı ile karşılaşmaktan korkuyordu. eve gidip kendimi kapatsam ve iletişim kaynaklarından neler olduğunu öğrenmeye çalışsam, bilgisayarlar çalışıyor muydu mesela. ah evet ya, neden bunu kontrol etmedim ki? diye düşündüm ve evimin iki sokak ötesinden geri dönüp kapımı açtım.
kedim kapıda karşıladı beni, şaşkolozum benim diye sevdim onu, çünkü mamasını vermeyi unutmuştum. mutfağa girdim, kahve makinesini hazırladım, ve salona geçerek televizyonu açtım. her zaman izlediğim kanallar tamamıyla karanlıktı, devlet kanalını açtım. spiker kadın elinde bir kağıt yüzü kan ter içinde okumaya çalışıyordu.
“değerli vatandaşlar, sabah 6.44 ‘de tüm ülkemize ve vatandaşlarımıza yapılan hain saldırının ardında hangi ülke olduğunu bilmiyoruz. aslına bakarsanız bu saldırının dünya çapında olup olmadığını da bilmiyoruz ancak elimizdeki verilere dayanarak şunu söyleyebiliriz ki şu an yaşadığınız şey gerçek! bu bir gerçek! ben bu satırları okurken sesimi duyamıyorum. bir kulaklık vasıtasıyla bu sorunu çözdük ama ben de sizin gibi kendi sesimi duyamıyorum. ailem, tüm kanal, ankara, istanbul, yozgat manisa… artvin. ülkenin her yerinden benzer haberler hızlı bir şekilde haber merkezimize geliyor. vatandaşlarımızı sakin olmaları konusunda uyarıyoruz. mümkün mertebe sokağa çıkmayın ve kanalımızdan vereceğimiz bilgiler doğrultusunda hareket edin ve mutla…”
televizyonu kapattım. aman, evde kalın diyor işte. ne diyecek ki başka? sokağa çıksak kaos olacakmış da vıttırı da zıttırı da. televizyon kanalları gitmiş, millet kendi sesini duyamıyor, evde kalın diyor bir de. pandemi de kaldık da ne oldu. millet yine öldü yine öldü. bunda ölen olacak mı acaba?
elime cep telefonunu aldım ve sesimi kaydetmeye başladım.
“ bir iki deneme deneme…” ses ibresi hareket ediyordu. “demin dışarı çıktım ve kendi sesimi duyamamam sadece bana özgü değilmiş keşfettim. bu bir saldırı diyor televizyon, insanların kendi seslerini duymamalarını sağlayarak neyi hedefler, kim hedefler ve ne amaca hizmet eder bilmiyorum.”
kayıt tuşunu kapattım. elimde telefon, bir süre durdum öyle. annem… uyuyordur şimdi. panikletmenin alemi var mı? yok tabi ne gerek var. evine giderim birazdan. kapıyı açar pijamalarıyla. sonra sakinleştirerek durumu anlatırım. hem belki onu yakalamamıştır bu durum. belki yakalanmayan insanlar vardır. bundan bir hastalık gibi bahsetmek de… yakalanmak?
funda.
funda sabah uyandığında… saçlarını taradığında konuşmazdı. kedimizi ben aldığım için konuşacak kimsesi de yoktu. telefonunu geceden kapatır, kahvaltısını yapıp, kahvesini içip, iki saat kitabını okuyana kadar da açmazdı. belki sevgilisi vardır? belki sevgilisi sesini kaybetmiştir ya da funda kaybetmiştir ama benim gibi olmayan sevgilisi kaybetmemiştir.
ah dedim kendi kendime. boşanmanın üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen funda’nın canlı görüntüsü gözümün önüne nasıl da geliyor.
tamam dedim, anneme uğradıktan sonra direkt onun evine giderim.
televizyonu tekrar açtım.
aynı spiker kadın elinde kağıdıyla duruyordu masanın arkasında ve aynı cümleleri tekrar ediyordu. görüntü kaydı, ekran karardı ve tekrar geldi. kadının konuşması baştan başladı.
televizyonu kapattım. eeee dedim kendi kendime. ne yapacağım şimdi. kedime baktım. yanımda mırıldamaya başlamıştı. kucağıma aldım ve başını okşamaya başladım.
ne garip di mi fındık, sen de acaba sesini duyamıyor musun dedim. fındık şöyle bir suratıma baktı.
ne alakası var dedi? sesi öyle berrak öyle tam tonunda öyle fındık’a has geldi ki yerimden sıçradım. o da benimle birlikte sıçradı.
-dur be ne hopluyorsun?
güzel dedim kendi kendime, kendi sesimi duyamadığım gibi kedimin konuşmasını mı duyuyorum yoksa hayal mı ediyorum yoksa düşüncesini mi okuyorum diye düşünerek ayakta dondum kaldım.
ben susadım ya dedi fındık ve mutfağa doğru salına salına gitti.
arkasından bağırdım, ya da bağırmadım ama bağırmış gibi hissettim. bir dakika bir dakika dedim.
durdu şöyle bir kafasını çevirdi, bana baktı. susadım dedim sana dedi ve yürümeye devam etti.
peşinden mutfağa girdim, sen benimle mi konuşuyorsun dedim,
suyunu içerken bir homurdandı, allah allah başa bela galiba bu sabah, yemek vermeyi de unuttun, ne bu telaş anlamıyorum. alt tarafı beni duyabiliyorsun dedi.
mutfakta etrafıma bakındım, o sırada suyunu bitirmiş bana gözlerini dikmişti. tekrar baktığımda, korkma dedi.
korkma mı? korkma demek… telaşla evin kapısına yöneldim ve sokağa attım kendimi.
insanlar hala balkonlarındaydı, kesik kesik bağırışlar birkaç kişi de benim gibi kendini sokağa atmıştı. arabama yöneldim, sokağın sonunda araya sıkıştırmıştım, zar zor park yeri bulmuştum. tek tük arabalar geçmeye başlamıştı ama etrafta polis ya da bekçi ya da ne bileyim güvenlik görevlisine namına kimse yoktu. arabanın yanına geldiğimde, bir kedinin kaputun üzerinde oturduğunu gördüm. gözlerini bana kilitledi.
sen de mi konuşuyorsun dedim.
biz hep konuşuyorduk dostum dedi. duymayan sizdiniz dedi gözlerini kısarak,
ellerimi belime koydum, bu nasıl bir saçmalık anlayamadım, kaputun üzerinden iner misin dedim.
çalıştır arabayı öyle ineyim dedi. araba çalışınca hafif bir titreşim oluyor çok hoşuma gidiyor. anlık ama dedi. manyağa bak diye düşündüm. sanırım konuşmamış olacağım ki bu söylediğime bir cevap vermedi.
ben de arabaya bindim ve funda’nın evinin yolunu tuttum.
apartmana geldiğimde yukarı baktım ve balkonda olduğunu gördüm, elinde kahvesi sigarasını tüttürüp etrafa bakınıyordu. sokakta insanlar boş boş dolanıyor birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. duyuyor musun, duymuyorum, neden duymuyorum gibisinden.
ufaktan bir kaos ortamı olacaktı belli ve içeri girmem gerekiyor diye düşündüm, hızlıca fundaya seslendim, daha sonra funda’nın anlattığına göre hayatında ağzımdan dökülen en berbat çığlıkmış funda’ya bağırmam. o zaman anlamış sesimi duyamadığımı.
o da bana çık çık yukarı diye bağırdı ama gülüyordu. kapıya geldiğimdeyse gülümsemeye devam ediyordu. onu en son üniversite yıllarındayken böyle gülümserken gördüğümü hatırlıyorum, o küçük hınzır genç kadın gibiydi.
yalancıları yok etmek
01
gölgem ve sesim bir sabah yok oldular. uyandığımda yatağımın kenarında oturdum her zamanki gibi, kedim miyavlayarak bacaklarımın arasında dolaşmaya başladığında fark ettim gölgemin olmadığını. kedim de fark etmiş olacak ki durumu tedirgin tedirgin süründü bacaklarımın altında. bir önceki gece bir öykü okumuştum gölgesini satan bir adamın hikayesi ama çok ilgimi çekmemişti ve yarım bırakmıştım. ben gölgemi uykumda satmadığıma göre biri ya çalmış olmalıydı ya da beni terk etmiş olmalıydı. açıkçası aramızda bir kavga olmadığını bildiğimden ikinci ihtimali hemen def ettim zihnimden. yok hayır, gölgem beni terk etmiş olamazdı. o zaman biri kesinlikle uykumda çalmış olmalıydı. e ama karanlıktı oda ben uyurken, yani yatağıma gölge düşüyor olsa gölgem herhalde altımda falan olurdu. biri yattığım yerden beni havaya kaldırıp gölgemi çalmış olamaz değil mi?çünkü o zaman uyanmış olmaz mıydım? keşke odama kamera koysaydım o zaman görebilirdim gölge hırsızını. bunları düşünürken ayağa kalktım, etrafıma bakındım, kedime çekil bacaklarımın arasından demek için ağzımı açtım ve bir anda fark ettim ki sesim de yok olmuş. dudaklarım hareket etti, kulaklarım kedimin miyavlamasını duydu ama kendi sesimi duyamadım konuşurken. hemen tuvalete koştum, aynada kendime baktım, noluyor lan diye bağırdım ama kendimi duyamadım, sonra banyonun seramik zemininde gölgemi aradım ama o da yoktu.
şimdi size sorarım hangisi daha kötü? insanın gölgesini kaybetmesi mi? yoksa sesini kaybetmesi mi?
evet tam da tahmin ettiğiniz gibi, gölgemin olmaması beni zerre endişelendirmedi o sırada. kim takar gölgeyi. sesim yoktu, sesim, kulaklarımda mı bir problem vardı? odaya geri döndüm, komodinin üzerinde duran telefonumu aldım, ve gece yatmadan önce dinlediğim son şarkıyı açtım, queens of the stone age’den, song for the deaf. oynat tuşuna bastığımda fark ettim bu şarkının gece yatarken son şarkı olmasının bir tesadüf olamayacağını. ama sonra hatırladım ben tesadüflere inanırdım, yani tesadüflerin gerçekten birer anlamı olmayacağına inanırdım. o yüzden hemen vazgeçtim bir anlam aramayı. insan korkunca çelişkili davranışlar sergileyebiliyor ya da çelişkili şeyler düşünebiliyor işte böyle ve takdir edersiniz ki ben korkmuştum. şarkıya gelince. gayet net duyabiliyordum. sonra ses kaydedicisini açtım. bunu neden yaptığımı bilmiyorum, gayet içgüdüsel bir davranış diyebilirim, ve konuşmaya başladım, kendi sesimi duyamıyordum tabi ama ses kaydedicisi sanki ses, algılıyormuş gibi kaydediyordu bir şeyler.
tam olarak şunları dedim, bugün günlerden cumartesi, ocak ayının altısı ve ben kendi sesimi duyamıyorum, şu an konuşuyorum evet ağzım hareket ediyor evet ama sesim bana gelmiyor.
sonra durdur işaretine bastım ve sonra da oynat tuşuna bastım, işte o zaman çok garip bir şey oldu. duyamadığım sesim çok net bir şekilde telefonumun hoparlöründen kulağıma geliyordu.
bugün günlerden cumartesi, ocak ayının altısı ve ben kendi sesimi duyamıyorum, şu an konuşuyorum evet ağzım hareket ediyor ama sesim bana gelmiyor.
telefonu fırlattım, yatağımın kenarına oturdum ve düşünmeye başladım, uykumda bir şey olmuş olmalıydı, telefon sesimi kaydediyor ama ben duyamıyorsam o zaman kulaklarımla ilgili bir şey olmuş olması gerekiyor. evet, sorun tespit edilmişti,
telefonu tekrar elime aldım ve ses kaydedicisine konuştum,
merhaba doktor bey, bu sabah uyandığımda kendi sesimi duyamadım, hala da duyamıyorum şu an bu ses kaydını yaparken, sanırım kulaklarımda bir sorun var. lütfen çıldırmadan bu sorunu çözebilir misiniz? dedim ve hemen üstümü giyinip sağlık merkezine gitmek için evden çıktım.
apartmandan çıkarken kapıcı hüseyin’i gördüm, suratında bir panik ifadesi vardı.
hakan bey, beni duyabiliyor musunuz dedi? ben de evet duyabiliyorum dedim o da cevap verdi. kendimi duyamıyorum . hakan bey dedi.
ben seni duyuyorum ama dedim düşünceli.
birbirimize bakarken dehşetle, apartmanın kapısı açıldı ve üst kattaki fatma hanım çocuğu mira ile iteledi bizi. onun da suratında bir panik hali vardı, küçük dört yaşlarındaki mira ise ağlıyordu çığlık çığlığa. sakin sakin dedim, çocuğa, bana baktı korkan gözlerle.
fatma hanım boğazını yırtan bir sesle, sesimi duyamıyorum, konuşuyor muyum ben dedi?
dudakları gayet hareket ediyordu, duyuyoruz sizi dedim fatma hanım, sakin olun lütfen, ben de kendi sesimi duymuyorum dedim.
çocuğunu kucağına aldı, mira dedim, sen de mi duyamıyorsun sesini? kafasını salladı kızcağız salya sümüğün arasında.
arkamı döndüm insanlar apartmanlarından, balkonlarından çıkmaya başlamıştı, herkes birbirine bakıyor bağırıyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
o gün günlerden cumartesiydi. ocağın altısıydı… daha sonra bu tarih başlangıç olarak anılacaktı.
arkamı döndüm insanlar apartmanlarından, balkonlarından çıkmaya başlamıştı, herkes birbirine bakıyor bağırıyor ve bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
o gün günlerden cumartesiydi. ocağın altısıydı… daha sonra bu tarih başlangıç günü olarak anılacaktı.
ortalık karışacağa benziyordu, mira daha yüksek sesle ağlamaya başladı, ona balkonlardan birkaç çocuk daha eşlik etti.
kızın alnına bir öpücük kondurdum ve fatma hanım ile hüseyin’e bir şey demeden caddeye attım kendimi, minibüs mü beklesem, yürüsem mi karar veremedim, sağlık merkezi uzakta kalıyordu, aile hekimliğine gitsem belki daha mantıklı olurdu. bunları düşünürken yürümeye başlamıştım bile. ne arardı minibüs… hem eğer herkes kendi sesini duyamıyorsa belki toplu taşıma da sekteye uğrayacaktı.
sonra neler olacaktı? yani bu durum ne doğuracaktı? düşünmek istemiyordum. başıma pis bir ağrı girdi. hızlı adımlarla etrafıma bakına bakına sağlık ocağına giden yokuşu çıkmaya başladım.
eczanenin oradan geçerken büyük bir kalabalığın toplandığını gördüm. belki bir şey öğrenebilirim diye yanlarına gittim.
sarışın eczacı kadın kalabalığı sakinleştirmeye çalışıyordu. herkes ya bağırıyor ya da sessiz sessiz bir şeyler mırıldanamıyordu. duyamıyorum, sesim nereye gitti? konuşuyor muyum ben?
eczacı ben de duyamıyorum ben de duyamıyorum diye bağırırken bir yandan dükkanın kepengini açmaya çalışıyordu.
salgın mı var dedi biri çığlık atarak! çığlığının sonu cılız bir yumurta sarısına dönüşmüştü kendi sesini duyamadığı için.
böyle salgın mı olur dedi bir diğer adam, kafasını iki eliyle tutuyordu, kendi kendine mi konuşuyor birilerine mi bir şey söylüyordu, belli değildi.
salgın, istila, virüs, uzaylı saldırısı… aşılar…
yürümeye başladım tekrar. sağlık ocağı yokuşun tepesinde ağaçlık bir alanın ortasındaydı. vardığımda eczanenin önündekine benzer bir kalabalıkla karşılaştım. kapı sıkı sıkıya kapalıydı. kalabalığı yararak içeri girmem mümkün görünmüyordu. ne yapacağıma karar vermek için ve nefesimi toplamak için kaldırımın kenarına oturdum.
cep telefonumu çıkardım montumun cebinden ve her zaman girdiğim haber sitelerine girdim. dünün haberleri bir bir ekranda akıyordu. tüm haberlerin güncellenme saatleri 06.44 olarak görünüyordu.
bu nece saçmalık dedim kendime ama yüksek sesle mi dedim yoksa içimden mi dedim bilmiyorum. her şey 6.44’de olmuş olmalıydı o zaman,o zaman, bir çeşit saldırı ihtimali daha çok mantıklı geliyordu. sayfaları yenilemeye çalıştım, çeşitli sosyal medya mecralarına girdim hiçbir şey yenilenmiyordu. her şey sanki saat 6.44’de durmuş gibiydi.
burada öylece durmanın bir anlamı yok dedim, aslında bunu düşünmüştüm sadece ama sanırım yüksek sesle dedim çünkü son anda dudaklarımın hareket ettiğini fark ettim.
ayağa kalktım ve yürümeye başladım, yokuştan aşağı saldım kendimi. evimin önünden geçerken bir tereddüt ettim, tekrar girsem mi, markete doğru mu gitsem? bir tarafım açıkçası nereye gidersem gideyim demin eczanenin önünde karşılaştığım manzaranın aynısı ile karşılaşmaktan korkuyordu. eve gidip kendimi kapatsam ve iletişim kaynaklarından neler olduğunu öğrenmeye çalışsam, bilgisayarlar çalışıyor muydu mesela. ah evet ya, neden bunu kontrol etmedim ki? diye düşündüm ve evimin iki sokak ötesinden geri dönüp kapımı açtım.
kedim kapıda karşıladı beni, şaşkolozum benim diye sevdim onu, çünkü mamasını vermeyi unutmuştum. mutfağa girdim, kahve makinesini hazırladım, ve salona geçerek televizyonu açtım. her zaman izlediğim kanallar tamamıyla karanlıktı, devlet kanalını açtım. spiker kadın elinde bir kağıt yüzü kan ter içinde okumaya çalışıyordu.
“değerli vatandaşlar, sabah 6.44 ‘de tüm ülkemize ve vatandaşlarımıza yapılan hain saldırının ardında hangi ülke olduğunu bilmiyoruz. aslına bakarsanız bu saldırının dünya çapında olup olmadığını da bilmiyoruz ancak elimizdeki verilere dayanarak şunu söyleyebiliriz ki şu an yaşadığınız şey gerçek! bu bir gerçek! ben bu satırları okurken sesimi duyamıyorum. bir kulaklık vasıtasıyla bu sorunu çözdük ama ben de sizin gibi kendi sesimi duyamıyorum. ailem, tüm kanal, ankara, istanbul, yozgat manisa… artvin. ülkenin her yerinden benzer haberler hızlı bir şekilde haber merkezimize geliyor. vatandaşlarımızı sakin olmaları konusunda uyarıyoruz. mümkün mertebe sokağa çıkmayın ve kanalımızdan vereceğimiz bilgiler doğrultusunda hareket edin ve mutla…”
televizyonu kapattım. aman, evde kalın diyor işte. ne diyecek ki başka? sokağa çıksak kaos olacakmış da vıttırı da zıttırı da. televizyon kanalları gitmiş, millet kendi sesini duyamıyor, evde kalın diyor bir de. pandemi de kaldık da ne oldu. millet yine öldü yine öldü. bunda ölen olacak mı acaba?
elime cep telefonunu aldım ve sesimi kaydetmeye başladım.
“ bir iki deneme deneme…” ses ibresi hareket ediyordu. “demin dışarı çıktım ve kendi sesimi duyamamam sadece bana özgü değilmiş keşfettim. bu bir saldırı diyor televizyon, insanların kendi seslerini duymamalarını sağlayarak neyi hedefler, kim hedefler ve ne amaca hizmet eder bilmiyorum.”
kayıt tuşunu kapattım. elimde telefon, bir süre durdum öyle. annem… uyuyordur şimdi. panikletmenin alemi var mı? yok tabi ne gerek var. evine giderim birazdan. kapıyı açar pijamalarıyla. sonra sakinleştirerek durumu anlatırım. hem belki onu yakalamamıştır bu durum. belki yakalanmayan insanlar vardır. bundan bir hastalık gibi bahsetmek de… yakalanmak?
funda.
funda sabah uyandığında… saçlarını taradığında konuşmazdı. kedimizi ben aldığım için konuşacak kimsesi de yoktu. telefonunu geceden kapatır, kahvaltısını yapıp, kahvesini içip, iki saat kitabını okuyana kadar da açmazdı. belki sevgilisi vardır? belki sevgilisi sesini kaybetmiştir ya da funda kaybetmiştir ama benim gibi olmayan sevgilisi kaybetmemiştir.
ah dedim kendi kendime. boşanmanın üzerinden bir sene geçmiş olmasına rağmen funda’nın canlı görüntüsü gözümün önüne nasıl da geliyor.
tamam dedim, anneme uğradıktan sonra direkt onun evine giderim.
televizyonu tekrar açtım.
aynı spiker kadın elinde kağıdıyla duruyordu masanın arkasında ve aynı cümleleri tekrar ediyordu. görüntü kaydı, ekran karardı ve tekrar geldi. kadının konuşması baştan başladı.
televizyonu kapattım. eeee dedim kendi kendime. ne yapacağım şimdi. kedime baktım. yanımda mırıldamaya başlamıştı. kucağıma aldım ve başını okşamaya başladım.
ne garip di mi fındık, sen de acaba sesini duyamıyor musun dedim. fındık şöyle bir suratıma baktı.
ne alakası var dedi? sesi öyle berrak öyle tam tonunda öyle fındık’a has geldi ki yerimden sıçradım. o da benimle birlikte sıçradı.
-dur be ne hopluyorsun?
güzel dedim kendi kendime, kendi sesimi duyamadığım gibi kedimin konuşmasını mı duyuyorum yoksa hayal mı ediyorum yoksa düşüncesini mi okuyorum diye düşünerek ayakta dondum kaldım.
ben susadım ya dedi fındık ve mutfağa doğru salına salına gitti.
arkasından bağırdım, ya da bağırmadım ama bağırmış gibi hissettim. bir dakika bir dakika dedim.
durdu şöyle bir kafasını çevirdi, bana baktı. susadım dedim sana dedi ve yürümeye devam etti.
peşinden mutfağa girdim, sen benimle mi konuşuyorsun dedim,
suyunu içerken bir homurdandı, allah allah başa bela galiba bu sabah, yemek vermeyi de unuttun, ne bu telaş anlamıyorum. alt tarafı beni duyabiliyorsun dedi.
mutfakta etrafıma bakındım, o sırada suyunu bitirmiş bana gözlerini dikmişti. tekrar baktığımda, korkma dedi.
korkma mı? korkma demek… telaşla evin kapısına yöneldim ve sokağa attım kendimi.
insanlar hala balkonlarındaydı, kesik kesik bağırışlar birkaç kişi de benim gibi kendini sokağa atmıştı. arabama yöneldim, sokağın sonunda araya sıkıştırmıştım, zar zor park yeri bulmuştum. tek tük arabalar geçmeye başlamıştı ama etrafta polis ya da bekçi ya da ne bileyim güvenlik görevlisine namına kimse yoktu. arabanın yanına geldiğimde, bir kedinin kaputun üzerinde oturduğunu gördüm. gözlerini bana kilitledi.
sen de mi konuşuyorsun dedim.
biz hep konuşuyorduk dostum dedi. duymayan sizdiniz dedi gözlerini kısarak,
ellerimi belime koydum, bu nasıl bir saçmalık anlayamadım, kaputun üzerinden iner misin dedim.
çalıştır arabayı öyle ineyim dedi. araba çalışınca hafif bir titreşim oluyor çok hoşuma gidiyor. anlık ama dedi. manyağa bak diye düşündüm. sanırım konuşmamış olacağım ki bu söylediğime bir cevap vermedi.
ben de arabaya bindim ve funda’nın evinin yolunu tuttum.
apartmana geldiğimde yukarı baktım ve balkonda olduğunu gördüm, elinde kahvesi sigarasını tüttürüp etrafa bakınıyordu. sokakta insanlar boş boş dolanıyor birbirlerine bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. duyuyor musun, duymuyorum, neden duymuyorum gibisinden.
ufaktan bir kaos ortamı olacaktı belli ve içeri girmem gerekiyor diye düşündüm, hızlıca fundaya seslendim, daha sonra funda’nın anlattığına göre hayatında ağzımdan dökülen en berbat çığlıkmış funda’ya bağırmam. o zaman anlamış sesimi duyamadığımı.
o da bana çık çık yukarı diye bağırdı ama gülüyordu. kapıya geldiğimdeyse gülümsemeye devam ediyordu. onu en son üniversite yıllarındayken böyle gülümserken gördüğümü hatırlıyorum, o küçük hınzır genç kadın gibiydi.
devamını gör...
alkolü bırakmak için tavsiyeler
yerine ne içebiliriz ? ben egzersiz yaparak form koruma kaygısı ile baya azaltmış durumdayım ama başkalarının tecrübelerini de duymak isterim.
devamını gör...
yoga vs pilates
pilates severim ben. yoga daha çok zihinsel bir uğraşı gibi geliyor bana.
devamını gör...
vladimir lenin'in gizli müslüman olduğu gerçeği
zamaninda haseki denen dangoz yazarin bana ugruna tdk ayari verdigi basliktir. ayriyetten gizlenen bi gercektir. hatta ve hatta buyuk buyuk babamin buyuk babama anlattigi ve onun da babama anlattigina gore kendisinin sirtinda kocaman bi im muslim dont panic dovmesi varmis. hatta ve hatta sol gogsune de allah dovmesi yaptirtmis kiril alfabesiyle.
sonra sovyetti movyetti derken kapatmak zorunda kalmis, kendisi de buna zorlanmis. lakin gel gor ki baldirindaki im just muslim not a terrorist dovmesini hicbi zaman sildirmemistir. evet.
sonra sovyetti movyetti derken kapatmak zorunda kalmis, kendisi de buna zorlanmis. lakin gel gor ki baldirindaki im just muslim not a terrorist dovmesini hicbi zaman sildirmemistir. evet.
devamını gör...
kazım koyuncu
karadeniz'in yakışıklı, şair ceketli çocuğu. asi bir devrimci. yiğit bir insan. kısaca insana dair güzel olan ne varsa onun vücut bulmuş halidir kazım koyuncu.
devamını gör...
kazım koyuncu
en büyük hitlerinin hiç birisi lazca değildir.
didou nana: gürcüce
heyamo: megrelce ( batı gürcistan'daki laz azınlığın dili)
ella ella : hemşince olarak bilinen batı ermeni lehçesi
didou nana: gürcüce
heyamo: megrelce ( batı gürcistan'daki laz azınlığın dili)
ella ella : hemşince olarak bilinen batı ermeni lehçesi
devamını gör...
iyi geceler sözlük
herkese iyi geceler.
devamını gör...
irfan değirmenci’nin son halinin takipçilerini üzmesi
irfan abiyi severim. beni üzmedi valla. her haliyle yakışıklı ve güzel bir kalbe sahip bir adam. ona ne yapsa yakışır.
devamını gör...
güne bir şarkı bırak
bi' yere varmasa da yollarım
kendimi bozmadım hiç bozmam
biliyo'sun her şeyi yaparım
sensin en büyük kavgam
devamını gör...
ejderhamı nasıl eğitirim sorusu
bazı ejderhalar var sevgili yazarlar boy pos yerinde, yaş 30’u geçmiş, hatta bazıları 40’a dayanmıs ama hala ateşi nereye püskürteceğini bilmiyor. toplum içine salınmış ama kullanım kılavuzu okunmamış model gibi önüne gelen yere ateş açıp, cehaletiyle başka insanların hayatında kıyıma sebep oluyor.
bu noktada yapılması gereken şey ejderhayı suçlamak değil, bana göre eğitmektir. evet, biraz geç kalınmıs olabilir ama umut her zaman vardır. ben şahsen böyle bir ejderhayla karşılaşınca “gel bakalım güzelim ” deyip nazikçe kolundan tutup yeniden egitime yazdırma taraftarıyım.müfredat da gayet net:
1. ders: ağzın doluyken konusmamak ve sofrada köy yakmamak(kavga çıkarmamak).
2. ders: her tartışmada ateş püskürtmenin çözüm olmadığı gerçeği(hakaret vari konuşma yapmamak).
3. ders: sıraya girmek, insanlara çarpmadan yürümek ve “afedersiniz, özür dilerim” kelimelerini telaffuz edebilmek.
4. ders: her fikir ayrılığında ortaçağ savaşı başlatmamak( ya da cahiliye donemini yasatmamak).
5. ders: “teşekkür ederim” ve “günaydın, iyi akşamlar ” gibi ileri seviye büyüler.
programın sonunda ejderha hala köy yakma eğilimindeyse yapılacak şey basit: topluma salmadan önce bir süre daha rehabilitasyonda tutmak(ıslah olana kadar).
çünkü bazı ejderhalar uçmayı öğrenmiş olabilir ama insan içinde nasıl yaşanacağını hala öğrenememistir. bu da modern çağın en tehlikeli ejderha türüdür.
hayatımızda kendini geliştirmiş, görgülü, iyi insanlara rastlamamız dilegiyle...
bu noktada yapılması gereken şey ejderhayı suçlamak değil, bana göre eğitmektir. evet, biraz geç kalınmıs olabilir ama umut her zaman vardır. ben şahsen böyle bir ejderhayla karşılaşınca “gel bakalım güzelim ” deyip nazikçe kolundan tutup yeniden egitime yazdırma taraftarıyım.müfredat da gayet net:
1. ders: ağzın doluyken konusmamak ve sofrada köy yakmamak(kavga çıkarmamak).
2. ders: her tartışmada ateş püskürtmenin çözüm olmadığı gerçeği(hakaret vari konuşma yapmamak).
3. ders: sıraya girmek, insanlara çarpmadan yürümek ve “afedersiniz, özür dilerim” kelimelerini telaffuz edebilmek.
4. ders: her fikir ayrılığında ortaçağ savaşı başlatmamak( ya da cahiliye donemini yasatmamak).
5. ders: “teşekkür ederim” ve “günaydın, iyi akşamlar ” gibi ileri seviye büyüler.
programın sonunda ejderha hala köy yakma eğilimindeyse yapılacak şey basit: topluma salmadan önce bir süre daha rehabilitasyonda tutmak(ıslah olana kadar).
çünkü bazı ejderhalar uçmayı öğrenmiş olabilir ama insan içinde nasıl yaşanacağını hala öğrenememistir. bu da modern çağın en tehlikeli ejderha türüdür.
hayatımızda kendini geliştirmiş, görgülü, iyi insanlara rastlamamız dilegiyle...
devamını gör...
kırık gölgeler durağı
mutfaktaki o sarı ışığın altında, ellerimdeki ince çizgilere bakıyorum. orta yaş, insanın kendi yüzüyle yabancılaştığı, aynadaki o kadına sen de kimsin diye sormaya korktuğu o tuhaf durakmış. gençken hayatın devasa bir nehir olduğunu ve bizim o nehirde istediğimiz yere kürek çekebileceğimiz sanırdım. oysa hayat, parmaklarımızın arasından akıp giden kumdan başka bir şey değilmiş.
istenilen gelecek, o çok uzaklarda parlayan ışıklı şehir gibi kaldı arkamda. ben o şehre giden yolu hiç bulamadım ya da bulduğumda kapılar çoktan yüzüme kapanmıştı. ıskalamak dedikleri şey, insanın canını en çok gece yarısı, her yer sustuğunda yakıyor. o hiç gidilememiş yolların, hiç giyilmemiş elbiselerin, hiç söylenmemiş sözlerin ağırlığı... göğüs kafesimin tam ortasında bir yerlerde, o ince sızı hiç dinmiyor.
içimdeki travmalar, kimsenin görmediği ama her adımda kendini hatırlatan eski, kırık bir kemik gibi... keşke, demekten dilim aşındı da, o keşkelerin bir tanesi bile geri gelip halimi hatırımı sormadı. pişmanlıksa insanın kendi kendini yediği o karanlık sofra.. kendi elimle kurduğum o hapishanenin gardiyanı da yine benim. kendime yazıklar olsun diyemeyip, sadece bir ah çekmek... insanın kendine duyduğu o sessiz öfke, en derin karanlıktan bile daha zifiriymiş.
yine de, başımı kaldırıp o gökyüzüne baktığımda, orada asılı duran o koca boşluk beni bir nebze rahatlatıyor. belki de bu hayat, sadece kaybetmeyi öğrenme sanatıdır. düş dediğin şey zaten uyanınca biten bir şaka, umut ise o şakaya inanma inadı belki de.. bazı sabahlar uyanınca, belki bugün farklı olur diye fısıldıyorum kendime, sonra yine aynı çaydanlığı ocağa koyuyorum.
bu hayat bizi yordu be evlat..! koyu gölgelerimizle barışmak, o derin yaraları artık kaşımamak gerektiğini öğrendik ama acısı hep orada, bir nöbetçi gibi bekliyor. biz sadece bu sızıyla yaşamayı, onu bir takı gibi boynumuzda taşımayı öğrendik.
şimdilerde öylece durup, akıp giden o nehrin kıyısında, hiç ulaşamadığımız o kıyıya el sallıyoruz. hepsi bu..
t:insanın kendi eliyle ıskaladığı o görkemli geleceğin enkazı başında, dindiği sanılan ama her gece yeniden sızlayan eski yaralarla baş başa kaldığı o sessiz ve karanlık bekleme salonudur.
istenilen gelecek, o çok uzaklarda parlayan ışıklı şehir gibi kaldı arkamda. ben o şehre giden yolu hiç bulamadım ya da bulduğumda kapılar çoktan yüzüme kapanmıştı. ıskalamak dedikleri şey, insanın canını en çok gece yarısı, her yer sustuğunda yakıyor. o hiç gidilememiş yolların, hiç giyilmemiş elbiselerin, hiç söylenmemiş sözlerin ağırlığı... göğüs kafesimin tam ortasında bir yerlerde, o ince sızı hiç dinmiyor.
içimdeki travmalar, kimsenin görmediği ama her adımda kendini hatırlatan eski, kırık bir kemik gibi... keşke, demekten dilim aşındı da, o keşkelerin bir tanesi bile geri gelip halimi hatırımı sormadı. pişmanlıksa insanın kendi kendini yediği o karanlık sofra.. kendi elimle kurduğum o hapishanenin gardiyanı da yine benim. kendime yazıklar olsun diyemeyip, sadece bir ah çekmek... insanın kendine duyduğu o sessiz öfke, en derin karanlıktan bile daha zifiriymiş.
yine de, başımı kaldırıp o gökyüzüne baktığımda, orada asılı duran o koca boşluk beni bir nebze rahatlatıyor. belki de bu hayat, sadece kaybetmeyi öğrenme sanatıdır. düş dediğin şey zaten uyanınca biten bir şaka, umut ise o şakaya inanma inadı belki de.. bazı sabahlar uyanınca, belki bugün farklı olur diye fısıldıyorum kendime, sonra yine aynı çaydanlığı ocağa koyuyorum.
bu hayat bizi yordu be evlat..! koyu gölgelerimizle barışmak, o derin yaraları artık kaşımamak gerektiğini öğrendik ama acısı hep orada, bir nöbetçi gibi bekliyor. biz sadece bu sızıyla yaşamayı, onu bir takı gibi boynumuzda taşımayı öğrendik.
şimdilerde öylece durup, akıp giden o nehrin kıyısında, hiç ulaşamadığımız o kıyıya el sallıyoruz. hepsi bu..
t:insanın kendi eliyle ıskaladığı o görkemli geleceğin enkazı başında, dindiği sanılan ama her gece yeniden sızlayan eski yaralarla baş başa kaldığı o sessiz ve karanlık bekleme salonudur.
devamını gör...
yoga yaparken dikkat edilecek hususlar
yoga yapmaktan vazgeçmek gerektiği.
bir kere denedim ölüyorum zannettim bıraktım.
bir kere denedim ölüyorum zannettim bıraktım.
devamını gör...
ankara'nın en çok sevilen yanı
bir şehir olsam ankara olurdum.. ayazı gibi keskin, vedaları gibi gri.
dışarıdan bakınca sert ve ruhsuz sanırlardı beni; oysa içimde kimsenin bilmediği o çıkmaz sokaklarda ne büyük fırtınalar, ne sessiz çığlıklar saklardım. denizi yok diye küçümserlerdi belki ama ben, bozkırın ortasında tek başına ayakta kalmanın o mağrur hüznü olurdum.
dışarıdan bakınca sert ve ruhsuz sanırlardı beni; oysa içimde kimsenin bilmediği o çıkmaz sokaklarda ne büyük fırtınalar, ne sessiz çığlıklar saklardım. denizi yok diye küçümserlerdi belki ama ben, bozkırın ortasında tek başına ayakta kalmanın o mağrur hüznü olurdum.
devamını gör...
geceye bir şarkı bırak
devamını gör...
miami vice
aslına başlayayım dedim, bruce willis çıktı karşıma. ilk rolüymüş.
80'lerin ortalarında renkli televizyonun nimetlerini sonuna kadar kullanmak için, konudan çok renk skalası gözetilerek çekilmiş, renk dünyasınının hakkını vermiş ilk diziymiş bu. gece çekimlerinde neon ışıklar, gündüz sörfler, plajlar, flamingolar, cayır cayır arabalar, lila gömlekler...
daha sonra, yapımcılar daha derin konulara dalmak istemişler. konu ağırlaşınca o eskeypist havası kalmamış. hatta çocuk tacizi ile ilgili olan bir bölümü fazla gerçekçi ve acı bulunduğu için yayınlanmamış.
finali de görkemli olmamış. kahramanlar madalyayla, büyük zaferle değil, dünyanın halinden yorulmuş, yenilmiş bir şekilde istifa ederek ayrılmışlar.
ortamına da kıyafetlere de bayıldım.
80'lerin ortalarında renkli televizyonun nimetlerini sonuna kadar kullanmak için, konudan çok renk skalası gözetilerek çekilmiş, renk dünyasınının hakkını vermiş ilk diziymiş bu. gece çekimlerinde neon ışıklar, gündüz sörfler, plajlar, flamingolar, cayır cayır arabalar, lila gömlekler...
daha sonra, yapımcılar daha derin konulara dalmak istemişler. konu ağırlaşınca o eskeypist havası kalmamış. hatta çocuk tacizi ile ilgili olan bir bölümü fazla gerçekçi ve acı bulunduğu için yayınlanmamış.
finali de görkemli olmamış. kahramanlar madalyayla, büyük zaferle değil, dünyanın halinden yorulmuş, yenilmiş bir şekilde istifa ederek ayrılmışlar.
ortamına da kıyafetlere de bayıldım.
devamını gör...
yoga yaparken dikkat edilecek hususlar
allah rızası için kendinizi zorlamayın kardeşler valla sakatlanırsınız. yavaş yavaş ısınmak gerek, sanki yazın ilk denizine girer gibi. önce ayaklar alışacak sonra beden, en son zihin. her şey gibi bu da zaman meselesi. zihniniz başka bir yerde diye kaygıya düşmeyin. zamanla zihni de bedenle hizalarsınız. şimdi zihin ne alaka denebilir ama bir kendinize bakın. genelde zihni ne kadar odaklamak isterseniz ne kadar bir şeye sabitlemek ve boşaltmak isterseniz, o kadar düşünceler hücum edecektir. lütfen bunu yargılamayın, zihni ehlileştirmek ve eğitmek de zamanla.
(ben yogayı sadece bedenen değil, zihnen de yapıldığı görüşündeyim.)
(ben yogayı sadece bedenen değil, zihnen de yapıldığı görüşündeyim.)
devamını gör...

